23 Nisan 2013 Salı

İsrail Askeri İstihbaratı: Esad Kimyasal Silahlar Kullanıyor (VİDEO-Haber)

video
İsrail askeri istihbaratının bir yetkilisi Suriye'de Başar El Esad rejiminin silahlı muhalefete karşı kimyasal silah kullandığı suçlamasında bulundu.

İsrail ordusu askeri istihbarat bölümü bünyesindeki araştırma ve inceleme departmanı şefi general Itai Brun, ordunun resmi Twitter hesabında yayınlanan açıklamasında "Esad Suriye'de kimyasal silahlar kullanıyor" dedi.

SARİN GAZI MI?

Bir kısmı asker radyo tarafından da yayınlanan güvenliğe ilişkin uluslararası bir konferansta konuşan Brun, "Büzülen göz bebekleri, ağızdan çıkan köpük ve gördüğümüz diğer işaretler ölümcül kimyasal silah kullanıldığını doğruluyor" diye ekledi.

"Ne tür kimyasal silahlar? Öyle görünüyor ki sarin gazı" şeklinde devam eden Brun, bu gözlemlere nasıl ulaştıklarına açıklık getirmedi.

1988'de 5 bini aşkın Kürdün katledildiği Halepçe katliamında Sadam rejimi tarafından da kullanılan sarin gazı aşırı zehirli bir sinir ajanıdır. Vücuttaki sinir sistemlerinin dengesini bozarak felç yapan bu kimyasal maddenin çok küçük bir damlası bile öldürücü olabiliyor.  1991'de Birleşmiş Milletler tarafından kitle imha silahları kategorisine alınan sarin gazının üretimi ve depolanarak saklanması 1993'te Kimyasal Silahlar Konvansiyonu tarafından yasaklandı.

ŞEYH MAKSUT'TA KULLANILDI

Esad rejimi ve silahlı muhalefet kimyasal saldırılar konusunda karşılıklı olarak birbirlerini suçluyor.
13 Nisan günü Suriye rejimi helikopterleri Halep'te Kürtlerin çoğunlukta olduğu Şeyh Maksut (Şêx Meqsûd) mahallesine bomba yağdırdı. Saldırıda Beki Yunis ve Yahya Yunis isimli iki çocuk ile bir kadın hayatını kaybetti, 16 kişi de yaralandı. ANF'nin yayınladığı görüntülerde, sürekli titreyen, yarı baygın ve ağızları ile burunlarından beyaz bir köpük çıkan yaralılar görünüyordu. Doktorlar, bombardımanda kimyasal silah kullandığını söylerken, görgü tanıkları helikopterlerden konserve kutularına benzeyen bombalar atıldığını belirtiyordu. Bu bombardımana ilişkin Kürt ordusu YPG de bir soruşturma başlattıklarını bildirmişti.

AMERİKALILAR ARAŞTIRIYOR

Amerikalı üst düzey bir yetkili 18 Nisan günü yaptığı açıklamada Amerikan istihbarat servislerinin de rejim tarafından olası kimyasal silah kullanımını araştırdıklarını belirtti.

Bir çok kaynak, Suriye'de son zamanlardaki çatışmalarda şüpheli bir kimyasal maddenin kullanıldığını söylüyor.  Geçtiğimiz hafta, BM'li diplomatlar Suriye'de en az bir kez kimyasal silah kullandığına dair Batılı ülkelerin ellerinde kanıtlar olduğunu söyledi.

FRANSA VE İNGİLTERE'DE KANIT VAR!

Washington Post  gazetesi ve Foreign Policy dergisinin adını vermek istemeyen yetkililere dayandırdığı haberlerine göre, Fransa ve İngiltere sahada gerçekleştirilen incelemeler, tanıklarla ve isyancılarla görüşmeler sonucunda Halep'in içi ve çevresi, Humus ve belki de Şam'da sinir gazları kullandığına dair elde ettikleri bilgileri BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon ile paylaştı.

ANF

Yeni Dönemin Açık Şifreleri


Cahit Mervan

Güney Kürdistan’da haftalık Sivil dergisine özel bir demeç veren KCK Yürütme Konseyi üyesi Cemil Bayık ‘Biz siyaseti gizli yapmıyoruz’ diyerek yeni sürecin kendileri açısından karakterini açıkladı. Gerçekten de PKK, hiçbir dönemde olmadığı kadar bu süreci şeffaf sürdürmeye özen gösteriyor.

PKK lideri Abdullah Öcalan başta olmak üzere, Kürt tarafının sözcüleri bu şeffaflığın gereği olarak yeni döneme ilişkin düşünce ve projelerini, siyasi taleplerini, atacakları adımları ve bunların yaratacağı olası sonuçları mümkün olduğunca kamuoyu ile paylaşıyorlar.

Kürt tarafı açısından ortada gizli-kapaklı bir gündem ve ajanda söz konusu değil. KCK yöneticileri o kadar açık ve net cümleler kuruyorlar ki, özel olarak satır aralarını okumak için çaba göstermeye gerek kalmıyor. Bir de buna ‘PKK söylediğini yapar ve sözünün eridir’ biçimindeki Kürt hareketinin karakterini belirten bir prensip de eklenince, ortada falcılara, niyet okuyuculara gerek kalmıyor. Yani yeni dönemin şifreleri açık ve şeffaf.

Süreç başladığı günden buyana Kürdistan Özgürlük Hareketi, yaptığı hiçbir açıklamayla ikircikli bir tutum göstermedi. Barış ve çözüm için kararlı ve bütünsellikli bir tavır ortaya koydu. Süreçten vazgeçmesi ve moda deyimle ‘masayı devirmesi’ için onca neden varken dahi bunu yapmadı.

SAYGI DUYULMASI GEREKEN TUTUM

Aslında 30-31 Aralık 2012 gecesi Lice’de 10 gerillanın katledilmesi, ardından 9 Ocak 2013’te Paris’te Kürdistan Enformasyon Bürosu’nda PKK’nin kurucu kadrolarından Sakine Cansız, Kürt diplomasisinin önde gelen isimlerinden Fidan Doğan ve Kürt Gençlik Hareketi’nden Leyla Şaylemez’ın kalleşçe olduğu kadar, hunharca katledilmesi masadan kalkmak için yeterli bir nedendi. Ama Kürt hareketi bunu yapmadı. Kararlı olduğu kadar, büyük bir metanet göstererek sürecin ilerlemesi için çalıştı.

Eğer bugün silahlar susmuş, negatif de olsa bir barış söz konusuysa ve çözüm için uygun zemin arayışı varsa, bu Kürt tarafının gösterdiği muazzam irade ve saygı duyulması gereken fedakarlık sayesinde oluyor. Bunun böyle bilinmesinde ve kayıt altına alınmasında sayısız yarar var.

Ancak Kürt tarafının bu saygı duyulması gereken tutumu ve kararlı duruşu, barış ve çözüm için gösterdiği fedakarlık, muhatabı tarafından tam algılanmıyor veya algılanılmak istenmiyor. Kürt tarafı çatır çatır, her gün ve mümkün olduğu her araçla görüş ve niyetini kamuoyu ile paylaşırken, Türk tarafı işi basite indirgemeye, hafiften almaya çalışıyor.

Hatta sürecin ruhuna ve karakterine aykırı olarak Kürt tarafına gerekli saygıyı göstermiyor. Neredeyse Kürt tarafının barış ve adil bir çözüm için attığı adımları ve yaptığı fedakarlığı bir zaaf olarak lanse etmeye çalışıyor. Aslında bunu yaparak hem kendisini, hem de kamuoyunu kandırıyor.   

SORUN GERİ ÇEKİLME DEĞİL

Bu nedenle Türk tarafı Kürt ve Kürdistan sorununu PKK’nin gerilla güçlerini sınır dışına çekme meselesine indirgiyor. Bunun böyle olmadığını her aklı kafasında insan anlar, görür. Zaten 1999’da farklı konjonktürden dolayı geri çekilen ve sorunun siyasal çözümü için Türk devletine altın tepside olanak sunan gerilla, çözüm olmadığı için birkaç yıl sonra geri döndü. Demek ki sorun sadece gerilla güçlerini Türkiye sınırları dışına çekmek değil.

KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı önümüzdeki saatlerde çok sayıda basın mensubunun huzurunda bir kez daha sürece ilişkin görüşlerini kamuoyu ile paylaşacak. Türk tarafının üzerinde ısrarla durduğu geri çekilme konusuna da açıklık getirecek.

Bir kez daha diyoruz, çünkü Türk tarafı yarattığı algının kurbanı olarak geri çekilmeyle yatıyor-geri çekilmeyle kalkıyor. Cemil Bayık’ın dediği gibi PKK siyaseti gizli yapmadığı için bu konuda rahat. Bugüne kadar KCK yöneticilerinin yaptığı açıklamaları takip edenler geri çekilmeye ilişkin Kürt tarafının üç aşağı-beş yukarı ne söyleyeceğini bilmeleri gerekiyor.

Kürt tarafı hem sürecin geneline ilişkin ve hem de onun bir parçası olarak 23 Mart’ta ilan ettiği ateşkesin devamı olan gerilla güçlerinin sınır dışına çekilmesine ilişkin kararını açıklayacak. Ve büyük ihtimalle-ısrarla belirtikleri gibi-‘çözüm sürecinin bir parçası olarak geri çekilmeyi şu tarihte başlatıyoruz ancak ne kadar süreceği, Türk tarafının atacağı adımlara bağlı olarak gelişecek’ diyecekler.

PKK KAPININ KİLİDİNİ AÇIYOR

Belki de KCK yöneticileri basın mensuplarını önümüzdeki günlerde veya aylarda, mesele Mayıs’ın sonu veya Haziran ayının başında sembolik olarak çekilecek olan ilk grubunun Güney Kürdistan sınırları içine geçişini izlemek için davet edecekler. Böylelikle geri çekilme başlamış olacak. Ancak altını kalın çizgiyle çizmek gerekiyor ki bu geri çekilmenin tamamlanması öyle kolay olmayacak.

Kaldı ki kimsenin elinde sihirli bir değnek yok. Türk tarafı gerekli adımları atmazsa çekilme duracak ve emin olun çekilenlerde geri dönecek. Çünkü gerilla güçlerinin şimdi geri çekilmesi 1999 yılının 2 Ağustos’undaki geri çekilmeyle bir benzerliği söz konusu değil. Şartlar ve konjonktür tümden değişmiştir.

O dönem çekilme belki bir zorunluluktu. Kürt tarafı kısmen böylesine bir adım atmaya mecburdu. Ama şuan durum çok farklı. Kürt tarafının gerilla güçlerini geri çekmesi için herhangi bir mecburiyeti veya zorunluluğu söz konusu değil. Bunun altını ısrarla çizmek gerekiyor.

Çünkü gerilla güçlerini geri çekmek için Kürt tarafının attığı son adım doğru algılanmaz ve gerekli karşılıklı güven verici adımlar zamanında atılmazsa, bu iş çok değil bir kaç ay sonra tıkanır kalır. Süreç kesintiye uğrar.

Şimdi PKK bir kez daha kendisine güvendiği için, Türkiye ve Kürdistan kamuoyunun beklentilerini de dikkate alarak risk alıyor. Sürecin derinleşmesi ve kalıcı, adil bir barış için kapının kilidini açıyor. Artık bu saatten sonra açılan bu kapıdan içeri girmek ve çözüm için gerekli risk almak ve adım atmak Türk tarafına, yani hükümet ve devlete kalıyor.

Deyim yerindeyse ‘Arabayı atın önüne koşmak’ dönemi kapanıyor. KCK’nin yapacağı geniş katılımlı basın toplantısından sonra Türk tarafının mazereti sona eriyor. Oyalama, kendini yere atma dönemi bitiyor. İmralı görüşmelerinde üzerinde mutabakata varılan sürecin yeni aşamaları kaçınılmaz olarak gündeme geliyor.

ESAS HEDEF: DEMOKRATİK TÜRKİYE, ÖZGÜR KÜRDİSTAN

PKK lideri Abdullah Öcalan ile ve Türk devlet yetkilileri arasında süren müzakerelerde üç aşamalı bir süreç öngörüldüğü ve bir plan üzerinde mutabakata varıldığı artık bir sır değil.

Birinci aşama: Eğer taraflar temel prensipler üzerinde hem fikir olurlarsa, ilk önce karşılıklı olarak silahlar susturulacak ve gerilla güçleri mevsim koşulları da göz önüne alınarak geri çekilmeye başlayacak. Bu adım için meclis bir komisyon kuracak, Akil İnsanlar devreye girecek, hükümet gerekli idari ve hukuki güvenceleri sağlayacak.

İkinci aşama: Bu aşama aslında en zor aşama. KCK yetkililerinin gerilla güçlerine çekilme startı verdiği andan itibaren başlamış olacak. Bu aşama Kürtlerin demokratik ve özgürce kolektif haklarının sağlanması için yasal ve anayasal adımların atılacağı bir süreç olacak. Bu süreç örneğin vatandaşlık tanımından, seçim barajının düşürülmesine, yerel yönetim özerklik şartına ilişkin Türkiye’nin çekinceleri kaldırmasından, Kürtler başta olmak üzere herkesin kendi kimliği ile siyaset yapma ve örgütlenme hakkının tanınmasına ve bunun anayasal güvenceye kavuşturulmasına kadar bir dizi reformu ön görüyor.

Üçüncü aşama: Normalleşmeyi, daha değişik bir deyimle ‘helalleşmeyi’ ve Türkiye-Kürdistan stratejik ittifakını öngörüyor: Kürtlerin kolektif haklarının ve varlığının güvenceye alındığı, Kürtlerin kendi kendilerini yönetmeye başladığı, Abdullah Öcalan dahil olmak üzere hiç kimsenin esir, rehin ve tutsak konumda olmadığı bir normalleşme süreci olarak ele almak gerekiyor. Yani Türkiye’nin demokratikleştiği ve buna paralel olarak Kürdistan’ın özgürleştiği bir süreç olarak ön görülüyor.

Kimse burada yıllara yayılan bir süreçten bahsetmiyor. Birinci ve ikinci aşamanın birazda iç içe geçerek bu yılın sonuna kadar tamlanması bekleniyor. Veya öngörünle bu. Bunun kolay olmadığını herkes biliyor.

Ayrıca bütün bu sürecin kazasız-belasız atlatılacağını düşünmekte saflık olur. Ancak yol kazalarını, sabotajları aza indirmek, milliyetçi, faşist, ırkçı ve statükocularının olası tuzaklarını atlatmak, hatta kimi Kürt marjinal gruplarının ucuz ve kara propagandalarının önüne geçmek mümkündür.

Bununda yolu PKK’nin yaptığı gibi siyaseti gizli-kapaklı bir şey olmaktan çıkarmaktan geçiyor. Süreci mümkün olduğunca şeffaf ve halkı katarak götürmekte yatıyor. 

YPG: Rejim Kürtleri Kirli Savaşın İçine Çekmeye Çalışıyor


Batı Kürdistan Halk Savunma Birlikleri (YPG), Suriye rejim güçlerinin Efrin’e bağlı Ziyaret ve Gunde Mezin köylerine yönelik saldırılarının Halep’in Şeyh Meksud ve Eşrefiye mahallelerine yönelik saldırılarının devamı olduğunu belirterek, “Rejim Kürtleri kirli savaşın içine çekmeye çalışıyor” dedi.

YPG Basın Merkezi, Suriye rejim güçleri tarafından dün Efrin’in Şerawa ilçesine bağlı Ziyaret ve Gunde Mezin köyüne yönelik gerçekleştirdiği bombardımanla ilgili açıklamada bulundu. Açıklamada, devam etmekte olan bombardımanda 9 yaşındaki bir çocuğun yaşamını yitirdiği, çok sayıda kişinin yaralandığı ve büyük maddi hasarın meydana geldiği belirtildi. Bombardıman sonucu iki köy halkının ise Kimar, Berad u Kurzel ile Efrin merkezine göç ettikleri aktarıldı.

Ziyaret ve Günde Mezin köyüne yönelik bombardımanların Halep’in Şeyh Meksud ile eşrefiye mahallelerine yönelik saldırıların bir devamı olduğu belirtilen açıklamada, “Bu köylere yönelik saldırılar rejimin yüzünü göstermektedir. Rejim 3 aydır Kürtlerin bölgesinde karışıklık çıkarmaya çalışarak Kürtleri kirli savaşın içine çekmeye çalışıyor” dendi.

Açıklamanın sonunda, YPG’nin rejimin söz konusu planının hayata geçmesine izin vermeyeceği vurgulanarak şöyle dendi: “Biz saldırılara gerekli cevabı vereceğiz. YPG olarak gelişebilecek saldırılara karşı da gereken cevabı vermeye hazırız. Halkımızın varlığı varlığımızdır. Köy ve kentlerimizi koruyacağız.”

ANF

Karasu ile 1993'ten Günümüze Ateşkes Süreçleri

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, 1993 yılındaki ilk ateşkesten günümüze tek taraflı ateşkesleri, devletle görüşmeleri, bu süreçlerin hangi koşullarda geliştiği ve nasıl sonuçlandığını değerlendirdi.

ANF ve Yeni Özgür Politika'ya konuşan Karasu, Türk devletinin Öcalan ile vardığı mutabakat çerçevesinde belirlenen üç aşamalı çözüm planına göre adımlar attıklarını söylerken, ateşkes ve gerilla güçlerinin geri çekilmesinin de bu kapsamda olduğunu ifade etti.  AKP'nin hem kafasının karışık olduğunu hem bütünlüklü bir duruş göstermediğini kaydeden Karasu, "PKK'yi ezemiyorlar! Önlerinde iki politika var; ya oyalayacak ya da çözecek. Bunlardan hangisine girecek, daha belli değil. Yakında netleşecek" dedi.

AKP’nin çözüm politikası olduğuna inanarak veya çözüm politikası olduğunu düşünerek bu işin içine girmediklerini vurgulayan Karasu, "Demokratik siyaset sürecine sokarak AKP’yi ve devleti bir çözüme zorlayacağımızı, bu mücadele gücüne sahip olduğumuzu düşünüyoruz" diye konuştu.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, her zaman Kürt sorununun siyasal demokratik çözümüne hazır olduklarını hatırlatarak, geçmiş dönemlerde Türk devletinin zihniyetinin buna hazır olmadığını dile getirdi. Karasu, "Biz kesinlikle Önder Apo'nun ortaya koyduğu projeye bağlıyız. Bu çerçevede de AKP'nin adım atmasını istiyoruz. Herkesten, bütün demokrasi güçlerinden, bütün çevrelerden de AKP'nin adım atması için demokratik duruşlarını, tutumlarını güçlü ortaya koymalarını istiyoruz" dedi.

1984 yılında başlayan silahlı mücadeleden sonra 1993'te ilk ateşkesi ilan ettiniz. İç ve dış koşullar sorunun demokratik çözümüne ne kadar hazırdı?

Önder Apo, 1988'de M. Ali Birand ile yaptığı bir röportajda açıkça şunu söylüyordu: 'Türk devleti bir memuru bile olsa göndersin, görüşelim'. Yani bu sorunları tartışalım diyerek kendisinin çözümden yana olduğunu ortaya koyuyordu. Daha o zaman sınırlara dokunmadan da Kürt sorununun belirli bir demokratikleşme temelinde çözülebileceğini belirtmişti. Bu röportajdan sonra birçok gazeteci gelip Önder Apo ile görüşmüştü. Önder Apo bütün bu görüşmelerde Kürt sorununun makul demokratik çözümünü istiyordu. Bu yönüyle 93'ten önce de defalarca Önder Apo'nun çağrıları vardı; fakat o güne kadar bu çağrılara cevap bulamamıştı. Bir de ilk dönemlerde bu hareketi kimse ciddiye almıyordu. Ama 90'larda serhıldanlar gelişip savaş büyüyünce artık Türkiye'de Kürt sorunu ilk defa birçok boyutuyla tartışılmaya çalışıldı, tartışmalar boyutlandı. Öyle ki basında Kürt sorununun demokratik temelde çözülmesi ve Kürtlerin haklarının verilmesi gerektiği konusunda birçok düşünce ortaya atıldı. Bunu dile getirenlere 'ver- kurtulcular' gibi isimler takıldı. Biraz çözümden yana olanlar böyle değerlendirildi.

1990’lı yılların başları serhıldanların ve gerilla mücadelesinin oldukça geliştiği, Türkiye devletinin zorlandığı ve Kürt sorunuyla ilgili tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemdi. İktidarda olan ANAP ekonomiyi canlandırmak, Türkiye'yi siyasal olarak bölgede etkin kılmak istiyordu. Özal pragmatik bir kişiydi. Kürt sorununun kısa sürede çok hızlı gelişmesinin Türkiye'yi ciddi sıkıntılarla karşı karşıya getireceğini görmüştü. Bu yüzden Cengiz Çandar, Talabani ve başka aracılar yoluyla Önder Apo'ya, 'bir yumuşama yaratalım, ateşkes yapalım, bir şeyler olabilir,' biçiminde mesajlar göndermişti. Mücadelenin geldiği düzey, Türk devletini zorluyordu. Türk devleti sıkışmıştı. Hem de Kürt sorunu önemli düzeyde tartışılmış, açığa çıkmıştı. Önder Apo, eğer bir demokratik çözüm olursa, o temelde Kürt sorununda bir adım atılabilir, bir başlangıç yapılabilir ve bu bir çözüme doğru gidebilir düşüncesindeydi. Özal'ın bu yaklaşımlarına, arabulucuların girişimlerine tutarlı ve ciddi bir çözüm eğilimi göstererek ateşkes ilan etme kararı aldı.

Önder Apo ateşkes ilan etmeden önce hareketin yönetiminin görüşlerini de aldı. Böyle bir şey düşünüyoruz, ne diyorsunuz diye sordu. Biz uygun olacağını söyledik. O zaman Avrupa'ya yeni gitmiştim. İki ay öncesinde de Önderlik sahasındaydım. Önderlik "Özal ne yapmak istiyor?" diye tartışıyordu. Hatta bir süre önce biz cezaevinden serbest bırakılmıştık, 'sizi niye bıraktılar, acaba bir yumuşama belirtisi midir?' gibi değerlendirmeler de yapıyordu. Bu ortamda Önder Apo bütün arkadaşların, gerilla komutanlarının görüşlerini de alarak 17 Mart'ta tek taraflı ateşkes ilan etti.

Her türlü özel savaşın yürütücüsü olan Özal’ın Kürt sorunundaki algısını değiştiren gerçeklik neydi?

Özal, Demirel Hükümeti döneminde de önemli bir yetkiliydi. 24 Ocak Kararları'nın mimarıydı. Türkiye tarihinde faşizmi, zulmü temsil eden 12 Eylül döneminde de ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı'ydı. Bu açıdan siyasal zihniyeti, 12 Eylülcülerin zihniyetinden çok farklı değildi. Fakat ekonomist, pragmatik ve biraz da ABD'de kalmış bir kişilik olduğundan dolayı klasik devlet politikalarına yakın olsa da, bundan çabuk esneyebilecek bir karakter taşıyordu. 15 Ağustos Atılımı olduğu zaman ilk başlarda PKK'yi ciddiye almamış, kendine göre o da 'üç-beş çapulçu' biçiminde değerlendirme yapmıştı. Daha sonra savaş gelişince, ilk özel savaşı uygulayan, özel kuvvetleri kuran, koruculuğu başlatan Özal oldu. Niye? Bütün dünyada, ABD'de, başka yerlerde çıkan gerilla hareketleri özel ordularla, özel kuvvetlerle ezilmeye çalışılıyordu. Özal'ın hemen aklına gelen, özel kuvvet kurup Kürt Özgürlük Hareketi'ni bununla ezmekti. OHAL ilan edildi, koruculuk sistemi, özel ordu geliştirildi. Ama bütün bunlar sonuç almadığı gibi 90'lı yıllarda serhildanlar gelişti, gerilla büyüdü. Özal'ın dış politikası sıkıntıya girmeye başladı. Kendince Türkiye'deki belirli ekonomik sıkıntıları gidermeye çalışıyordu ve bazı adımlar atmıştı; ama hareketimiz Türk devletini büyük ekonomik sıkıntılara sokacak bir mücadele dayatmıştı. Bütün bunlar Özal'ın düşünce değiştirmesine neden oldu. Kendine göre farklı projeleri de vardı. Aslında 1. Körfez Savaşı'ndan sonra Güney Kürdistan'ı bir federasyonla Türkiye'ye bağlama gibi yaklaşımları da yansıdı. O zaman ordu buna karşı çıktı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay istifa etti. Bu yönüyle dış politikada geleneksel, içe kapanmacı devlet anlayışın dışına çıkarak biraz daha yönü, ufku, vizyonu dışa dönük bir siyasi kişilikti. Kürt sorununu çözerse, hem içerde hem dışarıda önünün açılabileceğini düşünüyordu. Bu nedenle özel kuvvetlerle savaşı geliştirmek isteyen, koruculuğu, özel savaşı ilk şekillendiren Özal, 1993'e gelindiğinde, eski yöntemlerle Kürt sorununun ezilemeyeciğini gördü. Çünkü diriliş gerçekleşmiş, kürt halkı ayağa kalkmıştı. O zaman yöntem değiştirerek belirli konularda yumuşama yaparak bu sorundan kurtulmayı hedefliyordu. Özal'ın bu noktaya gelmesinin böyle bir tarihsel süreci olduğunu düşünüyorum.

Ateşkesin uzatılmasından iki gün sonra Özal’ın ölümünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Klasik Türk devletinde bırakalım Kürt sorununu çözmeyi, Kürtleri muhatap alma bile yoktur. Tabii, 17 Mart'taki ateşkes de bir muhatap almaydı. Bir nevi Türk devleti ile Kürtlerin bir siyasal diyalog içine girmesi anlamına geliyordu. Türkiye'deki mevcut klasik devlet zihniyetinin kesinlikle buna tahammülü yoktu. Kürdün adının anılmasına bile tahamülü yoktu. Onlar tamamen Kürtleri Türkleştirip Kürdistan'ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirmek isteyen bir zihniyetin sahibiydiler. Özal'ın bu yaklaşımlarıyla birlikte devlet içinde buna karşı bir öfke, bir tepki ortaya çıktı. Bunu sonradan daha iyi anlıyoruz. Devlet içinde 'bu da nerden çıktı? Türkiye Kürtlerle böyle bir ateşkes sürecine giremez, bunun lafı bile edilemez; taktik olsa bile değerlendirilemez' biçiminde çok katı bir anlayışın ortaya çıktığını ve derhal organize olduğunu biliyoruz. Bir de 92 yılında bir konsept belirlenmişti. Özal da bu konsepti biliyordu; ama bu konseptle de bu savaşın tümden biteceğine inanmıyordu ya da aklına yatmıyordu. O konsept neydi? 1992'de dağlarda alan hakimiyetini amaçlayan ve şehirlerde 'faili meçhul' cinayetler, baskı, işkence yapan bir kirli savaşla Kürt Özgürlük Hareketi'ni ezme hedeflendiyordu. 93 ateşkesi sırasında böyle bir konsept devredeydi. 92'de, Milli Güvenlik Kurulu'nda da PKK'nin mutlaka her türlü yol ve yöntem kullanılarak bastırılması yönünde karar alınmıştı. MGK dışında ayrıca derin devlet denen çekirdek de zaten bu yönlü karar almıştı. Doğan Güreş, Mehmet Ağar zaten baştan beri kirli savaşın merkezindeydiler. Daha sonra Tansu Çiller de bu kirli savaş ekibine dahil oldu. Daha Özal döneminde bu kirli savaş konsepti benimsenmişti. Hatırlanırsa 'Hizbullah'ın kullanıldığı kontra cinayetleri 92'de başlamış, 1993 yılında da 'faili meçhul' cinayetler yoğunlaşmıştır. Ama Özal'ın buna pek kafası yatmadı. Onun için farklı bir yola girmek istedi. Bu da yeni kirli savaş konseptini benimsemiş derin devlet tarafından ihanet olarak görüldü. Böyle bir yumuşama sürecine girilince, bu iş daha fazla uzamadan hemen tasfiye edilmesi kararı alındı. Özal'ın öldürülmesi kesinlikle derin devletin kararıdır. Özal’ın yaklaşımları Türk devletinin 80-90 yıllık çizgisinden bir sapmayı ifade ediyordu. Bu sapmaya izin vermek istemediler. Bu nedenle ateşkesin uzatılmasından hemen sonra Özal'ı katlettiler.

Özal’ın ölümünü Öcalan ve PKK nasıl karşıladı? “Özal öldürüldü” açıklaması ilk olarak Öcalan tarafından dile getirildi. Neden böyle bir kanaate varmıştı?

Şunu kabul etmek lazım; savaşan güçler birbirlerini iyi tanırlar. Tarih boyunca mücadele içindeki Kürtler, Türkleri iyi tanıdılar. Aslında Türkiye de Kürt Özgürlük Hareketi'ni bu süreçte iyi tanıdı. Bu yönüyle Özal'ın öldürülmesinden sonra Önder Apo'nun derhal 'bu bir iç infazdır, öldürüldü' demesinin nedeni, Türk devletini iyi tanıdığındandır. Türk devletinin Kürt ile bir diyalog içine girecek, biraz Kürt konusunda yumuşayacak kişilere tahammül edemeyeceğini çok iyi bildiğindendir. Türk devletinin Kürt inkarcılığı ve Kürt düşmanlığının derinliğini savaş içinde de yakından gören bir Önderlik gerçeği var. Sadece savaş içinde hisseden de değil, bizzat Kürtler üzerindeki uygulamalardan çok derinden hisseden bir Önderlik olduğu için bu ateşkes ve yumuşama sürecini derin devletin kabul etmeyeceğini önceden hissetmiştir. Hatta Özal haber gönderip bazı şeyleri konuştuğunda Önderlik, "Bu Özal gerçekten cesaretli midir? Yoksa bu Türk devletini tanımıyor mu?" gibi düşüncelere sahip olmuştur. "Özal bunları nasıl söylüyor?" diyordu. O dönemde Özal'ın böyle bir yumuşak düşünce iletmesi, hatta gerekirse federasyon da olabilir gibisinden sözler söylemesi gerçekten de Türk devletinin klasik politikasında büyük bir yarılmayı, büyük farklılığı ifade ediyordu. Bu da Önder Apo'da 'acaba gerçekten Özal yapabilir mi, bu sözleri bu devlet içinde nasıl söylüyor?' biçiminde kuşkular yaratmıştı. Ölünce de "demek ki Özal farkında değil, bu devleti tanımıyor" diyerek bu ölümün 'devlet politikasından farklı düşünen, bir sapmayı ifade eden kişinin bu devlet tarafından öldürülmesi' olduğunu ilk söyleyen Önder Apo'dur. Çünkü bu devleti, devletin Kürt politikasını en iyi tanıyan Önder Apo'dur.

92'den itibaren bir taraftan kirli savaş sürüyor, diğer taraftan Özal'ın yumuşak söylem ve yaklaşımları var. Açıktan açığa Önderlik şunu düşündü: "Bu ölüm, kirli savaşçıların Özal'ı tasfiye etmesidir". Yani o kirli savaş kanadının Özal'a "bu da nerden çıktı, pişmiş aşa niye su katıyorsun? Biz bir tasfiye, yok etme kararı aldık, sen bu politikaya destek vermeyerek bu politikayı tökezletecek yaklaşımlar gösteriyorsun" dediler ve Özal'ı katlettiler. Onu katledenler bellidir. Kesinlikle o dönemde TSK kademeleri içindeki belirli generallerdir, yine Köşk içerisinde, çevresinde görev alan Ordu kesimleridir. Sadece askeri istihbarat değil, MİT de bu işin içinde olabilir. O dönemin kirli savaş ekibi tarafından Özal'ın katledildiği kesindir. Bunu Demirel de, Mehmet Ağar da, Doğan Güreş de bilmektedir. Nitekim o dönemde bir tek Özal değil, Eşref Bitlis de öldürüldü. Bu kirli savaşın içinde olan ve sonradan düşüncesi biraz farklılaşan JİTEM'ci Cem Ersever bile öldürüldü. Yine bazı albaylar, generaller öldürüldü. Tüm bunlar, o dönemde Türk devleti ve ordusu içinde çok sert bir kirli savaşla Kürt Özgürlük Hareketi'ni bastırmak isteyen bir kanadın varlığını kanıtlıyor. Özal'ın öldürülmesi de bu kanadın yaptığı cinayetlerden biri olarak tarihe geçmiştir.

Özal’ın ölümü ateşkes sürecini nasıl etkiledi? Ondan sonra nasıl bir süreç gelişti?

Özal’ın ölümü ile birlikte bizde de, Önderlik'te de bir inançsızlık gelişmişti. Çünkü Kürt sorununda belli adım atmak isteyen bir Cumhurbaşkanı'nın bu devlet tarafından öldürülmesi tabi ki ciddi bir durumdur. Cumhurbaşkanı'nın bile Kürt sorununda yumuşak bir söz söylemesine müsaade edilmeyen bir yerde bu sorun nasıl çözülecek? Bu konuda tabi ki ateşkes belli bir tehlikeye, kuşkuya girmiştir. Önder Apo Kürt sorununun çözümüne hazırdı, böyle bir çözüm eğilimi, bu konuda kararlılığı da vardı.

Hareketimizde 'acaba bu devlet gerçekten de bu sorunu çözer mi' biçiminde bir yaklaşım vardı. Özal yaşarken de, daha bu iş yeni geliştirilirken de belirli kuşkular vardı. Hepimiz Önderliğin projesine destek verdik. Ama devletin politikalarını, özel savaşı görüyorduk. Özal’ın ölümü ile birlikte bizde bu ateşkesin bundan sonra çok fazla sürmeyeceği gibi bir eğilim ortaya çıktı. Olgular, olaylar bunu gösteriyordu. Çünkü sadece Özal öldürülmedi; aynı süreçte operasyonlar da sürüyordu. Şurada burada gerillalar katlediliyordu. Gerillaların katledildiği bir ortamda ateşkesi sürdürmek de mümkün değildi. Yaptığımız ateşkes biraz da Özal’ın girişimi, onun gönderdiği aracılar sonucu gerçekleşmişti. Ama Özal'ın ölümüyle ortada muhatapsız kalmış bir ateşkes vardı. Devletin diğer kesimleri Özal’dan faklı düşünüyorlardı. Bu yönüyle Özal’ın öldürülmesinden sonra bizde de herkeste de 'bu ateşkes süreci nasıl olacak' biçiminde bir merak oluşmuştu.

33 asker olayı bunun sonucu muydu?

O olaydan önce birçok yerde gerillalar katlediliyordu. Birçok arkadaşımız şehit düştü. Bu durum gerillada, gerilla komutanlarında belli bir tepkisellik yaratmıştı. Bu sürece inanç belli düzeyde zayıflamıştı. Biz o zaman Avrupa’daydık, bu katletmelere karşı toplumda da bir tepki vardı. Öyle anlaşılıyor ki, Türk devletinden çeşitli çevreler bunu gördü. İşte bu süreçte büyük ihtimalle devletin bilinçli bir yaklaşımı da olabilir, askerler silahsız ve korumasız yola çıkarılıyor. Şemdin’in provoke edilmesi de olabilir. Şemdin gerillalarının tepkisini de biliyor. Bu tepkisel ortamı da değerlendirerek askerlerin öldürülmelerine karar veriyor. Aslında öldürmeyebilirler, bir kısmını esir de alabilirlerdi. Tabi ki bu olay çok kuşkuludur. Bir nevi Özal’ın öldürülmesinden sonraki ortamda gelişen inançsızlıkla ateşkesi bitirmeye yönelik bir girişimdir. Bu iş, savaştan başka bir yöntemle olmaz diyen o kirli savaşçıların, bir provokasyon biçiminde bu askerleri bir yem olarak gerillanın önüne sürdüğü konusunda ciddi kuşkular var. 33 askerin ölümü konusunda bu yönlü ilk değerlendirmeler yapan da yine Önder Apo’dur. Şimdi AKP'liler, onların kalemşorları ve Fethullahçılar '33 asker olayı şöyledir, böyledir' diyorlar. "Özal’ı katleden devlet bunu da yapar" düşüncesinden yola çıkarak bu askerlerin yem olarak gerillaların önüne gönderildiğini, Şemdin’in de -bilinçli veya bilinçsiz- bu provokasyona alet olduğunu söylemiştir. Bu açıdan Önderliğin bu kuşkularını akla yatkın gördük.

Şemdin sadece bu olayda değil, o dönemde birçok yönden devlet tarafından yönlendirilmiş ve bunun sonucu bazı eylemlere girişmiştir. Haber sızdırarak ya da çeşitli istihbarat yöntemleriyle devlet onu yönlendirmiştir. Şemdin Amed’deyken devletin belli düzeylerde yönlendirmesiyle hareket etti, bu çerçevede gerçekleştirdiği eylemler vardır. Yani sadece bu 33 asker olayında değil, belki başka eylemlerde de böyle önüne yem olarak askerlerin atıldığı bir kişiliktir. Devletlerin birçok kirli oyunları, özel savaş politikaları vardır. Şemdin’in bir yönüyle de basın tarafından popüler edilmesi bununla bağlantılıdır. Belki de örgüt içinde sorun çıkaracak bir kişi haline getirmek amaçlı planlı bir çalışma da olabilir. Daha sonraki pratiği görülünce Şemdin’in bu kadar popüler edilmesi kuşkusu güçlenmiştir. Söylendiği gibi örgütte bir ağırlığı, bir kişiliği ve kimliği olmadığı halde onun basında bir nevi ikinci adam haline getirilmesi manidardır. Önderlik çok önceden; 'bu devlet Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı bu kadar kirli yöntem kullanıp her türlü inkar ve imhayı ve her türlü karalama propagandasını yaparken, neden bu Şemdin öne çıkarılıyor' biçiminde kuşkularını da dile getirtmiştir.

Ateşkesi bitiren sadece Özal’ın ölümü veya 33 asker olayı mıydı? Ateşkes neden devam ettirilemedi, neden kalıcı bir barışa dönüşmedi?

Ateşkesin sonlanmasının nedeni sadece 33 askerin ölümü değildir. O sadece küçük bir vesile olabilir. Esas neden, devletin zihniyetidir. Yoksa Şemdin Bingöl'de 33 asker öldürmüş, bundan dolayı bu ateşkes sonuçlanmış ve çözüm olmamış gibi bir yaklaşım yetersizdir. Eğer devlette ve siyasette bir çözüm iradesi olsaydı, 33 asker olayı da aşılabilirdi. Karşılıklı çözüm iradesi olsaydı rahatlıkla aşılabilirdi. Devlette zaten böyle bir irade yoktu. Ya da 33 asker provokasyonunu yapan zaten böyle bir iradedir. Bu yönüyle ateşkesi sona erdiren esas etken, Türk devletinin hazır olmamasıdır. Önderlik de, 'acaba bazı şeyler olabilir miydi' diye değerlendirmeler yapmıştır. Ama o sadece bir ihtimaldir. O günden bugüne bütün gelişmeler dikkate alındığında devletin hazır olmadığı çok açık görülecektir. Bugün bile hazır değil. O gün hazır olduğunu düşünmek kesinlikle doğru değildir. 1993 yılında bir çözüme gitmek gerçekten de kolay değildi. Çok güçlü bir irade olması gerekiyordu. Bizim de eksikliğimiz olabilir. Belki biz daha fazla teşvik edici ve ortamı daha iyi hazırlayan olabilirdik. Ama biz ne kadar doğru yaklaşsak da ortam ve atmosfer farklıydı. Mesela bugünkü gibi çok yumuşak yaklaşımlar göstererek 17 Mart 1993'te gerçekleştirilen ateşkes sürecini başarıya götürmek, sonuç almak kesinlikle o dönemde mümkün değildi. Türkiye’nin iç koşulları buna hazır değildi. Ordu halen 'ben bu hareketi ezerim' düşüncesindeydi. Bir de devlet yeni yeni kirli savaşla kitleyi susturmaya çalışıyordu, kendisini örgütleyerek gerilla üzerinde kısmen etkili olmak istiyordu. Böyle yeni bir karar almış, yeni bir konsept hazırlamış ve buna dönük adımlar atıyordu. O savaşın ve attığı bu adımların sonuçları belli olmadan, o dönemde bu ateşkesten sonuç almak mümkün değildi.

96 yılında bölgesel güçlerin blok halinde ittifak arayışları gelişti. Böylesi bir dönemde Erbakan'ın başbakanlığına onay verilmesinin Kürt sorunu ve PKK ile bağlantısı neydi?

Sovyetler Birliği dağılmış, ABD dünyada büyük bir güç haline gelmiş. Fakat Ortadoğu'da Sovyetler'in dağılmasından sonra oluşan boşluk hala doldurulamamış. 96 yılında bölgede böyle bir ortam var. ABD Ortadoğu’ya müdahale etmek ve tümüyle hakim olmak istiyor. Ama bunun karşısında hala Rusya, Çin ve Ortadoğu'daki bazı klasik iktidar engelleri var. O günkü Ortadoğu, ABD’nin yeni projesinin, yani sermayenin güvenli ve serbest dolaşımı biçiminde ifade edilen Yeni Dünya Düzeni'nin merkezi, omurilik soğanı haline getirebileceği bir Ortadoğu değil. Önünde uluslararası ve bölgesel birçok engel var. Bu açıdan o dönemde ABD, bölgede hakimiyetini geliştirmek açısından Türk devletini kullanmak istiyor. Çünkü Türkiye NATO üyesidir. Dikkat edilirse Erbakan, İslamın lideri, Siyonizm düşmanı olarak öne çıkan birisidir. Ama ne gariptir ki, Türkiye tarihinde İsrail’le en büyük anlaşmayı yapan Erbakan olmuştur. Türkiye ile İsrail tarihinin en büyük askeri, teknik ve siyasi anlaşması Erbakan döneminde imzalanmıştır. Bunu şunun için yapmıştır: Hem Türkiye, ABD’nin bölge politikalarına entegre olacak, ortak hareket edecek hem de İsrail’e taviz vererek, anlaşarak, ortak hareket ederek ABD’nin Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı desteğini elde edecektir. Kürt Özgürlük Hareketi'ni ezmek için ABD’nin desteğini almak önemlidir. Erbakan Hükümeti döneminde İsrail’le bu kadar kapsamlı anlaşma yapılmasının nedeni, PKK'yi tasfiye etmede İsrail üzerinden ABD’nin desteğini daha fazla almak içindir. Bu açıdan Türkiye'deki derin devlet, Erbakan’ı da kullanmıştır. Erbakan’ın böyle bir anlaşmanın altında imzası vardır. Bu anlaşmaların nedeni, giderek Önder Apo’nun esaretiyle sonuçlanacak komploda ortak davranma, daha sonra ABD’nin bölgeye yapacağı müdahalede Türkiye'yi buna uygun hale getirmektir. İsrail’le ilişkiler Erbakan’ın Hükümeti döneminde bu nedenle gelişmiştir.

Erbakan ve partisi kendine göre belli bir tutarlılığı olan, en azından içerde kendi öngördüğü siyasal İslamcı politikaları yürütmeye çalışan, hatta dışa karşı biraz daha bağımsız davranmak isteyen bir liderlik, bir partidir. Böyle bir parti, İsrail’le anlaşma yapmaya mecbur kalıyor. Çünkü Türkiye’nin en temel sorunu Kürt sorunudur. Kürt sorunu söz konusu olduğunda devlet politikalarına çok aykırı davranamıyorlar. Yakın tarihte Özal’ın durumu da var, katledilmiş.

Siyasal islam'ın temsilcisi Erbakan Hoca'nın Kürt sorununa yaklaşımı nasıldı? PKK'yle nasıl bir diyalog arayışına girdi?

1995’in Aralık ayında seçim oldu. Biz Aralık'ta bir ateşkes daha ilan ettik. PKK Merkez Komitesi'nin bir toplantısı oldu. Önderlik toplantıya telefonla katıldı. Bu ateşkes çok kısa sürdü. Çünkü Türk devleti çok ciddiye almadı. Bu konuda herhangi bir gelişme olmadı. Daha sonra anlaşılıyor ki Önderliğe, Erbakan’ın aracılarla haber gönderme ve ilişki kurma durumu var. Çünkü savaşın olduğu bir yerde hükümetler sıkışıyor. Erbakan da PKK’ye karşı, Kürtlere karşı savaş yürütürse kendi düşündüğü politikaları ne içerde ne de dışarıda uygulayamayacağını görmüştür. PKK’ye karşı savaş sürdüğü müddetçe devletin o klasik politikası doğrultusunda hareket etmek zorundadır. Başka türlü hareket etmesi mümkün değil. Bu açıdan ortamı yumuşatmak istemiştir. Eğer bir ateşkes olabilirse, süreç yumuşayabilirse kendi politikalarını uygulayabileceği düşüncesiyle mektuplar göndermiştir.
Şuna biz de inanıyoruz; eğer elinde olsaydı, Erbakan Kürt sorununa çözüm konusunda Özal’dan daha ileri bir yaklaşım gösterebilirdi. Erbakan inanmış bir insandı. Bugünkü AKP Hükümeti gibi dış güçlere bağımlı, dış güçler tarafından beslenen bir güç değildi. Türkiye'deki İslamcı damara dayanıyordu. Yeni yetişen bir sermaye ve orta sınıf vardı. Dış sermayeye daha mesafeli olan, biraz daha milli denilebilecek (artık günümüzde çok milli sermaye de yok ama) biraz daha geleneksel değerlere bağlı, gerçekten farklı düşünebilecek bir siyasi vizyona sahipti. O yönüyle Erbakan gerçekten de İslamcı bir liderdi. Bu yönüyle bazı değerleri vardı. Bugünkü siyasal İslamcılar gibi altı kaval üstü şişhane, kapitalist modernitenin bir numaralı pratikleştiricisi değildi. Bugünkü siyasal İslamcılar aslında kapitalist modernitenin Ortadoğu’daki ajanları gibidirler. Erbakan öyle değildi. Samimi olarak kapitalizme, emperyalizmin uygulamalarına belirli düzeyde karşı çıkan, bu yönüyle de Kürt sorununu kendi içinde çözmek isteyen bir eğilime, kişiliğe sahipti. Ama derin devletin Erbakan’a Kürt sorununu çözme konusunda fırsat vermesi mümkün değildi. Bu nedenle Erbakan’ın girişimlerinden herhangi bir sonuç çıkmamıştır.

28 Şubat darbesinin Erbakan'ın Kürt sorununa cılız da olsa bir çözüm arayışına girmesiyle bağlantılı olduğunu düşünüyor musunuz?

28 Şubat darbesini AKP'liler, siyasal İslamcılar çok dillendiriyorlar, gündemleştiriyorlar; ama bu darbe esas olarak Erbakan’a yapılan darbedir. Şu anda 'yenilikçiler' denilen Erdoğan’ın, Abdullah Gül'ün önü 28 Şubat darbesiyle açılmıştır. Bunu böyle belirtmek gerekir. Erbakan’ın politikalarından rahatsızlık vardı. Bu rahatsızlık sadece Türk devletinin, derin devletin rahatsızlığı değildir. ABD ve Avrupa da rahatsızdı. Halbuki 1980 darbesi bir yönüyle de Türkiye'de klasik Kemalist iktidar yerine işbirlikçi siyasal İslamın da sistem içine alındığı yeni bir Türkiye yaratma projesiydi. ABD'nin 'yeşil kuşak projesi' vardı; buna göre de İslamı sistem içine almadan, işbirlikçi İslamı kullanmadan, Türkiye ve Ortadoğu'da toplumsal temeli olan İslami kesimleri işbirlikçi hale getirmeden Ortadoğu’yu, Türkiye’yi gerçek anlamda yönetmek, Ortadoğu'yu istedikleri doğrultuda kullanmak mümkün değildi. Bu yönüyle Erbakan bu projenin önünde de engeldi. Bu açıdan 1980 yılında başlayan Türkiye’yi değiştirme, belirli bir İslami işbirlikçilikle bütünleştirerek tamamen Batı'nın İslamı veyahut kapitalist değerler taşıyan bir İslam modelini ortaya çıkarma arayışında 28 Şubat, Erbakan ve partisine yönelik hem dış destekli hem de içerdeki güçlerin birlikte yaptığı bir harekettir. Erbakan'ın Kürt politikasındaki yumuşak yaklaşımları da bu darbeye neden olmuştur. Dikkat ederseniz o zaman bir tek Erbakan’a yönelik darbe yapılmamış, birçok yazar da andıçlanmıştır. Bu yazarların çoğu da Kürt sorununa yumuşak yaklaşanlardır. Erbakan’ın Kürt sorununda ilerde yumuşak yaklaşacak veyahut belirli bir uzlaşma arayacak kişiliğini bildiklerinden dolayı, hem Erbakan eğilimini hem de bu yönlü düşünen aydın ve yazarların hepsini 28 Şubat post-modern darbesiyle ve sonrasındaki politikalarla safdışı etmişlerdir.

Aynı süreçlerde hem cezaevi hem de Avrupa üzerinden devletin, PKK ile çeşitli temaslara girdiği biliniyor. Bu diyalogların biçim ve içerikleri hakkında neler söyleyebilirsiniz?

97’de ilişkiye girmeler hala çözülmesi gereken durumlardır. Cezaevinde Sabri arkadaşlarla (Sabri Ok) da ilişkilenilmiştir. Hatta Sağmalcılar Cezaevi'ndeki bizden tutuklu olan daha sonra bizden kopanlarla belirli savcıların, derin devletle ilişkili kişilerin ilişkide olduğu söylenmektedir. Yine bir dönem sanıyorum Afyon veya Uşak cezaevinde arkadaşlarla ilişkilenilmiştir. Arkadaşlar dağa rapor göndermişlerdi. O da Önderliğin yakalanmasından sonraydı. 97 yani Önderliğin yakalanmasından önce cezaevi üzerinden Avrupa üzerinden bu tür ilişkiler geliştirilmeye çalışılmıştır. Ordu içindeki belirli bir kesim ilişki kurmak istemiştir. Hatta 1997’ydi, ben İran’da/Urmiye’deydim. O zaman imkanlar olduğu için bazı çevrelerle ilişki kuruyorduk. Yılda bir iki defa cezaevi arkadaşım, değerli dostum olan Eşber Yağmurdereli ile telefon görüşmelerim oluyordu. Bir gün Eşber Yağmurdereli 'ordudan belli bir kesim bir kanal üzerinden benimle ilişki kurdular, PKK ilişki kurmak istiyorlar' biçiminde bir düşüncesini belirtti. Ben de Önderliğe Eşber Yağmurdereli üzerinden Ordu içinden birileri hareketle ilişki kurmak istiyor, dedim. Önderlik tamam, bakalım, dedi. Fakat sonradan herhangi bir şey çıkmadı. Önderlik bana hiç sormadı. Sonradan anlıyorum ki zaten o dönemde yine Ordu çevresinden belli ilişkiler var. Artık aynı ilişkiler mi, farklı mıdır bilemiyoruz. Yalnız o dönemde hareketle ilişkilenmek isteyen bir kanadın olduğu görülüyor. Ya da bir komplo çerçevesinde Önderlik ve PKK ile bu tür görüşmeler içine giren bir planlamanın varlığından söz edilebilir. Şimdi baktığımızda şu ortaya çıkıyor ki; bu kesinlikle herhangi bir çözüm yaklaşımı değil, bir komplo/tasfiye planı var. Bu görüşmeleri gevşetme, duyarsızlaştırma, dikkatleri dağıtma, sanki bir yumuşama var gibi bir eğilim yaratarak komployu daha kolay gerçekleştirme planının parçası olarak değerlendiriyoruz. Önder Apo da o dönemdeki ilişkileri komplo öncesi bu komployu hazırlama planları olarak değerlendirmektedir.

Sayın Öcalan'ın 93 yılından itibaren soruna siyasal çözüm arayışlarına girdiği ve en küçük fırsatı bile değerlendirdiği biliniyor. 2000’li yıllara kadarki mücadele stratejiniz bu arayışların sonuca gitmesine ne kadar uygundu?

Önderlik 88’den başlayarak demokratik çözüm arayışına girmiştir. 93’te ateşkes ilan etti. 95’te de bir ateşkes var. 98’de zaten kapsamlı bir değerlendirmeye dayalı ateşkes var. Ama bunlar sonuca ulaşmadı. Şimdi şunu söyleyebiliriz; bizim önceleri bağımsız devlet kurma biçiminde söylemimiz ve kafamızda devletçi bir paradigma vardı. Ulusal kurtuluşu bir devlet kurma biçiminde algılıyorduk. Fakat devletçi paradigmaya ve ulusal kurtuluşu devlet kurma biçiminde anlamamıza rağmen bizim Türkiye sınırları içinde halkların kardeşliğine dayalı bir çözüm yaklaşımımız vardı. Bu yönüyle bizim 2000 öncesindeki paradigmamız demokratik siyasal çözüme engeldi, dersek çok doğru olmaz. Fakat şu doğru; demokratik siyasal çözümün ortamını hazırlama konusunda zayıflıklarımız vardı. Daha çok savaşa yüklenme, savaşta darbe vurarak sonuç alma yaklaşımı daha ağırlıklıydı. Bu yönüyle Türkiye toplumunu etkileme, Türkiye toplumunu hazırlama çabamız eksik kalmıştır. Bunları söylemiyor da değildik, ama ağırlıklı olan savaş olduğu ve savaşla sorunu çözme, kopararak sorunu çözme yaklaşımı olduğu için o tür eğilim ve çabalarımız etkili olmuyordu. Bir Türkiye partisinin kurulmasını da destekledik, Türkiye soluna da, demokrasi güçlerine de seslenmemiz oluyordu; fakat paradigmamız hala devletçi ve vurarak koparma yaklaşımına dayalı olduğu için sizin belirttiğiniz demokratik siyasal çözüme, daha yumuşak bir çözüm zemini yaratmaya yönelik çabalarımız yetersiz kaldı. Türk devletinde gerçekten bir çözüm eğilimi olsaydı, yani bugün ifade ettiğimiz Demokratik Özerklik, Türkiye sınırları içinde çözme eğilimine yatkın olsaydı, kesinlikle 2000 öncesinde de hareketimiz ve Önderlik bir çözüme hazırdı. Belki bütün birleşenlerimiz veyahut toplum buna çok hazır olmayabilir, devletçi zihniyet olabilir; ama Önderlik hazırdı ve Önderliğin projesine toplum da Hareket de bağlı kalırdı. Bu yönlü eksiklikler olmasına rağmen ben 2000’den önceki paradigma döneminde de bizim demokratik siyasal çözüme hazır bir Hareket olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim.

Öcalan'ın esaretinden sonra ana hatlarıyla PKK hangi konularda değişim yaşadı, bunun Kürt sorununun siyasal demokratik çözümüne yansıması nasıl oldu?

2000’lerden sonraki paradigma değişiminin esası şu: En başta devlete yaklaşımımız değişti. Devletin bir kurtuluş olmadığı, devlet dışı da toplumların özgür, demokratik olabileceği, devlet olmadan da ulusal sorunun çözülebileceği biçimindeki bir eğilim Önder Apo’nun paradigmasıyla gelişti. Sadece Önder Apo'da değil, hem toplumda, hem Hareket içinde öyle bir eğilim gelişti. Önder Apo’nun yeni savunmaları üzerine yapılan eğitimle birlikte Hareketimiz gerçekten bir paradigma değişimine uğradı. Demokrasi içinde, demokratikleşme temelinde Kürt toplumunun demokratik örgütlenme gücüne dayanarak, -savaş bir meşru savunma biçiminde sürse de, gerilla mücadelesi devam etse de- demokratik toplumu örgütleyerek, toplumun gücüne dayanarak da Kürt sorununun çözülebileceği ve bu temelde serhildanlarla hem Kürdistan'da hem Türkiye'de demokrasi mücadelesini geliştirerek, Türkiye'deki demokrasi güçlerinin de bu direnişe katılarak Türkiye’nin demokratik temelde değiştirilip Kürt sorununun çözülebileceği düşüncesi bizde yeni bir çözüm yaklaşımı, yeni bir çözüm politikası olarak devreye girdi. Nitekim 2000’lerden sonra dikkat edilirse yalvarırcasına Kürtler 'barış barış' demeye başladı. Ağzını açan herkes barış, demokratik çözüm, dedi. Öyle ki birçok çevreden bize "Bu kadar barış denir mi? Bu kadar yalvarırcasına barıştan niye söz ediyorsunuz" biçiminde eleştiriler geldi. 2000-2004 arasında bu yönlü eleştirileri çok fazlasıyla aldık. Doğru muydu bu eleştiriler? Doğruydu. Çok fazla barış, çok fazla demokratik çözüm, dedik. Ama bunu söylememiz yanlış değildi. Buna inanarak söyledik. Onu eleştirenlerin mantığı yanlıştı. Bizim yaklaşımımız doğruydu. Fakat Türk devleti, 1999’la 2004 arasındaki beş-altı yıl süren geri çekilme dönemini, o ateşkes dönemini, o sessizlik dönemini doğru değerlendiremedi. Bunu PKK’nin bir zayıflığı, güçsüzlüğü olarak gördü. Barışçıl demokratik çağrılarımızı da, 'güçsüzdürler, savaşamıyorlar, yalvarıyorlar' olarak değerlendirdi. Bu nedenle, bugün herkesin de kabul ettiği gibi 1999-2004 arası beş-altı yıllık süre gerçekten heba edildi. Ama biz hazırdık. Biz gerçekten zihniyet olarak hem toplumu hem Hareketi böyle bir çözüme hazırlamıştık. Buna hazır olmayan devletti. Devlet, Kürtlerin varlığını tanımak istemiyordu. Kürtleri, Türkleştirerek; Kürdistan’ı ulusal yayılma alanına çevirmek istiyordu. 1999'dan sonra da bu politikaya devam ettiler. Hatta 'PKK yenildi, Kürtler yenildi, bir daha ayağa kalkamaz' dediler. 'Şu anda yapılması gereken Kürtleri rehabilite etmektir' dediler; hatta 105-110 tane de tedbirden söz ettiler. Güya ekonomik, sosyal, kültürel tedbir alacaklardı, Kürtler rehabilite olacaktı, artık bu isyan da tümden bitmiş olacaktı! 99-2004 arası süreçte devletin bizim demokratik çözüm yaklaşımımıza tepkisi böyle oldu.

AKP hangi koşullarda ve neyin karşılığında iktidara getirildi? O dönemin siyasal konjonktürü neydi?

Önder Apo esaret altına alındıktan sonra o güne kadar savaşın ekonomik yükünün, faturasının her yıl biriktirilerek diğer yıla aktarıldığı, bunun sonucu da ekonominin büyük bir zayıflık ve kriz kaynağı teşkil ettiği bir gerçeklik vardı. Önder Apo esaret altına alındıktan sonra ekonominin bu zayıflığını gidermek ve kriz yaratacak karakterini ortadan kaldırmak için 20 yıllık savaşın faturası Kemal Derviş eliyle Ecevit-Yılmaz-Bahçeli Hükümeti döneminde halkın üzerine yıkıldı. Hem savaş döneminin anti-demokratik uygulamaları halkı yıldırmıştı hem de 20 yıllık ekonomik fatura halkın üzerine yıkılmıştı. Bu durum savaş dönemindeki partilerin üzerine kalmış ve onlara karşı halkta büyük bir tepki ortaya çıkmıştı. İşte bu partilerin üzerindeki bu büyük kambur AKP'nin iktidara gelmesi için elverişli bir ortam yaratmıştı.

AKP Hükümeti ya da Erbakan'ın partisinden çıkarılan 'yenilikçiler' Türkiye'nin 20 yıllık ağır sorunlarının belirli partilerin sırtına yüklendiği ve diğer taraftan da Kürt Halk Önderi'nin yakalandığı, silahlı güçlerin sınır dışına çekildiği, savaşın durduğu ve belirli bir yumuşak ortamın ortaya çıktığı bir dönemde seçimlere girdi. Bu süreç aynı zamanda ABD’nin Irak’a müdahale etmesinden önceki yıla tekabül ediyordu. 2003’te ABD Irak‘a müdahale edecekti, 2002'de Türkiye'de seçimler oldu. Ortadoğu zor bir bölgedir. Eğer Türkiye'de siyasal İslamcı bir iktidar olmazsa hem Türkiye'nin tam desteğini alamaz, hem de Türkiye'de ABD’nin Irak’a müdahalesini sabote edecek savaş karşıtı gelişmeler ortaya çıkabilirdi. O açıdan kendine yakın bir siyasal İslamcı iktidarı Türkiye'de iktidara getirerek Irak’a müdahalesini kolaylaştırmıştır. Türkiye bir siyasal İslamcı iktidar olarak Irak’a müdahaleye karşı çıkmazsa o zaman diğer bölge ülkeleri de Irak müdahalesine sessiz kalırdı. Bu açıdan Irak’a müdahale döneminde siyasal İslamcı bir iktidarın Türkiye'de işbaşında olması ABD’nin çıkarına olacaktı.

Türkiye'deki derin devlet açısından da diğer partiler yıpranmıştı. Kürtlerin rehabilite edilmesi lazımdı. Bunu en iyi CHP veya MHP yapamazdı, çünkü savaşta yeterince teşhir olmuşlardı. Biraz demokrasiden söz eden, yumuşamadan söz eden siyasal İslamcı bir AKP iktidarıyla islam dini de, Kürtlerin dini inançları da kullanılarak Kürtler tümden sisteme entegre edilebilirdi. Bu yönüyle AKP’nin iktidara gelmesi hem iç güçlerin, hem de dış güçlerin işine geldi; ikisinin de çıkarına olan bir momentte AKP iktidara geldi. Türkiye'nin bütün geçmiş sıkıntılarının, zorluklarının ağır faturasının önceki partilerin üzerine yıkıldığı bir dönemde seçime girdi ve iktidara geldi.
AKP'nin iktidara gelmesinde sol ve demokrasi güçlerinin sorumluluğu da çok büyüktür. Eğer o dönemde sol ve demokrat güçler demokrasi söylemiyle gerçekten Kürt sorununu çözecek, Türkiye'yi demokratikleştirecek bir programla seçim meydanına çıksalardı, böyle bir demokrasi ittifakı kurulsaydı AKP iktidara gelemezdi. İsmail Cem, Kemal Derviş ve o güne kadar Ecevit'in gölgesi olan Hüsamettin Özkan, bir parti kurdular. Aslında bunlar bile bir sinerji yarattılar. Eğer onlar seçime girselerdi, AKP tek başına iktidara gelemeyecekti. ABD müdahale etti, sistem müdahale etti ve böylece biraz daha demokratik, yumuşak bir partinin iktidara gelmesinin önüne geçtiler. Kemal Derviş oradan ayrılıp CHP'ye geçti. Böylelikle o partinin toplumda yarattığı sinerji birden dağıldı, tılsım bozuldu, ortada sadece AKP kaldı. Hem uluslararası güçler AKP’ye Irak müdahalesi döneminde kolaylaştırıcı rol verdiler, hem de iç güçler, derin devlet, Önder Apo’nun esaret altında olduğu ve Hareketimizin savaşı durdurup geri çekildiği bir dönemde, dini de kullanarak, demokrasi söylemiyle, yine AB’ye tam üyelik için hazırlanan paketlerdeki belli yumuşamalarla Kürtleri sisteme entegre etme, Kürt Hareketini bitirme görevini AKP'ye verdiler. Bu ikisi çakışınca, koşullar ve zemin de uygun olunca AKP iktidara geldi.

Hareketiniz hiçbir iktidara tanımadığı çözüm fırsatını AKP'ye sundu ve çeşitli dönemlerde birçok kez eylemsizlik ve ateşkes ilanında bulundu. Somut talepleriniz nelerdi, AKP buna nasıl yaklaştı?

AKP, Kürt sorununun gündemde olmadığı bir dönemde iktidar oldu. O da şunu düşünüyordu: "PKK yenildi, artık Kürt sorunu yoktur". Onun görevi sadece Kürt sorununun ortaya çıktığı sorunları rehabilite etmektir; Kürt sorununu çözme değil! Bu nedenle 2003 yılında Erdoğan'a sorulduğunda 'düşünmezseniz Kürt sorunu da yoktur' cevabını verdi. Gerçekten de politikası buydu. Kürt sorununu çözme değil, biraz daha yumuşak yaklaşarak Kürtleri sistem içinde rehabilite etme görevi vardı. Hareketimizin bütün çabalarına rağmen AKP hiçbir adım atmadı, hiçbir çözüm yaklaşımı göstermedi. Bunun sonucu 2004'te Türk devletinin ve AKP'nin Kürt sorununda adım atmama ve çözümsüzlükte ısrar politikasına karşı yeni bir gerilla hamlesi başlattık. Biliniyor, ondan önce de Hareketimiz içten tasfiye edilmek istendi. AKP biraz bu tasfiyeye de umut bağlamıştı. Onun için herhangi bir adım atmadı. 2004 yılında gerillanın yeniden hamle yapmasıyla birlikte AKP, Avrupa Birliği ve çeşitli güçlerle birlikte gerilla hamlesini, Kürt sorununu çözme hamlesini kırmak için bazı arayışlara girdi. DEP’li Leyla Zana, Hatip Dicle ve diğerlerinin cezaevinden çıkarılması aslında o dönemde bir projeydi. İşte onlarla ortamı yumuşatacaklar, onları etkili kılacaklar ve 1 Haziran Hamlesi'nin gelşmesini engelleyeceklerdi. Onlar üzerinde böyle bir hesap yapıyorlardı. Fakat bu, hem Hareketimizin çabalarıyla hem de çıkan DEP’lilerin böyle bir projeye alet olmamalarıyla boşa çıktı. Biz bunu boşa çıkarınca, Erdoğan, bilindiği gibi 2005'te yeniden bir arayış içine girdi. Çünkü bizim yürüttüğümüz mücadele AKP'yi zorluyordu. Bu bakımdan 2005'te, belirli aydınların da etkisiyle Erdoğan, Amed'de "Kürt sorunu benim de sorunumdur, geçmişte hatalar yaptık" biçiminde değerlendirme yaptı.

O dönemde Erdoğan biraz da 'acaba bu soruna bir çözüm bulabilir miyiz?' şeklinde düşünmüştür. Kuşkusuz düşündüğü çözüm Kürtlerin istediği gibi değildir. Ama 'acaba bir şey yapabilir miyiz?' biçiminde bir yaklaşımla o konuşmayı yapmıştır. Nasıl ki bir zamanlar Demirel 'Kürt realitesini tanıyorum' demiştir; Çiller 'Bask Modeli'nden bahsetmiştir; Mesut Yılmaz 'AB’nin yolu Amed’den geçer' demiştir; Özal fedarasyondan bahsetmiştir; yani bütün siyasiler zorlanınca Kürt sorunu ve çözümünden söz etmiş, bir arayış içine girmek istemişlerse Erdoğan da 2005’te Amed’de bu yönlü bir konuşma yapmıştır. Ama tüm bu kişiler bu tür sözleri sarfettikten sonra durumun ve Türk devlet gerçeğinin amiyane deyimle kazın ayağının kendilerinin düşündüğü gibi olmadığını görmüşlerdir. Nitekim Erdoğan'ın 2005'te, Amed'de Kürt sorunu benim de sorunumdur demesinden sonra Şemdinli'de Umut Kitapevi bombalandı ve polis halka saldırdı. 2 yurtsever öldürüldü. Bombalamayı yapanlar yakalandı. Erdoğan, sonuna kadar gideceğiz, dedi. Arkasından Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, 'ben iyi tanıyorum, bunlar iyi çocuklardır' deyince geri adım attı. Şemdinli olayı için iddianame hazırlayan Savcı Ferhat Sarıkaya'yı onların önüne yem olarak attı. Böylece Erdoğan, durumun öyle kolay olmadığını anladı. Ama şunu da gördü ki, PKK’yle savaşarak bu işi götüremez, iktidarını kaybedebilir. Bu açıdan kendine göre doğru bir taktik politika izledi. Hem bizi idare etme hem devleti idare etme politikası izledi. Çünkü savaş sürerse derin devletin ve toplumun baskısını hissedecek, zorlanacaktı. Bu açıdan ateşkes ilan edildiğinde devletin ve toplumun baskısını üzerinden kaldırarak devleti ve toplumu oyalayacaktı. Bize de 'ateşkes yapın, bazı adımlar atarız' diyerek zaman kazanmış olacaktı. Gerçekten başka politikası yoktu. Ne Kürt sorununu çözme konusunda bir politikası vardı ne de PKK'yi şiddetle ezme politikasına hazırdı. 2004-5-6 yıllarında 2007'deki gibi, 2008-2009'daki gibi çok sert politikalara yönelme yoktu. Çünkü 2002 seçimlerine yumuşak söylemlerle ve demokrasiden söz ederek girmişti. Kürt sorununu çözme politikası olmadığı gibi, ezme politikasını yürütme konusunda da toplumu, kendi ittifaklarını hazırlamış değildi. O zaman orta yol denedi. Bizi ateşkesle oyalamak ve yumuşak ortamda da devleti idare etmek! 2006 ateşkesi AKP'ye böyle bir ortam hazırladı.

Öcalan 2006 ateşkesinin bir oyun olduğunu söylerken bunu hangi somut gelişmelere dayandırıyor?

Önder Apo 2006 ateşkesini eleştiriyor. 2006 ateşkesini AKP'nin bir oyunu ve oyalaması olarak gördüğü için bunu söylüyor. AKP kendine nefes aldırdı, devlete de bununla nefes aldırıldı. Daha sonra bu nefes aldırma, Mayıs 2007'deki Dolmabahçe mutabakatıyla sonuçlandı. Böyle bir mutabakatın olmadığı, devletin de AKP'nin de sıkışık olduğu, sorunlar yaşadığı dönemde, AKP'nin bir çözüm yaklaşımı yokken, somut her hangi bir adımı yokken ateşkese gitmek, aslında AKP'yi ve devleti rahatlattı. Hareketin devleti ve AKP'yi sıkıştırma imkanını sınırladı. Bu nedenle Önder Apo 'ben doğru bilgilendirilseydim, ateşkesi yapmazdım' dedi. Zaten ateşkesten hemen sonra, "Eğer iki-üç ay içinde adım atılmazsa, bunu bir oyun sayarım" demişti. Önderlik, AKP'nin bir politikasının olmadığını, zorlandığını ve bu yüzden bir ateşkes yaptırarak oyalamak istediğini hissetti. Nitekim gerçekten de birkaç ay içinde bunun bir oyun olduğu ortaya çıktı. AKP adım atmadığı gibi devlet de o ortamdan yararlanarak Önderliği zehirlemek istedi. Biz erkenden fark edip müdahale edince, kamuoyuna duyurunca bu adım adım zehirleme girişimi durduruldu. Yoksa gün gün Önderliği zehirleyerek zaman içinde ölüme götüreceklerdi. Önder Apo, Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü için hiçbir faydası olmayan ama Kürt sorununu çözmeyenlerin, Türkiye'yi demokratikleştirmek istemeyenlerin direncini arttıran, onlara o direnci bulmasını sağlayan fırsatı sunacağı için bunu "bir oyun sayarım" dedi. Demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümünü zora soktuğu ve Kürt sorununu ezerek çözmek isteyenlerin, gericilerin eline fırsat verdiği için bunu bir oyun olarak değerlendirmiştir.

Mayıs 2007'de Dolmabahçe'de gerçekleşen Erdoğan-Büyükanıt gizli görüşmesinde ordu ile siyasal İslamın Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı nasıl bir işbirliğine gittiğini düşünüyorsunuz?

2006 ateşkesi 2006 ortamı AKP'nin hem devleti idare etme hem bizi oyalama politikasıydı. Ama bunu uzun sürdüremezdi. 2007 Nisan'ına geldiğinde Cumhurbaşkanlığı seçimi olacaktı. Ordu, 'eşi türbanlı birini Cumhurbaşkanı yapamazsın' dedi ve müdahale etti. Niye? Çünkü AKP'nin bir Kürt politikası yok, idare ediyor. Onun için Kürt politikasında net olmayan, ezme politikası konusunda da iradesi ve gücü bulunmayan bu AKP'yi kabul etmiyordu. Derin devlet zaten Kürt sorunun çözümünü istemiyordu. Onun için 27 Nisan darbesi oldu. Şundan oldu: AKP'nin o güne kadar bir Kürt politikası yoktu. Tek politikası oyalama ve idare etmeydı. 27 Nisan e-muhtırasıyla birlikte AKP yeni bir durumla karşı karşıya kaldı: ya 2006'ya kadarki bu oyalama politikasını sürdürecek, hem devleti hem Kürt Özgürlük Hareketi'ni idare edecek; - bunu ne PKK kabul ediyor, Ordu da kabul etmiyor- ya da Kürt sorununda bir çözüm politikası veya ezme politikasına yönelecekti. Ordu, Kürt sorununda ezme politikan yoksa ben sana karşıyım, iktidarını engellerim, dedi. Bunun sonucu Mayıs'ta Yaşar Büyükanıt ile AKP arasında mezara kadar götürülecek anlaşma gerçekleşti. Mutabakat şu çerçevede oldu: AKP, Kürt Özgürlük Hareketi'ni ezme politikası izleyecek, Kürtlerin haklarını/hukukunu tanımayacak, bu konuda tutum sahibi olacak; Genelkurmay ve derin devlet de bu çerçevede AKP'nin yeniden iktidar olmasına izin verecek ve eşi türbanlı birisinin Çankaya'da olmasını kabul edecekti. Ne karşılığında AKP yeniden iktidar olacak? Kürt Özgürlük Hareketi'ni ezme, Kürtlere hak tanımama politikası karşılığında! 2007'deki Dolmabahçe mutabakatı kesinlikle buna dayanmaktadır.
Mezara kadar götürecekleri sır; Kürtlerin ölümü, Kürtlerin yok edilmesi üzerinden yapılan anlaşmadır. Zaten sıradan bir politikacı bilir; Türkiye geçekliğinde bu kadar önemli ve mezara götürülecek bir sır, Kürt politikası dışında ne olabilir? Kürt sorunu dışındaki her şey önceden açıklanabilir. Sadece Kürt sorunuyla ilgili bir konu mezara kadar götürülebilir. Çünkü bu çok stratejik bir konudur. En temel ulusal strateji Kürtlerin Türkleştirilmesi konusudur. Anlatırlar; ne kadar doğru, bilemeyiz; idam edilmeden bir süre önce Menderes'e, 'Türkiye'nin en temel sorunu nedir?' diye sormuşlar. Menderes de "Kürt sorunudur" demiş. Mezara giderken adama soruyorlar, 'sen devlet adamısın bilirsin' diye; o bile "Kürt sorunudur" diyor. Kürtler üzerindeki bu kirli anlaşma topluma yayılırsa Kürtler buna tepki duyacaktır. Kürtlerin duymaması gereken bir şeyi, önemli bir sır olarak götürüyorlar mezara. O nedir? Kürtlerin ezilmesi, Türkleştirilmesi ve bu sorunun ortadan kaldırılmasıdır!

Yarın:
-Tüm yönleri ile Oslo müzakere süreci
-Kürt hareketinin 'Devrimci Halk Savaşı' kararı
-21 Mart'ta Öcalan'ın Diyarbakır Newroz'undaki çağrısıyla başlayan yeni süreç

ANF

Kalkan: Sonuç Garanti Değil, Ama Koşullar Bizden Yana

KCK Yürütme Konseyi üyesi Duran Kalkan, geri çekilme konusunda "ciddi bir sorun" kalmadığını belirterek, "Bir mücadeleye başladığınızda sonuç garanti değildir ama koşulların bizden yana olduğu kanaatindeyim" dedi.

Duran Kalkan ve kadın ordusu YJA Star Anakarargah Komutanı Delal Amed, Vatan gazetesi yazarı Ruşen Çakır'a konuştu.  Geri çekilme konusunda ciddi bir sorun kalmadığını ifade eden Kalkan "Bizden yana ciddi sorun olacak bir durum yok. Fakat tabii ki koşulların oluşması, pratikleşmesi gerekiyor. Çekilme bir saatlik, bir günlük iş değil" dedi.

"Yasal güvence" gibi sorunların da "önemli ölçüde bittiği" kanaatinde olduğunu ifade eden Kalkan, "Bu konudaki açıklamayı birkaç gün içinde yönetim yapacak. Sanmıyorum ki sorun olsun. Fakat yönetimimizin bazı görüşleri, önerileri, talepleri olabilir" şeklinde konuştu.

Kalkan, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın mektubunun kendisini "tatmin ettiğini" belirtirken, Kürt hareketinin üst düzey yöneticilerinin dile getirdiği tereddütlerin kalmadığına işaret etti. Kalkan şöyle konuştu:  "Evet, kalmadı. Aslında bizim o açıklamalarımız gerillanın ikna edilmesine dönüktü. Yıllardır oluşmuş bir sistem, bir çalışma ve mücadele var. İnsanlar oralara kolay gitmemişler, boşa gitmemişler, bir amaç uğruna gitmişler. Bunu tersine çevirmek bir anda, öyle kolay olacak bir iş değil. Bir de salt kuru bir emirle de olmuyor. Askerdirler tabii ama bir amaç uğruna mücadele ediyorlar, yani mecburi askerlik yapmıyorlar. Onları ancak Önder Öcalan ikna edebilirdi. Bu nedenle biz “İmralı’dan daha çok çağrı, mesaj gelmeli” dedik; bunlar yerine geliyor."

"Başlangıç açısından" gerillanın ikna edildiğini söyleyen Kalkan, "Tümü ne olur, o sürece bağlı" diye ekledi.

Delal Amed ise kendisine yöneltilen "Sürecin başından bu yana dağdakiler ne tür beklenti ve kaygı dile getirdi?" sorusuna şu yanıtı verdi: "Bu yıl yeni bir hamle süreci başlayacaktı. Tüm hazırlıklar, motivasyon buna dönüktü. Çok kararlıydılar, ama yeni süreçle birlikte en çok Önderlik’in (Öcalan) durumunu dile getirdiler. Somut adımlar bekliyorlar. Ayrıca hükümetten somut adımlar görmek istiyorlar. Bir de, geçmişte atmış olduğumuz çok sayıda adıma hükümetlerden karşılık gelmemiş olmasının yarattığı kaygı var."

Duran Kalkan,  gazeteci Ruşen Çakır'ın "Bir ara “Hükümet geri çekilmeyle zaman mı kazanmak istiyor” diye özetlenebilecek kaygılar dile getiriyordunuz. Öcalan’ın son mektubuyla bu da bitti mi?" sorusunu şöyle yanıtladı: "Yönetim olarak bu konuyu enine boyuna tartıştık. Böyle bir anlaşma olmadığını, durumun siyasi süreç değerlendirmesinden kaynaklandığını, bir görüş ve strateji belirleyerek mücadele edip birtakım şeyleri değiştirmemiz gerektiğini anladık. İmralı’dan bize gelen mesaj, verilen bilgiler bu temeldedir. Artık şunu biliyoruz: Birileri bize hazır bir şeyler vermeyecek, bizler yöntemi değiştirerek mücadele edeceğiz ve kazanacağımıza da inanıyoruz."

Hükümetin "net bir projesi" olmadığını ifade eden Kalkan, şöyle konuştu: Hiç yok da değil, bazı söylemler var, fakat çok kopuk birbirinden ve muğlak. Biz buna rağmen, kendi kararımızla yapıyoruz. Çünkü her şeyin önü açılsın istiyoruz. Sanki her şeyin önünü PKK tıkıyormuş gibi bir hava yaratılmak istendi. Zaten değildik ama onlara göre de engel olmaktan çıkıyoruz ama tabii ki bir kenara çekilmiyoruz. Bu süreç de yeni başlayan bir mücadele süreci."

"Ama bu süreçte elinizde silah olmayacak..." sorusu karşısında Kalkan, "Olmayacak tabii ki. Risklidir, bir mücadeleye başladığınızda sonuç garanti değildir ama koşulların bizden yana olduğu kanaatindeyim" şeklinde konuştu.

Geri çekilmenin önemli olduğunu ancak esas olanın siyasi çözüm olduğunu belirten Kalkan, "Devletin bölgede çok daha fazla gücü var. Bizim çekilmemiz, bu bölgenin tümüyle savaş gücünden arınmasını ifade etmeli. O zaman siyaset öne çıkabilir, toplumun değişik kesimleri görüşlerini daha rahat, özgürce ifade edebilir. Bu anlamda geri çekilme önemli ama esas olan siyasi çözüm, siyasi iradenin atacağı adımdır" diye konuştu.

"Süreç sorunsuz ilerlerse sonunda ne olacak?"  Kalkan'ın yanıtı şöyle: "Karşılıklı adımlar atılırsa hızla sonuç alınabilir. Sonuçta şu olacak: Türkiye’nin mevcut durumunda köklü siyasi değişiklikler olacak. Yeni anayasa Kürtleri ve diğer azınlıkları inkar eden, tekçi bir anayasa olarak mı kalacak yoksa çoğulcu mu olacak? Ardından buna uygun yasal düzenlemeler tabii ki. Kürt sorunu hem çok zor, hem çok kolay bir sorun. Yeter ki çoğulcu bir zihniyet olsun."

Geri çekilmenin zaman alacağının altını çizen Delal Amed, "Fazlasıyla alır. Belli hazırlıklar lazım. Sonuçta biz nasıl girdiysek öyle çıkacağız. Güvenlik tedbirlerinin alınması gerekir ki bunu kendimiz sağlayacağız, kimseden öyle bir beklentimiz yok. Bir de güçlerimiz sayıca çok, yani zaman alır" ifadelerini kullanırken, Kalkan ise şunları ekledi:

"Dağlar hep kardır. Karlar eriyince her dere bir çay olacak. Onları geçmek bu mevsimde çok zordur. Haziran ortasına kadar birçok suyu geçmek imkansız. Ayrıca Karadeniz’den bir birim yola çıksa Dersim’e 3 ayda gelir. Dersim’den buraya da yürüse 3 ay."

ANF