5 Şubat 2013 Salı

Yeni Süreç Manipülatörlerinin Ana Stratejileri...


Delil KARAKOÇAN

Bir önceki yazımın son cümlesini buraya almak istiyorum: “Görüyoruz ki manipülasyonlar da böyle bir zeminde gelişmekte, çoğunlukla da iktidar ve ona yakın araçlarla yürütülerek, Kürtlerin attığı bu tarihi adım anlamsızlaştırılmaya çalışılmaktadır.”

Bu manipülatörlerin özellikle iki ana strateji belirlediği anlaşılmaktadır.

Birincisi; “iktidar samimidir” söylemini toplumsal refleks haline getirmek, böylece her tepkiyi, karşı eleştiriyi “süreç bozucu ilan etmek”tir.

Manipülatörler iktidarı, “çözüme yoğunlaşan, adım atan taraf” olarak lanse ederlerken, Kürt siyasal aktörlerini ise “süreci bozan, provoke eden taraf” konumunda göstererek, değişen stratejilerine uygun yeni bir toplumsal taban oluşturmak istemektedirler.

İkincisi ise, Öcalan’ın dışında kalan tüm Kürt bileşenlerini “çözüm karşıtı” gösterme, Kürt siyasal dinamiklerini buradan vurarak etkisizleştirme, süreç dışına savurma yaklaşımıdır.

***

Yapay bir “Kandil-Öcalan çelişkisi” yaratmak, PKK’yi “Öcalan’ın baş ağrısı” gibi göstermek hatta buna bir de BDP’yi eklemek “müzakere sürecinde” yeni bir manipülasyon eğilimi olarak öne çıkmıştır. Bunu işleyen, meseleye buradan bakan bir hayli birey ve çevre vardır.

Örneğin Ruşen Çakır şu saptamayı yapmıştır: “Hükümete egemen olduğu anlaşılan ve Başbakan Erdoğan’a en yakın isimlerden Yalçın Akdoğan’ın yazılarına da yansıyan “Biz süreci İmralı ile götürüyoruz, nasılsa Kandil ona karşı çıkamaz” yaklaşımı ve bu sırada PKK’nın lider kadrosuna yönelik olarak benimsenen aşağılayıcı üslup, bu yeni süreci ciddi bir şekilde sabote edebilir.”

Çakır’ın ifadeleri “olumlu” gibi gözükse de hatalıdır. Çünkü hükümet ve ona yakın Akdoğan’ı uyarırken, konuyu bir başka biçimde manipüle etmiş; iktidara, “Kandil Öcalan’a direnebilir” uyarısını yaparak, “Kandil ile Öcalan’ın çözüm konusunda farklı anlayış ve duruşa sahip olduğunu” anlatmaya çalışmıştır. Aynı yazısındaki “Irak Kürdistanı’ndaki temaslarım sayesinde Öcalan’ın Kandil’i ikna etmesinin sandığımdan daha önemli ve zor olduğuna kanaat getirdim” cümlesi de bu yaklaşımını doğrular niteliktedir.

***

Şöyle bir doğru vardır: İktidarlar, savaşta da barışta da muhataplarını “organize” değil; kendi içinde “problemli/parçalı” görmek isterler. Buradan bakarsak Kürt tarafını tek parçalı görmek ve göstermek her zaman işi zora sokar, direnci arttırır. “İç problemler”, “parçalı yapılar” ise manipülasyonları kolaylaştırır.

Kürtleri “iradeleri bölünmüş, parçalı” gösterme gayreti de sanırım bundandır.

Örneğin Kandil, “Böyle bir problem yoktur bizi Öcalan temsil ediyor” -ki basında çokça yer aldı- dediği halde manipülatörler tam aksini tekrarlayıp durmuştur. Zübeyir Aydar’ın “Sadece BDP heyetinin gidip gelmesiyle de olmaz” sözleri, Habertürk, Milliyet ve Star gibi gazetelerde “PKK’dan BDP’ye veto” başlığıyla verilmiştir. “PKK istediği ve inandığı için değil, yorulduğu için çözüme yanaşacak” denmiştir. Aynı basın, “PKK adına” Tunceli’den “20 kişilik PKK grubunu” dışarı çıkartmıştır!!!

***

Tüm bu manipüle edici ifadelerin, çarpıtmaların biri; olası “anlaşamama, görüşmelerden çekilme” ya da sürecin farklı nedenlerle bozulması durumunda, karşı tarafı, yani Kürtleri “suçlamayı” kolaylaştıracak psikolojik argümanlardır. Bilinçaltına, “Kürtler çözüm istemiyor” fikrini itmektir. Politik yalıtma ve yalnızlaştırmanın bir başka boyutudur. Aslında problem şu ki, yeni süreçte iktidarın kendisi rafine olmaktan uzaktır. Bütün değildir. Çelişkilerle doludur. Kararlılıktan, birlik ve bütünlükten uzaktır. Manipülasyona bu nedenle ihtiyaç duyuluyor; manipülatörler bu nedenle öne çıkıyor...


Özgür Gündem

Pontus Rum Soykırımı



Küçük Asya'daki Yunan varlığı en zından Homeros zamanına dayanır. Türkler tarafından isgal edilmeden önce Yunanlılar Küçük Asya'da yaşayan birkaç yerli halklardan biriydi. Coğrafyacı Strabon Küçük Asya'nın ilk Yunan kenti olarak Smyrna'dan (Izmir) bahsetti. Yunanlılar Karadeniz'e "Pontos Euxinos" veya "konuksever deniz" diye adlandırdılar ve MÖ sekizinci yüzyılda kıyılarında
gezinmeye ve sahilleri boyunca yerleşmeye başladılar.Karadeniz'in en bilinen Yunan kentleri Trebizond (Trabzon), Sampsounta (Samsun), Sinope (Sinop) ve Herakleia Pontika (Karadeniz Ereğli civarı) idi.Orta Çağda Trebizond önemli ticari merkez ve kendi devleti Trabzon İmparatorluğu'nun başkenti oldu.

Türklerin Yunan nüfusa karşı yürüttüğü kampanyanın nedenleri arasında bu nüfusun Osmanlı Devleti'nin düşmanlarına yardım edeceği korkusu, bazı Türkler arasında varolan, bir modern ulus devleti oluşturmak için modern Türk ulus devletinin bütünlüğünü tehdit eden grupların devletin topraklarından temizlenmesi gerektiğine dair inanç idi.

Olaylar

1914 yılının yaz mevsiminde hükûmet ve ordu yetkilileri tarafından desteklenen Teşkilat-ı Mahsusa, askerlik çağında olan Trakya ve Batı Anadolu'lu Rum erkekleri işçi taburlarına aldırdı ve bunların yüzbinlercesi öldü. Yüzlerce mil mesafeden İç Anadolu'nun içine sevkedilen bu askerler yol yapma, bina yapma, tünel kazma ve diğer saha çalışmasında istihdam edildi. Fakat onların sayısı yoksulluk ve kötü muamele ya da Türk muhafızları tarafından düpedüz katledilmesiyle büyük ölçüde azaldı.Bu zorla askere alma programının kapsam alanı daha sonra Pontus dahil olmak üzere Osmanlı Devleti'nin diğer bölgelerine genişletildi.

Rum erkeklerin zorla askere alınması, genel nüfusune yönelik katliamlar ve ölüm yürüyüşleri de dahil olmak üzere sürgün ile tamamlandı. Rum köy ve kasabalarını Türkler tarafından kuşatılıp komşulari tarafından öldürülecektir. Örneğin, 12 Haziran 1914 tarihinde Batı Anadolu'da Smyrna (İzmir)'nın 25 mil kuzeybatısında bulunan Phokaia (Yunanca: Φώκαια, Foça, İzmir)'da erkek, kadın ve çocukların ölüleri bir kuyuya atıldı.

Temmuz 1915'te Yunanistan'ın maslahatgüzarı, sürgünlerin Türkiye'deki Yunan milletine karşı yok etme savaşı ve onları İslam'a dönmesini zorlamak için uygulanan tedbirden başka bir şey olmadığını, ven bunun açık amacının da savaş bittikten sonra tekrar Avrupa'nın hristiyanları korumak için yapacak müdahalesini mümkün olduğu kadar az kılmak olduğu açıkladı.

Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı görevlisi George W. Rendel'e göre, 1918 yılına kadar ... 500.000'den fazla Rum sürgün edildi ve orantılı olarak bunların az kısımı hayatta kaldı.

Hatıralarında, 1913 ve 1916 yılları arasındaki ABD'nin Osmanlı Devleti Büyükelçisi Her yerde Rumlar grup halinde toplatıldı ve Türk jandarmaların "koruması" altında iç bölgesine, büyük kısmı yaya olarak, nakledildi. Kaç kişinin bu şekilde dağıldığı kesin olarak bilinmemektedir, tahimleri 200.000 ile 1.000.000 arasında değişir. diye yazdı.

14 Ocak 1917 tarihinde İsveç'in Konstantinopolis Büyükelçisi Cosswa Anckarsvärd, Osmanlı Rumlarının sürgün kararıyla ilgili şu acil telgraf gönderdi:


Bir Alman askerî ataşesine göre, Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa Ekim 1915'te kendisinin savaş sırasında Ermeni Sorunu'nu çözdüğüne inandığı aynı yöntemle Yunan Sorunu çözmek istediğini açıklamıştır


I. Dünya Savaşı esnası ve sonrasında (1914–1923 arasında), Osmanlı İmparatorluğu hükümetinin ülkedeki Rum nüfusa karşı yürüttüğü kampanya sonucu oluşan kırımdır.Bu kampanya çeşitli katliamlar, ölümüne sürgünler ve mezalim içermekteydi. Çeşitli kaynaklara göre, bu süreçte yüz binlerce Osmanlı Rum vatandaşı öldürüldü. Bu katliamlarından kurtulan Rumlar ise Rusya topraklarına kaçtı.

Hikmet Bayur tarafından hazırlanıp Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanmış olan Türk İnkılâbı Tarihi adlı kitapta 800.000 Ermeninin yanı sıra 200.000 Rumun da katl ve tehcir yüzünden veya amele taburlarında öldüğüne dair bilgi Yarbay Nihat'ın bizim resmi kaynaklara göre de doğru saymak gerekir yazısyla birlikte aktarılmaktadır.

Henry Morgenthau, 200.000 - bir milyon Rumların her yerde grup halinde toplanıp iç bölgelere dağıtıldığını ancak, Ermeniler ile farklı olarak genel bir kırıma uğramadıklarını aktarmaktadır. Elefterios Venizelos ise Paris Barış Konferansı'nda 300.000 Rum'un yok edildiğini ve 450.000 Rum'un Yunanistan'a sığındığını ileri soyledi.

Yunan kaynaklarında, soykırım ile ilgili kişiler arasında, Alman İmparatorluğu'nun Atina Gesandter'i Hans von Wangenheim'in şansölye Bernhard von Bülow'e yolladığı rapordan alıntı yapılarak "Türk Başbakanı" "Sefker Pasha"nın adı ve Merkez "Kolordu"ya bağlı bir kumandan "Mehmet Azit"'in adı anılmaktadır.

Pontus İsyanı ve Koçgiri İsyanı olarak adlandırılan olaylar sırasında gerçekleştirilen katliamlarda Sakallı Nurettin Paşa komutasındaki Merkez Ordusu tarafından öldürülen Rumların sayısı, Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı'nın gösterdiği resmî rakama göre, 11.181 kişidir.


aykırıdoğrular.com

TBMM Meclis Tutanaklarından Pontus...

Pontus İsyanı ve Koçgiri İsyanı olarak adlandırılan olaylar sırasında gerçekleştirilen katliamlarda Sakallı Nurettin Paşa komutasındaki Merkez Ordusu tarafından öldürülen Rumların sayısı, Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı'nın gösterdiği resmî rakama göre, 11.181 kişidir.


Mersin Milletvekili (Hüseyin) Selahattin Bey (Köseoğlu) de konuşmasını aynı yükses ses tonuyla yaptı:

''... Yüz, yüzyirmi yıl boyunca yönetimin düzeltilmesine dönük, pek de memnun edici olmayan çabalar oldu. Avrupalı güçler yönetimimizde eksikler gördüğü sürece, bize saldıracaklardır. Reformlar talep edecekler. Taleplerinde haklılar mı? Evet haklılar. Tebaa sıfatıyla bizleri elinden geldiğince kucaklayan halkın namusunu, itibarını ve malını korumaya dönük görevlerimizi yerine getiremedik... Millet Meclisinin amacı, tek bir gayrimüslimin dahi geriye kalmaması, en sonuncusunun bile sürülüp, imha edilmesi midir acaba? Böylesi bir durumda dünyanın gözündeki varlığımız ne olur? Kendi ayaklarımızın üzerinde durabilir miyiz? Affınızı diliyorum, ama bu sorunun çözümlenmesi milli can damarlarımızla alakalalıdır.

Efendiler, bir hükümet bir İslami hükümet, bir Osmanlı hükümeti ya da nasıl adlandırırsanız adlandırın, bir Türk hükümeti, dininden, cinsiyetinden veya dogmalardan bağımsız olarak düzenine tabi olan tüm tebaanın hükümetidir. Yoksa sadece müslümanların olan bir hükümet mi? Herkese aynı eşit haklar tanıyacak mı? Neden imhaya ve yıkıma dayalı bir politika izliyoruz? Zira imha, başka tarz ve yöntemlerle hayata geçirilebilir. Çeşitli yolları var...''

Kayseri Milletvekili Osman Bey (Uşşaklı) tam da bu noktada konuşmacının sözlerini şu sözlerle kesti: ''Bu yağmaya ve yıkıma dönük bir politikadır'' Selahattin Bey onaylayarak devam etti:
''Bu sayede kimin adı lekeleniyor? Zavallı millet!.. Ve şöyle sorulacaktır: acaba hangi ulusun tarihinde katliamlarla onur duyulur ve övünülür?''

TBMM: Türk Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi (T.İ.H.) cilt 4, Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı, Ankara, 1962, sayfa 2708)
............................................................................................................
Kırşehir Milletvekili Yahya Galip (Kargı) söz alıyor:
''... Pontos sorunu çok önceden ortaya çıkmıştır. Pontosluların bir örgüt kuracağını, bir hükümet kuracağını, şunu bunu yapacağını duyduk. Ancak insanların tehcirlerden dolayı ortadan yokedildiği gibi bir sorun olduğunu duymadık... Efendiler, meydana geldiği söylenen tüm kötülüklerin özel yetkilerden kaynaklandığına emin olabilirsiniz. Şunu anlamıyorum; bir ülkeyi ayakta tutan, yasalardır. Ve yıkan şey ise yasaların çiğnenmesidir. Özel yetkilerin anlamı, herkesin keyfine göre insan asması, kesmesi, kentleri yerle bir etmesi, evlerin talan edilmesi ve dünyanın yakılıp kül edilmesi midir?
Çünkü işleri baskı olan insanlar, hırsızlıkları ortaya çıkmasın diye evleri yakıyorlar. Pontos sorununu yaratan ve bu kötülüğü Pontos'un başına getiren herkes, bize en büyük kötülüğü yaptılar. Pontosluların techir edilmesi adı altında köylerdeki yaşamı, mal ve mülkü ortadan kaldırdılar... Tek bir kişinin bile techirini onaylamadığıma buradaki herkesin şahit olmasını istiyorum. Sürgünler bu ülke için saatli bomba gibidir. Çok korkunçtur. Bunun bedelini daha kaç yıl boyunca ödemek zorunda kalacağız? Mahkemeler kimin suçlu kimin suçsuz olduğuna karar vermelidir.''

TBMM: Türk Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklal Harbi (T.İ.H.) cilt 4, Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı, Ankara, 1962, sayfa 2708)
............................................................................................................
Kemalist vekiller, özellikle de Pontos bölgesinden olanlar, Kemalist hükümetin vahşi tutumundan rahatsızdılar. Bunlar 21 Ağustos 1922'de yapılan parlamento oturumunda Bursalı meslektaşları Emin Bey tarafından ''Pontos Fikirleri''nin savunucusu olmakla suçlandılar ve ardından da tutumlarından dolayı soruşturma komisyonu önünde hesap vermek zorunda kaldılar. (Goloğlu Mahmut: Trabzon Taribi, Ankara 1975, sayfa 3)

21 Ağustos 1922'de yapılan sözkonusu oturumda öne çıkan kişi özellikle büyük bir gayretle tehcirlerle (zorunlu göç) kendi arasına mesafe koyan Sinop milletvekili Hakkı Hami Bey'di (Ulukan) ve konuşmasında şöyle diyordu:

''Tehcirlerden dolayı yüzümüzdeki utanç lekesi ebediyen silinmeyecek. Eğer insanlığın benliğini katleden tehcirlerin muhasebesini yapacak olursak, o zaman efendiler, bu çok nefret verici bir şeydir. Bu olaylar tüm dünyanın gözü önünde bizi kirletmektedir. Zira artık hükümet de kendini haklı çıkaramaz. Kendi gözlerimle gördüm. Öyle ahlak dışı şeyler yaşandı ki, Beyler, bugün bizim memurlarımızın yaptığı çirkinlikler, İngilizler tarafından bile yapılmadı.''

TBMM Gizli Celse Zabıtları, Ankara, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Cilt 3, sayfa 721)


Kadına Yönelik Şiddet ve AKP




Sultan OĞRAŞ

AKP’nin kadına bakış açısı, erkek egemen sistemin kadına biçtiği rolün en berlirgin halidir. Kadına yönelik baskı, klasik ve geleneksel yaklaşım devam ediyor. Hâlâ aileler çocuk yaşta kızlarını evlendiriyor. Daha gözlerini doğru dürüst dünyaya açmamış, yaşamın gerçeklerinden uzak, evliliğin ne olduğunu bilmeyen, daha kendisi çocuk olan, değil bir çocuğa daha kendisine bakacak durumda olmayan kız çocuklarına çocuk doğurtuluyor.

Küçük yaşta koca baskısı, kaynana baskısı altına alınıp eve kapatılıyor, iradesi kırılıyor. Bunların hepsi bir araya geldiğinde kadın bunlar kaşısında boğuluyor, çıkmaza giriyor, bunalım yaşıyor. Bu onu ya intihara sürüklüyor ya da farklı arayışlara sevkediyor. Sığınaklar arıyor.

Fakat çok fazla bir şansı da olmuyor. Çünkü erkek egemen sistemin kadına biçtiği rol erkeğin mülkiyeti, malı olmadır. Erkek, kadına “sen benim malımsın, dışarı çıkamazsın, çalışamazsın” diyerek kadını köleleştiriyor ve eve, dört duvar arasına mahkum ediyor.

Burda kadına düşen kendi irade ve gücünü görerek, kendini savunmak ve “ben de varım” diyebilmektir. “Ben bu hayatta varım, ben bir bireyim, bir kadınım, çalışabilirim, her şeyi yapabilirim” diyebilmelidir.

Biz kadınlar bunları yapabilmeliyiz, yapmak zorundayız. Örgütlenmeliyiz, haklarımızı aramalıyız, kendi kurumlarımızı kurmalıyız ve hep alanlarda olmalıyız.

8 Mart’larda ve her zaman alanlarda olalım ve kendi irademizle, kendi kadın duruşumuzla haklarımıza sahip çıkalım. Biz kadınlar kendimize sahip çıkmazsak ne devlet ne de erkek hiç bir hakkımızı tanımaz. Tüm haklarımızı önce devletin elinden, sonra erkekten almalıyız.

Erkekler de devlet karşısında köledir. Fakat kadına hem devletin hem erkeğin kölesi olma dayatılmıştır.

Kadının emeği erkek egemen sistemde görünmez kılınmış, esas toplumu ayakta tuttan emeği yok sayılmıştır. Çocuk bakımı ve yetiştirilmesi, ev işleri ve idaresi bunların hepsi kadının görünmeyen emeğidir.

Erkek yaptığı her iş için maaş aldığı gibi devlet kadının bu emeğinin karşılığını da vermeliğ ve maaşa bağlamalı.

Ama AKP hükümeti hakkını aramak için alanlara çıkan kadınlara hakaret edip “bunlar kadın” mı diyebiliyor. Onların zihniyetinde alanlara çıkan, hakkını arayan kadın değildir. Kadın evinin dışına çıkmamalı. Hak arayan kadın üzerinde de her türlü terör estiriliyor.

Toplumda en çok ezilen, emeği sömürülen, kadınlardır. Yaptıkları işin güvencesi, yok, sigortası yok, maddi karşılığı yok, bunun karşılığında kadın sadece eve kapatılıyor.

Bütün bu baskılara karşı, erkek egemenliğine karşı direneceğiz ve kazanacağız. Kürt, Türk, Arap, Laz, Çerkes, Alevi, Sünni arasında fark olmadan tüm kadınlar aynı baskıyı görüyor, eziliyor. Fakat kadın güçlüdür, iradelidir.

Bu zihniyete karşı başta kendi evimizde ve çocuklarımızı yetiştirirken karşı durabilmeliyiz. Kız çocuklarımızı erkek kardeşlerine hizmet edecek şekilde değil ikisini eşit bir şekilde yetiştirelim. Erkek ile kız arasında hiç fark olmadığını kavratalım.

Erkek egemen zihniyete karşı başta evde olmak üzere her yerde mücadeleyi yükseltmeliyiz. AKP hükümeti döneminde kadınlara yönelik şiddet, taciz, tecavüz büyük artış gösteriyor. Bu AKP zihniyetinin ürünüdür. Çocuk yaşta kızlar tecavüze uğrayıp sonra katlediliyor. 15 yaşındaki kız tecavüze uğradıktan sonra katlediliyor ve kefensiz gömülüyor.

Milas’ta bir anne iki çocuğunu öldürüyor, sonra intihara kalkışıyor. Yine karakollarda kadınlara yönelik şiddet işkence yapan zihniyet ile Hindistan’da 25 yaşındaki kadına otobüste tecavüz eden zihniyete lanet olsun diyorum.

Kadına bütün bunları reva gören zihniyeti ancak örgütlü bir şekilde, evde, sokakta, bulunduğumuz her yerde örgütlenerek mahkum edip, ortadan kaldırabiliriz.

Bulunduğumuz her yerde haklarımızı savunalım. AKP şahsından erkek egemen zihniyete karşı başarı sağlamak için örgütlü olmalıyız. Heryerde biz de varız diye haykırarak sesimizi duyurmalıyız.

Savaşı besleyen bu sistemi ancak kadınlar yıkabilir ve barışı getirebilir. Kadınların en çok duymak istediği barış, özgürlükten geçer.

Görüntüler İbrahim Binici'yi Doğruluyor; Ani Reflexim Oldu, Ama Silah Çekmedim(VİDEO-Haber)


video

BDP Urfa Milletvekili İbrahim Binici, Viranşehir ilçesinde dün yaşanan olaylarda polisin hedef göstererek gaz bombası ile kendilerine saldırdığıın belirterek, "Benim üzerimde 24 saat silah var. Can güvenliğimi sağlayamıyorum bu ülkede" dedi. 

Binici, partisinin Grup Başkanvekili Pervin Buldan ve Kars Milletvekili Mülkiye Birtane ile Meclis'te basın toplantısı düzenledi. Viranşehir'deki olaylarda ''polise silah çekmek isterken'' basında fotoğraflarının yayımlandığına ilişkin bir soruya, Binici, şu cevabı verdi:

"Güvenlik güçleriyle görüşmeye giderken üzerimize gaz bombaları atıldı. Benim orada refleksim oldu, doğrudur. Ama silah çekmedim. Çektiğim takdirde, hedef gözeterek atardım. Çünkü nefsi müdafaaya giriyor. Eğer orada bile bile gaz bombalarına karşı dikilip ölmeyi beklersem, o benim için çok büyük bir eksikliktir. Ne demek oluyor- Halkın seçilmiş iradelerine polis durup dururken gaz sıkacak. Silaha yeltenmedim. Ancak silaha yeltenseydim, çıkarır, hedefi de gözetler, gözünün ortasına da çakardım. Çektiğim an vururdum, hiç göz yaşına da bakmazdım. Benim üzerimde 24 saat silah var. Can güvenliğimi sağlayamıyorum bu ülkede."


BDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan da Belediye Kültür Merkezi'nin bahçesinde halkla bir araya geldiklerini belirterek, bu arada polisin, hiçbir neden yokken, özellikle milletvekillerinin bulunduğu bölüme gaz bombası atığını söyledi. Bunun üzerine halkın dağıldığını ve kendilerinin de binaya girdiklerini anlatan Buldan, binanın içine de gaz bombaları atıldığını ifade etti. Bir süre sonra, BDP Genel Başkan Yardımcısı Gültan Kışanak ile birlikte "neden müdahalede bulunduklarını sormak için" güvenlik güçlerine yaklaşmaya çalıştıklarını belirten Buldan, Kışanak ve diğer milletvekillerinin hedef alınarak yine gaz bombası atıldığını belirtti. 

Etkinlik öncesinde İçişleri Bakanı Muammer Güler de dahil olmak üzere yetkililere, böyle bir etkinliğin yapılacağına dair bilgi verdiklerini, buna rağmen müdahale edildiğini ifade eden Buldan, kendilerine atılan bir gaz bombasını da göstererek, "Eş Başkanımız ya da herhangi bir milletvekili dün yaralanmış olsaydı, bugün bu ülkede hiç kimse rahat hareket edemeyecekti. Bu ülke bir kan gölüne çevrilecekti" dedi.

Buldan, olayla ilgili olan yetkililer hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını söyledi. Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Buldan, İmralı ziyaretine ilişkin kendilerine resmi bir bilgi iletilmediğini, bu konuda Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile görüşmelerde bulunduklarını, heyetin içinde Eş Başkanlarının olmasını istediklerini belirtti.
Buldan, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın, İmralı görüşmeleri için, "Sürecin içinde hükümetimiz yok" şeklindeki ifadesinin hatırlatılması üzerine, "Görüşmeyi sağlayan, heyetlerin oluşmasına karar veren merci Adalet Bakanı ise demek ki hükümet bu işin içinde" dedi.

ANF

Paris Katliamı ‘Entegre Strateji’ Gereği mi?


Dr.Işık İşcanlı       

Bir önceki yazım 'Entegre strateji' ve sembolleri idi. Paris'te Sakine Cansız ve arkadaşlarının öldürülmesinin 'Entegre strateji' gereği mi? Yoksa 'Entegre strateji'ye rağmen mi? Sorusu ile bitmişti.

Bu arada bir hafta zaman geçti ve katil zanlısı olarak tutuklanan Ömer Güney hakkında basına birçok bilgi yansıdı. Tabi ki bu basın Kürt basınıydı. Türk basını her zaman olduğu gibi devletinin hizmetinde ve Ömer Güney ile ilgili bildiklerini topluma aktarmama konusunda bayağı ketum. Bu ketumlukları da 'Entegre strateji' gereği gibi bir izlenim veriyor.


Bu arada ilginç olan bir noktaya değinmek gerekir. Ömer Güney tutuklandığında Paris savcısının basına yaptığı açıklamada, Ömer Güney hakkında "Kürtler arasında çok tanınmadığı için fazlaca bir bilgiye sahip olmadıklarını" açıklaması. Oysa Kürt basının Ömer Güney hakkında bulup çıkardıklarının daha fazlasının Fransa'da polis ve savcının elinde olması gerekirdi. Fransa polisinin bu bilgileri bilmiyor olması düşünülmez. Ancak açıklama gereği duymamasının nedenleri birden fazla olabilir. Bu sorunun cevabını dava başladığında mahkeme sürecinde daha net görebiliriz. Ancak Güney ve MİT bağlantısı bu sessizliğin başlıca nedeni gibi gözüküyor.

Tekrar soruya dönersek, Nokta operasyonu olan Paris katliami 'Entegre strateji' gereği mi? Kürt basınında önemli bazı isimlerin yaptığı açıklamalar da "Oslo sürecini basına yansıtanlar Paris katliamını da yapanlardır" dedi. AKP'nin cemaat ile olan sürtüşmeleri ve artık açıkça yürütülmesi de bu düşünceyi haklı çıkarabilir. Erdoğan'ın yargıyı açıkça eleştiren son tavırları da buna eklenirse mantıklı gibi de gözüküyor.

Ayrıca, Erdoğan ve ekibi inanılmaz bir hız ve değişim ile Apo ile bir süreç başlatıklarını açıkça ilan etmişken, Paris'te ki katliamın, bu süreci olumsuz etkileyeceği de gözönüne alınırsa ki etkilediğini de düşünüyorum, Erdoğan ve H.Fidan ekibinin bu katliamdan fazlaca bir çıkarları ''yok gibi'' gözüküyor.


Ancak tekrar başa dönersek, iktidarın kulağı, eli kolu olan bazı köşe yazarları yıllar önce "Kürt açılımı"nı yazarken bu tür katliamların sinyalini vermişlerdi. Fehmi Koru, ''Tamiller'e yapılan katliam''ın örneğini veriyordu. Ethem Mahçupyan, ''Taşnak partisinin kaderini'' Kürtlere hatırlatıyordu. Taraf gazetesinden polis köşeci daha da ileri giderek, duyduklarını ve bildiklerini sıralarken ''bu tür nokta operasyonlarının dağda ve ovada olacağını ve olması gerektiğini'' savunuyordu. Çözümde(!)  ''bütünlüklü bir strateji çerçevesinde nokta operasyonları ve PKK yöneticilerinin likide edilmesi gerektiği'' yazıldı. Bugün yapılan  kitlesel ve bireysel-nokta operasyonlarını çok önceleri AKP'nin eli kolu olan bu yazarlar yazdılar. Bu yazılanlar birer analiz değildi. Bunlar duyduklarını ve bildiklerini yazıyorlardı.

MİT'in başına getirilen Hakan Fidan'ın MİT'te yaptığı değişiklikleri ve çalışmalarını Google'dan araştırıldığında, MİT'in yurtdışı çalışmalarına getirdiği yenilikler ve reorganizasyon, bu tür eylemlerin sinyalini veriyor, böyle yorumlamak mümkün.

Erdoğan'ın "Dağ ile mücadele siyaset ile müzakere" söyleminde hala çok ısrarlı olması ve bunun üstüne basa basa söylemesine de bir anlam vermek gerekiyor. Bu söylem dağdaki operasyonlarda farklı bir yöntem izlenmesi ile birlikte düşünüldüğünde Paris katliamı, hem bu söyleme ve hem de bu eyleme uygunluk arz ediyor. Bir önceki yazımda son bir yıldır dağda yürütülen operasyonların da, nokta operasyonu niteliğinde olduğunu söylemiştim. Buna da öldürülen gerillaların basına yansıyan örgütsel statülerini veri olarak göstermiştim.

Bunu en iyi PKK bilir. Eğer son bir yılda dağda yapılan operasyonların, Nokta operasyonu olduğunu düşünüyorlar ise, o zaman Paris katliamı, 'Entegre strateji' gereğidir, diye düşünmek için yeterince kanıt olur.


http://www.rojevakurdistan.com