25 Ağustos 2012 Cumartesi

Kandil'de Siviller Bombalandı: 2 Sivil Yaralandı





Kandil - Türk savaş uçakları bir kez daha Güney Kürdistan’da sivil yerleşim alanlarını bombaladı. İki sivilin yaralandığı saldırıda, 7 bin tavuk telef oldu, köylülere ait bağ ve bahçelerde ağır maddi zarar oluştu.

Alınan bilgilere göre gece saat 01.30 sıralarında altı savaş uçağı Kandil’deki sivil yerleşim alanlarını bombaladı. Yarım saat boyunca Silê ve Surede köyleri hedef alındı.

Saldırı sonucunda iki köylü yaralanırken, Silê köyündeki tavuk çiftliği yerle bir oldu, 7 bin tavuk telef oldu. Yaralılar arasında çiftliğin sahibi Salih Mihemed de bulunuyor. Saldırı da ayrıca köydeki evler, bağ ve bahçeler de zarar gördü.

Surede köyünde yaralanan kişinin isminin ise Eli Bapir olduğu ve hafif yaralı olduğu öğrenildi. Köylülere ait çok sayıda aracın zarar gördüğü, koyunların telef olduğu bildirildi.

Türk ordusu 15 Ağustos günü de Kandil’deki Bukriska köyünün üst kısımlarını bombaladı. 19 Haziran günü gece yarısı Kandil’e bağlı Xodyan köyüne düzenlenen saldırıda Mihemed İbrahim adlı köylü yaralandı. Köylülere ait bağ ve bahçelerin büyük zarar gördüğü bombardıman sonucu çıkan yangında onlarca ağaç da yandı.

Türk ordusu 17 Ağustos 2011 tarihinden bu yana Federal Kürdistan Bölgesi’ndeki Medya Savunma Alanlarına yoğun hava ve topçu saldırılar düzenliyor. Yüzlerce köyün yer aldığı bu alanlara yönelik saldırılardan en fazla siviller zarar görüyor. 21 Ağustos günü Kandil’e bağlı Kortek köyünde düzenlenen hava saldırısında 4’ü çocuk 7 kişi katledildi.

Hava saldırılarının yanı sıra yasaklı silah kullanımı nedeniyle de çok sayıda köylü hayatını kaybetti ya da yaralandı. Geçtiğimiz Ocak ayı başında Zaxo’dan köyü Dola Marsisê’ye dönen 80 yaşındaki bir kişi, tarlasına atılan misket bombasının patlaması nedeniyle hayatını kaybetti.


ANF

Le Monde: Türkiye'nin Yeni Bölgesel Düzen Hayali Yok Oldu



Paris - Fransız Le Monde gazetesinde Türkiye’nin dış politikası ve komşularla ilişkisinin ele alındığı geniş bir analiz yayınlandı. Guillaume Perrier’nin imzasını taşıyan “Türkiye'nin Yeni bir bölgesel düzen hayali yok oldu” başlıklı analizde, Türkiye’nin dış politikasının başarısız olduğu ve bugün her sınırında bir komşusu ile sorunu olduğu kaydedildi.

Perrier’nin analizi şöyle: “Ahmet Davutoğlu’nu 2010 yılında hiçbir şey durduracak gibi görünmüyordu. Recep Tayyip Erdoğan tarafından Dışişleri Bakanlığı’na terfi ettirilen bu üniversite öğretim üyesinin etkisi altında, Türkiye’nin “360 derece diplomasisi” başarıdan başarıya koşuyordu. Amerikan dergisi Foreign Policy, o zaman diplomat profesörünü “Türkiye’nin küresel sahneye dönüşünün arkasındaki beyin” olarak tanımlıyordu. Maniveladaki birinci yılı tutkulu bir diplomasi çizmişti, 1990’lı yılların sonunda yazdığı “Stratejik Derinlik” isimli teorik sözleşmesini, ya da diğer bir ifadeyle Türklere güvenlik ve ekonomik refah sunmak için barışı sağlanmış bir bölgesel alanın nasıl inşa edeceğini hayata geçirmek için ayda 25 güne varan resmi ziyaretlerde bulunuyordu.

Bu strateji Sayın Davutoğlu’nun sloganı haline gelen bir formül ile özetlendi: “Komşularla sıfır sorun.” İki yıl sonra, bu girişimin başarısız olduğu ortaya çıktı. Özellikle “Arap Baharı” buradan geçti.

Bu iyi komşuluk diplomasisinin güçlü ekseni Başar El Esad’ın Suriye’si ile yakınlaşmaydı. Mart 2011’deki devrim başlamadan önce, Sayın Davutoğlu 50’yi aşkın kez Şam’a misyona gitti, her iki ülke 2009 sonunda biri Halep’te olmak üzere iki kez ortak Bakanlar Konseyi topladı ve vatandaşları için vizeyi kaldırdı. Daha Ocak 2010’da, Recep Tayyip Erdoğan, Suriyeli mevkidaşı ile birlikte sınır hattındaki Asi Nehri üzerinde Dostluk Barajı’nın açılışını yapıyordu. Bu yakınlaşma taktiği hedefine ulaşmadı. Dışişleri Bakanı, başkalarından daha fazla baskının durdurulmasını sağlayamadı. Türkiye’nin sahip olduğu Suriye ile olan en uzun sınır 1990’lı yıllardaki gibi askerileşti. Türkiye’nin şu ana kadar 45 bin Suriyeli mülteciyi kabul etmesiyle birlikte gerilim arttı.

Her sınırda bir komşusu ile sorunu var. Ermenistan ile sınırı kapalı kalmaya devam ediyor ve 2009’da başlatılan diyalog başarısız oldu. Avrupa Birliği’ne (AB) geçiş köprüsü kurmak iddiasıyla Yunanistan’la doğan dostluk, Helen komşusunun ekonomik çöküşüyle karşı karşıya kaldı. Kıbrıs zorunu çift taraflı ilişkileri zehirlemeye devam ediyor. Kıbrıs Cumhuriyeti AB’nin dönem başkanlığını yapıyor ve Ada bir parçası Türkiye tarafından işgal edildiği için bölünmüş halde kalmayı sürdürüyor. Tüm müzakere girişimleri başarısız oldu. Bu dosya, yıllardan beridir bozuk olan AB’ye üyelik müzakerelerine ağırlığını koymaya devam ediyor. Türkiye, kendisi için “tam” üyelik hedefine bağlı kalmayı da sürdürüyor, bunun için de sürecin yeniden başlatılması amacıyla Sayın Davutoğlu’nun Paris’e Temmuz ayında yaptığı ziyaretle birlikte Fransa ile ilişkilerinin ısınması üzerine hesap yapıyor.

Irak ile önemli görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Ağustos başında, Irak’ın kuzeyinde Kürtlerin istediği Kerkük’e Davutoğlu’nun uyarı yapmadan gerçekleştirdiği ziyareti, Şii partilerin hakim olduğu merkezi Bağdat hükümeti ile Başbakanı Nuri El Maliki’nin tepkisine yol açtı. Zaten, Irak adaleti tarafından cinayete işbirliğinden tahkikata uğrayan ve İstanbul’a sığınan Iraklı Sünni lider Tarık El Haşimi’ye sunulan koruma anlaşmazlığa yol açmıştı. Ve Bağdat’ı Kürt otonom bölgesi ile karşı karşıya getiren petrol anlaşmazlığında Türkiye Barzani ailesiyle (Mesut Barzani Irak Kürt otonom bölgesi hükümetinin şefidir) imtiyazlı ilişkiler geliştirerek safını seçti. Temmuz’da Kürdistan Türkiye’ye doğrudan petrol ihraç etti, bu da Bağdat’ın öfkesini çekti.

İran ile ilişkiler, Davutoğlu’nun İran nükleer programında arabuluculuk girişimlerine rağmen hiçbir zaman karşılıklı bir güvensizlikten kurtulmadı. Arap dünyasındaki devrimler bölgede Şiiler ve Sünniler arsındaki sonsuz gerilimi yenide alevlendirdi.

Şii ekseninin öncüsü Tahran ile Körfez monarşilerine yakınlaşan Sünni güç Ankara giderek daha farklı çıkarlara sahip oluyor.

Ankara’nın Batı ile Doğu arasında köprü rolü oynama hevesi geniş bir şekilde hayal kırıklığına uğradı. 2008’de Davutoğlu, İsrail ve Suriye ile aynı masada oturma bahsini, her ikisiyle iyi ilişkilerini kullanarak oynamıştı. Bu teşebbüs sadece başarısız olmakla kalmadı ama aynı zamanda Ankara’nın her iki ülkeyle de ilişkisi bozuldu.

Zaman gazetesinin yazarı Cumali Önal, “Bir tarafta Avrupa Birliği, İsrail ve İran’la yeni hedeflerini sürdüren, diğer taraftan Suriye, Rusya ve ABD ile uzun vadeli projeler tasarlayan bu Türkiye’den bugün hiçbir iz kalmadı. Türkiye İslami muhafazakar parti AKP’nin 2002’de iktidara gelmesinden önceki dış politikaya döndü. Bugün pratikte Türkiye’nin sınırında sorunu olmadığı hiçbir ülke yok” diyor. Davutoğlu politikasının eski savunucusu Önal, “Ne İsrail ne de diğer Filistinli gruplar Türkiye’den bahsetmiyor. Türk çabalarının ne kadar verimsiz olduğunu bugün görüyoruz” diye ekliyor.

Ankara Arap devrimlerindeki o ünlü etkisini kayıp mı etti? Önal, “Diktatörlüklerini deviren dört ülke (Mısır, Libya, Tunus ve Yemen) yoğun diplomatik çaba ve girişimlere rağmen Türkiye’yi artık bir model olarak görmüyor. Mısır’ın önceliği, Başkanı Muhammed Mursi’nin seyahatlerinin birinci istikameti olan Suudi Arabistan’dır” değerlendirmesinde bulunuyor.

Çok sayıda gözlemciye göre Türkiye yeni bir bölgesel düzen kurmayı başaramadığından eski düzene döndü ve Washington’un dış politikasına yattı: 1953’ten beri NATO’nun üyesi olan Ankara, topraklarında yönü İran’a çevrilmiş füze kalkanı sisteminin radarının yerleştirilmesine bile izin verdi. Böylece, Türkiye’nin arabuluculuk gücü de yok oldu.”


ANF

KCK: Antep Saldırısı AKP'nin İşine Yaradı


Behdinan - KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, Antep saldırını kınayarak, yaşamını yitirenlerin ailelerine ve Antep halkına başsağlığı diledi. KCK, “Kim tarafından yapılmış olursa olsun bu olayın sonuçları açıkça ortadır. Bu olay, savaş yürütmekte olan AKP hükümetinin işine yaramıştır” dedi.

20 Ağustos günü 9 kişinin ölümüne onlarca kişinin yaralanmasına yol açan Antep saldırısına ilişkin açıklamada bulunan KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, olaydan “derin üzüntü duyduklarını” belirterek saldırıyı kınarken, bu saldırı ardından AKP hükümetinin içine girdiği hesaplara dikkat çekti.

OLAYDAN DERİN ÜZÜNTÜ DUYDUK

KCK’nin açıklaması şöyle: “Ramazan Bayramı’nın ikinci gününde Antep'te gerçekleşen saldırı olayı tüm toplumumuzu yasa boğmuştur. Derin üzüntü duyduğumuz bu olayda yaşamını yitiren insanlarımızın ailelerine, Antep halkına ve halklarımıza başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyoruz.

Antep'te gerçekleştirilen vahim olaya ilişkin HPG Anakarargah Komutanlığı tarafından yapılan yazılı açıklamada bu olayla hiçbir ilgilerinin olmadığı kamuoyuna duyurulmuştur. Buna rağmen AKP devleti, olayın gerçekleştiği ilk saatten itibaren elinde hiçbir bulgu olmadan tüm çabasıyla bu olayı Hareketimize yıkma gayreti içine girmiştir.

TÜRKİYE KAMUOYUNUN DESTEĞİNİ DE ALMAYI HEDEFLİYORUZ


Oysa bugün sonuç alma aşamasına gelmiş bulunan Kürdistan Özgürlük Hareketi, tüm Kürt halkını kazanmak isteyen ve önemli oranda Türkiye kamuoyunun desteğini de arkasına almayı hedefleyen bir çaba içerisindedir.

Açık ki, böyle bir çaba içerisinde olan ve sonuç almaya kilitlenmiş bir hareketin böyle bir olayı planlaması mümkün değildir. Hareketimiz, özellikle sivil yerleşim alanları başta olmak üzere bayram günlerinde eylem yapılmaması yönünde tüm birimlere talimat vermiş ve 18 Ağustos günü yayınladığı bayram mesajında ise, “zorunlu olmadıkça bayram süresince çatışmalardan kaçınılacağını” kamuoyuna deklere etmiştir.

Bir savaş hükümeti olarak rol üstlenen AKP hükümeti, Kürt halkına yönelik düşmanca tutumunu bu olayı bahane edip ayyuka çıkararak Kürt Özgürlük Hareketine karşıt bir hamleye çevirmeye kalkışmış, Kürt toplumunu sindirmek, ürkütmek için faşist saldırıların önünü açarak siyasi linç kampanyasına dönüştürmüştür.

AKP ANTEP’TEKİ PROVAKATİF OLAYA SARILARAK KENDİSİNİ KURTARAMAZ

Göz göre göre 29 Aralık 2011’de Türk savaş uçaklarının vurması sonucu çoğu çocuk Roboskili 34 insanımızın hesabını hala vermeyen AKP hükümeti, Antep’teki provokatif olaya can simidi misali sarılıp savaş suçunu örtbas edemez, kendisini temize çıkaramaz. AKP, sistematik olarak yürüttüğü ve iktidarının geleceğini bağladığı savaş politikalarının üstünü Antep’teki olayla örtemez, sorumluluğunu gizleyemez.

ANTEP SALDIRISI AKP’NİN İŞİNE YARADI

Kim tarafından yapılmış olursa olsun bu olayın sonuçları açıkça ortadır. Bu olay, savaş yürütmekte olan AKP hükümetinin işine yaramıştır. Halkımızın haklı talepleri karşısında zorlanan AKP hükümeti, bu olaya dayanarak toplumsal desteği arkasına alıp şovenizmi körüklemek ve bir çıkış yapmak istemektedir. Açık ki, bu olaydan ülke içinde ve ülke dışında Türkiye'yi savaş sürecine sürükleyen AKP hükümeti sorumludur.

Herkesin acı duyduğu bu olayı kınadığımız gibi Kürt halkına, siyasi temsilcilerine ve parti teşkilatlarına dönük organize edilen faşist saldırıları, AKP’nin saldırı dilini, açıkça hedef gösteren düşmanca tutumunu da kınıyoruz. Bu, toplumsal iç çatışmaya sebebiyet vermek ve yeni ölümlere davetiye çıkarmaktır. Hem en sert dili kullanıp şovenist duyguları harekete geçirmek hem de toplumu sağduyuya davet etmek bir ikiyüzlülüktür.

İçerde ve dışarıda savaş konseptini adım adım uygulayan AKP hükümeti, Kürdistan Özgürlük Hareketini Suriye, İran mihverinde göstererek uluslar arası güçlerin hedefi; içerde ise Antep olayını kullanarak şoven-milliyetçi kesimlerin hedef haline getirmek istemektedir. Ortadoğu’da rol kapma peşinde olan AKP’nin izlediği siyaset, Türkiye’yi uçuruma sürükleyen, Ortadoğu’nun barışçıl geleceğini zehirleyen, halkların demokrasi mücadelesini darbeleyen, Kürt sorununun çıkmazını derinleştiren siyasettir.

HİÇ KİMSE KÜRT HALKINI FAŞİST LİNÇ KAMPANYALARI İLE KORKUTAMAZ

Bu durum karşısında tüm Kürdistan halkı, bulunduğu bütün alanlarda örgütlenmesini güçlendirmeli ve öz savunmasını geliştirerek savunma tedbirlerini almalıdır. Halkımız her yerde gelişebilecek olan şoven-faşist saldırılara karşı örgütlü yapısıyla meşru müdafaa hakkını kullanmalı, hiçbir saldırı karşısında geri adım atmayarak haklı özgürlük mücadelesini daha da yükseltmelidir. Hiç kimse Kürt halkını şiddetle, faşist linç kampanyalarıyla korkutamaz, teslim alamaz, yurtsever halkımızı özgürlük davasından vazgeçiremez.

DEVRİMCİ HAREKAT YÜKSELEREK SÜRECEK


Türk devletinin, Kürtleri statüsüz tutma politikasına, haksız, pervasız faşist saldırılarına karşı büyük bir fedakarlıkla gerilla güçlerimizin sürdürdüğü başta Zagros-Botan olmak üzere tüm Kürdistan'da sürdürülen devrimci harekatımız bundan sonra da yükselerek devam edecek, hiçbir provokatif olayın, haklı mücadelemize gölge düşürmesine asla müsaade edilmeyecektir. Tüm yurtsever halkımızı ve dostlarımızı, halkların kardeşliğinden yana olan bütün demokratik çevreleri; AKP'nin geliştirdiği katletme ve yaygın psikolojik savaş politikasına karşı demokratik çözüm ve barış mücadelesini daha güçlü yürütmeye çağırıyoruz.”


ANF

'Özgür Suriye Ordusu Alışverişini Batı Kürdistan'da Yapıyor'



Paris - Fransız basın ajansı AFP, "Suriye Kürtleri kaderlerini ellerine almaya çalışıyor" başlıklı bir haberde Batı Kürdistan’daki gelişmeleri yazdı. Haberde, Suriye Özgür Ordusu üyelerinin Batı Kürdistan’a ancak silahsız olarak girebildiği belirtildi.

AFP’nin haberi şöyle:

Suriye’nin kuzeyindeki Kürt kenti Afrin’e giden yolda sarı, kırmızı, yeşil Kürt bayrağı diken silahlı insanlar Suriyeli hemşerilerini, savaşın yıkıntılarından kaçan Arap kadın ve çocukları taşıyan araçlardan oluşan bir konvoyun geçişine izin veriyor.

Bu yol kontrol noktası, Kürtlerin yaşamının, Mart 2011’de Başar El Esad Rejimine karşı devam eden ayaklanmanın başından bu yana ne kadar değiştiğini gösteriyor.

Görevdeki bu insanlar açık bir şekilde Kürtçe konuşuyorlar ve ceketlerinin üzerinde PKK yöneticisi Abdullah Öcalan’ın resmi var. Türkiye’de tutuklu Kürt isyanının şefinin fotoğrafı Afrin’deki tüm duvarların üzerinde ve dükkanların içinde var.
Kürtler ihtiyatlı bir şekilde ayaklanmaya katılırken, her şeyden önce bölgelerini, biraz daha güneylerinde Suriye’nin ikinci büyük kenti ve ekonomi başkenti Halep’i bir ayı aşkın bir süredir vuran bu şiddetten uzak durmaya çalıştılar.
Temmuz 2012 ortasında, Suriye ordusu Türkiye sınırı yakındaki Kürt bölgesinden çekilirken Şam’ı, Ankara tarafından terörist bir hareket olarak görülen Kürdistan İşçi Partisi’ne (PKK) birçok sektörü teslim etmekle suçlayan Suriyeli isyancıların sadık destekçisi Türkiye’nin öfkesine yol açtı.

Hükümet güçleri gerçi çekildiler ama güvenlik güçlerine ait ön cephesinde Devlet Başkanı Esad’ın portresinin olduğu bir karakol kalmaya devam ediyor.

Kontrol noktasında görevli 50 yaşındaki Fethi, “Onlar (Suriyeli askerler) binadan hiçbir zaman çıkmıyorlar. Su veya ekmek ihtiyaçları olduğunda bize sesleniyorlar, biz de onlara veriyoruz” diyor.

Özgür Suriye Odusu'na bağlı İsyancılara gelince, onların bölgeye girişine ancak silahsız olduklarında izin veriliyor. Fethi, “Tedarik için bize geliyorlar çünkü bizim dükkanlar ve pazarlar açıktır. Ama hiçbir silah taşınmalarına izin verilmiyor” diye belirtiyor.

Kent sakinlerinin Batı Kürdistan olarak adlandırdığı bu bölgede izin verilen tek silahlar, Kürt Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) militanlarının taşıdıklarıdır. Türkiye, PYD’yi PKK’nin bir uzantısı olarak görüyor. Fethi, Afrin’i ve bölgeyi korumak için kullanılan silahlardan bazılarının PKK’den geldiğini kabul ediyor ama bu örgütün sektörde bulunmadığına yemin ediyor.

Askerden firar etmiş 27 yaşındaki Halit, “Kuşkusuz PKK’yi davet etmek isterdik ama biliyoruz ki Araplar ve uluslar arası toplum PKK’yi terörist olarak görüyor, bu nedenle PKK’yi istemiyoruz ve onlar da bu kararımıza saygılılar” diyor.

Halep’in 40 km kuzeyindeki 50 bin nüfuslu Afrin’de Kürtler, ilk kez uzun zamandır beklenen otonomiyi tecrübe etmeye başladılar.

BİR “KÜRT DEVRİMİ”

Yeni kültür merkezinde 67 yaşındaki Cangwar, kadınlara Kürtçe okuma ve yazmayı öğretiyor. Cangwar, “Bize Kürtçe dilinde okuma ve yazmayı yasakladıkları için, gizli yapmak zorundaydık. Aramızdan birisi Kürtçe bir kitapla yakalandığında hemen hapse atılıyor ve işkence görüyordu” diyor.

Bu merkez ücretsiz olarak tarih, şiir ve Kürtçe müzik kursları da veriyor.

Kürt partiler koalisyonu ve bölgede gelişen belediye meclisleri üyesi Arif Şêxo’ya göre, bu yeni otonomi onlarca yıllık mücadelenin sonucu.

Şêxo, “Suriye devrimi bizim meşru haklarımız için verilen mücadelenin tamamlayıcısıdır ve isyan dursa bile, ki inanmıyorum buna, bizim devrimimiz sürecek” ifadelerini kullanıyor.

Rejim güçlerinin geri çekilmesinden bu yana, 365 mevki ve köyde, yerel sorunlarla ilgilenen 400 üyeli bölgesel bir meclis ile işbirliği içinde olan yerel komiteler oluşturuldu.

Şêxo, “Bu komite üyelerinin yüzde 40’ı kadınlardan oluşuyor. Bizim toplumumuzda, kadınlar tam bir özgürlükten yararlanıyor. Erkeklerle aynı işi yapabiliyor, istedikleri gibi giyinebiliyorlar” diye konuşuyor.

Bu yeni otonomiye ilişkin oluşan memnuniyete rağmen Şêxo, toplumunun bağımsız bir devlet arzulamadığı üzerinde ısrar ediyor.

“Biz her şeyden önce Suriyeliyiz. Biz Kürler için bir özerklik sistemi ve tüm ülke için demokrasi istiyoruz” diyen Şêxo, Irak Kürdistan’ını istedikleri Özerklik sistemine bir model olarak görmediklerini vurguluyor. 


ANF

Sistemin Yeni Kontra Örgütü: AKP

ALİ HAYDAR KAYTAN

AKP iktidarı, Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmeye çalışan küresel kapitalizmin genelde Ortadoğu halklarına, özelde ise özgürlük mücadelesi veren Kürt halkına dayattığı komplocu bir siyasal yapılanmadır. Daha doğrusu, AKP sadece komplocu yöntemlere başvuran herhangi bir siyasi parti değildir; halkların özgürlük arayışına karşı bir komplo olarak varlık bulmuş tehlikeli bir oluşumdur. AKP’nin bizatihi varlığı bir komplodur. Bu komployu halklarımızın başına musallat eden güç ise küresel hegemon ABD emperyalizmidir. Bu gerçeği iyi okumadan ne AKP’nin Kürt sorununa ilişkin sahtekarca yaklaşımları doğru anlaşılabilir, ne de bu komplocu yapılanmaya karşı gelişen halklarımızın barış ve demokrasi mücadelesi bizi arzu edilen hedefe ulaştırabilir.

Netleştirmeye çalıştığımız husus bellidir: AKP aslında sistemin çıkarları temelinde vücut bulmuş bir kontra örgüttür. Komploculuğu bu kontra karakterinin doğal sonucudur. Soğuk savaş döneminin son yıllarının bazı gelişmelerini hatırlamak bu konudaki kavrayışımıza ciddi katkılarda bulunabilir. Bu yıllarda ABD ve NATO güneye yayılmak isteyen Sovyet Rusya’ya karşı ‘Yeşil Kuşak’ adını verdikleri stratejik bir yönelim içine girmişlerdi. Taliban ve El Kaide adlı örgütler bu çerçevede ortaya çıkmış kontra oluşumlardı. Pentagon doğuşlarına ebelik yaptığı veya en azından denetlediği bu örgütleri Rusya’ya karşı çıkarmış ve bu da Sovyet sistemi için sonun başlangıcı olmuştu. Adı geçen her iki yapılanma da tıpkı AKP gibi İslam’ı maske olarak kullanıyorlardı. Sovyet sistemi dağıldığında bu örgütler de sistem açısından işlevselliklerini yitirdiler. Halkların özgürlük ve demokrasi taleplerinin oldukça yükseldiği bir dönemde sistemin bu toplum düşmanı çetelerle iş görmeye devam etmesi pek mümkün değildi.


İslam’ın Taliban ve El Kaide tarzı kullanımının İslam dünyasında da tepki topladığını iyi biliyoruz. Nitekim İslam adına yapılan her şey tam bir canavarlıktı. Özellikle bu kontra örgütlerin iktidar oldukları Afganistan’da sergiledikleri pratik vahşetin de ötesinde bir durumu ifade ediyordu. Taliban şahsında iktidarlaşan İslam adeta özgürlük ve demokrasi düşmanlığı ile özdeşleşmiş, daha doğrusu yaşananlar hemen herkeste böylesi bir algı ortaya çıkarmıştı. Bu iğrenç örnek orta yerde durdukça ABD ve ortaklarının İslam’ı istedikleri gibi kullanmaları son derece zordu. Dolayısıyla Afganistan’dakine benzer dizginsiz terör uygulayan çıplak şiddete dayalı bir İslamcı iktidar yerine ‘Ilımlı İslam’ seçeneği üzerinde durulacak, bunun için Türkiye vizyoner ülke olarak seçilecek, AKP de bu temelde komplocu bir yapılanma olarak hazırlanıp Türkiye’de iktidara getirilecekti.


Buradan hareketle AKP’yi Ortadoğu’da Taliban veya El Kaide’nin soğuk savaş dönemi sonrasına uyarlanmış hali biçiminde tanımlamak hiç de yanlış olmayacaktır. Hem Taliban ve El Kaide hem de AKP siyasal İslamcı hareketler kapsamındadır. Siyasal İslam küresel kapitalizme uyarlanmış İslam olarak da yorumlanabilir. Yani her iki örnekte ‘yeşil’ ortak renk durumundadır. Ancak ilk iki örnekte bu ‘yeşil’ renk ‘katılaşan’ özelliğiyle kendisini görünür kılarken, ikincisinde ‘ılımlılık’ gibi bir imaj oluşturma esas alınmaktadır. Ne var ki bu tür bir ayrım sözde kalan bir şeydir. Siyasal İslam’ın ‘ılımlı’ versiyonunun sıkıştığında nasıl ultra-faşist yöntemlere başvurduğu yeşil Türkçü AKP faşizminin uygulamalarında sabittir. Her ikisinin de gerçek İslam’la ilgisi yoktur.


Burada bir gerçeğin altını özenle çizmekte yarar var: Din toplumla ilgilidir, toplum içindir ve uygarlığın saptırdığı ahlaki topluma dönüşü esas alır. Peygamber hakikati dillendirir ve hakikat toplumsaldır. Bunun içindir ki her peygamber kendi toplumunu inşa eder. Kapitalizm gibi varoluşunu toplumu saran ahlaki örgüyü paramparça etmekte bulan bir sistemin özünü toplumsal ahlakın oluşturduğu dinle uyuşması asla düşünülemez. Nasıl ki kapitalizmle toplum birlikte var olmazsa, kapitalizmle din de bir arada yaşayamaz. Sadece bu gerçek bile küresel kapitalizmin hizmetindeki siyasal İslam’ın kültürel İslam’la ilişkisinin olmadığını göstermeye yeterlidir. AKP’nin pratiğinde karşımıza çıkan karşı-İslam’dır, kültürel İslam’ın tasfiyesine kilitlenmiş bir işbirlikçilik ve ajanlık türüdür. Zaten küresel kapitalizmin esas amacı da bir direniş geleneği olan kültürel İslam’ın yanı sıra tüm demokrasi güçlerini tasfiye edip Ortadoğu’yu kendisi için dikensiz gül bahçesi haline getirmektir.


Bilindiği üzere komplo egemen güçlerin toplumsal olaylarda başvurdukları olağan dışı bir savaş yöntemidir. Komploculuk, devletçi güçlerin toplumsal hareketin içinden bazı kesimlerin gafletleri ve bilinçli olarak ihanete yatmalarından da yararlanarak, hedef aldıkları kişi, grup, parti veya halk gücünü darbeyle düşürme ve yasadışı duruma sokma hareketidir. Çağın en kapsamlı komplolarından birinin hedefi olan Önder Öcalan’ın da ifade ettiği gibi, komploculuk kirli ve özel savaştan daha ağır bir uygulamadır. Çünkü dost geçinenler de bu insanlık dışı uygulamanın içinde yer alır, harekette arkadaş ya da yoldaş görüntüsü çizenler de bilerek veya çoğu zaman da farkında olmadan katılır. Kürt halkının özgürlük tarihini bu anlamda aynı zamanda bir komplocular tarihi olarak ele almak abartı sayılmaz; tersine, bu tarz bir ele alış bizi daha çok gerçeklerle buluşmaya götürür.


Sistemin bir komplo olarak halkların başına sardığı AKP’nin ‘demokratik açılım’ sloganını kullanarak iktidara gelmesi bile onun komplocu karakterinin çarpıcı bir kanıtı niteliğindedir. Nitekim ‘demokratik açılım’ söyleminin tamamen bir aldatmaca olduğu ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni bölüp zayıf düşürmeyi hedeflediği bugün tamamen netleşmiş bulunmaktadır. Aynı oluşum Kürdistan’da kültürel İslam’ın etkili olmasını da geliştireceği komplonun başarısı açısından elverişli bir etken olarak görmüş, bu temelde kendisinden önceki beyaz Türkçü faşist iktidar kliğiyle anlaşmıştır. AKP verdiği bu güvence temelinde bu kesimin onayını alıp desteğini kazanmış, ‘demokratik açılım’ söylemini oyalama ve iktidarını sağlamlaştırma aracı olarak değerlendirmiş, Oslo ve İmralı görüşmelerine de yine aynı minvalde yaklaşmıştır. Komplocu karakteri böyle davranmasını gerektirmiştir.


AKP’nin imha ve inkar sisteminin Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve Türk halkı da içinde olmak üzere bölge halklarına dayattığı bir komplo olduğunu gösteren bir diğer gerçeklik de Suriye’ye karşı yürüttüğü savaştır. Bu savaşın Suriye halklarının çıkarlarıyla hiçbir ilişkisi yoktur. AKP’nin asıl amacı burada özgürleşme yolunda önemli mevziler elde eden Kürt halkının kazanımlarını ortadan kaldırmak, El Kaide ile aynı paralelde hareket eden İhvan-ı Müslimin gibi örgütleri iktidara getirmek ve böylece mevcut tekçi ulus-devlet yapılanmasını aynen muhafaza etmektir. Sadece TC sınırları içinde değil, Kürdistan’ın öteki parçalarında da Kürtlerin kimlik ve özgürlük mücadelesini tasfiye etmeye kilitlenmiş bir ırkçı-faşist saldırı hareketiyle karşı karşıyayız.


Mümkün olduğu ölçüde fazla sayıda Kürt’ü yanına çekip bunları özgür yaşamakta kararlı Kürtlere karşı kullanarak Kürt so-rununu tersinden çözmek, yani Kürt gerçeğini mutlaka tasfiye etmek: Gelinen noktada AKP’nin politikasının tümüyle bundan ibaret olduğunu görmemek için ya bakarkör ya da kaşarlanmış bir hain olmak gerekir. Kaşarlanmış hainleri tanıyoruz. Ne yazık ki hainlerinin çokluğuyla bereketli bir topraktır. AKP’nin sözde ulusal çıkarlara bağlı bir Kürt olarak geçinen Kemal Burkay’ı bile birkaç günü kurtarmak için nasıl kullandığı ortada değil mi? Özü savaşı Kürdistanlılaştırmak ya da amiyane tabirle iti ite kırdırtmak suretiyle Kürtlerin kökünü kazımak olan AKP politikasına sözüm ona Kürtlük için bedel ödemiş bazı kişiler bile yatmadılar mı? Yoksa aldanmak ve aldatmak bin yılların köle yaşantısının bir ürünü müdür?


Antep’te patlayan ve birçok sivil insanın can vermesine yol açan patlama konusunda da birkaç şey söylenebilir. İlginçtir, gazeteler bundan iki ay önce ABD’de yapılan bir toplantıda Antep ve Maraş’ta bu tür bombalamalar yapılacağına ilişkin senaryolar çizildiğini yazıyorlar. Tabii bombalamaları yapan Suriye oluyor. Türk ordusu Suriye’ye giriyor ve ardından Esad yönetimi yıkılıyor. Bütün bunlar tezgahlanan bu katliamın AKP ile bağlantısına işaret ediyor. AKP’nin bu katliamı kullanma biçimi de bu gerçeği doğruluyor. Devrimci halk savaşını geliştiren gerilla güçleri karşısında Türk ordusunun yaşadığı acizliği gizlemek isteyen bu kontra oluşum, kendi eseri olan bu katliam sayesinde bir taşla birkaç kuş vurmaya çalışıyor. Öncelikle şovenizmi kışkırtıyor, BDP bürolarına saldırılara davetiye çıkarıyor, Kürtlere düşmanlığı geliştiriyor, Suriye’ye yönelik olası bir askeri müdahalenin temellerini döşüyor. PKK ve Kürt düşmanlığını derinleştirerek iktidarını korumayı deniyor.


ABD’nin hizmetindeki kontra yapılanma sadece AKP değil. Bir de suç ortağı Fethullahçı ‘yeşil kontra’ var. Kürt Özgürlük Hareketi bunların maskesini düşürdü. Kürdistan’ı büyük ölçüde bu ajan yapılanmalardan kurtardı. Kürdistan’da kaybetmiş bir AKP Türkiye’de iktidarını uzun süreli kılamaz. Irkçı milliyetçiliğin yol açtığı sürüleşme bir yere kadar götürür. Bu konuda gelinen nokta bir bakıma dibe vurmadır. Toplum açısından bundan sonrasının yükselişe geçme dönemi olacağı kesin gibidir. Tabii yükselişe geçiş öncü düzeyde entelektüel, örgütsel ve ahlaki çabalar gerektirir. Bu başarıldığında Kürdistan’da çözülen bu kontra rejimin Türkiye’de de tepetaklak olması kaçınılmazdır.


YENİ ÖZGÜR POLİTİKA 

Aldar Xelil: Türk Devleti Sarsıntı Geçiriyor


Kürt Yüksek Konseyi Üyesi Aldar Xelil, Türk devletinin Rojava Kürdistan’daki kazanımlar karşısında agresifleşmesi ve kirli senaryolar hazırlamaya başlamasının iki önemli nedeni olduğunu söyledi.
 
Suriye’nin geleceği belirsiz senaryolar arasında şiddet sarmalında yol alırken Batı Kürdistan’da Kürtler, bir yandan kendi bölgelerini korumak için örgütlenmelerini güçlendiriyor, diğer yandan Suriye’deki diğer halklarla barışçıl bir yaşamın koşulları için çağrılarını yineliyor. 19-22 Temmuz arasında Kobani, Afrin, Dêrka Hamko ve Amude kentlerinin yönetimi herhangi bir şiddete başvurulmadan Kürtlerin eline geçmesinden beri Türkiye‘deki telaş ve saldırgan dil, karanlık hesaplarla devam ediyor. Kürt YüksekKonseyi Üyesi Aldar Xelil, Batı Kürdistan’daki gelişmeleri, 'Domokratik Suriye, Demokratik Özerk Kürdistan' tezini, Kürtlerin oluşturduğu Kürt Yüksek Konseyi ve Halk Savunma Birliği‘ni (YPG), Türkiye’nin saldırgan politikalarını, Kürdistan Report'tan Derviş Çimen'e anlattı.

Kürtler, Suriye'de Baas rejimene karşı başlayan ayaklanmanın neresinde durdular?


Kürtler, diğer halklardan farklı olarak varlığını korumak ve özgürlüğünü sağlamak için mücadele ediyorlar. Bu, iktidara odaklaşmanın dışında olan bir tercihtir. Bu anlamda da taraflardan birinin yanında değil, kendi özgücüyle bağımsız hareket ediyor.
 
Suriye'de bir savaş durumu yaşanırken, Batı Kürdistan'da Kürtler PYD öncülüğünde şiddete başvurmadan yönetime ele geçirdiklerini deklare ettiler. Bu gelişme nasıl oldu, bunun hazırlık süreci neydi?


Yapılan sadece sürece devrimci müdahale olmuş; asıl olarak da halkımızı kendi öz yönetimine kavuşturmak, güvenliğini sağlamak ve başı bozuk bir savaşın neden olacağı tahribatın önüne geçilmesi hedeflenmişti. Bunda da başarılı olundu. Rojava Kürdistan'ında halkımız yaşanacak olan kaos ortamının yıkıcı etkisinden korundu ve güvenlik içerisine alındı.


Bunun şiddete başvurulmadan gerçekleştirilmesi de burada var olan örgülenme düzeyiyle ilgilidir. Kürtler örgütlüdür. Bu hiçbir şekilde basite alınmayacak bir düzeydedir. Onlarca yılı bulan bir örgütlenme ve mücadele sonucunda böyle bir düzey yakalanmıştır. Bunun için ağır bedeller ödenmiştir. Kürdistan'ın diğer parçalarında yaşanan mücadele pratiğinin birikiminin biraraya geldiği bir merkez olma özelliğine de sahiptir. Bunlar bilinmeden Rojava Kürdistan'ında yaşanan bu durumu anlamak mümkün değildir.


Ne yazık ki, bu gerçeğin doğru anlaşılmadığına tanık oluyoruz; "nasıl böyle oldu" sorularının muhatabı haline geliyoruz. Aksine böyle bir durum yaşanacaktı. Bu bizim gündemimizde de yer alıyordu. Bu soruya cevap verirken belirttiğimiz gibi; savaşın şidetlenmesi ve yaşanan yönetim boşluğu bizler için hızlandırıcı bir rol oynamıştır.

Kürt Yüksek Konseyi'nde kimler temsil ediliyor, nasıl bir bileşimdir ve yaptırım gücü nedir?

 
Rojava Kürdistan'ında birlik oluşturma çabaları yeni değildir. Öncesinde başlayan bir süreç sonucunda Kürt YüksekKonseyi oluşmuştur. 15 Mart 2011 yılında Suriye'de sürecin başlamasıyla birlikte Rojava Kürdistan'ında birlik çalışmaları başlamıştır. Bunun sağlanması için de görüşmeler ve Rojava için ortak bir konferansın yapılması için tartışmalar yapılmıştır. Fakat bazı güçlerin müdahalesi bunun sonuç vermesini engellemiştir.  Bunun bir sonucu olarak da PYD dışında olan güçler Encümeni Niştiman adıyla biraraya gelmişlerdir. O nedenle birlik çalışmaları sonuç vermemiştir.


PYD'nin genel örgütlü gücü; her alanda kendisini örgütlendirmiş olması, Halk Komite ve Meclislerinin varlığı, Özsavunma Güçlerini oluşturması ve bunlardan daha önemli olarak halkın PYD'ye olan bağlılığı ve güveni PYD dışında oluşturulmak istenen birlik çalışmalarının sonuç vermesine olanak tanımamıştı.


Gelinen aşamada PYD'nin yer almadığı bir birliğin, Rojava Kürdistan'ın da yaşayan Kürtlerin birliğini temsil edemeyeceği ve halk tarafından da bunun kabul görmeyeceği anlaşılmış ve bu süreçte PYD'nin de içerisinde yerini aldığı Demokratik Toplum Hareketi‘nin (TEV-DEM) oluşumuyla; birlik çalışmalarına yeniden hız kazandırılmıştır.


Rojava Kürdistan'ında bulunan örgütler geride kalan bu süreci değerlendirmişler ve kendi aralarında birlik oluşturma çalışmalarına yeni bir biçim kazandırmak üzere biraraya gelmişlerdir. Sonuçta da TEV-DEM'in yürütme organı olarak rolünü oynadığı Meclisa Gelê Rojava ve Encümani Niştimani Kürt adıyla hareket eden Kürtlerin birliğini sağlamışlardır.


Kürt Yüksek Konseyi de sağlanan bu birliğin en üst temsil organı olarak kurulmuştur. Konsey'e doğrudan bağlı olarak da; Dışilişkiler Komitesi, Güvenlik Komitesi ve Sosyal Hizmetler Komitesi oluşmuştur.


Mevcut durumda Kürt Yüksek Konseyi Rojava Kürdistan'ında tüm halk tarafından kabul görmektedir. Kürt Yüksek Konseyi'nin ilanından sonra adeta bir referandum görünümü alan gösterilerde de halk bu kabul edişi onayladığını ilan etmiştir.


Diğer parçalarda yaşayan halkımız da Rojava Kürdistan'ında alınan bu kararı saygıyla karşıladı. O nedenle burada çok açık bir şekilde Kürt YüksekKonseyi'nin Rojava Kürtlerini bağlayan en üst temsil gücü olduğunu söylemek gerekmektedir.


Kürt Yüksek Konseyi'nin yetkileri de bu temelde belirlenmiştir. Buna göre Rojava'da Kürt halkının taleplerini ortaklaştırmak, muhataplık sorununu çözmek, özgür yaşam sistemini inşa etmek, Kürt halkının kendi öz örgütlülüğünü ve sistemini kurmak, öz savunmasını oluşturmak ve eylem birliğini sağlama görevi ve sorumluluğu ile hareket etmektedir.

'Demokratik Suriye, Demokratik Özerk Batı Kürdistan' tezi ve talebini nasıl anlamak gerekiyor?


Suriye için en gerçekçi çözüm formülünün bu olduğunu savunuyoruz. Suriye çeşitli din, dil ve kültüre sahip kimliklerden ve topluluklardan oluşuyor. Bunlar bölgedeki kadim topluluklar olma özelliğine sahiptirler. Her şeye rağmen bugüne kadar da varlıklarını korumuşladır. Bu gerçekliğin kendisi bile tek başına  Demokratik Özerklik düşüncesinin Suriye'nin bütünü için savunulan bir görüş olduğunu ortaya koymaya yetmektedir. Kürtler daha şimdiden bu temelde diğer topluluklarla birlikte yaşama ve ilişki arayışı içerisine girmişler ve bu doğrultuda adımlar atmışlardır. Asuri-Süryani, Arap, Ermeni vb. topluluklarla Haseki ve Afrin gibi kentlerde Halkların Birliği Meclislerini oluştururlarken; diğer yerleşim merkezlerinde de oluşturulan ortak komitelerde bir araya gelinmiştir.

YPG nasıl bir yapılanmadır, kimlerden oluşuyor ve amacı nedir?


YPG Rojava Kürdistan'ın Öz Savunma Gücüdür. Tamamen sivillerden oluşmaktadır. Halkı korumak ve güvenliği sağlamaktan sorumludur.


15 Mart süreciyle birlikte, Rojava Kürdistan'ında gençler, halkı koruma ve güvenliğini sağlama sorumluğuyla öz savunmayı üstlenmişler ve bir komutanlık biçiminde kendilerini örgütlemişlerdir. Kürt Yüksek Konseyi oluştuktan sonra da var olan bu komutanlık Kürt Yüksek  Konseyi'ne bağlı olarak çalışacağını ilan etmiştir. Halk Meclisi'nin ikinci ara dönem toplantısında bu konuda önemli bir kararlaşma yaşanmıştır. Rojava Kürdistan'ındaki farklı, küçük savunma gruplarını da YPG'ye katma yönünde çalışmalar sürmektedir. 
 
Özellikle Türk medyasında Batı Kürdistan'da PYD'nin Esad rejimi ile işbirliği içinde olduğu konusunda bir dezenformasyon yürütüyorlar. Sizin bunlara cevabınız nedir?


Bunun arkasında Kürtlerin bir statü elde etmesini istemeyen ve bundan korkan güçler var. Bu yalan ve iftiralara cevap vermek yerine; birkaç gerçeği burada hatırlatmanın yeterli olacağını düşünüyoruz.


BAAS rejimiyle birlikte şiddetli bir şekilde inkar ve imha politikasının muhatabı haline getirilen; katliamlar ve Arap kemeri politikasıyla yerlerinden-yurtlarından edilen Kürtlerin yaşadıkları ortadadır. Fazla uzağa gitmeden 2000'ler sonrasında TC gibi devletler ile birlikte oluşturan anti-Kürt ittifakının bir sonucu olarak ağırlaştırılan baskı ortamında halk nefes alamaz hale getirilmiş; tutuklama ve katletmeler yaşanmıştır. Ağır baskı atına alınanlar kimlerdi, tutuklananlar ve katledilenler kimlerdi? Akıl ve vicdan sahibi olanlar bu sorulara doğru yanıt vereceklerdir. Biz, toplumumuzun gerçeklerini esas alıyoruz. Buna göre de hareket ediyoruz.

Türkiye'nin Batı Kürdistan'daki gelişmeler karşısındaki agresiv, saldırgan tutumunu neye bağlıyorsunuz? Türkiye Batı Kürdistan'a müdahale edebilir mi?


Sömürgeci Türk devletinin Rojava Kürdistan'daki kazanımlar karşısında agresifleşmesinin nedeni anlaşılmaz değildir. Bunu iki nedene bağlamak gerekiyor:


- Kendi varlık noktasında yaşadığı sarsıntıdır. Asıl olan da budur. Türk devleti Kürtlerin inkarı ve imhası temelinde kurulmuştur. Rojava Kürdistan'ın da Kürtlerin elde etmeye başladığı kazanımlar, Kuzey Kürdistan'da yürütülen Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesine ivme kazandıracaktır. Sadece Kuzey'de değil, diğer parçalarda da demokratik ulus bilincinin, birliğinin gelişmesine güç ve katkı sunacaktır. Bu koşullarda, Kürt inkarı ve imhası temelinde kendini var eden Türk devletinin bugünkü haliyle varlığı koruması olanaksız bir hale gelecektir.


- ABD'nin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi'nin taşeronu olan Türk devletinin kurduğu hayallerin boşa çıkmış olmasıdır. Türk devletinin yanlış hesapları Rojava Kürdistan'ına çarpmış ve geri dönmüştür.


Türk devleti bu şekilde çapma ve sarsıntı yaşamayı göze alabilecek mi? Bu soru tartışılabilir. Fakat  Türk devletinin böyle bir maceraya kalkışması halinde yaşanacaklar tahmin bile edilemez. 


Yeni Özgür Politika

HPG'den Antep Valisine Yalanlama



BEHDİNAN - HPG Anakarargah Komutanlığı, Antep’teki bombalı saldırının gerilla güçlerine mal edilmesine yazılı bir açıklama ile yanıt verdi. “AKP iktidarı bu kirli propaganda ile olaya kılıf uydurmak, yalan ve iftiralarını inandırıcı kılmak istiyor” diyen HPG, Antep Valisi’nin ‘bombacı’ olarak açıkladığı gerillanın da, gerillaya katıldığı günden beri ne Antep’e ne de herhangi bir Kürdistan şehrine adım atmadığını açıkladı.

HPG Anakargah Komutanlığı, Antep’te 20 Ağustos günü düzenlenen ve 9 kişinin yaşamını yitirmesine yol açan olay ile olayın faili olduğu iddia edilen gerillaya ilişkin yazılı bir açıklama yaptı.

“AKP iktidarının bu olayı gerilla güçlerine yıkma çabasını ibretle izlemekteyiz” denilen açıklamada, adı geçen gerillanın olayla hiçbir ilgisi olmadığı kaydedildi.

HPG Anakarargah Komutanlığı tarafından yapılan açıklama şöyle:

“20 Ağustos günü Antep merkezde 9 kişinin yaşamını yitirmesine yol açan patlamayı hareketimiz üzerine yıkma çabalarını ve bu konuda AKP iktidarının insanüstü gayretini ibretle izlemekteyiz.

Olayın yaşanmasından sonraki ilk saat içinde herhangi bir araştırmaya dahi gerek duymadan gerilla güçlerimizi olayla ilişkilendirme gayretlerini boşa çıkarmamız ardından gerçekleri örtbas etmek, olaya kılıf uydurmak, yalan ve iftiralarını inandırıcı kılma amacıyla bir yoldaşımızın fotoğrafını basın önünde teşhir ederek eylemin faili olarak yansıtılmıştır.

Yoldaşımızı ve ailesini hedef haline getiren bu kirli propagandanın gerçekle hiçbir ilgisi olmadığı gibi adı geçen yoldaşımız kendi gerilla birliğinde normal faaliyetlerine devam etmektedir. Bu yoldaşımızın Antep olayıyla hiçbir ilgisi olmadığı gibi gerillaya katıldığı günden beri ne Antep’e ne de herhangi bir Kürdistan şehrine adımını dahi atmamıştır.”


ANF

Bozan Tekin: Gerilla Eylemleri Serhildanlarla Desteklenmeli

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Bozan Tekin
Behdinan - Şemdinli’de birinci ayını geride bırakan HPG Gerillalarının alan hakimiyetini değerlendiren KCK Yürütme Konseyi Üyesi Bozan Tekin, bu sürecin daha da ilerleyeceğini söyledi. Tekin, Kürt halkını da “bu sürece serhildanlarla katkı sağlamaya” çağırdı.

KCK Yürütme Konseyi üyesi Bozan Tekin Şemdinli’de birinci ayını dolduran Gerillanın Alan Hakimiyeti ve ardından yaşanan gelişmeleri ANF’ye değerlendirdi. Kürdistan özgürlük mücadelesi tarihinin en kapsamlı Devrimci Halk Savaşının yürütüldüğünü, yürütülen devrimci halk savaşının daha şimdiden önemli askeri, siyasi ve toplumsal sonuçlar yarattığını ve yaratmaya devam ettiğini belirten Tekin, “Düşman psikolojik ve siyasi anlamda kesinlikle inisiyatif yitirmiş ve üstünlük tamamen hareketimize geçmiştir. Özellikle Oramar, Şıtazin ve Çelê’de başlatılan devrimci operasyonlar bugün Şemzinan’da ilerleyerek sürmektedir. Elbette Kürdistan’ın diğer yerlerinde gerilla mücadelesi diğer yılları çok çok aşan bir düzeyde devam etmektedir. Türk sömürgeci devleti ve AKP hükümeti tam bir çöküşü yaşama sürecine girmiştir. Bu durum sömürgeci devleti daha fazla saldırganlaşmaktadır” dedi.

Antep saldırısının PKK’ye mal edilmek istenmesine de yanıt veren Tekin, yaşanan patlamayla hareketlerinin hiçbir ilgisinin olmadığını söyledi. “Bu olay bahane edilerek Şemzinan gibi alanlarda yaşadıkları ağır askeri kayıpları gizlemeye çalışıyorlar” diyen Bozan Tekin sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bir taraftan olay bahane edilerek ırkçı, şoven söylemlerle Kürt halkına ve kurumlarına saldırılmaktadır. Bir linç kampanyası sürdürülmektedir. Diğer taraftan sömürgeci sistemin faşist başbakanı ve diğer ileri gelenleri her fırsatta Kürdistan halkını ve Türkiye demokrasi güçlerini tehdit etmektedirler. Bununla Kürt halkı pasifize edilerek örgütsüz ve eylemsiz kılınmaya, demokrasi güçleri etkisiz kılınmaya çalışılmaktadır. Ancak bunun beyhude bir çaba ve sonuçsuz bir politika olduğu açıktır. Sömürgeci AKP hükümetinin Kürt halkını sindirmek amacıyla saldırttığı bu ırkçı faşist sürülere karşı Kürt halkının kendisini sonuna kadar örgütlü bir biçimde savunma ve koruma hakkı vardır ve bu hakkını tereddütsüz kullanmalıdır.”

‘BU SÜREÇ DAHA DA İLERLEYECEK’

Devrimci halk savaşının iki temel bileşeninin halk ve gerilla olduğunu belirten Bozan Tekin, gerilla eylemlerinin aynı zamanda hesap sorma eylemleri olduğunu söyledi. Türk devletinin Kürdistan topraklarında sömürgeci ve işgalci bir güç olarak bulunduğunu, dolayısıyla Kürt halkı için Türk devletinin Kürdistan’daki varlığının hiçbir meşruiyeti olmadığını kaydeden Bozan Tekin, buna karşı savunmanın da doğal, ahlaki vicdani ve insani bir durum olduğunun altını çizdi. Tekin, “Dolayısıyla da Kürdistan halkına, kendisini hiçbir biçimde ifade etme hakkı tanımayan, yok etme siyasetini sürdürmekte ısrarlı olan sömürgecileri bu topraklardan kovmaktan ve kendini özgürce yönetmekten başka yol ve çare kalmamıştır. Yürütülen halk savaşının anlamı budur. Bu konuda önemli bir giriş yapılmıştır. Bir çok alan gerillanın hakimiyeti ve kontrolü altındadır. Ve bu süreç ilerletilecektir” diye konuştu.

‘KÜRT HALKI KENDİ SİSTEMİNİ KURMALI’

Kürdistan halkının da serhıldanlarıyla bu sürecin ilerlemesine katkı yapması gerektiğini kaydeden Bozan Tekin, eylemlerin de sadece talep eden protesto eden değil, var olan durumu aştırmaya dönük olmasını ve halkın kendi sistemini inşa etmesini istedi. Tekin şunları söyledi:

“2011 öncesinde Kürdistan halkı yediden yetmişe tüm toplumsal kesimleriyle yoğun bir biçimde ulusal demokratik taleplerini, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünü gündeme getirdi. Fakat sömürgeci Türk devleti bir taraftan Kürdistan halkını TRT 6 vb yöntemlerle oyalamaya çalışırken öte yandan da siyasi soykırım operasyonlarıyla bu iradeyi kırmaya çalışmıştır. Öte yandan gerillaya yönelikte Sri Lanka modelini planlamış ve uygulamaya koymak istemiştir. Önder Apo üzerindeki tecritin bir işkenceye dönüştürülmesi sömürgeci AKP devletinin siyasetinin ne olduğunu açıkça gözler önüne sermiştir. Dolayısıyla Kürdistan halkının özgürlük iradesi ne tanınmış ne de saygı gösterilmiştir. Bu taleplere en ufak bir karşılık verilmemiştir. Tam tersine bu saldırılarını halen de çok yönlü bir biçimde sürdürmektedir. Kürdistan halkı da Türk sömürgeciliğinin ve AKP hükümetinin bu saldırıları karşısında artık sadece sorunu dile getiren, talep eden veya protesto eden eylemliklerle sınırlı kalmamalıdır. Var olan durumu aşmalıdır. Gelinen aşamada nasıl ki Kürdistan özgürlük gerillası eylemlikleriyle düşmanı darbeleyip alan hâkimiyetini geliştiriyor ise Kürdistan halkı da köy, kasaba ve şehirlerinde Türk sömürgeciliğinin varlığını ve sistemini hiçbir biçimde kabul etmemelidir. İşgalci güçler karşısında kendi köyünü, kasaba ve mahallesini örgütlü bir biçimde savunmalıdır. Kendi sistemini inşa etmelidir.”
‘KÜRT GENÇLERİ ASKERE GİTMEMELİ’

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Bozan Tekin, asimilasyon, zorunlu askerlik, ve devletin hukuk sistemine karşı da toplumsal bir duruş gösterilmesi gerektiğini ifade etti. Bozan Tekin şu çağrıda bulundu:

“Sömürgeci asimilasyon ve eritme kurumları olan okulların açılmasına az bir zamanın kaldığı şu günlerde Kürt halkı çocuklarını bu kurumlara göndermemelidir. Yine özgürlük savaşının yoğunlaştığı bu günlerde hiçbir Kürt aile çocuğunu askere göndermeye zorlamamalı hiçbir Kürt genci de düşmanının elinde kendi kardeşlerini, yani özgürlük savaşçılarını vuran bir alete dönüşmeye izin vermemelidir. Hiçbir Kürt genci gelinen aşamada sömürgeci, işgalci ve katliamcı Türk ordusunda askerlik yapmanın utancını yaşamamalıdır. Yine Sömürgeci sistemin hukuk kurumları reddedilmelidir. Yani hiçbir Kürt genci askere gitmemelidir. Hiçbir Kürt çocuk okula gönderilmemeli, hukuk sistemi tanınmamalıdır. Kürdistan gençleri yönünü Kürdistan özgürlük dağlarına çevirmelidir.”

Bozan Tekin, Kürdistan halkının gerilla ile daha fazla birleşmesi gerektiğini söyleyerek “başta Botan ve Zagros’ta yaşayan halkımız olmak üzere tüm Kürdistan halkı kendisini ve özgürlüğünü savunma temelinde her zamankinden daha fazla gerilla ile birleşmelidir, Böyle bir direnişle ancak Türk sömürgeciliğinin zulmüne ve yok etme siyasetine son verilebilir. Önder Apo’nun özgürlüğüne giden yol böyle bir direnişle mümkündür”dedi.

SERHİLDANLARA KATILMAK ULUSAL BİR GÖREVDİR

Ortadoğu da siyasi haritanın yeniden düzenlenmeye çalışıldığı bir ortamda Kürdistan halkının artık hiçbir biçimde statüsüz ve özgürlüksüz yaşamı kabul etmemesi gerektiğine dikkat çeken Tekin, “statüsüzlük köleliktir. Böyle haklı, onurlu bir mücadele ile hem kendi özgürlüğümüzü hem de Önder Apo’nun özgürlüğünü garanti altına alabiliriz. Bunun için her zamankinden daha fazla ulusal demokratik birliğe, örgütlülüğe ve serhıldanları dönemin ruhuna uygun ve sonuç alıcı tarzda geliştirmeye ihtiyaç vardır. Bu serhıldanlara katılmak ulusal bir görev ve sorumluluktur” değerlendirmesinde bulundu.

Bozan Tekin, Hakkari halkının Türk İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’e gösterdiği tepkiye de dikkat çekti. “halkımızın sömürgeci sistemin içişleri bakanına ‘sizi istemiyoruz’ sözleriyle tepki göstermesi ve taşlaması yine Rubarok’da bir Kürt gencinin tek başına da olsa tepki göstererek “burada ne geziyorsunuz” demesi Kürdistan halkının ulaştığı ulusal bilinç, duyarlılık ve refleks kadar kendi topraklarında sömürgecilere karşı artık somut tutum içerisinde olduğunu göstermektedir. Bu temelde halkımızın sömürgecilikle her türlü bağlarını keserek, her alanda bu bilinç ve örgütlülükle serhıldanları yükseltmenin zamanı gelmiştir” diye konuştu. 


ANF

Gerilladan Zırhlı Araca Yönelik Eylemin Görüntüsü (VİDEO)

video
HPG gerillalarının 23 Haziran’da Diyarbakır’ın Dicle ilçesinde Kralkızı Barajı güvenliğini sağlayan Tank Taburu’na bağlı askerlere yönelik düzenlediği eylemin görüntüleri Gerilla TV’de yayınlandı. Yayınlanan 15 saniyelik görüntüde, bir zırhlı aracın geçişi sırasında meydana gelen patlama görülüyor. Görüntünün sonlarına doğru ise bir askerin suikast eylemi sonucu vurulduğu görülüyor. Görüntüye şu linkten de ulaşılabilir:

 http://www.gerillatv.net/view_video.php?viewkey=3f7b804fa0150b875b86

HPG: Şemdinli'de 28 Asker Öldü, 2 Gerilla Kaybı Var


Behdinan - Hakkari’nin Şemdinli ve Yüksekova ilçeleri arasındaki hatta alan hakimiyetini devam ettiren HPG gerillaları dün bir çok askeri noktaya yönelik olarak eylemler gerçekleştirdi. Şemdinli’deki bu eylemler sonucunda 28 asker öldürüldüğü, 2 gerillanın hayatını kaybettiği bildirildi.

Gerillaların gerçekleştirdiği eylemlere ilişkin yazılı bir açıklama yapan HPG Basın İrtibat Merkezi (HPG-BİM) gerillaların hem Şemdinli merkezinde hem de Şemdinli kırsalında Türk ordusuna ait bir çok askeri üssün gerillalar tarafından hedeflediğini duyurdu.

“Hakkari’nin Şemdinli ve Yüksekova ilçeleri arasındaki hatta gerillalarımızın alan hakimiyeti devam etmektedir” diyen HPG-BİM açıklamasında “Gerillalarımız devrimci harekat kapsamında 23 Ağustos günü Şemdinli ilçe merkezi ve çevresinde bulunan karakollara yönelik çeşitli eylemler gerçekleştirmiştir” denildi.

Şemdinli merkezde üç ayrı koldan eylem

Şemdinli (Şemzînan) merkezde gerillaların üç ayrı koldan eylemler gerçekleştirdiğini ifade eden HPG-BİM eylemlere ilişkin şunları belirtti: “23 Ağustos günü saat 20.30 sularında Şemdinli ilçe merkezin eylem düzenleyen gerillalarımızın birinci kolu kaymakamlık, özel harekat polis lojmanları ve bu lojmanların güvenliğini alan askeri noktaları hedef almış, eylemde 3 mevziiyi imha ederek 9 özel timi öldürmüştür.

Şemdinli Alayı ve alay güvenliğini alan tepeyi hedef alan ikinci kol 1 havan topu mevziisini imha etmiş 6 asker öldürmüştür. Bu eylemde hem Alay hem de tepede yangın çıkmıştır.

Üçüncü gerilla birliğimiz asker ve polislerin kurduğu yol güvenlik noktasını hedef almış, burada 1 akrep tipi zırhlı aracı imha ederek 6 askeri öldürmüştür.”

Aynı anda kimlik kontrolü

Gerillaların eylemler sırasında Şemdinli-Yüksekova yolu üzerinde bir kimlik kontrolü eylemi gerçekleştirdiğini ve gerillaların eylemi ardından Türk ordusunun eylem alanına yönelik bombardıman yaptığına dikkat çeken HPG-BİM, “Farklı bir gerilla birliğimiz de Şemdinli-Yüksekova yolu üzerinde bulunan Şapata köyü yakınlarında yol ve kimlik kontrolü gerçekleştirmiştir. Eylem ardından düşman Gumoke tepesi, Çêlê (Çukurca) ve Karê köylerine yönelik obüs ve havan toplarıyla bir bombardıman düzenlemiştir” diye belirtti.

2 gerilla yaşamını yitirdi

HPG-BİM Türk basınında geçen gerilla kayıplarının doğru olmadığını ve Şemdinli merkezde gerçekleşen eylem sonucunda çıkan çatışmada 2 gerillanın yaşamını yitirdiğini ifade etti.

Farklı Noktalarda Eylemler

Gerillaların Gare alayına, Şemdinli merkezine bağlı Gumokê tepesine, Şemdinli Tugayına ve Şemdinli Alayına yönelik çeşitli eylemler gerçekleştirdiğine de dikkat çeken HPG-BİM açıklamasında şunları belirtti: “23 Ağustos günü 06.00-18.30 saatleri arasında Gare alayına yönelik 3 ayrı eylem gerçekleştirilmiştir. Eylemlerde 2 askeri araç darbelenmiş, ölü ve yaralı düşman askerlerinin sayısı tespit edilememiştir.

23 Ağustos günü saat 12.00’da Şemdinli merkeze bağlı Gumokê tepesine yönelik gerçekleştirilen eylemde 1 düşman askeri öldürülmüştür.

23 Ağustos günü 21.00-23.00 saatleri arasında Şemdinli Tugay Komutanlığı’na yönelik gerçekleştirilen ve tüm hedeflerin etkili bir şekilde vurulduğu eylemdeki ölü ve yaralı asker sayısı tespit edilememiştir. Eylem ardından düşman tugay çevresini obüs ve havan toplarıyla bombalamıştır.

24 Ağustos günü (bugün) saat 05.00’da Şemdinli Alayı’nın güvenliğini alan tepeye yönelik gerçekleştirilen eylemde 6 asker öldürülmüştür.”

Türk uçakları yine sivil yerleşim alanlarını vurdu

HPG-BİM, gerillalar karşısında ağır darbe alan Türk ordusunun Şemdinli kırsalına yönelik olarak sava uçaklarıyla bombardıman gerçekleştirdiğini ve bu bombardımanın sivil yerleşim alanlarına yönelik olduğuna dikkat çekti. Açıklamada şöyle denildi: “Alandaki denetimini yitiren işgalci TC ordusu birçok alana yönelik bombardıman düzenlemiştir. 23 Ağustos günü 10.00-11.00 ve 22.00-23.00 saatleri arasında Hacıbeg suyu ve Nirkola vadileri, Gare ve Geniş tepe alanlarına yönelik işgalci TC ordusuna ait savaş uçakları tarafından bir bombardıman düzenlenmiştir. Düşman dün tüm gün boyunca ve gece saatlerinde Geniş ve Meleyan köylerine yönelik obüs ve havan toplarıyla bombardımanlar düzenlenmiş, köylülere ait çok sayıda bağ ve bahçe zarar görmüştür.”

Yüksekova’daki operasyon sonuçsuz geri çekildi

Türk ordusunun 18 Ağustos günü gever kırsalına yönelik olarak başlattığı operasyonun 23 Ağustos günü geri çektiğine ifade eden HPG-BİM şunları belirtti: “Yüksekova hattında Geliye Doskî, Glord ve Çeta tepelerine yönelik 18 Ağustos günü işgalci TC ordusu tarafından başlatılan operasyon 23 Ağustos günü öğlenden sonra geri çekilmiştir.”

İdil’de bir asker öldü

Ayrıca Madin’in İdil ilçesine bağlı Kîwaxê karakoluna yönelik olarak 22 Ağustos günü gerillalar tarafından bir eylem gerçekleşti. Bu eylem sonucunda 1 askerin öldürüldüğünü ve 2 askerin de yaralandığını duyuran HPG-BİM, eylem sonrasında Türk ordusunun karakol çevresini obüs ve tanklarla bombaladığını yine ölü ve yaralılarını da Skorsky tipi helikopterlerle alandan uzaklaştırdığını bildirdi.

Skorsky indirme yaparken gerillaya hedef oldu

Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Çeta tepesi yakınlarında operasyon düzenleyen Türk ordu güçlerine yönelik olarak gerillaların Türk ordusuna ait bir skorsky helikopterinin indirme yapması sırasında eylem gerçekleştirmesi üzerine alandan uzaklaştı.

HPG gerillalarının gerçekleştirdiği eyleme ilişkin bilgi veren HPG-BİM açıklamasında şunlar ifade edildi: “23 Ağustos günü saat 09.00 sularında Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Çeta tepesi yakınlarında operasyon düzenleyen işgalci TC ordusuna ait bir skorsky helikoptere yönelik gerillalarımız tarafından bir eylem gerçekleştirilmiş. Helikopter indirme yapamadan alandan uzaklaşmak zorunda kalmıştır.”

Mazgirt’te çatışma

Dersim’in Mazgirt ilçesi kırsalında HPG gerillaları ile Türk ordusu arasında bir çatışma yaşandı. Yaşanan çatışma ardından Türk ordusunun alanda başlattığı operasyon devam ediyor. Yaşanan çatışmaya ve başlayan operasyona ilişkin bilgi veren HPG-BİM açıklamasında şöyle denildi: “23 Ağustos günü saat 20.50 sularında Dersim’in Mazgirt ilçesine bağlı Mîxondê köyü yakınlarında işgalci TC ordusuna bağlı askerlerle gerillalarımız arasında bir çatışma yaşanmıştır. Çatışmadaki ölü ve yaralı düşman askerleri tespit edilemezken düşmanın alanda başlattığı operasyon devam etmektedir.”

Gerilla alanlarına top saldırısı

Türk ordusunun gerilla alanlarına yönelik saldırıları dün de devam etti. Saldırıların hedefinde güney Kürdistan’ın Şeladize kasabasına bağlı alanların olduğunu açıklayan HPG-BİM alanda orman yangının başladığını bildirdi.

Saldırının 23 Ağustos günü 12.00-20.00 saatleri arasında gerçekleştiğine dikkat çeken HPG-BİM şu bilgileri verdi: “Medya Savunma Alanları’nın Zap alanı sınırları içinde bulunan Şeladize’ye bağlı Çiyaye Reş alanıyla Cigerxwîn tepesine yönelik işgalci TC ordusu tarafından obüs ve havan toplarıyla bir bombardıman düzenlenmiştir. Bombardıman sonrası alanda başlayan orman yangını halen devam etmektedir.” 


ANF

Hiç Düşündünüz mü: Ya PKK Terörist Olsaydı?

Veysi SARISÖZEN

Sizinle otuz yıldır çarpışan bir örgüt, eğer “biz sivillere dönük bombalı eylem yapmayız, Antep saldırısıyla ilgimiz yok” diyorsa, siz en önce bu açıklamayı ciddiye alacaksınız.

Elbette eğer siz ciddiyseniz...


İçişleri Bakanı hiçbir kanıta dayanmadan konuşuyor. Köşe yazarları, örneğin Ruşen Çakır, Oral Çalışlar, Ahmet Altan gibi yazarlar, böyle konuşuyor.


Taraf gazetesinin manşeti bu açıdan örnek. AKP hükümetini amansızca eleştiren Ahmet Altan’a masa altından sürekli tekme atan Taraf’ın “derin unsurları”, bu manşeti hazırlamışlar. AKP başlarından Hüseyin Çelik’le yapılan röportajın manşeti şu: “Ayan beyan bir PKK saldırısı”...


AKP sözcüsü, “sivil kayıplar olunca toplumsal tepki” korkusuyla PKK’nin bu tür saldırıları reddettiği iddiasından hareketle, saldırıyı PKK’nin yaptığını söylüyor. Diğerleri de.


Demek ki Hüseyin Çelik, PKK’nin polis karakollarına karşı bu tür bombalı saldırılar yaptığını, ancak “sivil kayıplar” olunca, bu saldırıları reddettiğini söylemekte. Buradan ne çıkar?


Buradan şu çıkar:  AKP’nin bu çok önemli adamı bile, PKK’nin “bilerek, isteyerek sivil ölümlerine neden olacak saldırılar yapmadığını, ama yaptığı bir saldırının sivil ölümlerine yol açtığında o saldırıyı kabul etmediğini” resmen açıklamış bulunuyor.


Evet, Hüseyin Çelik’in de söylediği gibi, PKK, örneğin Irak’ta Şii halka karşı Sünni militanların ve Sünni halka karşı Şii militanların yaptığı gibi, sivilleri hedef alan terörist saldırılarda bulunmuyor.


Hüseyin Çelik başka türlü konuşamazdı. Eğer Hüseyin Çelik deseydi ki, “PKK sivilleri hedef alan bombalı saldırılar yapıyor”; o zaman PKK’nin neden bu saldırıları “sürekli” tekrar etmediğini açıklayamazdı. “Şehir merkezlerinin patlayıcı ile doldurulduğunu” Oslo’da MİT mensubu müzakereci dile getirdiğine göre, PKK eğer sivilleri hedef alan bir eylem çizgisini benimsemiş olsaydı, bu eylemleri tıpkı Irak’da, Afganistan’da, Suriye’de ve Lübnan’da olduğu gibi “sistemli” bir şekilde ve amaca, yani “iç savaşı başlatana” kadar devam ettirmesi gerekirdi.


Ettirmiyor. Demek ki, Kürtler Türkiye’yi Irak’a, Afganistan’a, Suriye’ye, Lübnan’a çevirmiyor. Elinde böyle bir kaosa yol açacak olan gerekli silah ve patlayıcı -MİT kaynaklarının söylediğine göre- var olduğu halde böyle bir şey yapmıyor.


Şimdi yukarda adını yazdıklarıma soruyorum: Kimi zaman askeri hedeflere yönelik saldırılar esnasında sivil can kayıplarının ortaya çıkması, kimi zaman da HPG merkezinin dışında yerel birimlerin bu tür sivil can kayıplarına yol açan eylemlere yönelmesi, (diyelim ki Antep’te de böyle olması) PKK’nin sivilleri sistematik bir şekilde hedef almadığı gerçeğini değiştiriyor mu?


Bu soruya açıkça yanıt vermek zorundasınız. Eğer ahlaklı insanlarsanız...


Otuz yıldır süren bir savaş gerçeğiyle yüz yüzeyiz.


“Toplumsal tepkiden korktuğu” için PKK sivil kayıplara yol açan patlamaları kabul etmiyormuş.


Terör örgütü “toplumsal tepkiden” korkar mı? 11 Eylül günü İkiz Kulelere saldıran “terörist” (ki 11 eylül'ün gerçek mimarlarının kimler olduğu bugün dahi tartışma konusudur) nasıl “toplumsal tepkiden” korkmadıysa, eğer PKK terörist bir örgüt olsaydı, Hüseyin Çelik’in “toplumsal tepkisini” tırışkadan tayyare yerine koyardı. Umursamazdı.


Çelik’in dediği gibi, PKK elbette “toplumsal tepkiden korkuyor”. Bu dünyanın en medeni, en namuslu, en insani, en ahlaklı, en doğru, en isabetli korkusudur. Bu korku, o “toplumla” birlikte yaşamak isteyenin haklı korkusudur. O korku sayesindedir ki, Kürt özgürlük hareketi “terörist” yöntemlerden kaçınmakta.


Terörist “toplumsal tepkiden” zerre kadar korkmaz. Hatta terörist tam tersine, bombadan çok “toplumsal tepkiyi” patlatır, toplum terörize olsun, zıvanadan çıksın ister.


Şu anda bu “toplumsal tepkiyi” patlatan kim?


Bu “toplumsal tepkiyi” patlatan bizzat AKP’dir. Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, BDP’li vekilleri kast ederek, “sizi görenler ne yapacağını bilir” diyerek linç çağrısı yapmış, “toplumsal tepki” bombasının pimini çekmiştir. Bu “olgun ve demokrat” görünme cambazı, gerçek bir “teröristin” bombayla yapamayacağını, işte bu sözleriyle yapmıştır. Antep’in altı üstüne bomba tarafından değil, bu “işaret fişeği” tarafından getirilmiştir. BDP binaları yanıyor. Bu yangın Batıya doğru yayıldığında ve Arınç’ın adamları yolda gördükleri BDP’lilere, örneğin bir BDP’li vekile “ne yapacaklarını” bilerek saldırdığında, kan döküldüğünde Türkiye kendini “terör cehenneminde” değil, onunla kıyaslanmayacak bir “iç savaş cehenneminde” bulur.


AKP ateşle oynuyor. “Toplumsal tepki”yi patlatarak BDP’yi yok etmeyi düşünen AKP, üç yıldır yürüttüğü, on bin insanı hapse attığı bu çizgide yürürken kendi bindiği dalı kesiyor.


İç savaş  “yeşil dolar zengini” AKP’nin altından kalkacağı bir şey değildir. O patladığı zaman, şimdi Antep’te kışkırttığı asıl güruh, tıpkı Suriye’de kelle kesen ve insanları altıncı kattan atanlar gibi, iç savaşın başına geçer. Ve “şehit cenazesinde” kafalarına pet şişesi yağan Bakanların partisi, bu iç savaş hengamesinde kaynayıp gider.


Şu anda kan revan içindeki sahnede herkes var. Bir kişi hariç: Öcalan! Savaş Öcalan’sız sürebilir ve sürüyor; ama Öcalan’sız barış olmuyor işte... Anlayın ve elinizi çabuk tutun...

Kitle Yanıltıcılığının Sapkın İlkeleri...


Delil KARAKOÇAN

Önce bir not düşüyorum:

“Kurşun adres sormaz” demek, ne amaçla olursa olsun sersemce ve serserice hedeften sapmaktır. “Kurunun yanında yaşı da yakmak”tır.


Böyleleri ister devlet, ister radikal İslam, ister devrimci kim olursa olsun, tılsımı bozulur; bir anda efsanelikten kontralığa düşerler, yaşayan her canlı için tehlikeli hale gelir. Tüketirken kendi de tükenir.


Antep’teki saldırıyı ve benzerlerini nefretle kınıyor, yazıma dönüyorum.


* * *

Devrim öngünleri, arifeler problemli olur.

Geçişler her zaman tehlikelerle doludur.


Böylesi günler, devrime/değişime direnen tutucu statükocu güçleri daha bir hareketlendirir. “Rutin dışına” çıkarır. Hak, hukuk adalet bir yana itilir. Devrimi bastırmak için her yol mubah sayılır.


Paramiliter güçler, özel birimler daha sık devreye girer. Her şey yeraltına çekilir. Ölçüler kaybolur. Gerçekler tersyüz edilir. Provokasyonlar, çarpıtmalar, yanıltmalar, saptırmalar başlar.


Taraflar hakkında oturmuş tanımlar, fikirler, yargılar bir anda kaybolur. Sempati biter. İç içe geçmiş ya da “sızmış”, karşı saflarda “depolanmış” birimler daha faal hale gelir. Kurt, koyun postuna bürünür.


Toplumsal hafıza darmadağın olur. Kuşku, güvensizlik artar.


* * *


Amaç devrimi/değişimi ötelemek olunca, karşıdevrimciler, “devrimcileşir.” “Devrim adına” infiale yol açacak, tepki toplayacak, karşıtlığı derinleştirecek (Antep tarzı) “eylemler” öne çıkar. Bilgi kirliliği artar. Gerçek yalanla karıştırılır.


Dahası her şey; kötü ve karanlık ne varsa klişe ifadelerle devrimci güçlere mal edilir. Böylece toplum, trajik kalkışmalarla gerçek kurtarıcılarına yönelmiş öfkeli yığınlar haline getirilir.


Devrim süreçleri, karşı devrimin zayıfladığı anlar olduğundan, iktidarlar savaşı uluslararası hukuka göre değil, “yeraltı hukukuna” göre yürütür. Her şeyi tersyüz eder. Sızma yapar, tahrik eder, ajanlaştırır, kontra örgütler, satın alır...

 * * *

Dünyada, Özellikle Ortadoğu’da örnekleri çoktur.


Türkiye’de tarza yabancı değildir.


Kürt hareketi içinde de kontrgerilla ilişkili eylemler yaşanmış, sistem kaynaklı çetecilik gelişmiş, özellikle “gerilla kıyafetli” özel birimler birçok alanda “gerilla adına” eylemde bulunmuştur.


Aynı taktiğin sokak eylemlerinde de kullanıldığı, toplumu açıktan tahrike zorlayan, imaj bozan, algı değiştiren birçok “eylemin” provokatörler eliyle geliştirildiğini bilmeyen yoktur.


Türkiye’de, Ortadoğu’daki halk kabarışın da etkisiyle devrimci durum geliştikçe, daha doğrusu değişim dinamiği olarak Kürtler, merkezi devletin değişim karşıtı baskıcı otoriter konumuna rağmen kendi çözümlerini geliştirdikçe yukarıda saydıklarımız bir bir devreye girmiştir.


Böylece devlet adına yürütülen savaş doğal seyrini yitirmiş; araç ve yöntemlerini kaybetmiştir.


* * *


Bu bağlamda Antep ve benzer olaylara şüpheyle bakmak; çözüm istemeyen ve değişime karşı duran merkezi devletin henüz olayın mahiyeti bile tam anlaşılmadan “PKK yaptı,” “teröristler gerçekleştirdi” sözlerine hem itibar etmeme hakkımız, hem de itiraz hakkımız vardır.


Değişim ve devrinin öngünlerinde statükocu güçler daha çok devreye girecek ve benzer olay ve eylemlerle değişim ve devrim karşıtlığını diri tutmaya çalışacaklardır.


Sorunlar farklı güçlerden de kaynaklansa, eylemi başkaları da yapsa, özenle Kürtlerin hanesine yazılacak, böylece yığınlar iktidar çeperinde tutulmaya çalışılacaktır.


Antep olayı ardından BDP il ve ilçe binalarının saldırıya uğrayıp, linç girişimlerinin ülke geneline yayılmaya çalışılması da bu çeperi güçlendirme amaçlıdır.


* * *


Durdum, MHP Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Emekli Korgeneral Altay Tokat’ın bir zaman önce durumu özetleyen korkunç sözlerini hatırladım:


“Güneydoğu’da görev yaparken bölgeye yeni gelen hâkim ve memurlar işlerini ciddiye alıp hizaya girsinler diye gündüzleri çarşıda birkaç yere bomba attırdım...”


Tepkilere ise şu karşılığı veriyor: “Bunda ne var. Bunların hepsi eğitim amaçlı, harekât planlarının bir parçası. Bu bir suç değil, nitekim bunların sonucunu da aldık, Alnım ak.”


Birilerini hizaya sokmak, korkutmak, karşı saflardan söküp iktidar çeperine almak... Devrim ve değişim güçlerine dönük kitlesel sempatiyi bitirmek...


Geçiş süreçlerinde kitle yanıltıcılığının sapkın tezleri bunlar...


İşte bütün mesele bu...


Ancak “Sonuç almak” kolay değil...

Kirli Savaşın Yarattığı İkiyüzlü Toplum Gerçeği

Hüseyin ALİ

Antep’te bir patlama oldu. Türk devleti ve basını hemen o günün iç ve dış siyasetine göre bir şablon ortaya koydu. Bu eylem içine tüm ''iç ve dış düşman''larını yerleştirdi. ''Bu eylemi PKK yapmıştır; arkasında Suriye vardır''. Böylece hem Kürtlere karşı şovenizmi kışkırtmış oluyor, hem de Suriye politikasının haklılığını göstermeye çalışıyor. Suriye’ye yapacağı bir müdahalenin meşruiyetini sağlamak istediği görülüyor.

AKP içeride ve dışarıdaki tüm başarısızlıklarını sivillerin ölümü üzerinden timsah gözyaşı dökerek gizlemeye çalışıyor. AKP sivillerin ölümüne can simidi gibi sarılıyor. Öyle bir sarılma ki, böyle bir olay olmasaydı bile yapmak gerekirdi demek istiyor.


HPG bu olayla ilgisinin olmadığını açıkladı. Bülent Arınç gibi PKK’ye karşı her fırsatı bir psikolojik savaş aracı olarak kullanan AKP’nin basın, yani psikolojik savaş sorumlusu bile hâlâ bu eylemi kimin yaptığını söyleyemeyiz diyor. Hem de nutukların atıldığı ve şovenizmin kışkırtıldığı cenaze törenin akşamı.


Türkiye’de her şey yalan ve sahte olmuş. Kürtlere karşı yürütülen kirli savaş ve çirkin psikolojik savaş herkesi kirletmiş. İkiyüzlülük, utanmazlık, pişkinlik toplumsal bir karakter haline gelmiş. Kirli savaşı yapan yöneticiler böyle olunca toplum da böyle şekillenmiş.


Bu sivil ölümleri birçok sivil toplum örgütü kınadı. BDP de sivil ölümler için kınama açıklaması yaptı. Tabii en sert demeçler ise AKP hükümeti, Türk siyaseti ve devlet yetkililerinden geldi. Herkesin kınaması normal, ama AKP yetkililerinin, Türk devlet yetkililerinin ve siyasetçilerinin kınaması ise tam bir utanmazlık örneği. Çifte standart, ahlaksızlık ve pişkinlik Türk siyasetinin temel özelliği olmuş. Acaba bu siyasetçiler ve devlet yetkilileri Kürt çocukları öldürüldüğünde böyle kınamalar yapmışlar mıdır? Kürt çocukları öldüğünde Türk basını böyle bir yayıncılık yapmış mıdır? Kürt çocuklarının ölümü konusunda bu cinayetleri işleyenlere yönelik teşhir edici yayınlar yapmış mıdır? Eğer Kürt çocukları öldürüldüğünde benzer tutum göstermişler midir? Antep’teki olayın onda biri, hatta yüzde biri bir tutum ortaya koymuşlar mıdır? Sorulması gereken budur. Bu tutumları ortaya koymayan tüm sahte duygusal gösterilerin yüzüne tükürmek gerekir.


Türk devleti o kadar sivil ve çocuk ölümü suçlusudur ki, saysak bitmez. Kadın da olsa çocuk da olsa gereğini yaparız denilen bir ülkede zaten başka türlü olmasını beklemek hayaldir. Antep olayının olduğu günlerde Türk devletinin gerçekleştirdiği iki büyük sivil katliamın anmaları yapılıyordu. Birincisi 2001 yılında Türk savaş uçaklarının Güney Kürdistan’da bir köyün yayla yerini bombalayıp çoğu çocuk ve kadın 40’tan fazla Kürt’ün paramparça edilmesiyle ilgiliydi. Tarihe Kendakolê katliamı olarak geçti. Diğer bir anma ise yine Türk savaş uçaklarının 2011 yılının 19 Ağustos’unda Federe Kürdistan’da trafiğin yoğun olduğu bir yolda bir aracı roketlerle vurmasının sonucu biri altı aylık bebeğin olduğu, dördü çocuk, yedi kişilik bir ailenin yok edilmesi vesilesiyle yapılıyordu. 1996’da da Türk helikopterleri Türkiye sınırındaki Zaxo yolunda bir aracı bombalayarak 9 sivil katledilmişti. Bu olaylar sonrası Türk devletinin bırakalım bir özür dilemesi, basının bu konuda yayın yapması, bu olaylar ya görmezlikten gelindi ya da inkar edildi.


Geçen yıl Kortek’te bir araba içinde vurulan 7 kişilik ailenin yok edilmesini inkar ettikleri gibi pişkinlikle PKK’nin üzerine yıkmaya çalıştılar. Beşir Atalay 6 ay sonra Roboski olayı sonrası “biz sivillerin ölmemesine dikkat ediyoruz, sadece iki hata oldu, birisi Roboski, diğeri de Güney Irak’ta” diyerek Kortek Katliamı’nı kendilerinin yaptığını itiraf etmiştir. Zaten Federe Kürdistan hükümeti ve ABD bu katliamın Türk savaş uçakları tarafından yapıldığını çok iyi bilmektedir. Bu katliamlar karşısında Türk siyasetinin ve basının tutumu bu ölümlere bir savaş zayiatı gibi yaklaşmak olmuştur. Türk basınının zaten Türk devletinin kirlerinin üstünü örtmek ve halının altına atmak gibi bir görevi vardır. Roboski’de çoğu çocuk 34 gencin savaş uçaklarıyla paramparça edilmesini bir gün sonra verdi. Özel savaş merkezi resmi açıklama olmadan yayına girmeyin dedi, basın da buna uydu. Bu tavrı gösteren basının şimdi de çocuk ölümleri üzerinde ağıtlar yakmasına kim inanır? Zaten Antep’teki sivil ölümleri sadece psikolojik savaşı tırmandırmak, şovenizmi hortlatmak için ele alınıyor. Yoksa çocuk ölümleri umurlarında değildir. Çocuk ölümleri umurlarında olsaydı her gün bir yerde polis tarafından öldürülen Kürt çocuklarını gündemine alırlardı.


Polis ve asker 2006’da Amed, Kızıltepe ve Batman’da çoğu çocuk 20’ye yakın sivil öldürülünce bu basın ve siyaset hangi tepkiyi vermiştir. Bu ölümlerden önce başbakan “kadın da olsa çocuk da olsa gereğini yaparız” demiş, polis ve askerler de bunu emir olarak görüp bu çocukları katletmemiş miydi? Başbakan bu sözü ve Kürt çocukların ölümü üzerinde bu basın ya da bugün kınama yapanlar ne kadar durdu?


1,5 yaşındaki Mehmet Uytun bebek gaz bombasıyla öldürüldüğünde bu basının çocuk sevgisi neredeydi? Daha 15 gün kadar önce Adana’da gaz bombasıyla Kürt çocuğu ölünce bu basın neredeydi? Askerler İran sınırında bir çocuğu vurup diri diri toprağa gömdüklerinde bu basın neredeydi? Doğubeyazıt’ta bir Kürt’ün yüzüne bile bile ateş edip gözünü kör eden polislere bu basın hangi tepkiyi vermiştir? Yaşlı kadınlar gaz bombasıyla öldürülünce bu basın neredeydi? Onlarca çocuk polis ve asker silahlarıyla öldürülmedi mi? Gösterilerde öldürülen sivilleri saymıyoruz bile. Türk basını, Türk siyaseti ve birçok sivil toplum örgütü bu sıralarda vicdanlarını nerelerde bırakmışlardı? Psikolojik savaşın parçası olanların vicdanı olmaz. Nitekim Türk basınının ne vicdanı ne ahlakı ne de utanma duygusu kalmıştır. Resmi politika neyi gerektirirse öyle yapıyorlar. Duygularıyla ve vicdanlarıyla değil, emirlerle hareket ediyorlar.


Sivil ölümleri kınamak, vicdanlı insanların gösterdiği bir tutumdur. Bu nedenle tüm kınamaları psikolojik savaş çerçevesinde değerlendirmiyoruz. Ancak Türkiye’deki psikolojik savaş gerçeğinin, çifte standardın ve utanmazlığında görülmesi gerekir. Samimi duygularla kınadıklarını ve tepki gösterdiklerini düşünenlerin bir kısmı biz Kürt çocukları öldürülürken, Kürt kadınları öldürülürken aynı tutumu gösterdik mi diyerek kendilerini sorgulamalıdırlar. Türkiye’de sivil ölümleri devlet tarafından gerçekleştiğinde bugünkü gibi şiddetle kınanırsa o zaman Türkiye’de birçok şey çözüm yoluna girer. Türkiye’nin en temel sorunu olan Kürt sorunu da çözülür. Yoksa bugünkü tutumlarla savaş daha da şiddetlenir. Hele hele sivil ölümler üzerinden Kürtlere yönelik şovenizmi kışkırtmak, PKK’yi tüm düşmanlarıyla ilişkilendirmek bu savaşı sürdürmekte ısrar anlamına gelir.


Kürt Özgürlük Hareketi’nin Suriye ve İran’la ilişkisi olmadığı halde ısrarla bu ilişkinin olduğunu söylemek savaşta ısrardır. PKK’nin Suriye ve İran’la birlikte hareket ederek Türk devletine karşı savaş yürüttüğüne dair tek bir kanıt gösterilemez. Bunlar mevcut siyasi ortam içinde uydurulmuş şehir hikayeleridir. Özcesi Türkiye toplumu ve kamuoyu aldatılmaktadır. İran’la Kürt Özgürlük Hareketi arasındaki gerilim sürmektedir. Bu nedenle bu yönlü değerlendirmeler ezbere konuşmaktır. İran zaten her gün Türkiye’ye Kürt sorunu ortak sorunumuzdur, bu nedenle mevcut politikayı bırak, PKK’ye karşı ortak savaş yürütelim mesajı vermektedir. İran’ın Antep olayından sonra yaptığı açıklama da böyle anlaşılmalıdır.

Hamaney ‘Müttefikleri Vurun' Emri Verdi İddiası

Lübnan’dan Ürdün’e, Türkiye’den İran’a bölgedeki birçok ülkeyi etkileyen Suriye’deki iç savaş, kanlı operasyon ve çatışmalarla sürerken, İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in, ABD ve bölge müttefiklerinin vurulması için talimat verdiği ileri sürüldü. Hedef ülkeler arasında Türkiye ve Katar da var.
 
‘Müttefikleri vur emri’ iddiası

İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in, ülkesinin özel güçlerine Suriye’ye destek için Batı’ya ve müttefiklerine karşı saldırılar düzenlenmesi emrini verdiği iddia edildi. İran Savunma Bakanı Vahidi de, İran ve Suriye arasındaki ortak askeri anlaşmasının hala geçerli olduğunu, İran’ın kendi milli egemenliği savunmak için bir an bile tereddüt etmeyeceğini söyledi.


İngiliz Telegraph gazetesindeki habere göre, İran dini lideri Ali Hamaney, bölgedeki en büyük müttefiki olan Suriye’yi desteklemek için Suriye lideri Beşar Esad’ı devirmeye çalışan Batı’ya ve bölge müttefikleri Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’a karşı saldırı emri verdi. Gazetenin batılı haber alma kaynaklarına dayandırarak verdiği haberde, Tahran yönetimi, ülkenin ulusal güvenlik birimi ile acil bir toplantı yaparak Suriye lideri Beşar Esad’ın iktidardan uzaklaştırılması durumunda bunun İran’a olası etkilerini değerlendirdi.


Toplantıda, Suriye’nin İran’ın en önemli bölgesel müttefiki olması ve Lübnan Hizbullahı’nı besleyen bir güç olması sebebiyle İran’ın ulusal çıkarları gereği Batı’ya karşı Suriye’yi destekleyeceği sonucu çıktı. İddialara göre toplantı sonunda çıkan raporda, İran’ın Suriye’ye yapılanlara karşı etkisiz kalamayacağı bu gelişmelerin İran’ın ulusal çıkarlarına ters düşmesi dolayısıyla Hamaney’in ülkenin Özel Kudüs Güçleri’ne saldırı talimatı verdiği ileri sürüldü.


‘Hedefte Türkiye de var’


Saldırı uyarısının verildiği ülkeler arasında başta ABD olmak üzere, Tahran müttefiki Şam rejimine karşı savaşan Hür Suriye Ordusu’nu silahlandıran, askeri kamp imkanı sağlayan, istihbarat desteği veren İngiltere, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın da bulunduğu savunuldu. Türkiye’nin Kürecik’e ABD askeri üssü kurması da İran’ı öfkelendirmişti. İran’daki Özel Kudüs Güçleri’nin özellikle Batı’yı hedef alan saldırılar yaptığı iddiaları gündeme getiriliyor. İran, şubat ayında üç Asya ülkesinde İsrailli diplomatlar ve geçtiğimiz yıl Suudi Arabistan’ın ABD Büyükelçisi’ne yönelik başarısız suikast girişimlerinden sorumlu tutulmuştu.


Vahidi: Tereddüt etmeyiz


İslam Savunma Bakan Tuğgeneral Ahmed Vahidi de, İran’ın kendi milli egemenliği ve toprak bütünlüğünü savunmak için bir an bile tereddüt etmeyeceğini söyledi. İran’ın askeri gücü bölge güvenliğe hizmet ettiğini kaydeden bakan, meşru olmayan şekilde bölgede bulunan yabancı güçler karşısında İran’ın bölge güvenliğini sürdürülebilir şekilde yerli imkanlarıyla sağladığını vurguladı. Tuğgeneral Vahidi, İran ve Suriye arasındaki ortak askeri anlaşmasının da hala geçerli olduğunu ekledi.


Özgür Gündem