16 Temmuz 2012 Pazartesi

İspanyol Polisi Grevdeki Madenci Eylemcilere Ateş Açıyor (VİDEO-Haber)


video

İspanyol madencilerin Madrid'e ulaştıkları gün açıklanan yeni kesintilere karşı eylemler giderek yayılıyor. Polis ise eylemleri engellemek için plastik mermiyle hedef gözeterek ateş açtı.

Haftalardır grevde olan İspanyol madenciler, iki ayrı koldan 18 günlük yürüyüşün ardından başkent Madrid'e vardı. Madenciler saldırılara karşı yılmadan yürüyüşlerini sürdürdü.
18 gün boyunca yürüyüşe engel olmak isteyen polis ile çatışan madenciler, her geçtikleri yerleşimden büyük sevinç gösterileriyle karşılandı.
"Ekmek ve çocuklarının geleceği" için mücadele ettiklerini belirten madenciler, kesintilerin sadece kendilerine yönelik yapıldığını vurguluyor. Bankaların devlet eliyle kurtarıldığını belirten madenciler, kendilerine kesintilerin ve işsizliğin reva görüldüğünü belirtiyor.

"Benim gömleğim kırmızı/Yoldaş işçilerin kanından" marşını söyleyerek yürüyüşü tamamlayan madenciler, tüm halkı sokağa çağırıyor. Madenciler, "Kararsız ya da işten atılmış olan diğer işçilere; sokağa çıkın ve sizin olanı savunun. Gelin bize katılın. Kendi kendimize kapitalizmle savaşamayız" diyor.


İspanya'da hükümetin yeni kemer sıkma programına karşı tepkiler sürüyor. Başkent Madrid'de toplanan binlerce kişi, hükümetin yıkım planlarını protesto ederken, polis plastik mermilerle saldırdı.
Merkez sağ hükümetin 2 yılda 65 milyar Euro kesinti öngören paketine tepki gösteren İspanyollar, toplandıkları meydandan ayrılmak istemedi. Meydanı boşaltmaları için eylemcilere saldıran polisler, protestoculardan karşılık gelmesi üzerine plastik mermiyle hedef gözeterek ateş açtı.
Ayrıca meclisin de önünde toplanan eylemciler, başbakan ve milletvekillerini istifaya çağırdı. 
Hükümet karşıtı slogan atan İspanyollar, iktidarda olan merkez sağ Halk Partisi(Partiya Popular) merkezine yürüyüş gerçekleştirdi.
Eyleme katılan bir memur olan Raul Perez, "Bize acı çektiriyorlar. İspanya zor durumda fakat çözüm memurlar üzerinden sağlanamaz. Paraları çalanlar için mali af, bizim içinse maaşların azaltılması. Burada olmanın önemi bu bence ve daha da büyümeliyiz" dedi.

AKP Rejimi Çatırdıyor



Maxime Azadi-ANF
 
 
Sahte umutlar ve manipülasyonlar üzerine inşa edilen AKP rejiminin korku imparatorluğu tüm yönleriyle çatırdıyor. Kürtler sokaklardan inmiyor, halk öfkeli, duble yollar bir bir yıkılıyor…

Sokaklarda Kürt halkı ve sosyalistlerin direnişi, 10 yıllık iktidarı boyunca AKP rejimine direnen tek güç olarak kalırken, Anadolu ve Ortadoğu’ya kurulan bu sahte inşaat artık ne mala tutuyor, ne de her an yıkılabileceği endişesiyle üzerine sağlam bir taş konulabiliyor.
2002’de kriz ortamında iktidara getirilen AKP, geçen on yıllık süre içerisinde ilk olarak medyayı teslim aldı. Aslında tam olarak bir “teslimiyetten” söz edilemez. Türk ana akım medyası, geçmişte olduğu gibi yeni hükümeti de efendisi olarak kabul etti.

2005’te vaatler peş peşe sıralanırken, 2007’ye kadarki süre içerisinde polis ve istihbarat servisleri, Gülen Cemaati ile birlikte ele geçirilmişti. Türk rejiminin dayandığı temel güç olan ordu ise, sadece iki yıl sonra, 2009’da, teslimiyet bayrağını çekerek, Yeşil Türkçü Faşizmin hizmetine girdi.
Tüm devlet mekanizmaları ele geçirildi ancak, Kürtlerin mücadelesi gederek büyüyordu. Mart 2009’daki yerel seçimlerde ilk kez Kürtlerin 100’e yakın belediyeyi ele geçirerek tarihi bir başarı elde etmesi ardından, Nisan ayında KCK adı altında yeni baskı kampanyası başlatıldı.

Geçen süre içerisinde aralarında belediye başkanları, vekiller, insan hakları savunucuları, sendikacılar, öğrenciler, gazeteciler, avukatlar, kadın aktivistler, sosyalistler ve çocukların olduğu binlerce kişi cezaevlerine dolduruldu. Ülke bu alanların tümünde dünyanın en büyük cezaevine dönüştü.

MODEL ÇÖKTÜ

AKP iktidarı boyunca boş vaatlerin dışında, hem demokratik alanda hem de Kürt sorununun çözümü konusunda gerçek anlamda bir niyet belirtisi göstermedi. Kürt sorununu çözmek her şeyden önce demokratik bir zihniyet ve irade gerektiriyordu. Oysa bu özellikler AKP’de hiçbir zaman olmadı. Ekonomik büyüme için kullanılan şüpheli para ise, özgürlük ve demokrasiye dönüşmedi.

Ekonomik büyümesi Batılı devletler tarafından göğe çıkarılarak, Arap Baharı için sahte bir “modele” dönüştürülen AKP rejiminin, özellikle Kürtlerin mücadelesi ile birlikte çok geçmeden sihri bozuldu, model çöktü.

HOŞGÖRÜYE SIFIR HOŞGÖRÜ


İktidara geldiğinde ortaya atılan “işkenceye sıfır tolerans” politikası, tüm eylemlere müdahale eden polisin sokak işkencesine dönüşürken, her an patlamaya hazır kapasitesinin üzerindeki cezaevlerinde hak ihlalleri rekor kırdı. İnsan hakları örgütlerinin yayınladıkları raporlar hak ihlalleri ve işkencenin arttığını gözler önüne seriyor.

“Komşularla sıfır sorun” politikası, Tunus ve Mısır’da başlayan, Libya’da Batı müdahalesiyle sapmaya uğrayan Arap Baharı ayaklanmaları birlikte yerle bir oldu. “Taşeron diplomasi”nin sonucu bugün tüm komşularla tam sorun olarak Türkiye’nin karşısına çıktı. Suriye’de Haziran ayında Türk uçağının düşmesi ise rejimin sahte “kabadayılığını” ortaya çıkardı.

Vaatler ve manipülasyonlarla toplum aldatılmaya çalışılırken, kurulan zorba rejim ile tam bir korku imparatorluğu oluşturuldu. Etrafı korku duvarları ile çevrili olan rejim ise içerden çoktan çürümüştü.

KAÇAK DEVLET İNŞASI

Rejim sadece demokrasi ve Kürt sorunu konusundaki çözümsüz zihniyetini açığa vurmadı, ağzından düşürmediği duble yollarla özdeşleşen alt yapı konusunda da kaçak bir ülke inşa etti. Samsun’daki sel felaketleri ile yolsuzluk projesi TOKİ sular altında kalırken, İstanbul’da köprü yıkılıyor, yollar işkenceye dönmüş durumda.

EĞİTİMSİZLİK PLANLARI

Eğitim alanında artan üniversite sayısına paralel olarak, tutuklanan öğrenci sayısı arttı. Üniversitelerde özgür düşüncenin önüne geçmek için, özelleştirme hiç olmadığı kadar yaygınlaştırıldı, okullarda rektörler de polisleştirildi.

Kadın hakları konusunda, feministler ve insan hakları örgütleri alarm veriyor. Şiddet yüzde 1400’lere çıktı, her hafta kadın cinayetleri yaşanıyor. Hükümet, kürtaj girişimi ile kadın haklarına bir darbe daha indirmek isterken, 4+4+4 eğitim sistemi ile çocuk evlilikleri ve çocuk yaşta çalışmanın önünü açtı.

ÇEVRE FELAKETİ


Rejim çevre konusunda de ülkeyi yeni felaketlerin eşiğine getirdi. Kurulan barajlarla bir yandan Kürdistan coğrafyası ve tarihi yok edilmek istenirken, diğer yandan komşularla su krizi derinleştirildi. Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK ile mücadele adı altında ormanları ateşe vermekten çekinmedi. Nükleer santral projeleri de, geleceğin en büyük çevresel ve insani tehditlerden biri olarak inşa edilmeye çalışılıyor.

TÜM KURUMLAR KİRLENDİ


Bu rejimle birlikte tüm kurumlar da kirletildi. Yolsuzluk ve hilelerin karıştırılmadığı alan kalmadı. Tüm sınavlar şüpheli hale geldi. AKP yandaşları ve Gülen Cemaati hariç, her kesim karalandı, kirletilmek istendi, hedef haline getirilerek susturulmaya çalışıldı.

AKP rejiminin kurduğu kaçak inşaatın faturası her geçen gün ağırlaşırken, cemaat ve iktidar çevresindeki şeffaf olmayan zenginleşme (Yeşil Sermaye) ve üzeri örtülemeyen yolsuzluklar, tepkilerin artmasına yol açıyor.

AMED DİRENDİKÇE, KORKU İMPARATORLUĞU ÇATIRDIYOR

Gelinen noktada, Kürtlerin bu rejimden herhangi bir beklentisi yok, olması da mümkün görünmüyor, zira AKP rejimi değil Kürt sorununu çözmek, en ufak demokratik bir talebi karşılayacak kabiliyette görünmüyor. Amed direndikçe, korku imparatorluğu çatırdıyor.

Türk Jetini Düşüren Suriyeli Asker Ödüllendirildi

Suriye açıklarında düşen Türk jetinin düşme nedeni konusunda spekülasyonlar yapılırken İran medyasında jetin uçaksavala bir Suriye askeri tarafından vurulduğu haberleri yer buldu. İran medyası Türk jetini düşüren Suriyeli askerin ödüllendirildiğini yazdı.

Yarı-resmi Fars Haber Ajansı tarafından yayınlanan habere göre Suriye açıklarında düşen Türk jeti füzelerle değil uçaksavarla vuruldu.

Suriyeli bir askeri yetkiliye dayandırılan haberde sıradan bir askerin, 22 Haziran’da Suriye sahillerine yaklaşan ve çok alçaktan uçan kimliği belirsiz uçan bir “şeyi” tespit ettiğini ve durumu komutanına bildirdiğini, ‘vur emri’ üzerine, askerin de 23 milimetrelik bir uçaksavar bataryasıyla uçağı düşürdüğünü söyledi. Haberde, “Bu haberi duyuran Dam Press haber sitesi, söz konusu askerin komutanları tarafından takdir belgesi ve nakit parayla ödüllendirildiğini kaydetti” denildi. 


ANF

Amed (Diyarbakır) Direnişi'nden Kareler
















Zübük ya da Horozun İbiği



Necmettin Erbakan’ın bir ayağı MHP ırkçılığında, öteki Suudi Arabistan’da olan arazisini (parti) altından çekip almış, tepesine AKP tabelasını asmış, üstünü çarşaflayıp, “ileri demokrasi” sloganını iliştirmiş, “biz değiştik” demişlerdi.

Oysa değişen bir şey yoktu. Cilanın altındaki kafa yerli yerindeydi. O kafadan kimileri, dün Türkeş‘in ülkücüleri, kimileri Erbakan’ın “mücahitleri” ama, hepsi bir arada kurtlar gibi uluyarak, özgürleşmenin yolunu arayan Kürtler, Alevi ve solculara karşı Kemalist rejim bekçiliği yapıyordu.


Gelgelelim, bayat simidi ısıtıp, taze niyetine satan işportacı kurnazlığından geliyorlardı. Nabza göre şerbet vermeyi bilen, rehberleri de kurnazlıkta birinciydi.


Rehber Necip Fazıl da bir değil, bin yüzlüydü. İçkisini içiyor, kumarını oynuyor, sonra yalpalayarak camiye gidiyor, orada kumarı, içkiyi yasakalayan Müslümanlık adına namaz ritüeline duruyor, ardından güce hizmet yolunda, Başbakanlık örtülü ödeneğinden para alıyor, gazetesinde din ile Türk milliyetçiliğini bir arada satıyordu.


Bunlar, dudaklarında Necip Fazıl’ın mısraları, “ileri demokrasi” naralarıyla, dün sövdükleri Avrupa Birliği’ni erişim hedefi yaparak, Kürtlere, Alevilere selam çakıyor, Kemalizmden çektikleri acı burunlarından fışkırmış Türk aydınlarına şirinlik dağıtıp desteklerini yedekliyorlardı.


Bu arada erişilmesi imkansız bir hızla demokrasi köşelerini dönüyor gibi yaparak, Kürtlere açılım sunuyor, ikinci taklada Alevi açılımı diyor, şarkıcıları da toplayıp onlara “açılımın derin felsefesini” anlatıyor, gören “ne kadar bir fazla demokratlaştık” diye şaşa duruyordu.


Yalnız o mu? Necip Fazıl kurnazlığıyla poşetlenmiş işportacıların torbasında yok, asla yok, ülkelerle sıfır problem bile vardı. Kemalist rejimin değişmezi “bütün dünya bize düşmen, dört yanımız zaten düşmanla çevrili” ezberini bile bozmuştu.


Kürtler, “kanmayın, kırk yıllık hani, olmaz kani” deyince, “demokrasimizin başı arşa, ezmana değiyor” sarhoşu Türk aydınları, ağız birliğiyle “siz barış istemiyorsunuz” top atışlarına başlamışlardı.


Ama zaman her şeyin ilacıydı. Hiç kimse, ömür boyu yalanını sürdürecek kadar zeki, dolandırıcı da asla yakayı ele vermeyen değildi.


Önce, içinde ne olduğu kimsenin bilmediği Kürt açılımın torbası, toplu tutuklamalarla etrafa saçıldı. “Çözüm açılımı”nın, seçilmişlerle birlikte, seçenleri de tutuklamaydı. Alevi açılmı parantezi, “Alevilik din değil, herkes Hanefi mezhebinden Müslümandır” hükmüyle kapatıldı.


Avrupa Birliği hedefi bir daha ağza alınmadı. Komşu ülkelerle sıfır problem, Suriye ile ortak Bakanlar kurulu aşamasına gelmişken, Amerika’nın da destek verdiği Suudi cilalı rejim ihracıyla savaş tamtamlarına dönüştü. Amerika’nın füze üssü yüzünden İran’la kapıştı. Her deliğe burnunu sokan olarak Rusya ve Irak’la bozuştu, Ermenistan’la savaş hali…


Bütün bu malamatlıklar olurken, bir hayal taciri olan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Osmanlı’nın yayılmacı ruhunun doğmakta olduğunu müjdeliyor, Başbakan Recep Tayyip, “dünyanın gidişatını kurgulayan süper güç olduk” naralarıyla horozlanıyordu.


Oysa, “el yordamıyla gerdeğe girme” durumuydu, bu. Batı’nın çıkarlarına bekçilik, Libya ve Suriye’ye terör ihracı karşılığında, gölgelerine sığınmacıydılar. Aziz Nesin’in deyimiyle, kağnının gölgesini kuyruğunun gölgesi sanan Zübük...


Gölge aralanınca Zübük, zübüklüğüyle kaldı. Horozun ibiği kırıldı. Rezil malamat oldu…


Beni tarafgir görenlere, horozon hazin sonunu, yakın tarihe kadar Recep Tayyip rejimine destek veren Ahmet Altan özetliyordu, dünkü yazısında.


Ahmet Altan, AKP iktidarının yalan, dolan, oyalamaca yollarında “kendisini destekleyenlere televizyonlarda program, gazetelerde köşe, Meclis’te sandalye ikram edip para yağdırdığını” yazdıktan sonra şöyle devam ediyor:


“(...) Referandumda yüzde elli sekiz, geçen seçimde de yüzde elli oy aldıktan, bu oylara “başkanlık ve Osmanlı İmparatorluğu” hayallerini ekledikten ve askerî vesayeti halkın desteğiyle gerilettikten sonra AKP fazla derine dalmış bir dalgıç gibi “vurgun” yedi. Ani bir direksiyon kırışıyla “Türk, Sünni, erkek” modeline geçti. Cumhuriyet’in “daraltma” anlayışını kendine örnek aldı ve “açılımları“ bitirerek Kemalist bir ceberutlukla “benim söylediğim modele benzeyeceksiniz” demeye başladı. (...) MHP’yle anlaşıp katilleri özel yasalarla serbest bırakırken, Kürt politikacıları zindanlara kapattı. Pankart açan çocukları hapislere attı. Dış politikasını da “Sünni Osmanlı İmparatorluğu” hayalleriyle “daralttı” ve neredeyse bütün dünyayı karşısına aldı. Ardı ardına tokatlar yemeye, aşağılanmaya başlandı. “Çamlıca’ya cami” gibi sembollerle Sünni kitleleri kandırmayı, onların vicdanlarını bu cafcaflı projelerle uyuşturmayı amaçladı.”


Recep Tayyip rejimi, Roboskî’de Kürt çocuklarını katletmeyi,  bölgenin jandarması, süper güç olmanın kanıtı olarak gösteriyor, utanç ama kendisi, “gücümüzle milli operasyon yaptık” diye övünüyordu.


 Kürtleri toplama kamplarına dolduruyor, sokağa çıkmalarını yasaklıyor, polis ve askeri güç emre itaat etmeyenlere zehirli gazlarla saldırıyor, utanmayı bilmeyen yüz, Suriye’ye demokrasi dersi veriyor, “orada katliam yapılıyor, insanların kendini ifade etme özgürlüğü olan gösteri yapma hakkı da yok” diyebiliyordu.


Kürtler direnişleriyle, yalanlarını ters yüz ederek süper horozun ibiğini kırdılar. Suriye ise sularına gömülen casus uçağının enkazıyla Türk ordusunun tüy ve teleklerini yolup, çıplak bıraktılar...


Horozun, Amerikan sırtından bölge liderliği şimdilik bu hallerde...


Ahmet Kahraman

Erdoğan, Numan ve 28 Şubat'ın Çocukları

Adil BAYRAM
Her hafta yazdıktan sonra kendi içimden “gelecek hafta AKP üzerine yazmayayım” diyorum. Fakat bir hafta geçip de yazmak için kağıt kalemi elime alınca kendimi AKP manzaralarını yazmaktan alıkoyamıyorum. Eğer yapabiliyorsanız bravo size!

AKP’yi yazmaktan nasıl uzak durulabilir ki! İzlenen şu siyasete bir bakın: Hiçbir hukuki suçu yokken ve en başarılı belediye başkanlarından sayılan Van Belediye Başkanı Bekir Kaya tutuklandı. Başbakan Tayyip Erdoğan ise Van’a gidiyor. Elbette demagojiyle Van halkını etkilemeye ve oylarını almaya çalışmak için.


AKP’nin ve özellikle de Tayyip Erdoğan’ın Van’ın üzerinde özellikle durduğu ve Van belediye başkanlığını almak istediği biliniyor. Bu biçimde de işte bu isteğini yerine getirmeye çalışıyor. Ama izlediği siyasete bir bakın: Elindeki iktidar gücüne dayanarak rakibini zindana koy, ondan sonra da tek kale maç gibi meydanlara çık ve herkesi kötüleyerek oy almaya ve Van belediye başkanlığını ele geçirmeye çalış!


AKP demokrasisi işte bu oluyor. Bunun adına da “İleri demokrasi” deniyor. Sevsinler seni! İlerisini bir yana bırak da, bir kere demokrasi bunun neresinde? Bu durum tam da Kenan Evren’in herkesi zindana doldurduktan sonra meydan meydan dolaşarak kendini övmesine ve herkesi kötülemesine benzemiyor mu?


Yaşları benzemesin ama, Kenan Evren’in 12 Eylül rejimi ile Başbakan Tayyip Erdoğan’ın iktidarı birbirine ne kadar da çok benziyor!.. Neredeyse aradaki farklılıklar tükenmek üzere. Onun için Kenan Evren kendini yargılamak isteyenlere şunu demedi mi?: “Bizi yargılayamazsınız, çünkü biz kurucuyuz, bizi yargılarsanız kendinizi de yargılamanız gerekir.”


Bir başka siyaset olayına bakalım. Has Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş AKP’ye geçiyormuş! Diğer Has Partililer şaşkınlık içindeler, ne diyeceklerini bilemiyorlar. Bu duruma “Komplo” diyorlar, olmuyor. Numan Kurtulmuş’u suçluyorlar, olmuyor. AKP oyunlarıyla başa çıkmak elbette kolay değil.


Biz aylardır, yıllardır AKP oyunlarını yazıyoruz. Ama belliki fazla para etmiyor. AKP’nin yeminli karşıtı olduğumuz sanılıyor. Halbuki gerçek öyle değil. AKP gerçeği ve tehlikesi üzerine herkesi uyarmaya çalışıyoruz.


Has Parti olayı bir kez daha AKP gerçeğini net bir biçimde ortaya çıkarıyor. AKP 28 Şubat 1997 postmodern darbesinin bir ürünüdür. AKP ve Başbakan Tayyip Erdoğan 28 Şubat darbesinin mağduru değil, muzafferidir. Mağdur edebiyatı yapıp gözyaşı dökmeleri yavrusunu yiyen timsahın gözyaşı dökmesi gibidir. Bununla oy avcılığı yapıyorlar. Necmettin Erbakan’ın tabutuna da bu temelde omuz vermediler mi?


Kaldıki Başbakan Tayyip Erdoğan bunu her yerde ve her fırsatta yapıyor. Diyarbakır’da 12 Eylül rejiminin katlettiklerini dile getirip ağlamadı mı? Halbuki kendisi 12 Eylül rejiminin destekçilerindendi. Diyarbakır zindanında katledilenler ve 12 Eylül rejimine karşı direnenler ise PKK’lilerdi!


Şimdi gerçekler bir kez daha net bir biçimde açığa çıkıyor. Derin devlet tarafından sosyalist akıma, Kürt özgürlük akımına ve İslami akıma yönelik tasfiye operasyonlarının yürütüldüğü bir gerçek. Tasfiye operasyonuna maruz kalan İslami akım Necmettin Erbakan hareketi oluyor. 12 Mart 1971 darbesi partisini kapattı. 12 Eylül 1980 darbesi partisini kapatarak kendisini dört yıl hapse attı. 28 Şubat 1997 postmodern darbesi iktidardan düşürüp partisini böldü. En son seçim öncesi Has Parti darbesi de son partisini bölerek baraj altında kalmasını sağlayıp AKP’nin yüzde elli oy almasının önünü açtı. Sonunda Erbakan kahrından ölerek devlet töreni bile istemeden bu dünyaya küs gitti.


Erbakan bu duruma düşerken, bir zamanlar yanında ve birlikte olanlar devletin ve hükümetin başındaydı. Yani yeni derin devlet onlar oluyordu.


Peki bu durum nasıl gerçekleşti? Bir topluluğun bir yanı sürekli operasyon yerken, diğer yanı operasyon yapar hale nasıl geldi? İşte burda bir bit yeniği var. Ve bu durum bizim iddiamızı doğruluyor. Erbakan hareketine yönelik 28 Şubat 1997 darbesinin ürünü AKP’dir. 2011 seçimi öncesi yapılan operasyonun ürünü de Numan Kurtulmuş’tur.


Şimdi bu iki ürün birleşiyor. Bundan daha doğal ne olabilir diye sorulabilir. Doğrudur, olanlarda bir terslik yok. Zaten Saadet Partisini bölerken de Numan Kurtulmuş’un muhtemel bir AKP ajanı olabileceğini söylemiştik. Çünkü söz konusu bölünmeden tek kazanan AKP oluyordu. O nedenle birleşmeleri geç bile kaldı.


Burada önemli olan AKP ile Numan Kurtulmuş’un birleşip birleşmemesi değildir. Önemli olan AKP ve Numan Kurtulmuş gerçeğinin doğru anlaşılmasıdır. AKP’nin nasıl bir siyaset cambazı olduğunun iyi görülmesidir. Bunu göremeyenler AKP karşısında başarılı olamazlar. Dahası AKP oyunlarıyla karşılaşınca da şaşa kalırlar!


AKP’nin iç siyaset manzarasını bir dış siyaset manzarasıyla tamamlayalım. Suriye siyasetinden bahsettiğim herhalde hemen anlaşılıyordur. Okuyucular hatırlarlar; AKP hükümeti ile Beşar Esat hükümeti “İki devlet, bir hükümet” idi. “Komşularla sıfır sorunlu dış politika” önce Suriye’de başlamıştı. Peki şimdi durum ne?


Dahası da var. ''Beşar Esat AKP’nin kafasını bozmamalıydı, yirmidört saatte Şam’a girer''lerdi! Peki iki haftadır savaş uçağı düşmüş, sonuç ne? Şam’a girmeyi bir tarafa bırakalım da, iki hafta geçmiş olmasına rağmen halâ uçağın nasıl düştüğü bile bilinmiyor.


Suriye yönetimi, kendi hava sahası içindeyken uçaksavar ateşi ile vurulup düşürüldüğünü açıkladı. AKP hükümeti bunu her bakımdan yalanladı. Düşen uçağın Suriye hava sahası içinde olmadığını açıkladı. Dahası uçaksavarla değil, füze ile vurulmuş olduğunu belirtti. Sonra füze değil, uçaksavarla vurulmuş olabileceğini ifade etti. Şimdi uçaksavarla da vurulmadığı, düşen uçakta ve pilotlarda hiçbir izin olmadığı belirtiliyor. Kısaca bu kadar süre geçmiş olmasına rağmen halen uçağın nasıl düştüğü bile bilinemiyor.


Nasıl düştüğünün bilinememesi gibi, henüz kimin vurduğu da bilinemiyor. AKP hükümeti tarafından önce “Suriye vurdu” açıklaması yapıldı. Sonra uçağı Rusların vurduğu yönünde açıklama ve tartışmalar geldi. Hatta ABD’nin vurdurtmuş olabileceğini söyleyenler bile var. Çünkü sonuçtan bakılınca olaydan en çok ABD siyaseti yarar sağlıyor.


Bu bilinmezliği CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun sözleri daha da karmaşık kılıyor. Kılıçdaroğlu, “Amerika, İngiltere ve Rusya ellerindeki bilgileri açıklasın” diye çağrı yapıyor. Burada Rusya ve ABD’nin vurma ihtimallerinin güçlü bir ima edilişi var. Kılıçdaroğlu, AKP hükümetini de bu çağrıyı yapmaya çağırıyor. AKP hükümeti Kılıçdaroğlu’nun istediği gibi bir çağrıyı yapmadı ama, Başbakan Tayyip Erdoğan Rusya’ya gidiyor. Rusya yönetimi ile Doğu Akdeniz’deki uçak düşme olayını görüşeceği açıklanmış bulunuyor.


Eskiden böyle oldu mu, “Bu ne perhiz ne lahana turşusu” derlerdi. Belliki Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da uçağı kimin düşürdüğü ve nasıl düştüğü konularında kafası karışık. Herhalde Rusya’dan sonra uçağı ABD’nin düşürtmüş olabileceğinden de ciddi ciddi kuşkulanıyor. Belliki Rusya Devlet Başkanı Putin’e bu meseleyi soracak ve gerçeği anlamaya çalışacak.


AKP’nin iç ve dış siyasette geldiği nokta işte bu! Fakat toplumdan aldığı destek, tahmini oy oranı ne durumda, onu biz bilemeyiz. Onu ancak kamuoyu yoklaması yapan anketörler bilir!..

AKP Polis Devletinin Saldırısı ve Silahsız Serhildan

Veysi SARISÖZEN
''Mehmet Uzun’un gölgeli avluları, nar ağaçlarıyla unutulmaz bir biçimde anlatmış olduğu o güzelim Diyarbakır dün gene gaz bombalarının, silahların patladığı bir cehenneme döndü.

AKP, en büyük stadyumlarda Mussolini’yi hatırlatan büyük gösteriler yapma hakkına sahipken neden BDP Diyarbakır’da miting yapma hakkına sahip değil?


Yasaklamanın anlamı ne?


Bu, ‘biz Kürtlere hiçbir hak tanımayız’ zorbalığı değil mi? Zaten silahlı bir çatışma sürüyor, sen bu çatışmayı bitireceğine, bunu bitirmenin yollarını arayacağına en ‘meşru’ gösterilere bile izin vermiyorsun, binlerce polisi sokaklara döküyorsun, gaz bombaları atıyorsun, milletvekillerini vuruyorsun, çoluk çocuğu toparlayıp polis arabalarına tıkıyorsun.


İsyan ettirirsin insanları.


Kürtlerin yarısı zaten silahlı bir ayaklanmayı destekliyor, AKP şimdi ‘diğer yarıyı’ da onlara eklemeye ve ülkeyi yakmaya hazırlanıyor.”


Yukardaki satırlar, dün Amed’de yaşanan AKP-devlet saldırısını konu alan Taraf başyazarı Ahmet Altan’ın yazısından alındı.


Radikal’de Oral Çalışlar’la birlikte Ahmet Altan, dünkü saldırı hakkında konuşan iki yazardan birisiydi.


Durum değişiyor. 2002’den günümüze kadar geçen zaman diliminde, demokrat aydınların büyük bir bölümü, AKP’yi, AB üyeliği ve askeri vesayete son vereceği inancıyla destekledi. AB üyeliği gerçekleşir ve vesayet sona ererse Kürt sorununda da çözümün sağlanacağını düşünen bu aydınlar, Kürt halkının da AKP’yi desteklemesini istedi.


Buraya kadar her şey normaldi. Bu siyasi yaklaşım bize göre yanlış olmakla birlikte, bu çizgide “tartışılabilecek” yanlar da vardı. Biz diyorduk ki, “ey aydın arkadaşlar, siz Kürtlerin AKP’ye destek olmasını sağlayacağınıza, AKP’nin Kürtlere destek olmasını sağlamak için çalışsanıza...” Bu amaçla da onlara şunu söylüyorduk: “Eğer askeri vesayete son verme amacınızı Kürt sorununda çözümsüzlüğe son verme amacıyla birleştirmezseniz, AKP’yi bu yönde teşvik etmezseniz, askeri vesayete son vermek Kürt halkı bakımından demokratik sonuç vermez ve Kürt halkı için demokratik sonuç vermeyen bir siyasi çizgi, genel olarak Türkiye için demokratik sonuçlar doğurmaz...”


Aydınlar bizi dinlemediler. AKP’ye gözü kapalı destek vermeye devam ettiler. AKP de bu desteği bir yandan vesayetçi güçlere karşı ustalıkla kullanırken, diğer yandan “vesayete son verme çizgisini Kürt özgürlük hareketini tasfiye etme çizgisiyle” birleştirdi.


O andan sonra aydınların AKP’yi destekleme tutumu adım adım gericileşti. PKK’yi “iki halkın düşmanı” saymaya kadar vardı. Elbette bu aydınlarla AKP özdeş hale gelmedi. Ama aralarındaki fark şundan ibaret kaldı: PKK’ye karşı kanlı bir imha mı, yoksa onları bölerek, zayıflatarak, siyasi yoldan tasfiye mi? AKP birinci şıkkı, bu aydınlar ikinci şıkkı savundular.


Şimdi durum değişiyor. Düne kadar AKP’ye destek veren ve onun demokrasi getireceğine inanan “aydınlar”, bu “inançlarını” yitiriyorlar. Kürtlerin arasından “Başbakanın Kürt sorununu çözeceğine inananan”lar çıksa da, Türk aydınları arasında bu inanç artık neredeyse sıfırlanmış bulunuyor. Bu inancını yitirenlerin başında Ahmet Altan geliyor. Şimdi o ve çok sayıda aydın AKP’ye karşıtlık temelinde, Kürt özgürlük hareketiyle asgari bir ortak noktada duruyor. Ve dün “PKK’yi silahlı yoldan mı, siyasi yoldan mı tasfiye” konusunda AKP’yle tartışan bu aydınlar, şimdi Kürtlerle AKP’ye karşı mücadele kararlığında birleşseler de, AKP’ye karşı nasıl mücadele etmeli konusunda Kürt özgürlük hareketiyle tartışıyorlar. Onlar AKP’ye karşı Kürt tarafının “silahsız yoldan” mücadele etmesini talep ediyorlar.


Yani dün AKP’ye “silahsız yoldan Kürt hareketini tasfiye et” diyenler; bugün PKK’ye “silahsız yoldan AKP’ye karşı mücadele et” demekteler.


Bu değişim önemlidir. Bu aydınlar AKP ile birlikte PKK’ye karşı mücadele noktasından, PKK’yle AKP’ye karşı mücadelenin yöntemlerini tartışma noktasına gelmiş durumdalar.


Birinci durumda onlarla diyalog mümkün değildi. Şimdi ise artık mümkündür.


Ve şunu söyleyelim: AKP Diyarbakır’da neyi amaçladı? Anonslar gösteriyor. Saat 15.15’teki anonslarda “ara sokaklara giren polislere silahlı saldırı olabileceği istihbaratı alındığı bildirildi.”  Bir saat sonra da “yüzleri maskeli bir grubun üzerinde silahlar bulunduğu ve polise silahlı saldırıda bulunacağı istihbaratı üzerine tüm görevlilerin çelik yelek giymesi talimatı verildi.” Bir gün önce ise polis Diyarbakır’da bir “silah deposu” ele geçirdiğini duyurdu.


Bu yalanlar da gösteriyor ki, polis yaptığı zorbalığın “silahlı bir direnişe” neden olacağını biliyor. O nedenle bu ananslar yapılıyor. Yani belli ki Hükümetin amacı, Kürt halkını şehirlerde, istediği bir zamanda ve yerde, örgütsüz ve denetimsiz bir silahlı direnişe zorlamak. Ama başaramıyor.


Amed’de AKP’nin polis birliklerine karşı, “silahsız serhıldan” bir zafer daha kazandı.


Aydınlar dağdaki savaşı “silahları bırakın” diye durdurmakla uğraşmak yerine, AKP’nin tepeden tırnağa silahlı kuvvetlerine karşı “silahsız serhildanı” bütün güçleriyle desteklemeli. Örneğin, 14 Temmuz yürüyüşünün başında BDP’lilerle birlikte Ahmet Altan ve düne kadar AKP’ye destek veren aydınlar yer alsaydı ne olurdu?


İyi olurdu...

Kürt Devletinin Diyeti ya da ‘Barışın Ücreti’


Benjamin Franklin, “barış bile büyük ücretle satın alınır” diyor.
Ortadoğu’nun kan gölüne çevrildiği, üstelik çok daha şiddetli savaşların yaşanacağının beklendiği günümüzde insan, olası bir Kürt- Türk barışı için kimin, hangi ‘ücreti’ ödeyeceğini merak etmeden edemiyor.
Kaldı ki henüz kuzeyi içine almasa da Türk devleti ile Güney Kürdistan arasında sıcak bir ‘barış havası’yaşanıyor.
Güney liderliğin Türk devletine Kerkük petrollerini‘barışın diyeti’ olarak önerdiği de iddia ediliyor.
Türkiye’nin müstakbel Kürt devletine hamilik yapması karşılığında Kerkük petrolünden pay alacağı söyleniyor.
Tarafların Kerkük’ün statüsü konusunda ortak bir çözüm buldukları da söyleniyor! Mesud Barzani’nin “Türkiye’nin Kerkük siyaseti değişti” demesinin altında bu yatıyor!
Güney liderliğiyle Türk devleti arasında Kerkük ve petrol başta olmak üzere birçok alanda ‘stratejik işbirliği’ yapılmışa benziyor.
Gidişat Türkiye’nin Güney’i himayesi ya da egemenliği altına alacağına işaret ediyor. Elbette bu çok sorunlu ve deyim yerindeyse ‘bıçak sırtı’ bir süreç olacaktır.
Zira İran, Amerika’nın yönlendirdiği bu süreci bozmak için elinden geleni yapacaktır; yapmaktadır da.
Maliki’nin Irak ordusunun başında Kerkük’e çıkarma yapması, İslamcıların Hewlêr’de parlamento binasını basması ve ayrıca rejim yanlısı Arapların Halep’te Kürt mahallesine saldırması İran’ın gidişata duyduğu tepkiden kaynaklanıyor.
Sık sık Güneyli Kürtleri tehdit eden İran, çok ciddi sorunlar çıkaracağa, ortalığı karıştıracağa benziyor.
İran, gücü gidişatı önlemeye yetmese de, bölgesel altüs oluştan ve içine girdiği siyasal anafordan ciddi yara almadan çıkmak istiyor.
Bu amaçla da Kürtler ve Kürdistan üzerinden Türkiye’yle kıyasıya rekabet ediyor.
Irak ve Suriye’nin çözülmenin eşiğine gelmiş olması Kürtlerin önemini arttırdığı için İran, Kürtleri ve Kürdistan’ı etkisi altına almaya çalışıyor.
Tabii, İran gibi Amerika ve Türkiye’nin de gücü bölgesel gelişmeleri yönlendirmeye yetmiyor.
İran gibi Amerika’ya da Kürt takviyesi gerekiyor! Özellikle Suriye’de PKK’nin desteği ciddi önem arz ediyor. Birçok siyasal gözlemci Suriye’nin kaderinin Kürtlere bağlı olduğu fikrinde birleşiyor.
Anlayacağınız gözler PKK’ye çevrilmiş bulunuyor. PKK’nin alacağı kararın etkili olacağı ve dengeleri sarsacağı biliniyor.
Özellikle Amerika olası bir Şii-Kürt ittifakından çekiniyor. Türkiye’nin de aynı endişeyi taşıdığı ve kaygılandığı açıkça belli oluyor.
Amerika ve Türkiye’nin kaygılarından kurtulmasının yolu ise PKK’ye ‘barış diyeti’ ödemelerinden geçiyor.
Güney Kürtleriyle ilişkilerini geliştiren ve egemenliğini Kerkük’e kadar uzatmayı düşünen Türkiye’nin PKK’yi ikna etmeden bölgede adım atması zor görünüyor.
Bunun farkında olan Amerika-Türkiye cephesi, bir yandan PKK’yi yoğun bir kuşatma ve baskı altında tutuyor, diğer yandan onun ekseninde olduğu yeni bir süreci tartışıyor.
Yeni süreç ya PKK’yle yeni ve kapsamlı bir müzakere ya da şiddetli bir savaş başlatacaktır.
Kimi basın organlarında PKK’ye yönelik kapsamlı operasyon hazırlığı yapıldığına dair iddialar yer almaktadır. MHP’ye yakın Yeni Çağ gazetesi, Amerika’nın Kürt devletini himayesine almasına karşılık olarak Türkiye’ye PKK’yi teklif ettiğini yazıyor!
Türk Genelkurmay Başkanı Necdet Özel ile Başbakan Erdoğan arasındaki zirvede bunun konuşulduğunu iddia ediyor ve Özel Paşa’nın Amerika gezisini de buna bağlıyor.
Güney liderliğiyle Türkiye arasındaki ‘stratejik işbirliğinin’ geliştiği, bağımsızlık tartışmalarının alevlendiği bir dönemde PKK meselesinin tartışılıyor olması, yeni bir dönemin başlayacağını gösteriyor.
Doğrusu bunca tecrübeden sonra Türk devletinin varlığiını riske atacağına ihtimal vermek zor. Amerika da PKK’nin şiddet kullanılarak tasfiye edilemeyeceğini iyi biliyor. Ayrıca PKK’yi kuşatma ve baskılama politikasında takvim aşılmştır ve sonuç da alınamamıştır.
Yani Güney Kürtlerinden petrolü ‘barış diyeti’ olarak alan Türk devletinin, PKK’ye ‘barış diyeti’ ödeyeceği gün yaklaşıyor.
Kürt ve Türk halklarının özlemini çektiği barışın gerçekleşmesi, özgür ve ortak bir geleceğin inşa edilebilmesi için, şimdi Türk devletinin PKK’ye ‘barış diyeti’ ödemesi gerekiyor.
PKK, ‘barış diyeti’ olarak, Kürtlerin temel haklarının anayasal güvence altına alınmasını, özerkliğin sağlanmasını ve karşılıklı af temelinde büyük bir barış planının hazırlanmasını istiyor!
Borcunu ödemekten aciz Türkiye yakın erimde ‘toplu ödeme’ yapmak zorunda kalacağa benziyor!
Kürtlerin birliği ve direnişi sayesinde bölgenin olduğu kadar Türkiye’nin de iç siyasal dengelerinde radikal değişimler kaçınılmaz hale gelmiş bulunuyor.
Dolayısıyla umudu korumak ve sıkı durmaya devam etmek gerekiyor.
Günay Aslan / Özgur Politika

AKP-Fetullah Faşizmi Büyük Bir Saldırıya Hazırlanıyor




  • Türk medyası son yıllarda “ülkenin birlik beraberliğinden yana” ve doğal olarak PKK karşıtı, AKP’ye angaje olmuş silik tipleri konuşturuyor. Oluşturmak istedikleri bir algının malzemesi yapıyorlar bu kalitesiz madenlerden! O  algı da şu: Kürdistan’da PKK’nin eşsiz bedellerle geliştirmiş olduğu demokratik ulusal birliğin aslında tüm Kürtleri kapsamadığı imajını oluşturmak. Ve tabii ki bu şekilde hem birliği parçalamak hem de işbirlikçi ihaneti yeniden örgütlemektir. Devletin paramiliterlerini bu yüzden salıverdiler. Gurbet kuşlarını bu yüzden geri getirdiler. Sözüm ona cemaatler, STK’lar “PKK, otoritesine biat etmeyenlere böyle davranmaya devam ederse, Kürtler arasında iç savaş çıkar. Biz de kendimizi ifade etmek istiyoruz Kürdistan’da” diyorlarmış. Amaç belli. Kürdistan’a ihaneti örgütlemek. Bunun için de önce çok çeşitli siyasi güç varmış algısı yaratıyorlar. Suni döllenme ile hain bir Kürt oluşum geliştiriyorlar.

  • AKP Kürt İhanetini Örgütlüyor

  • Ancak fena yanılıyorlar. PKK’nin ulaşıp örgütleyemediği bu Kürtler AKP’nin bu politikaları sayesinde Kürtlükleri’nin farkına varacaklar belki. Ama asla Kürtlerin nezdinde bir haklı-meşru konum elde edemezler. Nedeni çok basittir. Kürdistan’da sömürgeciliğe karşı savaşmamış hiçbir güç, Kürtlük iddiasında bulunamaz. Bulunsa da tek bir Kürdü yanında bulamaz. AKP faşizminin tepside onlara yönetecekleri bir ulusu sunacağını hayal ediyorlar. Bu hain ve gafil damar yakın dönemde Kürdistan isyanlarına karşı örgütlenmiş Mala Emeré Mihé’ye, Eminé Perixané’ye, Hamidiye alaylarına, İdrisé Bitlisi’ye kadar gidiyor. Bu hain damar son olarak kemalist rejimin isyanları bastırmasından sonra Adalet Parti iktidarı döneminde ortaya çıkıp devletle bütünleşmişlerdir. Bugün AKP de kemalist uygulamayı devralmış ve uyguluyor. Özgürlük, adalet ve eşitlik isteyen Kürdü yok ederken, mazlum ve masum Kürt halkının kurtuluşu için tek bir sözü, eylemi olmayan hain kürdü ikame etmek istiyor. Bunlara devrim artığı muamelesi yapılıyor. Ama artık çok geç ve bu hainlerin 30 yılın direnişinin mirasına konup, rantını kişisel ve ailesel çıkarlarına peşkeş çekme şansları yoktur.

  • İkincisi; Türk faşizminin paramiliter kontraları (hizbişeytan ve korucular) Kürdistan halkının nefretini kazanmış tetikçilerdir. AKP şimdi bu tetikçileri de siyasallaştırmak istemektedir. Onbinlerce sivilin katliamından sorumlu bu paramiliter çetelerin Kürdistan halkının temsilcisi haline getirilmeleri mümkün mü? Bu çetelerin Kürdistan halkının talepleriyle ilgileri yok ki? Aksine meşru ve haklı taleplerine karşı devletin saflarında savaşmış paralı askerlerdir.  O halde bu kesimlerin ve eski isyanlarda devletin yanında yer almış işbirlikçi çevrelerin öne çıkarılmasının temel nedeni Kürdistan halkının birliğini bozmaktır.

  • Bu plana bilinçli katılan hainler, sanki sömürgecilikle yıllardır savaşıyorlar, sanki Kürt ve Kürdistan değerleri için emek verip sıradan bir talebin sahibi olmuşlar da, elde kazanımları var da PKK bunların elinde alıyormuş havası içinde konuşuyorlar. Bunlar Kürtlerin hakları için değil de olsa olsa devletin emir vermesiyle birlikte yine paramiliter rollerini oynayabilirler.

  • PKK Dikkatli Olmalı

  • AKP faşizminin bu planda kararlı olduğu anlaşılıyor. Tarihte Pax Roma, günümüzde Pax Americana  diye anılan, güçlünün barışını dayatıyor. Beşir Atalay bunu itiraf etti. Türk devleti kendisini güçlü görüyor ve Kürtlerin direnişini kırmak suretiyle barışın geleceğine inanıyor ve bunu uygulamak istiyor. Aralıksız süren askeri ve siyasi operasyonların amacı budur. Kürt hainlerinin öne çıkarılmasının amacı budur. Aksini düşünmek mümkün değil. Kürt kıyımı sürerken devletin çözüm için hazırlık yaptığına inanmak için saf olmak gerekiyor. 

  • PKK bu dönemde son derece dikkatli olmalıdır. Diplomatik girişimlere aldanmaması ve askeri tedbirleri derinleştirmesi gerekiyor. Kritik bir eşikten geçiyoruz. Hitlerin Hitler olabilmesi için büyük bir savaşa girişmesi ve başarması gerekiyordu ve yaptı da.  Tayyip tek devletin, tek milletin, tek dinin, tek dilin TEK ADAMI olmak istiyor. Türkiye’de tek adam olabilmenin, tek adam olarak kabul görebilmenin bir tek şartı vardır. O da Kürt katliamını başarmaktır. Şu anda Beşir Atalay’ın “çok yönlü çalışmamız sürüyor, teslim almaya kadar gidecek bir süreç yaşanıyor” dediği şey, gerillanın, halkın tasfiyesidir. Sri Lanka modelidir. AKP devleti, ABD ve Güney güçlerini teknik ve fiziki destek gücü olarak ikna etmiş durumdalar. Tayyip bu saldırıyı düzenleyecektir. Onun yeni Mustafa Kemal veya Hitler olmasının kapısını böyle bir saldırıyla gelecek bir zafer açacaktır. Bütün her şey buna göre planlanmıştır. İç şartlar buna uygun hale getirilmiştir. Dış ittifaklar da öyle. Pax Tayyip, onu ebedi lider yapar.

  • Tayyip Nasıl Tek Adam Olabilir?

  • Peki başarma şansı var mıdır? Başarma olasılığı zayıf da olsa vardır. Bu zayıf olasılık, Türk devletinin gücüyle ilgili bir durum değildir. Tamamen PKK’nin tutumuyla ilgilidir. PKK’nin direnişi bu zayıf olasılığı tümden ortadan da kaldırabilir. Bu, Tayyip’e nefes aldırmamakla mümkündür. Tayyip ustalık dönemine yükselişini PKK-İran savaşına borçluydu. PKK gerilla operasyonlarını şu veya bu nedenle durdurursa hem askeri hem siyasal tasfiye olasılığı artar. Başka bir deyişle Tayyip TEK ADAM olur. Sadece Kürtlerin değil, tüm Türkiye’nin kaderi aslında PKK’nin elinde. Bu faşist teröre karşı direnen tek güçtür. Bunu sürdürmesi halinde; yani faşist teröre karşı direnişle ayakta durması halinde, bu, hem Kürtlerin özgürlüğünü garantilemek olacak hem de DİNCİ-FAŞİST DİKTATÖRLÜĞÜN ilanını engellemiş olacaktır. Aynı zamanda Türkiye halklarının, emekçilerinin, demokratik güçlerinin demokratik direniş cephesinin kuruluşunu hızlandıracaktır.

  • Kürtlerin faili belli katillerinin (dinci faşist AKP) Kürtleri, faili meçhul cinayet işleyen katillerle (kemalist faşistlerle) tehdit etmesi aptalca bir şeydir. Kimse bu şantaj politikalara boyun eğmez. Kemalistler Kürt yurtseverleri gayri resmi katlediyordu, AKP Roboski’de olduğu gibi resmi yollarla katlediyor. Fark yöntemdedir ama sonuç aynıdır. Kürtlere geri adım attırma amaçlı bu tehditkar politikalar, sadece yeni katliamlara zemin hazırlamak için dile getirilmektedir.

  • Arkadaşlar, Tayyip Tamamdır… 

  • Hababam Sınıfı serisinin bir bölümünde Ekrem hoca öğrencilerin ısrarına dayanmaz ve binicilikteki “ustalığını” göstermek için ata biner. Ancak biner binmez at dört nalla koşmaya başlar. İnek Şaban, Ekrem’in başına gelecekleri tahmin ettiği için sevinçle arkadaşlarına döner ve ellerini şakırdatarak “arkadaşlar sizlere ömür Ekrem hoca tamamdır” der. Ekrem hoca bir kaç gün sonra çıkageldiğinde tanınmaz haldedir. Eski bilgiçlik havalarından eser yok. “Ne bu halin” diyenlere “at beni kaçırdı” itirafında bulunur.

  • Biz de Roboski katliamından sonra, Tayyip Erdoğan’ın zulmüne uğrayanlara diyoruz ki “sizlere ömür, Tayyip tamamdır.” At, insanların baş edemediği Ekrem hocaya öyle bir ders vermişti ki, uslanmaması imkansızdı. Deli Ekremi akıllı yapmıştı. Tabi epey hırpalayarak, yara bere içinde bırakarak, anyayı konyayı göstererek bunu yapmıştı. Tayyip’in atı da Roboski katliamıdır. Roboski’den sonra Tayyip tanınmaz hale geldi. Psikolojisi bozuldu. Artık maske takma gereği duymuyor. Faşist yüzü ile sahnelerde boy gösteriyor. Tırmandığı zirveden inişe geçmiştir. Roboski katliamını siyaseten savunması, seleflerinin yoluna girdiğini gösteriyor. Galiba şu anda kavgalı olmadığı iki kişi var. Biri “başbakan bana fırça atabilir ama henüz atmadı” diyen Metiner; diğeri ise eşi Emine.  Ondan da emin olmamak lazım ya. Bunun dışında herkesle kavgalıdır. Y. Şafak’ı, Zamanı azarlıyor, yazarlarının işine son veriyor. Taraf’a bile küs. Artık varın, diğer medyayı siz düşünün.

  • Roboski, Tayyip’in kimyasını bozmuştur. Psikolojinin yanında aklının fontları da virüs yemiş durumda. Erken bunalım diyenler de yok değil. Son örneği de CHP’yi Suriye konusunda uyarırken yaptığı konuşmadaki maddi ve teknik hataların iç içe geçmiş olmasıdır. Dedi ki, “İsrail öldürünce suç oluyor da Esad öldürünce neden suç olmuyor.”  Bu sözler daha iki yıl önce İsrail’e “one minute” çekmiş birine ait. Bu cümlenin açık anlamı, Tayyip İsrail’i savunuyor! Çünkü CHP İsrail karşıtı! Anlaşılan ABD’nin günlük telkinleri ile anlık manevra yapan Tayyip, kontrolü iyice kaybetmiş durumda. “Arkadaşlar… Tayyip tamamdır.”


  • Aslan Pasur

  • 11.06.12

  • apasur84@mynet.com

  • 11/06/2012

AKP 3. Milliyetçi Cephe’yi Kuruyor

Erdoğan-Kurtulmuş görüşmesi

1970'lerin MC Hükümeti
AKP hükümetinin “Alicengiz” oyunlarıyla çıkarttığı 3. Yargı Paketi, Türkiye ve Kürdistan kamuoyunun yoğun beklentilerini boşa çıkarttı. Hukuki olmadığı onlarca örnekle ispat olunan sözde “KCK davası” nedeniyle uzun süredir tutuklu bulunan başta Barış ve Özgürlük Bloğu milletvekilleri olmak üzere Kürt legal kurumlarındaki yüzlerce insanın serbest bırakılma taleplerinin reddi beklentilere en hızlı yanıttı.

Diğer yandan yüzlerce Kürt’ün katili Hizbullah sanıklarını serbest bırakılması, Sivas katliamı davasındaki ‘zaman aşımı’ gerekçesi ve Hrant Dink davasındaki alaycı cüretkar tavırla yara alan kamu vicdanı, Bahçelievler katliamından hüküm giymiş ülkücülerin bırakılmasıyla kanamaya devam etti. Yeni yargı paketinin doğal bir sonucu olarak görülmesi istenen bu karar, kimi olaylarla birlikte ele alındığında AKP hükümetinin önümüzdeki dönem hedeflerinin anlaşılmasına katkıda bulunuyor. Türkiye yakın tarihinden birkaç kesiti hatırlayarak, bu planlar hakkında varsayımlarda bulunabiliriz.

İTTİFAK SOL’A KARŞI

1968’le birlikte dünyada hızlı bir şekilde gelişen ve Türkiye’deki devrimci gençlik hareketiyle tetiklenen devrim dalgası, 12 Mart 1971 darbesiyle engellenmek istendi. Türkiye devrimci hareketin önderleri şahsında hedef alınan sol hareket, darbeyle etkisiz kılınmaya, halk nezdindeki etkinliği kırılmaya çalışıldı.

Siyasi belirsizliğin ve kötü ekonomik yönetimin yarattığı rahatsızlıklar sol hareketi güçlendirirken, adil düzen istemleri, “Demokratik-bağımsız Türkiye” talepleri artıyordu. 74 affı ile kısmen serbestlik kazanan ve 75’lerde tekrardan örgütlenmesine hız veren devrimci sol harekete karşı darbeyle tam anlamıyla zafer kazanamayan devlet, farklı mekanizmaları devreye koydu. Solun gücünden rahatsızlık duyan milliyetçi hareket ve devlet, Milliyetçi Cephe hükümeti kurarak durumu tersine çevirmek istedi.


BİRİNCİ MİLLİYETÇİ CEPHE

Sağın geleneksel temsilcisi Adalet Partisi(AP), kendisini İslam’ın temsilcisi olarak gören Milli Selamet Partisi(MSP), ülkücü hareketiyle sokaklara hakim olmak isteyen Milliyetçi Hareket Partisi(MHP) ve dönemin statükocu sağcı Güven Partisi(GP)’nin oluşturduğu Milliyetçi Cephe (MC) hükümetinin en önemli önceliği yükselen solu durdurmak, sola karşı baraj oluşturmaktı. Yine solun milyonlarca taraftarı ve destekçisine karşı tehdit olarak kurulan MC hükümetinin sokaktaki en büyük gücü de ülkücü hareketti.

ÜLKÜCÜLER HÜKÜMETİN SİLAHLI MİLİSLERİYDİ

1960’lı yılların ortasında NATO/ABD tarafından örgütlenen, hem ABD’de ve hem de Türkiye’deki kamplarda eğitilen ülkücüler bu iş için biçilmiş kaftandı. Silah ve tüfeklerle atış talimleri de içinde olmak üzere çeşitli askeri eğitimlerden geçen ülkücülere kolluk güçlerinin büyük bölümü sempati duyuyor, desteğini de gizleme gereği duymuyordu. “Ordu-millet el ele”, “Ülkücüler güvenlik güçleriyle el ele” sloganları sola karşı ittifakın temelini teşkil ediyordu.

ÖZEL HARP DAİRESİ

“Anti-solcu” cephede meclisteki MC hükümeti, ordu ve emniyetin büyük bölümüyle ülkücü hareketin ortaklığına yeterli gelmiyordu. Sözde olası bir Sovyet işgaline ve komünizme karşı ‘ülkeyi koruma’ (!) görevi atfedilen ve sivil bir örgütlenme olarak doğan milis hareketi bu ortaklık içinde yer aldı. Amerikan Askeri Yardım binasında örgütlenen ve Genelkurmay bünyesinde faaliyet sürdüren Özel Harp Dairesi, kontrgerilla savaşı yöntemleriyle solu durdurmak için kuruldu.

Gizli silah depoları olan ve ömür boyu görevli kişilerden kurulan bu daire Avrupa’da NATO bünyesinde kurulan ve İtalya’daki Gladio, Yunanistan’daki Kuzu Postu ve Fransa’daki Rüzgar Gülü, isimli örgütlerle paralel çalışıyordu. Türkiye ve Kürdistan’da yüzlerce katliamın altına imza atan Özel Harp Dairesi, MC hükümetiyle işbaşı yaptı.

KATİLLER DEVLET GÜVENCESİNDEYDİ

Siyasi ve askeri gücü elinde bulunduran ülkücüler şüphesiz daha avantajlıydı. Neredeyse her gün birkaç solcu katlediliyor, sol harekete çember daralıyordu. Üstelik hukuk oyunlarıyla katliam davalarında tesadüfen sanık koltuğuna oturan tüm ülkücüler, devletin organlarınca verilen resmi raporlarla belirtilen yer ve zamanda olay yerinde olmadıklarını ispatlıyor, elini kolunu sallayarak mahkame salonlarından çıkıyordu. Bu nedenle birkaç göstermelik ülkücü tutuklaması dışında zindanlar sadece Kürtler, solcular, demokratlarla dolup taştı.
8 EKİM 1978

O dönemde ülkücülerin pervasızlığının en iyi göstergesi ise 8 Ekim 1978'de Ankara Bahçelievler'de TİP üyesi 7 kişinin katledilmesiydi. Tezgah aynıydı. Katliamdan sonraki gelişmeler Dink’in katili Ogün Samast ile Türk bayrağı önünde polislerin fotoğraflar çektirmesi ve Samast’ın övülmesinden farksızdı. Masum solcu gençlerin katilleri, övgüler dizilen “kahraman”lara dönüştü. 7 TİP üyesi gencin planlı ve örgütlü şekilde hedef alnması ülkücülerin solcular karşısında ne denli güçlü pozisyona geldiğinin mesajını taşıması açısından oldukça önemliydi.

MC’NİN GÜCÜ

Solculara işlenen katliamların en büyük destekçisi ise şüphesiz birinci ve ikinci Milliyetçi Cephe Hükümetiydi. Milliyetçilik ortak paydası dışında bu kesimleri bir araya getiren diğer önemli bir unsur da kapitalist sisteme bağlılıkları, serbest piyasa ekonomisine dayalı burjuva örgütlenmelerini oluşturmalarıydı. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik zorlanma, hayat pahalılığı ve kalkınmadaki düşüşe rağmen bir avuç işadamının zenginleşmesi bu iki cephe hükümeti döneminde yaşanacaktı.

YENİ MİLLİYETÇİ CEPHEYE DOĞRU

Bugün yine 70’lerin başındaki kimi gelişmelere tanıklık ediyoruz. Kapitalist gelişme, ulus-devlet anlayışı ve milliyetçilik paydasında kurulan AKP, devlet içindeki kadrolaşması ve tüm devlet kurumlarını ele geçirmesi yetmemiş gibi yeni ittifaklara yöneliyor. Hukuk organlarında, bürokraside, eğitim kurumlarında, üniversitelerde, mecliste, ordu ve emniyette kadrolaşmasını tamamlayan AKP, iktidarların “büyümezsek küçülürüz” altın formülüne uyarak daha geniş alanlara açılmayı hedefliyor.

Kürdistan’daki etkinliği zayıflayan AKP bu gücü tekrardan kazanamayacağının bilinciyle Kürdistan’daki savaşı alabildiğine tırmandırırken, Türkiye’nin geri kalan kesiminde kendisine biat edecek her türlü siyasi ve ekonomik örgütlenmeyi bünyesine çekmeye çalışıyor.

Bahçelievler katliamı sanıklarının serbest bırakılmasıyla milliyetçilere istediklerini yapabilecekleri mesajını veren AKP, diğer yandan da Türkiye’nin önde gelen İslamcı kadrolardan Numan Kurtulmuş’u yanına aldı. Tüm bu nüanslar Türkiye’nin AKP’nin eliyle 3. Milliyetçi Cephe iktidarına doğru gittiğinin işareti. Geçmişin Milliyetçi Cephe hükümetlerini ve ardından gelen karanlık dönemleri hatırlamak, yeni milliyetçi cephe hükümetini anlamamıza yardımcı olacak.


Fırat Haber Ajansı(ANF)