25 Haziran 2012 Pazartesi

Bir Halkın Onuruyla Oynamayacaksın!..

Eğer şeref, onur diye bir üstün değer yargısından haberin varsa, bir halkın onurunu eğlencelik yaparcasına ülkesini işgal etmeyecek, onurunu ilkel dünyada eğlencelik yapıp, çiğnemeyeceksin!..
Bunu yaparsan, isyan meşrulaşır, evrensel hak olur. İsyan büyüyerek, çağın en son teknolojisiyle donanımlı ordunla meydan savaşına girme aşamasına gelir. Halk isyanını devletin kesintisiz terörüyle engelleyemezsin. Yalan maratonları, "ben senin xulamınım abi, elini ver öpim" yaltaklanmaları, işportacı kurnazlığının yalakalığıyla onları kandırıp, uğrunda hayatlarını adadıkları davalarından vazgeçiremezsin.


Öldüre öldüre bitireme planları, vahşi işkenceler, cinayetler, toplu kırım, yangınlar ve insanlık suçu zehirli gazlar, napalm bombaları çözüm değildir. Hiç bir dönem ve coğrafyada çıkar yol da olmadı.
 Kürtlere, "iyiliğiniz için çocuklarınızı öldürüyoruz" propagandası ise insanlıkla alay etmektir. TC’de bu yapılıyor.


Topyekün savaş ve toplama kamplarıyla Kürdistan'a yayılanlar, utanmazlığın benzersiz örneğiyle Kürtlere dönüp, "seni ve teröristi ayırıyorum" diyebiliyor.


Terörist dediği ise onun oğlu, eşi, dayası, amcasıyla çocukları, başka bir deyişle bütün bir halktır.


Halkın canından can almayı, ona iyilik olarak sunuyor, rejimin başı. Onurunu ezmeyi de insalık olarak…


Oysa Kürdün ülkesi işgal altında, mensubiyeti talan edilmiş, kimliği suç sayılmış bir halk sözkonusudur. Bir Kürt olan Ahmet Koca, yolunu kesen polisin yanında, kardeşiyle Kürtçe konuşunca terörist oluyordu. Yedi polis, kadınlı, erkekli, çocuklu ailesinin gözü önünde genç adamı linç etmeye kalkışıyordu. Adaletleri, Adana’da Mehmet Tahir İlhan adındaki sağır ve dilsiz bir Kürt’ü PKK propagandası yapma suçlamasıyla 8 yıl hapis cezasına çarptırıyordu. Kararın suç delili, üstünde çıkan krem kutusu ve evindeki renklerdi.


Genelkurmay Başkanı ve Başbakan "ne çok Kürt öldürdük" diye övünüyorlardı.


Ta başından beri, bu böyleydi. Ölüme ara verildiğinde Kürtlerin yeri toplama kamplarıydı. Gerisinde de satın alınmış, kiralanmış Kürt figürlerin gölgesinde entrikaydı. Entrikanın mihveri ve temeli ise böl-yönet…


Bugüne kadar hiç biri, ben ne yaptım, hangi herzeyi yedim de bir halk isyan etti diye düşünmedi. Çünkü düşünmenin temelinde insanlık, insanca çözüm vardı, o da bunlarda yoktu.


KCK adıyla girişilen tutuklamalar, adı konmamış parti kapatmaydı. Recep Tayyip’in son açıklamasına bakılırsa, entrikanın son hamlesi BDP’yi parçalamaktı. Bunu başararak meyveyi almak ve davayı halletmek istiyordu. Recep’e göre, bu iş de pişmek üzereydi.


Bu çözüm mü? Böl ve yönetle Kürdistan meselesi bitseydi, onlardan öncekiler rahat uyurlardı. Üstelik ellerinde sayısız kiralık Kürt varken, bunlara yenilerini eklemek ne işe yarayacak? Çünkü geride isyancı milyonlar var. Gidenin yerini doldurmaya hazır bekleyen milyonlar…


O halde, böl ve yönet entrikası çözüm değil, son nafileliktir…


AKP rejimi, kiralık adam yerine kullandıklarından bazılarının yakasına Kürt aydını etiketi takılarak, televizyonlarda rejimin propaganda bülbülü olarak öne sürülüyor, kimileri gazeteci, yazar oluyor, bazıları milletvekili payesiyle vitrin süsü yapılıyordu.


Bunlar, yalan satarak ücretlerini çoğaltıyor, bu arada Kürt halkının kendi kanıyla kanırtarak, işgalcilerden kopardıkları kazandıkları AKP rejiminin ihsanı, vicdanının lütfü olarak sunuyorlardı.
Ahmet Altan, dünkü yazısında mücadelenin, küçük de olsa kazanımlarını şöyle anlatıyordu:


"PKK ilk kurulduğunda bu ülkede "Kürt” denemiyordu, sokakta Kürtçe konuşulamıyordu, Kürtçe şarkı söylemek hayatından vazgeçmek anlamına geliyordu. Kürtün, Kürtçenin varlığını bu ülkeye "silah” kabul ettirdi, bu bir gerçek. Ne yazık ki korkunç bir sağırlıkla hastalanmış kulaklar ancak silah sesiyle açıldı.”


Demek ki Kürtler, bir şeylere sahip olduysa, bu bir bağış değildir. Kanırta kanırta aldılar. En başta da, adanmış gençlerin can siperane fedakarlığıyla...


Partili olmayan (bağımsız) Diyarbakır milletvekili Leyla Zana da, seçim sürecinde bu gerçeğin izinden gidip, geleceğe bakarken, "Gerilla Kürt halkının sigortasıdır” demişti.


Leyla Zana gerçeği, doğruyu söylemişti. Ayrıca kazanımlar, AKP dönemine de ratlamıyordu. AKP yokken Kürtçe konuşma yasağı kalkmıştı. Bu insaniyetlerinden değil, önünü alamadıkları içimdi.
Generaller, Milli Güvenlik Kurulunda, Kürtlere Kürtçe propaganda yapacak bir televizyonun gerekliliğini karar haline getirirken, Türk televizyonlarından ilk Kürtçe seda yayılırken, AKP şeflerinden kimileri, henüz İstanbul’daki Mahmutpaşa, kimileri de Kasımpaşa pazarlarında işportacılık yapıyor, gelen, geçene bozuk malı sağlam diye satmaya çalışıyorlardı.


GAP televizyonu yayındayken onlar henüz, önünde elpençe divan durup, iki elini birlikte öptükleri Erbakan'ı devirme entrikalarına başlamamışlardı. TRT’de Kürtçe yayın, Olaganüstü hal rejiminin kalkması, AKP’den önce kararlaştırılmıştı, Milli Güvenlik Kurulunda. AKP bunlarla övünüyor, ama hazır buldu.


Böl ve yönet entrikası da yeni değildir. Ağa babaları, bunu hep deneye geldiler. Ama çözümse eğer, sonuç ortada...


AHMET KAHRAMAN
akahraman61@hotmail.com

Yeni Osmanlıcılık Akdeniz'e Gömüldü

 'Komşularla sıfır sorun' diye yola çıkıp Osmanlı hayaline kapılan, İsrail Cumhurbaşkanı'na meydan okuyup sahiplendiği bir gemiyi İsrail'in vurmasıyla sarsılan Türk devleti, Irak savaşındaki tavrından duyduğu pişmanlıktan dolayı Suriye'de başı çekmeye kalkışınca beklenen an geldi.

Bir Türk savaş uçağının hava sahası ihlali yaptığı için cuma günü Suriye tarafından düşürülmesinin yankıları sürüyor. Ankara, bütün bileşenlerin çıkış ararken, uluslararası güçlerden henüz sahiplenici bir tavır gösterilmedi.

Türk Hava Kuvvetleri’ne ait savaş uçağı, Suriye topraklarını ihlal ettiği için Suriye tarafından vurularak düşürüldü. Uçağın iki pilotunun bulunması için ortak arama yapılırken, Brezilya’dan dönen Başbakan Erdoğan başkanlığında gerçekleştirilen “güvenlik zirvesi”nin ardından yapılan yazılı açıklamada, “Uçağımızın Suriye tarafından düşürüldüğü anlaşılmıştır” denildi ve “Türkiye olayın tam olarak aydınlatılmasının ardından nihai tavrını ortaya koyacak, atılması gereken adımları kararlılıkla atacaktır” ifadeleri kullanıldı.

‘Bizim hava sahamıza girdi’


Bu açıklamadan kısa bir süre sonra konuya ilişkin Suriye Savunma Bakanlığı da yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, “Türk jeti bir kilometre topraklarımıza girdi. Hava sahamızda sınır ihlali gerçekleşti. Türk jeti karasularımız üzerinde alçak uçuş yapıyordu. Hedefi vurduktan sonra Türk uçağı olduğunu tespit ettik” ifadeleri yer aldı.

‘Uçağın hızından olabilir’


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yaptığı açıklamada, “Jet uçaklarının deniz üzerinde uçarkenki sürati düşündüğünüzde, sınırlara kısa mesafeli olarak girilip çıkılması rutindir biraz” diyerek sınır ihlali yapılmış olabileceğini söyledi. Gül ayrıca, “Neticesi çok ağır olduğu için detayları incelemeden net bir açıklama yapılamaz. Gereken yapılacaktır” diyerek üstü kapalı tehdit etti.


Muhalefet ise olaya temkinli yaklaştı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu , “Üzücü bir olay. Uçağımızın düşürülmesi bizim kabul edebileceğimiz olay değil, ama bunun soğuk kanlılıkla ele alınması, tahlil edilmesi, sorgulanması gerekiyor. Aklımızda pek çok soru var. Bunların henüz yanıtını almış değiliz. Umuyorum, önümüzdeki süreç içerisinde Türkiye olayı sağlıklı değerlendirir. Diplomatik kanalların açık tutulması gerekiyor” diye konuştu. CHP’nin diplomat kökenli Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu, “Bu aşamada önceliğimiz pilotlarımızı canlı olarak bulmak olmalıdır” değerlendirmesinde bulundu.

‘Uçağın orada ne işi vardı’


BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak ise diğer siyasilerden farklı bir yaklaşım sergiledi. Kışanak Türkiye’nin son dönemlerde müdahale yanlısı bir tavır sergilediğini söyleyerek şöyle konuştu: “Olay Türkiye’nin Suriye, Ortadoğu politikasını sorgulamamıza vesile olabilecek önemli bir gelişmedir. Başımıza ne dertler açacağı, Türkiye’yi nerelere sürükleyeceğinin bir işareti olmuştur. Buradan yola çıkarak milli bir gururmuş gibi bu işi tanımlayıp, toplumu böyle hazırlayıp, bir müdahale ve bir sıcak çatışma sürecini başlatma yaklaşımı varsa, herkesin bunun karşısında durması lazım. Uçağın orada ne işi vardı, hangi görev için gitti, niye sınır ihlali yaptı, bunların cevabını veremiyorsa bu büyük bir problemdir.”


Başbakan liderlerle buluştu


Başbakan Erdoğan önceki gün bütün gün Suriye’de düşürülen uçağı ilgili değerlendirmelerde bulunduktan sonra, dün de TBMM’de grubu bulunan muhalefet partisi liderleriyle ayrı ayrı görüştü. Liderlere birer mektup gönderen Erdoğan, saat 14.00’te CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile, saat 16.00’da MHP lideri Devlet Bahçeli ile, saat 18.00’de ise BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ile görüştü. Görüşmeye Dışişleri Bakanı ile Genelkurmay İkinci Başkanı da katıldı.

Suriye'ye nota


Türk uçağının Suriye tarafından düşürülmesinin üzerinden üç gün geçtikten sonra Ankara, Şam yönetimine nota verdi. Nota Suriye'nin İstanbul Başkonsolosluğu'na yazılı iletildi.

Davuoğlu, TRT'ye konuştu


Uçağın düşürdüğün günün gece yarısı Başbakanlık'tan yapılan yazılı açıklamanın dışında toplantılarla zaman geçiren Ankara, dün geniş açıklama gereği duydu. Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Türk devlet televizyonu TRT'ye çıkarak, uçaklarının uluslararası sularda vurulduğunu, bütün teknik ve istihbari bilgilere sahip olduklarını belirterek, gerekenin yapılacağını söyledi. 


Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye’nin NATO nezdinde girişimlerde bulunduğunu açıkladı. Davutoğlu, “ NATO Konseyi’nde yapılacak toplantıda 4. madde çerçevesinde bilgilendirme yapılması için talimat verdim. Bu saldırgan tutumun arka planı ortaya konulacak” diye konuştu. Davutoğlu ayrıca, başta bölge ülkelerinin temsilcileri ve P5 ülkeleri (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyeleri) olmak üzere 15 ülkeden muhataplarıyla görüştüğünü de söyledi. Davutoğlu, tüm uluslararası kamuoyunun bu süreçte Türkiye’nin elindeki veriler ışığında bilgilendirileceğini belirtti.

Başbakan'nın nutku yarın


Türk Başbakan Erdoğan'ın detaylar ve Türkiye'nin yol haritasıyla ilgili yarın AKP Grup Toplantısı'nda açıklama yapacağı bildirildi.



AB de konuyu görüşecek

AB dışişleri bakanları, Suriye gündemiyle yarın Lüksemburg'da toplanacak. AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton'ın sözcüsü Maja Kocijancic, toplantıyla ilgili AA muhabirine yaptığı açıklamada, "Suriye zaten öncelikli gündem maddesiydi. Bu konu da (Türk askeri uçağının düşürülmesi) muhakkak ele alınacak" dedi.

Yarınki toplantıda AB üyelerinin alacağı tutum, Türkiye'nin girişimiyle Salı günü toplanacak NATO büyükelçilerinin (Kuzey Atlantik Konseyi) toplantısından çıkacak kararla ilgili önemli gösterge olacak.

ABD temkinli!


ABD Dışişleri sözcüsü Victoria Nuland, Türk askeri uçağının düşürülmesiyle ilgili “Konu henüz NATO’nun gündemine getirilmedi. Şu noktada tüm gelişmeleri izliyoruz, Türkiye’nin açıklama yapması daha doğru. Talep olursa arama çalışmalarına katılırız” dedi.

BM diploması önerdi


BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun da ‘durumu yakından takip ettiği ve bu ciddi olayın iki tarafça itidalle ve diplomatik kanallar yoluyla ele alınmasını umut ettiğini’ belirtti.


Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle, olayın tam olarak araştırılmasını isteyerek, “Büyük endişe içerisindeyim. Zaten gergin olan bir durumun daha fazla tırmanmaması için her şeyin yapılması lazım” dedi.


İngiltere ise Suriye'yi kınadı ve Türkiye'ye desteklerini tekrarladı.

Pilotlardan haber yok


Bu arada üç gündür Akdeniz'de arama faaliyetlerini sürdüren Türk devleti, uçağın enkazına ve iki pilota ulaşamadı.


YENİ ÖZGÜR POLİTİKA 

Suriye'den Açıklama: 'F4 Uçağı, 2,5 km Menzilli Uçaksavarla Vuruldu'

Suriye Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Cihad Makdisi, düşürülen Türk uçağının füzeyle değil 2,5 km menzilli uçak savarla vurulduğunu söyledi.

Suriye Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Cihad Makdisi, bugün düzenlediği basın toplantısında, Türkiye Dışişleri Bakanı'nın Türk askeri uçağının düşürülmesiyle ilgili gerçeği yansıtmayan bir hikaye anlattığını belirtti. Makdisi "Füzelerle vurulmadı, uçaksavarlarla vuruldu. Zaten uçak üzerindeki delikler, bunun uçaksavarlarla yapıldığını gösteriyor. Bu kesinlikle otomatik olarak gerçekleşen bir saldırı. Radarla tespit edilmiş bir uçak söz konusu değil. Gözle tespit edildi, yani radarla tespit edilmedi. Radarla tespit edilen şeye böyle hafif silahla saldırı gerçekleştirilmez, füzelerle olur.

"Askeri heyet davet edildi"

Arama kurtarma çalışmalarının sürdüğüne belirten Makdisi, bu çalışmaların işbirliği içinde yürütüldüğünü belirterek Türkiye’den askeri bir heyet oluşturularak olay yerine gönderilmesi talep edildiğini ancak buna bir yanıt alınamadığını dile getirdi.

Suriye’nin Türkiye ile iyi komşuluk ilişkilerine önem verdiğini vurgulayan Makdisi; ikilli ilişkileri bozan tarafın Suriye olmadığını vurgulayarak Suriye’nin kendisine yapılanın aynısını karşısındakine yaptığını ve Türkiye halkına yada devletine karşı hiçbir düşmanlık beslemediğini ifade etti.

Türkiye hükümetinin yaptığı asılsız açıklamalarla Türkiye halkını attığı adımların arkasına almayı amaçladığını söyleyen Makdisi; bu adımların Türkiye’nin çıkarlarına hizmet etmediğini vurguladı.

"Türkiye krizi derinleştiriyor"

Türk Dışişleri Bakanı'nın Suriye'deki krizi derinleştirmek için çaba harcadığını iddia eden Cihad Makdisi, "Bu sorunun çözümü krizi derinleştirmekle olmaz. Herkes basında çıkan bu yorumların doğru olmadığını biliyor. Türk hükümetinin yaptıklarına rağmen iki halk arasında derin bir sevgi vardır. Türkiye ve Suriye halkı kardeştirler, birbirleriyle iftihar etmektedirler. Türk hükümetinin politikaları rasyonel değildir" dedi.

"Suriye toprakları askerimiz ve ordumuz için kutsaldır"

Suriye Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Cihad Makdisi Türkiye'nin NATO'dan toplantı talebini de şöyle değerlendirdi: "NATO toplantısı Suriye'nin birliği ve krizin çözülmesi yolunda olacaksa başarılar diliyorum. Ancak toplantı saldırı amaçlıysa, nasıl ki Türk toprakları, Türk askeri ve ordusu açısından kutsalsa, Suriye toprakları da bizim askerimiz ve ordumuz tarafından kutsaldır."

Kaynak: http://www.imc-tv.com/haber-ucak-25-km-menzilli-ucaksavarla-vuruldu-3604.html#ixzz1yo8vbCnr

KCK: Tek Yol Silah Bırakmak Değil!

Behdinan - KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Tek yol silah bırakmaktır” açıklamasında, “Tek yol silahların bırakılması değil, tek yol Türk devletinin Kürdistan’da uyguladığı sömürgeci politikalarına son vermesi ve Kürdistan halkının doğal haklarını tanımasıdır” şeklinde yanıt verdi. KCK, “Ya silah bırakacaklar, ya silah bırakacaklar’ sloganı Tansu Çiller’in yıllarca dillendirdiği ‘ya bitecekler, ya bitecekler’ sloganının bir tekrarı olup, bunda ısrar edenleri ancak hazin bir son beklemektedir” diye ekledi.

Yazılı bir açıklama yapan KCK, Kürt sorunu etrafında son günlerde yaşanan gelişmeler ve gerillanın 19 Haziran’daki Hakkari eylemini değerlendirdi. KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, Erdoğan’a da sert bir dille yanıt verdi.

ŞİTAZİN’DEKİ DEVRİMCİ HAREKATIN ÖNEMLİ MESALARI VAR

Açıklamada şu ifadeler yer aldı: Kürdistan Halk Savunma Güçlerimiz tarafından 19 Haziran’da başlayan ve farklı biçimlerde devam etmekte olan Şitazin ve Oramar’daki devrimci harekatın verdiği önemli mesajlar vardır. Bunun herkes tarafından doğru anlaşılması büyük önem taşımaktadır. Öncelikle sıradan bir eylem olmayıp sürekliliği olan, arazi hakimiyetini geliştiren, yeni ve yüksek bir askeri performansı açığa çıkaran bir eylemselliktir. Bu devrimci operasyonun gerçekleşmesinde büyük bir fedakarlık gösteren ve kahramanlık destanı yaratan değerli şehitlerimizi anıyor, anılarını Özgür Önderlik, Özgür Kürdistan mücadelesini yükselterek yaşatacağımızın sözünü veriyoruz. Direnen halkımızın onuru olan ve destan yaratan bu kahramanların değerli ailelerine ve tüm Kürdistan halkına başsağlığı diliyoruz.
SEÇMELİ DİL DERSİ KÜRT HALKINA HAKARETTİR

Hareketimizin bütün barışçıl çabalarına rağmen sömürgeci AKP zihniyeti, sorunu şiddet yöntemiyle çözme isteminden vazgeçmemiştir. Kürt Halk Önderliği’ne ve tüm Kürt halkına her türlü yöntemle saldırarak, parçalama, bölme, tasfiye ve yok etme ile sonuç almak istemektedir. Evrensel bir hak olan anadilde eğitim hakkını bile tanımayacağını ortaya koyan ve seçmeli dil dersi taktiğiyle provoke etmek isteyen bu zihniyet, Kürtleri bir halk olarak tanımayı değil, farklı biçimlerde Türkleştirmeyi ve asimilasyonu sürdüren yeni bir sömürgeci stratejiyi izlemektedir. Bu Kürt halkına ve kültürüne karşı yapılmış büyük bir hakarettir.

BAŞBAKAN’IN PARÇALAMA-BÖLME TAKTİKLERİ


Türk devleti, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürt halkını katliamlar da dahil her türlü sindirme ve teslim almaya dönük çeşitli özel savaş yöntemlerini uygulamıştır. Bugün bu yöntemleri pervasızlaştıran AKP hükümeti, Kürt halkının onuruyla oynamak ve iradesini kırmak istemektedir. AKP hükümetinin başbakanı ve bakanları bizzat psikolojik savaşı geliştirmeyi üstlenmiş bulunmaktalar. İmralı’da Kürt Halk Önderliği’ne karşı psikolojik bir savaş yürütülürken, Özgürlük Hareketi’nin saflarında ayrılıklar varmış gibi bir görüntü verdirmek istemektedirler. Özellikle AKP sömürgeciliğinin geliştirdiği siyasal soykırıma karşı büyük bir kararlılıkla direnen Kürt siyasetine dil uzatmakta ve açıkça parçalama-bölme taktiklerinin uygulanmasını bizzat Başbakan üstlenmiş bulunmaktadır.

AKP GÜN GEÇTİKÇE TOPYEKÜN SAVAŞI DERİNLEŞTİRİYOR

Buna karşı, gerek zindana atılan 8 bin civarındaki Kürt siyasetçisi ve dostları, gerekse de dışarıda bulunan Kürt siyasetinin dinamikleri, şahsiyetleri bu dönemde büyük bir birlik ruhuyla direnmeyi bilmiş ve bir irade olduğunu kanıtlamış bulunmaktadır. Özgürlük Hareketi’nin bütün bileşenleri yekvücut bir biçimde AKP sömürgeciliğinin her türlü saldırısına karşı bütün zeminlerde direnerek başarı yolunun nereden geçtiğini ortaya koymuş bulunmaktadır. Önder Apo’nun demokratik ulus çizgisinde kenetlenen tüm yurtsever-demokratik güçlerin bu yürüyüşü karşısında acze düşen sömürgecilik daha fazla saldırarak gerçek yüzünü açığa vurmaktadır.

Kürt sorununda öldürme ve şiddetle birlikte her türlü yöntemi önüne koyan AKP hükümeti, gün geçtikçe halkımıza karşı geliştirdiği topyekun savaşı derinleştirmektedir. Bu sömürgeci zihniyetin uyguladığı savaş politikalarını normal görenler, en son Van operasyonuyla görüldüğü gibi halkımızın iradesiyle seçilmiş belediye başkanlarının hiç yere tutuklanmasını doğal görenler, Roboskî ve Urfa Cezaevi’ndeki katliamlara sıradan yaklaşanlar, Kürt halkına hakaret anlamına gelen seçmeli dil dersi ve benzeri özel savaş taktiklerini bir lütuf gibi görenler, “PKK neden böyle bir eylem yaptı” diyebilirler.


HAKKARİ’DEKİ EYLEM EVRENSEL YASALARDA YERİ OLAN MEŞRU MÜDAFAA HAREKATIDIR

Ancak gerçek şu ki; her alanda yaygınlaşan ve tamamen tasfiye ve yok etmeyi hedefleyen bir sömürgeci savaş vardır. Önderliğimize, siyasetimize, halkımıza, kültürümüze ve değerlerimize karşı geliştirilen bu kırım savaşına karşı Kürt halkının da kendini savunma hakkı vardır. HPG’nin geliştirdiği Şitazin ve Oramar’daki devrimci harekat, evrensel yasalarda da yeri olan bir meşru müdafaa harekatıdır. Saldırılara karşı savunma hakkı kutsal bir haktır; bugün halkımız bir saldırı altındadır ve Kürdistan Özgürlük Gerillası her saldırıya karşı misilleme hakkını kullanacak, Kürdistan’daki bütün yurtsever dinamikler AKP’nin sömürgeci-faşist uygulamalarına karşı sonuna kadar direnecektir.
“TEK YOL SİLAHLARIN BIRAKILMASIDIR” DEMEK “SONUNA KAN DÖKÜLECEK” DEMEK


“Tek yol silahların bırakılmasıdır” demek “sonuna kadar kan dökülecek ve savaşla sonuç alınacaktır” anlamına gelmektedir. Tek yol silahların bırakılması değil, tek yol Türk devletinin Kürdistan’da uyguladığı sömürgeci politikalarına son vermesi ve Kürdistan halkının doğal haklarını tanımasıdır. “Ya silah bırakacaklar, ya silah bırakacaklar” sloganı Tansu Çiller’in yıllarca dillendirdiği “ya bitecekler, ya bitecekler” sloganının bir tekrarı olup, bunda ısrar edenleri ancak hazin bir son beklemektedir.

Kürt halkı öz anayurdunda tüm işgal, istila ve teslim alma saldırılarına karşı yüz yıllardır hep direnmiş, zulme boyun eğmemiş ve teslimiyeti asla kabul etmemiş bir halktır. Bugün de Önderliği etrafında kenetlenerek gerilla öncülüğünde, serhildan ruhuyla direnmektedir. “Kürt sorunu ayrı, PKK sorunu ayrıdır”, “PKK’ye hayır, Kürt sorununa evet” teorisi yeni olmayıp Türk devletinin deşifre olmuş ve başarısız kalmış klasik bir politikasıdır. Mücadelemiz karşısında yenilgiye uğramış, boşa çıkmış, mahkum olmuş politikalara ve yöntemlere Başbakan Erdoğan’ın ve AKP’nin yeniden başvurması Türkiye’yi uçuruma sürüklemekten, savaşı derinleştirmekten başka bir sonuç vermeyecektir. Özgürlük Hareketimiz ve halkımız buna karşı savunma savaşını geliştirecek ve başarılı olmayı bilecektir.

KÜRT GENÇLERİ ROLÜNÜ OYNAMALI

İstedikleri kadar yeni bir üslup ve yeni taktiklerle psikolojik savaş yöntemlerini kullansınlar, bütün bunlar Başkan Apo’nun, halkımızın ve Özgürlük Hareketi’nin direnişi ile Türkiye’de demokrasi ve adaletten yana olan tüm kesimlerin dayanışması karşısında sonuçsuz kalmaya mahkumdur. AKP’nin cezaevlerinde, Kürdistan sokaklarında ve her alanda Kürt halkına karşı geliştirdiği devlet terörüne karşı Kürt halkı ve özgürlük gerillasının savunma hakkı temelinde direnişi geliştirmesi, devlet terörüne karşı yoksul ve her türlü hakkından mahrum bırakılmış bir halkın en insani savunma hakkını yerine getirmesidir. Dünyada çokça örnekleri olan ulusal kurtuluş hareketlerinin devrimci direniş geleneğinin bir benzeri olan Kürdistan gerillasını ‘terör-terörizm’ olarak lanse edenler; inkarcılıkta, sömürgecilikte, ırkçılıkta, faşizmde ısrar edenlerdir.

Tüm yurtsever halkımızı, demokratik kurumlarını ve Kürdistan gençliğini, özgür Kürdistan kadınını tarihin bu önemli döneminde halkımızın gelişen direnişinde rolünü oynamaya daha güçlü bir biçimde mücadeleye katılarak sorumluluklarına sahip çıkmaya çağırıyoruz. Başta Kürdistan gençliği olmak üzere tüm kesimleri Kürdistan’ın ve Önder Apo’nun tarihi özgürlük yürüyüşünde yer almaya ve onunla bütünleşmeye davet ediyoruz.”


ANF

Herkes Ciddi Olmalı

Selahattin Erdem
 
 
Rüzgar eken fırtına biçermiş. AKP 12 Haziran 2011 genel seçimleri ardından ektiklerinin sonuçlarını biçiyor. Aldığı yüzde ellilik oy oranına bakarak kendini kaybeden ve Saddamlaşan duruşun yarattığı kefareti ödüyor. Demokratik siyaseti hakir görüp teslim almak isteyen, seçilmiş milletvekilleri zindanda tutan, siyasi soykırım operasyonlarını sürdüren, Kürtler üzerindeki faşist polis terörünü daha da azgınlaştıran, İmralı ve Oslo görüşmelerinin sonuçlarını elinin tersiyle iterek Kürtlere topyekûn soykırım savaşını dayatan tutumun yarattığı sonuçları biçiyor.

Böyle olduğu için Başbakan Tayyip Erdoğan Oramar savaşı ardından ciddi bir açıklama bile yapamıyor. Suçluluk psikolojisi tümüyle yüzüne yansıyor. Bu nedenle konuşurken başını kaldırıp kameralara bile bakamıyor. Çünkü mevcut yaşananların sorumlusunun ve suçlusunun kendisi olduğunu çok iyi biliyor.

Fakat Başbakan Tayyip Erdoğan’ın suçlu olduğunu bilip bir suçlu gibi konuşmasına ve davranmasına rağmen, kraldan daha kralcı bazı yağdanlıklar Tayyip Erdoğan’ı aklama ve PKK’yi suçlama gayretlerini her zamanki gibi gösteriyorlar. Bu konuda bazıları o kadar ileri gidiyor ki, söyledikleri sözleri AKP sözcüleri düzeltmek zorunda kalıyorlar. Sanki otuz yıldır süren kesintisiz bir çatışma ve savaş durumu yok da, daha yeni bir silahlı çatışma oluyormuş gibi bir hava veriyorlar. Sanki PKK ateşkes ilan etmiş, barış olmuş, anlaşma sağlanmış da, sonrasında sözünde durmayıp anlaşmayı bozmuş gibi bir ortam yaratıyorlar.

Barış havariliği başını almış gidiyor. Akan kanın durmasından, PKK’nin derhal ve koşulsuz silah bırakmasından, genç ölümlerin sona ermesinden bol bol söz ediliyor. Tabi bu arada yaşadığı çaresizlik ve çözümsüzlük sonucu “PKK başını alsın, nereye gidiyorsa gitsin” diyen de var. Yaşanan olayları derinliğine ve çok yönlü anlamaya çalışarak Kürt sorununun çözümü üzerinde büyük bir ciddiyetle düşünen ve tartışan da.

Elbette konuya ciddiyet içinde yaklaşıp Kürt sorununun çözümü için çare arayanlara diyecek bir şeyimiz yok. Bizim gönlümüz ve çabamız onlarla birlikte. Fakat ciddi ve tutarlı olmayanlara elbette sözümüz var. Her şeyden önce belirtelim ki, herkes ciddi olmak durumunda. Başta Kürt sorunu olmak üzere toplumsal sorunlar ciddiyet ister. Böylesi sorunlara laubali tarzda yaklaşılamaz.

Bu konuda söz söyleyen öyleleri var ki, ‘barıştan’ söz etmeleri, ‘akan kan dursun’ demeleri adeta timsahın gözyaşına benziyor. Bir Kürt, bir PKK’li vurulunca adeta görmez, duymaz oluyor. Ama bir Türk, bir asker vurulursa kızıl kıyameti gösteriyor. Peki kim inanır bu çifte standarda? Türk ve asker olanınki can ve ölüm de, Kürt ve gerilla olanınki can ve ölüm değil mi? Bir PKK’li vurulunca ağzı kulaklarına varanların, bir asker vurulduğunda barıştan ve kan akmamasından söz etmeleri inandırıcı olabilir mi?

Böylelerine şu soruları sormak gerekiyor: Kürt halkının Önder olarak sahiplendiği Abdullah Öcalan ile üçyüzotuzbeş gündür hiçbir görüşme yaptırılmazken, Kürt halkının onuru ve gururu kırılırken neredeydiniz? Kürt gençleri ve kadınları üzerinde polis terörü uygulanırken, Kürt çocukları zindanlara doldurulup tecavüz edilirken, Kürt kızları yatılı bölge okullarına alınıp fuhuşa zorlanırken, Kürt dili ve kimliği yasaklanırken neredeydiniz? Onbine yakın Kürt aydını, siyasetçisi, seçilmiş milletvekili ve belediye başkanı tutuklanıp zindanlara doldurulurken ve anadilleri Kürtçe ile kendilerini mahkemede savunma hakkı bile verilmezken neredeydiniz? Hatip Dicle’nin milletvekilliği düşürülürken, Bekir Kaya şahsında Van halkının seçilmiş iradesi zindana konurken neredeydiniz? Kimyasal Necdet’in savaş uçakları Roboskî’de otuzdört Kürdü katlederken neredeydiniz? Urfa zindanında insanlar alevler içinde cayır cayır yakılırken neredeydiniz? Geçen bir yıllık süre içinde AKP polisi ve ordusunun saldırıları altında üçyüz civarında Kürt katledilirken neredeydiniz? Aralık 2011- Mart 2012 arasında Cudi’de yapılan operasyonlar sonucunda üslenme halindeki yirmibeş gerilla katledilirken neredeydiniz? Ağır kış koşulları altında ve kar içinde üslenme halindeki onbeş kadın gerilla alçakça katledilirken neredeydiniz? Bestler’de, Erzurum’da, Dersim’de kar altında kırktan fazla kadın-erkek gerilla katledilirken neredeydiniz?

Bu tablo çok daha fazla uzatılabilir. Belli ki Kürt gerillaların direniş eylemleri gerçekleştirmeleri için haddinden fazla gerekçeleri vardır. Saldıranın ve katledenin AKP olduğu, Kürtlerin ve PKK’nin bu saldırılara karşı kendini savunabilmek için direndiği gözler önündedir. Bazılarının bu gerçeği görmemeleri ya da görmezden gelmeleri, sadece çatışmanın ve ölümün Oramar’da yaşandığını öne sürmeleri anlaşılır değildir. Bu durum böylelerinin ne kadar gözü kara katliamcı ya da katliam yardakçısı olduğunu gösterir.

Böyle faşizm yardakçıları yanında bir de gerçeği saptıranlar var. Böyleleri ellerindeki medya gücüne dayanarak kendi hayallerine göre sanal bir PKK yaratıyorlar, kendi uydurma PKK’leri hakiki PKK gerçeğine çarpınca kıyameti koparıyorlar: Kalleşler, hainler, biri diğerini dinlemiyor, verdikleri sözü tutmuyorlar, vs. vs!.. Özellikle son olayda KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı’nın “Verdiği sözü tutmadığını” belirtiyorlar. KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan adına hangi sözün verildiğini de kendileri belirliyorlar. Halbuki KCK’nin, belirttikleri gibi bir sözü yok. Sözkonusu “Görüşme, ateşkes, silah bırakma” tartışmaları üzerine KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı “Biz bu tartışmaların içinde değiliz, bunların gerçekle bir ilişkisi yok” biçiminde net açıklama yapmış olmasına rağmen, bu resmi açıklamalar tümüyle görmezlikten geliniyor. Yalan, iftira ve psikolojik savaş olur da bu kadarı gerçekten hiçbir yerde görülmemiştir.

Çatışmalar yoğunlaştığında öne çıkan bir tartışma da “Silah bırakma” olmaktadır. Bir yerde küçük bir gerilla eylemi olsa bazı çevreler hemen “PKK ne zaman silah bırakacak? Hemen silah bırakması lazım” gibi tartışmaları gündeme getiriyorlar. Hatta bazıları ise o kadar ileri gidiyor ki, PKK’nin silah bırakacağı yeri, zamanı, biçimi tartışmaya başlıyor. Tabi böylelerinin silahla ve elinde silah olanlarla hiçbir ilişkileri yok. Ama öyle bir havada tartışıyorlar ki, sanırsın PKK silah bırakmak istiyor, onlara başvuruda bulunmuş, onlar da yer ve zaman belirliyorlar! Halbuki böyle bir şeyin aslı astarı yok. Yani kendi kendine gelin-güvey olma durumu yaşanıyor.

Nedense bu konuları hiç kimse elinde silah olanlara sormuyor. Onların ne düşündüğü hiç dikkate alınmıyor. Dağda silahlı olanların “Silah bırakma” biçiminde bir gündemlerinin olup olmadığına hiç bakılmıyor. Adeta dağdaki silahlı olanlar adına, onlarla hiç ilişkisi olmayanlar düşünce ve karar üretiyor. Bu konuda o kadar ileri gidilip adeta kendilerini de inandırıyorlar ki, sanırsınız PKK adına konuşuyorlar! Bu biçimde toplumun bilinci çarpıtılmaya çalışılıyor.

Halbuki bu konular konuşulacaksa, öncelikle muhataplarının görüşlerine başvurmak gerekir. PKK’ye söz hakkı tanımak gerekir. Oysa böyle yapılmıyor. Ortaya bir sürü “PKK sözcüsü”, PKK adına konuşan çıkmış! PKK’nin silah bırakıp bırakmayacağına bakılmadan, “PKK görüşü” diye bir sürü saçma sapan söz ileri sürülüyor. PKK’yi silahsızlandırmak isteyenler, sanki buna PKK karar vermiş gibi davranıp, “Nasılına” çözüm bulmaya çalışıyorlar. Öyle ki, bu konuda birbirini suçlar hale geliyorlar.

Oysa PKK tarafından “Silah bırakma” veya daha hafifi “Ateşkes” üzerine yapılmış hiçbir açıklama yok. PKK yeni bir stratejik dönemden ve silahlı direnişle Kürt sorununu çözmekten söz ediyor. Elbette bu, AKP’yi yenmek anlamına geliyor. Dahası, Leyla Zana’nın da bir süre önce belirttiği gibi, silahlı gerilla güçleri Kürt özgürlüğünün “Güvencesi” olarak görülüyor. Öyle ya, PKK durduk yere, laf olsun diye silah kuşanıp dağa çıkmadı. Birileri “Silah bırakma yöntemi bulsun” diye de silahlanmadı. Kürt sorunu gibi Ortadoğu’nun en ağır sorununu çözmek için silah kuşanıp dağa çıktı. Peki Kürt sorunu çözülmeden silahı nasıl bırakacak?

Bir de güncel yaşananlar var. Dağda bu kadar silahlı gerilla varken ve bir fedai mücadelesi yürütülürken Kürtler bu kadar inkar edilir, katliama uğratılır, zindanlara doldurulur, kültürel soykırıma tabi tutulurken, acaba gerilla olmasa Kürtlere ne yapılmaz ki?! Son doksan yılın acı tecrübesiyle her Kürt bir de bunu hatırlıyor ve her zaman kendine soruyor!

*Kaynak: Yeni Özgür Politika

KESK: Genel Başkan Dahil En Az 65 Gözaltı Var

KESK Genel Sekreteri İsmail Hakkı Tombul, KESK ve bileşenlerine yönelik yapılan operasyonda gözaltına alınanların ortak özelliğinin Kürt olmaları olduğunu belirterek, "Şu ana kadar 65 kişi gözaltına alındı, bu sayının ilerleyen saatlerde artacağını öğrendik" dedi. Öte yandan gözaltına alınacaklar listesinde 71 kişinin isminin olduğu öğrenildi.

Ankara merkezli olarak KESK ve bileşenlerine yönelik "KCK" adı altında yapılan operasyon kapsamında polis tarafından basılan KESK Genel Merkezi'nde aramalar devam ediyor. Baskını ve operasyonu protesto için KESK Genel Merkezi önüne BDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan, BDP Muş Milletvekili Demir Çelik, CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, TMMOB ve DİSK temsilcileri de geldi. KESK Genel Başkanı Lami Özgen'in, Diyarbakır'da yeğeninin düğününe katıldıktan sonra Bitlis'in Tatvan İlçesi'ne giderken Silvan'da gözaltına alındığı öğrenildi.

65 KİŞİ GÖZALTINA ALINDI

Operasyona ilişkin KESK Genel Merkezi önünde basın açıklaması yapan KESK Genel Sekreteri İsmail Hakkı Tombul, sabah saatlerinde Türkiye'de olağan hale gelen, ancak olağanüstü olan bir operasyonunun gerçekleştirildiğini belirterek, "AKP eliyle KESK genel başkanı ve yöneticilerinin de aralarında bulunduğu 65 kişi gözaltına alındı. Bu sayının giderek artması bekliyoruz. Çünkü AKP hükümeti kendisi gibi düşünmeyen herkesi gözaltına alıyor. Bu gözaltıların nedeni 21 Aralık grevi, 28 Mart'ta '4+4+4' yasasına gösterilen direniş ile toplu sözleşme sonrası yapılan grevidir" dedi. Hükümetin Suriye'ye müdahaleye hazırlandığını ve operasyonun bunun öncesine gelmesinin tesadüf olmadığını söyleyen Tombul, gözaltına alınanların ortak özelliğinin ise Kürt olmaları olduğunu söyledi. Hükümetin "açılım" adı altında demokrasi yerine sendikalarda yer alan Kürtleri tutukladığını söyleyen Tombul, "Baskılar bizi yıldıramayacak" dedi.

HEPİMİZ KESK’LİYİZ

Tombul'un ardından konuşan CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu ise, operasyonunu AKP hükümetinin demokratik siyaseti sindirme politikası olduğunu söyleyerek, "AKP hükümeti kendi yargısı ile demokratik alanı sıkıştırmaya çalışıyor. Bu gün hepimiz KESK'liyiz" dedi. Öte yandan KESK Genel Merkezi'nde aramalar da devam ederken, KESK akşam saat 17.00'de Kızılay YKM önünde yürüyüş düzenleyecek.
Şu ana kadar gözaltına alınanların isimleri şöyle: "KESK Genel Başkanı Lami Özgen,Tüm Bel-Sen Genel Sekreteri İzzettin Alpergin, Tüm Bel Sen 2 Nolu Şube Başkanı Devrim Kahraman, Tüm Bel Sen 2 Nolu Şube Yöneticileri Yılmaz Yıldırımcı, Ferruh Çelik ile BDP Grup Çalışanı Cebrail Aslan, Eğitim Sen Genel Sekreteri Mehmet Bozgeyik, Eğitim Sen MYK üyeleri Abdullah Kahraman, Eğitim Sen Kadın Sekreteri Sakine Eryılmaz, SES Genel Sekreteri Sıddık Akın, Eğitim Sen 1 Nolu Şube Üyesi Çerkez Aydemir, SES üyesi Fikret Çağlayan, Özgür Gündem Gazetesi yazarı ve BES yöneticisi Murat Işık, Eğitim Sen Diyarbakır Şube Başkanı Kasım Birtek, Nihat Kılınçalp, Erdal Turan, Seyran Şık, Mehmet Sezgin İbin, Mustafa Bozan, Reşit Sümbül, Aykut Erhan Turgut, Güven Yıldırım, Yunus Akıl, Belgizar Sazak, Bülent Kaya, İzzettin Ekin, Mehmet Arda, Mehmet Sadık Varlı, Özkan Yorgun, Osman İşçi, Emel Emre, Metin Vuramak, Hasan Kaldık, Abdullah Karahan, Sadrettin Kaya, Veysel Özhekti, Yusuf Kösele, Hanım Koçyiğit, Erdal Yılmaz, Bekir Gürbüz, Cezmi Gündüz, Abdülgani Cayhan, Lokman Özdemir, Salih Ersan, Sibel Anıl, Faik Deli, Alican Kaplan, Cemile Duman, Ahmet Koçyiğit, Hadi Aslan, Abdülkadir Baydar, Niyazi Yılmaz, Tarık Kaya, Hamdullah Yıldırım, Şahin Kayıkçı, Şerif İldoğan, Hasan Ölgün, Mücahit Karakuş."


ANF

AKP ile Cemaat'in Kirli Cezaevi İttifakı

Mehdi Atay
 
 
Ankara egemenliği devlet gücü ile işlenen suçlarda, “münferit olay”, “çürük elmalarla sağlam elmaları karıştırmamak gerek” gibi suçu kişiselleştirici ifadeler kullanarak devletin sistematik şiddetini perdelemek için ilkel de olsa bu yolu kullanır.

Ustalık dönemini icra-i sanat ettiği söylenen Türk Başbakan Tayyip Erdoğan bu ilkel söyleme içerikte eski, biçimde “yeni” bir boyut kattı. Erdoğan, devletin güvenlik güçlerinin işlediği katliam ve cinayetlerde hiç bir hukuki kanıt sunma ihtiyacı hissetmeden, ”arkasında terör örgütü var” diyerek işlenen suçları mübah ve meşru gösterme yolunu tercih ediyor. Bu Erdoğan'ın TC resmi söylemine yaptığı en “ciddi” katkılardan biridir.

“Yeni” söylemin en belirgin olarak ortaya çıktığı örnek Roboski Katliamı oldu. TSK'ya ait savaş uçaklarının bombardımanı ile katledilen 34 Kürt köylüsünün, ”aslında köylü olmadıkları” ”işin arkasında terör örgütünün” olduğunu söyledi Erdoğan. Bunu yaparken en ufak bir bulgu, kanır ya da hukuki delile dayanma ihtiyacı da duymadı. Erdoğan, Türk kamuoyuna, kendi algıları açısından, ”Kürtlerin nerede ne oranda terörist olup olmadığının anlaşılamadığı bu ikilinin aslında bir bütünü temsil ettiği” mesajı verdi.

Erdoğan, Roboski katliamının ardından bu kez de Urfa Cezaevi'nde koşulları protesto amacıyla isyan eden 13 adli mahkumun yanarak can vermesi olayında devletin sorumluluğunu perdeleyerek, ”olayın arkasında terör örgütü var” diyerek cezaevlerini hedefe koydu.

Her ne kadar aralarında ciddi bir iktidar kavgası sürdüğü söylense de Gülen Cemaati ile AKP iktidarı-ki Cemaat bu konuda tüm iktidarlarla hemhal olmuştur- Kürt sorununda şiddet yöntemi ve devletin uyguladığı şiddetin meşrulaştırılması konusunda iş birliği içinde olduğu ortada. Cemaat'in yayın organı Zaman Gazetesi'nin 24 Haziran 2012 tarihli nüshasında yer alan bir haberde, Urfa Cezaevi'nde yaşananların ardında “terör örgütünün” olduğu kanıtlanmaya çalışılıyor.

Cemaat gazetesinin provokasyon amaçlı haberinde şu ifadelere yer veriliyor:

“PKK/KCK'lı tutukluların girişimiyle gerçekleştiği anlaşılan yangın öncesinde, aynı cezaevinde tutuklu bulunan BDP milletvekili İbrahim Ayhan'ın da koğuşları dolaşarak mahkumları kışkırttığı iddia edildi. Şanlıurfa Valisi Celalettin Güvenç, olayı siyasi mahkumların çıkardığı yönünde ciddi şüpheleri olduğunu açıkladı.”

AKP ile Cemaat yayın organı arasında Urfa Cezaevi konusunda ortaya çıkan görüş ve söylem birliği son olarak 19 Aralık 2000 tarihinde 20 cezaevinde eş zamanlı olarak yapılan katliamın hazırlık sürecini hatırlatıyor. O dönemde de iktidarda olan DSP-ANAP-MHP koalisyon hükümeti kamuoyunu cezaevlerini “terör yuvaları” olduğu konusunda manipüle ediyordu. Başta Cemaat'in yayın organları olmak üzere Türk basını tarafından büyük bir şevkle desteklenen bu manipülasyonun siyasi tutsaklara yönelik katliamın hazırlık sürecini oluşturuyordu.

Bugün de AKP Hükümeti'nin başta Cemaat basınının desteği ile cezaevlerine yönelik yeni bir, “hayata dönüş” operasyonunun hazırlığı içinde olduğu anlaşılıyor. İstiap haddinin üzerindeki doluluk oranları ile insani yaşam koşullarından mahrum bırakılan tutuklu ve hükümlülerin tepkilerini, “ardında terör örgütü var” diyerek kamuoyu indinde mahkum etmek olası yeni bir müdahale girişimine, “haklılık” zemini yaratma çabasından başka bir amaca hizmet etmez.

Zaman Gazetesi'nin ilgili haberinde yer alan, "KCK'ya yönelik yapılan operasyonlar sonucunda zayıflayan terör örgütü eylem yapamaz duruma geldi. Gelişmeler üzerine teröristbaşı Öcalan ve Murat Karayılan'ın "Urfa'da neler oluyor, neden bu kadar zayıf kalındı?" şeklinde uyarılarda bulunduğu ileri sürülüyor. Operasyonlarla cezaevine kapatılan KCK üst yapılanmasının ise ses getirmek amacıyla eylem yapmayı planladıkları belirtiliyor. KCK'nın bunun için PKK'lıların yattığı koğuşun hemen yanındaki koğuşu tercih ettiği belirtiliyor. Öte yandan Şanlıurfa polisi, bir ay içinde KCK yapılanmasına yönelik iki operasyon gerçekleştirdi. Baskınlarda gözaltına alınan 58 kişiden yaklaşık 40 kişi tutuklandı. Son altı ayda yapılan operasyonlarda ise yaklaşık 150 KCK üyesi tutuklandı. Alınan bilgilere göre cezaevindeki yangın, artan tutuklamalara karşı idareyi zor durumda bırakmak amacıyla yapıldı..." ifadeleri bu hazırlığın boyutlarını gösteriyor.

Gazetenin yaklaşık bir yıldır dış dünya ile ilişki kurması engellenen PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın 2011 genel seçimlerine yönelik değerlendirmelerinin yaşananların nedeni olarak gösterme çabası hazırlanan kirli tuzağın habercisi.

Sadece son üç yıl içerisinde “KCK operasyonları” adı altında başlattığı siyasi soykırımla cezaevlerini toplama kamplarına dönüştüren AKP'nin, devrimci tutsaklar açısından cezaevlerinin iktidarların zorbalık alanı olmadığını bilmesi gerekir.

Ankara egemenliğinin bugünkü temsilcisi AKP'nin, 12 Eylül faşist müdahalesinden bu yana en yoğun insan avına tanıklık edilen şu günlerde cezaevlerine yönelik her hangi bir müdahalenin Diyarbakır zindan direnişlerini yeniden ateşleyeceğini hesaplaması gerekir.

Eğer kişisel bilgisizliğinden kaynaklanmıyorsa Türk Başbakan Erdoğan'ın Kürt sorunu ve tarihi konusunda ciddi bir manipülasyona uğratıldığı ortada. Sivil Kürt siyasal kadrolarını toplama kamplarına kapayarak örgütlü Kürt muhalefetini “ehlileştirebileceğini” sanan Erdoğan'ın, Kürt siyasal hareketini “değerlendirirken” yakın tarihten bazı isimler vererek hiç olmayan vehimler yaratması Erdoğan'ın konuya ne denli uzak olduğunu gösteriyor.

Bu nedenle Erdoğan cezaevlerine yönelik bazı hesaplar yapmadan önce danışmanlarından bağımsız olarak cezaevi direniş tarihini en az bir kez okumasında sayısız fayda var.

12 Eylül faşist diktasının tüm iktidar gücünü kullanarak içine girdiği saldırganlığı, Diyarbakır Cezaevi'ndeki vahşete gösterdikleri tepki ile protesto ederek bedenlerini ateşe veren Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Öner ve Mahmut Zengin'in son gecelerini okumalı. Yine Diyarbakır zınadnında dayatılan itirafçılık ve insanlık dışı uygulamaları protesto ederek kendini yakan Mazlum Doğan'ı tanımalı Erdoğan.

Tutsaklık koşullarında dışarıda iktidarını ilan edip hüküm süren 12 Eylül faşizmini, “Biz yaşamı uğrunda ölecek kadar seviyoruz” diyerek bedenlerini ölüm orucuna yatıran Kemal Pir ve Hayri Durmuş'un hayatlarını öğrenmeli Erdoğan.

Aksi takdirde, bu derin bilgi eksikliği ile cezaevlerinde girişilecek her müdahale biçimi geçmiş birikimlerin üzerinde yükselecek bir direnişle karşılaşacaktır. Böylesi bir durumda ortaya çıkacak olan sonuçların sorumlusu sadece ve sadece devletin terörü olacaktır.


ANF

'Hewler Merkez Üslü' Suriye Konsepti Tartışma Yarattı

Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından Erbil’deki Türk Konsolosluğu’na yazıldığı iddia edilen “gizli” ibareli bir belge Güney Kürdistan’da tartışma yarattı. Belgede Türkiye’nin Suriye’ye ilişkin izlediği politikalar ve oluşturduğu konsept yer alıyor. Konseptin merkez üssü Hewler, hedefi Batı Kürdistan. Doğruluğu teyit edilemeyen belgeye hem Türk hem de Kürt yetkililerden henüz bir yalanlama gelmedi.

“TC. Dışişleri Bakanlığı AGİM’e Bağlı AİGY ve GİGY Müdürlükleri, İlgili Kuruma Elden Gizlidir” başlıklı belgede Erbil Konsolosluğu’na “İHALA-8214TKL-TAR” belge kodu ile yazıldığı görülüyor.

“Yeni bölgesel gelişmelere bağlı, iç ve dış güvenlik, dış politika konularında hazırlık konseptine bağlı atılacak yeni adımlar” konu başlığını taşıyan belgenin nasıl ele geçirildiği ve kaynağı bilinmezken, Güney Kürdistan medyasında tartışma yarattı.
Altında TC mührü taşıyan bu belgenin doğruluğu teyit edilemedi. Ancak ne Kürt ne de Türk yetkililerinden belgeyi yalanlayan ya da doğrulayan herhangi bir açıklama gelmedi. Dört sayfalık belgedeki ifadelere bakılırsa, Federal Kürdistan Bölgesi Türk devletinin Suriye’ye yönelik politikalarında adeta üs görevi görüyor.

“HEWLER, DEZENFORMASYON VE İSTİHBARAT İÇİN ÖNEMLİ KOLAYLIKLAR SAĞLADI”

Belgenin doğruluğu şüphe uyandırsa da, Federal Kürdistan Bölgesi’nde bazı basın yayın organlarının özellikle son zamanlarda kuzeyde PKK, Batı Kürdistan’da PYD ve Doğu Kürdistan’da PJAK karşıtı yayınlarının bu konseptle uygunluk arzetmesi dikkat çekiyor. Belgenin doğruluğunun teyit edilip edilmemsi bir yana, içeriği Türkiye’nin Suriye’ye yönelik politikaları ile birebir uyuşuyor. Bununla birlikte belgede dezenformasyon, propaganda ve istihbarat faaliyetlerinde özellikle KDP’ye önemli rol biçilmesi de dikkat çekiyor. Bu açıdan “KDP’yi yıpratma amacıyla” ortaya atıldığı da ileri sürülebilir. Ancak bölgeden gelen bilgiler, belgede yer alan konseptle paralellik arz ediyor.

Belgede şu ifadelerle başlıyor: “Irak’ta yaşanan rejim değişikliğinden bu yana özellikle ülkenin kuzey bölgesi faaliyetlerimiz için bilgi alma, dezenformasyon yaratma, bölge toplumlarıyla doğrudan ilişkilenme gibi siyasi konularda ve ekonomik alanlarda önemli kolaylıklar sağlamıştır. Yerel güçlerle yapılan müzakereler neticesine bölücü örgüte yönelik karşı faaliyetlerimiz son yıllarda önemli sonuçlar almamızı sağlamıştır.”

SÜNNİ ARAP MUHALEFETİNE ASKERİ VE SİYASİ DESTEK


Mart 2011’de bu yana Suriye’de yaşanan olaylar karşısında Türkiye’nin izleyeceği politikanın temel parametreleri arasında Suriye’nin toprak bütünlüğü ve birliğinin korunması sayılırken, özellikle Sünni Araplara hem siyasi hem de askeri açıdan verilen destek belgeye de yansıyor. Son günlerde Batılı medyada da rejim karşıtı muhalif gruplara silahları Türkiye üzerinden gittiği ve eğitimlerinin Türkiye’de yapıldığı konusunda bilgiler yer almıştı.
Belgede, “Arap toplumunun, özellikle Sünni kesimde rejime karşı ciddi bir öfke ve savaşma ruhu vardır. Bu kesimler teşvik edilmelidir. Bu kesimlere siyasi, diplomatik destek açıktan, askeri ve mali destek ise daha uygun biçimlerde sağlanacaktır” deniliyor.

PKK KARŞITI PSİKOLOJİK HAREKAT

Ancak Suriye’deki gelişmelerde en önemli konunun Kürtler olduğuna vurgu yapılan belgede, Batı Kürdistan, Şam ve Halep bölgelerinde yapılan taban araştırmalarında Kürtlerin “çok önemli bir kısmının” PKK yanlısı olduğu ve bir kesiminin hiçbir koşulda örgütle bağını koparmayacak kadar milli hassasiyetlere sahip olduğu tespiti yapılıyor.

Bununla birlikte Kürt bölgesindeki etkinliklerinin zayıf olduğu itirafının yer aldığı belgede, bu nedenle “olası gelişmelerin önemi ve aciliyeti göz önünde bulundurularak atılması geren hususlar” sıralanıyor.


PKK’nin Suriye Kürtleri üzerindeki etkisine dikkat çekilen belgenin birinci maddesinde karşı psikolojik harekattan bahsediliyor: “Halk içinde ‘PKK rejimi koruyor, onunla uzlaşmış, Kürt halkının haklarını rejimin güvenliğine kurban ediyor’ şeklinde karşı bir psikolojik harekatla kullanmak, yaymak, örgüte karşı güvensizlik yaratmak.”
SURİYELİ KÜRTLERİN ETKİLENMESİ VE KDP’NİN ROLÜ

Bu amaçla Kürt hükümetinden “Batılı güçlerin de talebi ile Suriye Kürtlerini etkilemesi” arzu ediliyor. “Bu konuda parti olarak KDP ve yerel hükümet önemli sorumluluklar alacaktır” ifadesinin dikkat çektiği belgede, “Suriye’deki belli Kürt şahsiyetleri siyasi lider yapma, bölge lanse etmek, kendilerine misyon biçmek, yönlendirmek ve kuzey Irak bölgesel güçleri ile buluşturmak, aralarında birlikler, ittifaklar kurmak devlet çıkarlarımız gereğidir” diye belirtiliyor.

İkinci maddede de yine KDP’ye rol biçiliyor: “(…) bölücü örgütü Suriye Kürtleri içindeki etkisini ve hareket alanını daraltmak, olabilirse tasfiye etmek, siyaseten KDP çizgisini hakim hale gelmesi için teşvik edici olmak, destek sunmak, İran ile kültürel ve coğrafik nedenlerden ve Suriye ile de Şam’da kurulduğu için özel bağları olan YNK’ye yakın parti, oluşum ve şahısları takip etmek, bölücü örgütün Suriye kolu olan Demokratik Birlik Partisi PYD ile ortak hareket etmelerini engellemek amaçlı faaliyetleri teşvik etmek, müdahil olmak.”

MİT HANGİ SURİYELİ KÜRT İLE GÖRÜŞTÜ?

Belgedeki ifadelerden, Kürtlerin rejime karşı Sünni Arap milliyetçileriyle birlikte silahlı mücadeleye girişmesi için Türk istihbaratının yoğun bir faaliyet içinde olduğu anlaşılıyor. Bunun için de İstihbarat Teşkilatı’nın “Kürt kökenli Suriye vatandaşı Selahattin Bedrettin” ile görüştüğü, “yapılan görüşmede Kürtleri silahlı Arap muhalefeti ile birleştirmesini” istediği belirtiliyor.

GÖÇERTME PLANI

Bununla birlikte Suriyeli Kürtler arasında Türkiye’nin dost olduğu ve PKK’nin zarar verdiği yönünde propagandalara ağırlık verilmesi gerektiği dile getirilirken, dördüncü madde altındaki “c” şıkkındaki şu ifadeler dikkat çekiyor: “Olası çatışma durumlarında Suriye Kürtlerinin bir göç durumunu yaşaması halinde Türkiye topraklarına yönlendirmek, bir kısmının da Kuzey Irak’a özellikle KDP denetimindeki kentlere göçlerini teşvik etmek.”

Bu ifadeler, Federal Kürdistan Bölgesi’nin mülteciler için 2 milyon dolar ayırması ile paralellik arz ediyor. Bölgeden alınan bilgiler de yoksul Kürtlerin Suriye’den göçertilmeye çalışıldığını gösteriyor. Federal Kürdistan Bölgesi’ne gelenlere ise herhangi bir yardımın yapılmadığı, kötü şartlarda yaşadığı belirtiliyor.

FEDERAL KÜRDİSTAN’DA MİT BAĞLANTILI İNŞAAT ŞİRKETLERİ

Federal Kürdistan bölgesine göç eden Batı Kürdistanlı Kürt gençlerinin eğitilmesi ve silahlandırılması, olası bir iç savaş durumunda “Kürtler için savaşan ordu” şeklinde propagandasının yapılması da konsept içinde yer alırken, Federal Kürdistan Bölgesi’ndeki istihbarata bağlı inşaat şirketleri üzerinden yürütülecek faaliyetlere de dikkat çekiliyor: “Gelen gençlerin tekrar dönmemeleri için ilgili genel müdürlüklerimizle anlaşmaları bulunan ‘İYİ YAPI-UYK-‘ ve “KURAN-CML-‘ kod inşaat şirketleri ve bağlı şantiyelerde ve diğer duyarlı hizmet sektörlerinde işe alınmalarına yardımcı olmak, öncelik vermek. Değişik etkinliklerde bölgede kalmalarını sağlamak, aileleri ile geleneksel ilişkilerinin sürdürülmesi ve maddi destek olmalarının teşvik edilerek güven yaratılmasını sağlamak.”



ANF

Grafiklerle F4 Uçağının Savaş Provokasyonu


video
CNN TÜRK Haber Genel Yayın Yönetmeni Ferhat Boratav, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun kullandığı 5 grafiği kullanarak Türkiye ile Suriye'yi kriz noktasına götüren ve Türk uçağının düşmesiyle sonuçlanan o anları dakika dakika anlattı. 

İşte Boratav'ın tek tek incelediği grafikler ve yaptığı açıklamalar;

Bu grafikler İngilizce olarak hazırlanmış ve askerlerin elinden çıkmış grafikler. Ve Türk diplomatlar taradından uluslararası temaslarda kullanılan grafikler.

Saat 11.06 uçak 1 noktadan İskendrun Körfezi'ne alçalmaya başlıyor. 11.23'te 2500 metrede Hatay'ın üzerine geliyor.

Uçak 11.23'te Akdeniz'e uçmaya başlıyor. Kritik nokta ise burası. Türkiye'nin hazırladığı grafiklere göre 11.37'de 300 fitte uçak 11.42'de bizim kendi grafiklerimizin değimiyle kasti olmayan (kim söyleyebilir kasti olmadığını??? Uzun süredir iç karışıklık ve Uluslararsı askeri müdahale ile tehdit edilen, muhaliflerine neredeyse açık bir şekilde Suriye Ordusu'na saldırması için silah verilen bir ülkenin karasuları ve hava sahasında böyle kışkırtıcı manevralar yapmak neyin nesi!!!) şekilde Suriye hava sahasınu ihlal ediyor. Türk radarı ana kumanda 11.44'de uçağı uyarıyor. Uçak 11 47'de Suriye hava sahasını terk ediyor. Buradan sonrası ise 11.50'de pilot komuta merkezi ile telsiz temasına geçiyor. 'Aynı manevrayı bir kez daha yapacağım. (Neden??? Sınır ihlali yaptığı konusunda  uyarılan pilotun aynı manevrayı tekrarlamak istemesinin nedeni anlaşılır değil...amaç ne???)Hava sahasını ihlal etmediğim için siz beni kontrol edin' diyor.

11.58'de kontak bağlantı kesiliyor. Burası 13 deniz mili açıkta. 8 deniz mili Suriye karasuları içinde vurulduktan sonra uçak denize düşüyor. (E tabii kaşınırsan kaşırlar, uçak da düşer pilot da kaybolur!!!)


Kaynak : http://www.internethaber.com/suriye-ucak-grafik--437310h.htm#ixzz1yl9M33B0

BDP Suriye’ye Müdahaleye Karşı

Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) heyeti ile Türk Başbakanı Recep T. Erdoğan’ın görüşmesinin ardından yapılan açıklamada BDP’nin ulusal ve uluslararası bir askeri müdahaleyi benimsemediğini açıklandı.

Demirtaş ve BDP Genel Başkan Yardımcısı Gültan Kışanak'ın imzasıyla yapılan yazılı açıklamada, görüşmede askeri uçağın düşürülmesiyle ilgili teknik, diplomatik ve siyasi gelişmelere dair brifing sunulduğu belirtildi.

Açıklamada şunlar ifade edildi: ''Heyetimizce hükümete başından bu yana Suriye'de izlediği politikayla ilgili eleştirilerimiz iletildi. Krizin çözümü konusunda önerilerimiz sunuldu.
Bu son olay yaşanana kadar hükümet politikasının uluslararası alanda Suriye'ye dönük müdahale beklentisini artırdığı hatırlatılarak, dolayısıyla bu politikadan artık vazgeçilmesi gerektiği iletildi.

Her halükarda BDP'nin ulusal ve uluslararası bir askeri müdahaleyi benimsemediği açıkça ifade edildi. Misillemeyle cevap verme yerine diplomatik ve uluslararası hukukun el verdiği yol ve yöntemlerin sonuna kadar işletilerek olayın üzerine gidilmesi öneri olarak sunuldu.

İleriki aşamada gelişmelere dayalı olarak parlamentonun ve siyasi parti gruplarının bilgilendirilmeye devam edilmesi yönündeki isteğimiz iletildi.''



ANF