6 Mayıs 2012 Pazar

Bayık: ABD Muhatabı Kabullendi

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, Kürt halkının davasının haklı, taleplerinin reddedilemez olduğunu belirterek, “ABD ile görüşmelerin Kürt sorununun demokratik çözümünün gerçekleşmesinde olumlu etkileri olacağını düşünüyoruz. Biz bu görüşmelere olumlu yaklaştık, bu görüşmelerden olumlu sonuçlar çıkacağını düşündük. Nitekim AKP’nin rahatsız olması bunu göstermektedir” dedi.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, Güney Kürdistan ile Irak ilişkileri ve bağımsızlık seçeneğinin tartışılması, Ortadoğu’da iyice belirginleşen Türkiye-İran ve Arap kapışmasının tarihsel kodlarıyla güncel seyri, ABD’nin Türkiye merkezli Kuzey Kürdistan politikasının değişme ihtimali ile diplomatik görüşmelerin etkisi, önemi ve doğruluğu konularındaki sorularımızı yanıtladı.

Güney Kürdistan ile Irak arasında Petrol, tartışmalı bölgeler konusunda bir gerilim ortaya çıktı. Bu durum karşısında Federal Kürdistan yönetimi olası bir bağımsızlık ilanını sık sık gündeme getirmeye başladı. Bağımsızlık ilanını nasıl karşılıyorsunuz, sonrasında ne tür gelişmeler yaşanabilir?

Kuşkusuz bu gerilimin uluslararası ve bölgesel boyutları da vardır. Ancak buna zemin sunan da Irak ile Federal Kürdistan arasında var olan sorunların çözülmemesidir. Hala bazı konularda egemen ulus zihniyeti bırakılmamıştır. Tarihten  gelen hakimiyetçi otoriter zihniyet çeşitli biçimlerde kendini dışa vurmaktadır. Örneğin tartışmalı bölgeler olarak ifade edilen bölgeler esas olarak Kürdistan’a aittir. Irak Anayasası gereği referandumla sonuç belirlenecekti ama bugüne kadar bir girişim olmamıştır. Kerkük, Hanekin gibi yerler hala anayasanın öngördüğü biçimde referandumla nereye ait olacağı tespit edilememiştir. Bu durum sorunlar ortaya çıkardığı gibi, merkezi hükümetin yaklaşımları konusunda kuşku uyandırmaktadır.

Öte yandan petrol gelirleri konusunda belirli bir anlaşmazlık olduğu görülüyor. Bu konuda özellikle merkezi hükümetin daha duyarlı olması gerekir. On yıllardır süren sömürgecilik vardı. Petrolün önemli düzeyde Kürdistan’dan çıktığı düşünülürse Güney Kürdistan’ın isteklerine, taleplerine karşı daha pozitif bir yaklaşım gösterilmesi gerekmektedir.

Güney Kürdistan’ın bu haklı talepleri karşısında Irak merkezi hükümetinin yetersiz yaklaşımlarını kabul edilemez görüyoruz. Bu sorunların Irak’ın demokratikleşmesi içinde çözülmesi tabii ki Kürtlerin tercihidir. Kürdistan Parlamentosu’nun yaklaşımı da, Kürt yönetimin yaklaşımı da böyledir. Sorunların Irak içinde çözülmesi tercih edilmektedir. Bizce de doğrusu budur. Ancak bu konuda sorunlar olduğu anlaşılıyor. Bu sorunlar çerçevesinde bağımsızlık gündeme getiriliyor.

Kuşkusuz her siyasi gücün, her halkın kendi kaderini tayin etme hakkı vardır. Kürtlerin de bu hakkı ve talebi meşrudur. Sorunlar tıkanır, çözülmez de Güney Kürdistanlı güçler bağımsız devlet olma tercihinde bulunursa böyle bir hakkı da vardır. Ancak biz Kürtlerin Ortadoğu’da bütün ülkeleri demokratikleştirerek kendi haklarını daha fazla güvenceye alacağını düşünüyoruz. Kendi özgürlüklerini daha fazla geliştireceklerini düşünüyoruz. Çünkü Ortadoğu demokratikleşmediği müddetçe Kürtlerin özgürlüğü ve demokrasisi güvencede değildir. Ancak tabii ki sorunlar çözülmez, tıkanmaya gider, Kürtlerin ulusal demokratik hakları ve özgürlüğü tehlikeye girerse o zaman tabii ki Kürtler farklı seçenekleri de gündeme getirebilirler. Biz bu şartlarda böyle bir konunun gündeme getirilebileceğini düşünüyoruz. Yöntem konusunda Kürtlerin daha dikkatli olması gerekiyor. Bu tür ciddi konularda, stratejik konularda ortak tutum ve yaklaşımların geliştirilmesi önemlidir. Bu yönüyle bu tür konuların bütün Kürt örgütleriyle, partileriyle konuşulması, tartışılması gerekmektedir. Eğer ilerde bir ulusal kongre olursa, ulusal kongre bu konuları da konuşur. Kürtlerin dayanışmasına ve gücüne dayalı bir biçimde olursa tabii ki bu daha etkili sonuçlar doğurabilir.

Biz kuzey Kürdistan’da da, Kürt sorununun Türkiye sınırları içinde demokratik temelde çözülmesini istiyoruz. Bundan yanayız. Ama bu olmadığı takdirde kendi çözümümüzü kendimiz gerçekleştirmeyi de bir seçenek olarak ortaya koyduk. Demokratik birlik içinde çözüm yaklaşımımız kabul edilmezse o zaman Kürtler farklı çözüm arayışına da girebilir.

Bizim devletçi zihniyetimiz yok, devletin çözüm olmadığını düşünüyoruz, ama Türkiye’nin yaklaşımları, çözümsüzlükleri toplumları bu tür şeylere de götürebilir. PKK, KCK olarak Türkiye’nin sınırları içinde Kürt sorununu çözmek istiyoruz. Kürt halkının özgürlüğünü ve demokrasisini bu seçenekte görüyoruz. Hala Güney Kürdistan’ın tartıştığı gibi olmazsa devlet oluruz yaklaşımı içinde değiliz, ama Türk devletinin de hareketimizin yaklaşımları doğru değerlendirmesi gerekir. 

Bütün çabalara rağmen sorunlar çözülmez, ayrı devlet olma gündeme gelirse, bunun da bütün parçaları ilgilendiren bir konu olduğu düşünülerek bütün siyasi güçler arasında bir görüş alışverişi ve ortak irade biçiminde ortaya çıkmasının tercih edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Kuşkusuz böyle bir devletleşme, yani bağımsızlık ilanı ve projeleri düşünülürken bunun sadece Güney Kürdistan değil, bütün Kürdistan parçaları açısından yaratacağı sonuçların da dikkate alınması lazım. Yoksa zaman zaman Kürt Halk Önderinin belirttiği gibi küçük bir Kürdistan karşılığında Türkiye’nin de, İran’ın da, Irak’ın da, Suriye’nin de razı olduğu bütün Kürdistan parçalarını feda eden bir durumla karşı karşıya gelinebilir.

Erdoğan, İran ziyaretinde Suriye’deki çatışmanın İslam ile Arap milliyetçileri arasında olduğunu savunarak İran’ı çatışmanın tarafı yapmaya çalıştı. Bazıları Erdoğan rejiminin Arap milliyetçiliğini hafife aldığı yorumunda bulundu. İran ve Türkiye arasındaki ilişkilerde nasıl bir döneme girildi, bu söylemlerin İran’ı etkileme şansı var mı?

İran’ın siyasetini küçümsemek, dolayısıyla İran’ın Türkiye tarafından kandırılacağı, kendi çizgisine getirileceği söylemlerinin fazla bir anlamı yoktur. İran’daki mevcut politika aslında İran milliyetçiliği üzerine de kuruludur. Ama bu milliyetçiliği Şia ideolojisi ve gücüyle pratikleştirmektedir. Türkiye ve belirli Arap güçleri de Sünniliği kendilerini güçlendirmek için kullanıyorlar. Türkiye, İslam’ı Türk milliyetçiliği için kullanıyor. Şu andaki yönetimin ideolojisi Türk-İslam sentezidir. Bu bakımdan Türkiye’nin ‘biz İslam mücadelesi veriyoruz, Suriye’deki mücadele Arap milliyetçilerine karşıdır; bu konuda ortak davranalım, oradaki rejimin değişmesi için birlikte hareket edelim’ demesinin İran’da bir karşılığı yoktur. Çünkü İran, Türkiye siyasetinin İslam’la alakalı olmadığını bilir. İran politikasının belli İslam hassasiyetleri vardır ama Türkiye’nin yoktur. Türkiye’nin bırakalım İslam hassasiyetleri olan bir politika izlemesini, aslında Ortadoğu’ya, İslam coğrafyasına girmiş bir batı Truva Atı’dır; kapitalist modernite ajanıdır. Türkiye Ortadoğu toplumlarının toplumsallığını dağıtıp, kapitalizmin bireyselliğinin Ortadoğu’ya yerleştirilmesinde bir sıçrama tahtasıdır.

İran, Esad rejiminin ne olduğunu bilmiyor mu? Esad rejiminin Arap milliyetçisi olması yeni bir durum mu? Erdoğan belki bazı çevreleri kandırabilir ama İranlıları kandırması mümkün değildir. İran, Türkiye’nin Suriye politikasının Türk milliyetçiliği ekseninde bölgeyi kontrol etme, bölgede etkili olma politikası olduğunu çok iyi bilmektedir. Türkiye ile İran bugün bölgede bir güç çatışması içindedir. Bu güç çatışması şimdi kendini Şiilik ve Sünnilik üzerinde de dışa vurmaktadır. Türkiye Sünni-İslam’ın liderliğini oynuyormuş gibi hem Arapları kandırmaya hem de kendine bu yüzle İran karşısında bir pozisyon almaya çalışmaktadır. Nitekim Irak’taki politikasından böyle bir eğilim içine girdiği görülmektedir. Bu yönüyle İran Türkiye’nin İslam’ı ve Sünniliği Türk milliyetçiliği için nasıl kullandığını görmektedir. Bu yönüyle Türkiye’nin İran’ı ucuz söylemlerle aldatması ve yönlendirmesi mümkün değildir.

Erdoğan’ın Arap milliyetçiliğini hafife aldığı doğrudur. Arap milliyetçiliği İslam’la karşı karşıya değildir. Siyasal İslamcılar aslında Arap milliyetçiliğini İslam kılıfı içinde yapmaktadırlar. Ortadoğu’daki siyasal İslamcılarının çoğu İslam söylemiyle Arap milliyetçiliği yapmaktadırlar. Bu bakımdan Arap milliyetçiliğinin gücü vardır. Bu gücünü de çoğu zaman İslami karakterinden almaktadır. İslam evrensel karakterdedir, ama ilk önce Arapların dini olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Bu bakımdan Araplıkla İslamlık iç içe geçmiştir. Türkiye Suriye’de İhvan-ı Müslim’le sıkı ilişki içine girerek Suriye üzerinde etkili olmak isteyince bundan en fazla Arap ülkeleri rahatsız olmuştur. Çünkü Türkiye’nin İhvan-ı Müslim’le ilişkisinin bir İslam ilişkisi olmadığını, 1517’de Ridaniye savaşını kazanarak, nasıl ki Arap coğrafyasına yönelip egemenlik kurduysa şimdi de Suriye’ye böyle hakim olarak Ortadoğu’da egemenlik peşinde olduğunu düşünerek rahatsız oldular. Araplar Türkiye’nin Suriye’de çok etkili olmasını istemiyorlar. Bu nedenle Annan Planı bir BM veya Arap Birliği planı olarak ortaya çıktı. Bu açıdan Arap dünyası hiçbir dönemde olmadığı kadar Türk devletinin Türk-İslam sentezi politikası konusunda kuşku duymaktadır.

Öyle Erdoğan’ı bağrına basan bir Arap dünyası yoktur. Türkiye’nin Arapların bazı hassasiyetlerini kaşıyarak, İsrail karşıtı durumlarını istismar ederek, İsrail’e kabadayılık yapıp bunun üzerinden Ortadoğu’da etkili olmak istediğini gördüler. Yeni Osmanlıcılık anlayışını böyle çok kurnaz bir politikayla Arap halklarına kabul ettirmeye çalıştığını gördüler. Ortadoğu’daki yeni dengelerin ortaya kurulması sürecinde mücadele sertleştikçe, güçlerin politikaları netleştikçe Araplar Türkiye’nin politikasını daha iyi anlamaya başlamışlardır. Türkiye’nin derdinin İsrail karşıtı olmaktan çok, bunu Ortadoğu dünyasında etkili olmak için bir enstrüman olarak kullandığını anladılar. Hatta bazıları bunun bir komplo olduğunu söylüyorlar. ABD’nin Türkiye’yi Arap dünyasına kabul ettirmek, ABD ajanlığını, taşeronluğunu kabul ettirmek için böyle bir çıkışı danışıklı dövüş olarak yaptırdığını söyleyenler de var. Bu da çok yabana atılacak bir görüş değildir. Nitekim sonuçta İsrail’i koruyan füze kalkanının Türkiye’de kurulması gerçekleşti. Gelinen aşamada İran da, Arap dünyası da dahil bütün Ortadoğu, Türkiye’nin ABD’nin ajanı, taşeronu olduğunu gördü. Şu anda Türkiye Ortadoğu kültürüne de, İslam kültürüne de ihanet içindedir.

İran ve Türkiye arasındaki ilişkiler artık bundan sonra bir gerilim sürecine girdi. Düne kadar Esad’la kardeş olan Türkiye nasıl ki hemen kısa sürede Suriye’ye en büyük düşman olduysa, Libya’da NATO’nun ne işi var, dedi, bir hafta sonra Libya saldırının üssü olduysa, ileride de İran’a saldırının üssü olacaktır. İran’la Azerbaycan gerilimi çıkarır, sınır gerilimi çıkarır, nükleer silah pürüzü ortaya çıkarır, başka sorunlar yaratır Suriye’de yaptığı “U” dönüşünü İran üzerinde de gerçekleştirir. İran bunu görmüştür. Düne kadar Maliki ile de iyi ilişkiler içindeydi. Dolayısıyla Türkiye’nin kendisine yöneleceğini gören İran’ın önümüzdeki dönemde Türkiye’yle daha fazla karşı karşıya geleceği açıktır. Ancak Kürt sorunu söz konusu olduğunda birbirlerini gözeteceklerini de akıldan çıkarmamak gerekir.

Türkiye’nin Suriye’yle ya da İran’la kavgalı olmasının nedeni demokrasi ve insan hakları değildir. Türkiye, İran ve Suriye ile ilişkileri üzerinden Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiyeyi hedefliyordu. Şimdi bunu ABD’nin bölge taşeronu olarak daha iyi yapacağını düşünerek çark etti. Bu nedenle İran’la Türkiye arasındaki çekişme de artacaktır. Özellikle Irak üzerinde çekişme şiddetlenecektir. Türkiye her ne kadar mezhep durumunu gözetmediğini söylese de Sünnilerle ilişki içinde olduğundan dolayı Maliki’yle anlaşmazlığa düştüklerini bizzat Davutoğlu Habertürk’te yaptığı söyleşide itiraf etmiştir.

Türkiye artık Irak’taki iktidar çekişmesinin parçasıdır, Suriye’deki iktidar çekişmesinin parçasıdır. Zaten Türkiye, ben bölge gücüyüm, artık bundan sonra bölgedeki iktidar mücadelelerinde yer alacağım, kendime yakın olanı destekleyeceğim, büyük bir ülke olmanın gereği budur, diyor. Artık müdahalelerini ve politikalarını böyle savunuyorlar. Kuşkusuz bu politika kendi iç sorunlarını çözmeyen ve demokratikleşmeyen Türkiye’yi Ortadoğu’da maceralara sürüklemekten başka bir sonuç doğurmayacaktır.

Türkiye Ortadoğu’da ne kadar uğraşsa da yeni bir Osmanlı olması mümkün değildir. Aksine Arapların belleğinde derin bir Osmanlı travması vardır. İran’da da bu vardır. Bu nedenle bu tür politikaların sonuç alması mümkün değildir.

Türkiye’de siyasal gerilimin arttığı, Türkiye’nin demokratikleşme sorunlarının tıkandığı, Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi’yle daha şiddetli bir çatışma sürecine girdiği dönemde BDP Eşbaşkanları ile DTK Eşbaşkanı ABD’ye gitti, çeşitli görüşmeler yaptılar. Bu gidişin zamanlamasını ve bu görüşmelerin ortaya çıkaracağı sonuçları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu görüşmelerin olduğu süreç bir yönüyle de Türkiye’nin AKP hükümetiyle Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar ABD politikalarına kendini yatırdığı, ABD’nin bölge politikalarının taşeronluğunu yaptığı bir döneme rast gelmektedir. Bu yönüyle ABD, Türkiye siyasetinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Zaten Türkiye de ABD’den aldığı destekle Kürt halkının çok haklı olan özgürlük mücadelesini bastırmaya çalışıyor. Kürt halkının onlarca yıldır yürüttüğü büyük direnişi karşısında özgürlük ve demokrasi taleplerini karşılamamakta hala ısrar ediyorsa, bunda ABD’den aldığı desteğin önemli bir payı vardır. Türk devletinin ABD’ye bu düzeyde taşeronluk yapmasının esas nedeni kesinlikle Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek içindir. Düne kadar esas olarak İran, Irak, Suriye üzerindeki ittifakla Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye edeceğini düşünmüştü, ama bu konuda başarısız kaldı. ABD, Türkiye’nin Kürt Özgürlük Hareketi’ni bastırmak için rahatsız olduğu bölge güçleriyle ilişkisini doğru görmeyince, Türkiye’ye bir tercih yap ve bölge politikaları konusunda kendini netleştir deyince, Türkiye bu defa da Kürt Özgürlük Hareketi’ni bastırmak için tercihini esas olarak ABD’nin bölge politikalarına ajanlık yapmadan yana koymuştur. “Ben sizin bölge politikalarınıza ajanlık yaparım, bunun karşılığında da siz benim Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme, ezme politikama destek verin” demiştir. ABD’den belirli düzeyde de destek almaktadır. Belki tüm konularda her istediği desteği almasa da politik destek yanında gelişmiş askeri teknik aldığı açıktır. İnsansız hava uçaklarının ABD ve İsrail’e ait olduğu bilinmektedir. 

Türkiye’de dünyanın hiçbir faşist ülkesinde görülmediği kadar binlerce siyasetçi tutuklanıyorsa, hatta bir halkın iradesini kırmak için rastgele insanlar tutuklanıyorsa ve buna da dünyadan ses çıkmıyorsa bunun en önemli nedeni ABD desteğidir. Dünyadaki propagandayı da, basını da önemli düzeyde elinde tutan ABD’dir. Onlar isteseler bir haftada dünyadaki Türkiye algısını değiştirebilirler. Binlerce tutukluyu da gündeme getirebilirler, Kürt halkı üzerinde uygulanan zulmü de gündeme getirebilirler. Türkiye’yi rahatlıkla sıkıştırabilirler. Hatta Mısır, Tunus ya da Suriye’dekinden katbekat daha ciddi bir biçimde sıkıştırabilirler. Çünkü Türkiye’de Türk devletinin uyguladığı zulüm ne Mısır’da, ne Tunus’ta ne de Suriye’de görülmüştür. Bir halk yok edilmek isteniyor. Bir halk diliyle, kültürüyle tümüyle soykırıma uğratılmak isteniyor, ama buna rağmen sessiz kalınıyor! Türkiye bu sessizliği sağlamak için ABD’ye taşeronluk yapıyor. Dolayısıyla ABD Kürt sorununun bir parçası haline gelmiştir. Çözümsüzlüğün de bir parçası haline gelmiştir. Bu açıdan ABD’nin Kürt sorununun çözümsüzlüğünün parçası haline gelen bu politikalarının eleştirilmesi, bunun doğru olmadığının ortaya konulması ya da Türk devletinin Kürt sorunu konusunda ABD’deki çeşitli kurumları ve kamuoyunu tek taraflı bilgilendirmesinin önüne geçmek açısından BDP ve DTK Eşbaşkanlarının ABD’ye gitmesi anlaşılırdır. Çünkü ABD Türkiye siyasetinin parçası haline gelmiştir. Belki de Kürt sorununun çözümündeki muhataplardan biri de ABD Hükümeti’dir. AKP kadar ABD Hükümeti de Kürt sorununda taraf haline gelmiştir.

BDP ve DTK’lılar Kürt sorunundaki yaşanan bu çözümsüzlüğün ortadan kalkması, Kürt sorununun demokratik çözümü açısından ABD’de çözüme katkı sunacak çevrelerle ilişkilenme, kamuoyunu bu yönde etkileme, yine AKP’nin çözümsüzlük politikalarına destek vermelerinin yanlışlığını ortaya koyma ve ABD’nin etkisini ve gücünü Kürt sorununun demokratik çözümü için kullanmasını isteme amaçlı bu görüşmelerin yapılması yanlış değildir. Kürtleri zulüm ve baskı altına alanlar dünyada herkesle diplomasi yapıyorlar, ilişki kuruyorlar. Tabii ki Kürtlerin de bu tür ilişki kurma hakları var. 

Kürtlerin davaları çok haklıdır. Dünyada Kürtlerin özgürlük ve demokrasi mücadelesi kadar haklı bir dava yoktur. Bu nedenle bu davalarını herkese anlatabilirler. Bu haklı dava karşısında en büyük zalimin bile çok söyleyecek bir sözü yoktur. En azından görünüşte bir şey söyleyemez. Arkadan ekonomik ve siyasi çıkarları gereği Kürtleri kurban eden politika izleyebilirler, Kürtler üzerinde her türlü zalimliği yürütebilirler, ama Kürtlerle yüz yüze geldiklerinde Kürtlerin haklı talepleri karşısında söyleyecek hiçbir sözleri yoktur. Dolayısıyla Kürtler kendi taleplerini ABD’ye de, Avrupa’ya da, Rusya’ya da, Çin’e de, herkese de anlatırlar. Hiç kimse Kürtlerin taleplerine siz haksızsınız diyemez, diyememiştir zaten. Bugüne kadar Kürt Özgürlük Hareketi’nin ilişki kurduğu tüm çevreler Kürtlerin talepleri, istekleri konusunda siz fazla şey istiyorsunuz, sizin bu mücadeleniz yanlıştır dememişlerdir. Kem-küm etmişlerdir, siyasi koşullardan söz etmişlerdir, zamanla olur demişlerdir. Haksız duruşlarını meşrulaştıran, gerekçelendiren bu tür tutumlar içine girmişlerdir. Bu açıdan BDP’nin ABD’ye gidip ister hükümet çevrelerine ister hükümet dışı sivil toplum örgütlerine, kurumlara olsun, bu haklı davayı ve kendi tutumlarını anlattıkları açıktır. Bu haklı davalarını anlatarak ABD’nin Türk devletine verdiği desteğin nasıl haksızlıklara yol açtığını ortaya koymuşlardır. Belirli vicdanlara seslenmeye çalışmışlardır. ABD politikasında etkili olan kamuoyunun kimi kesimlerine Kürt sorunu anlatmaya fırsat bulmuşladır. Biz bunların olumlu etkisi olacağını düşünüyoruz. Çünkü ne kadar ekonomik ve siyasi çıkarları gereği politika izleseler de, yine de Kürtlerin çok haklı davası biraz vicdanlı olan çevreleri etkiler. Bu yönlü daha ölçülü, daha dikkatli politika izlemelerini sağlayabilir. 

Öte yandan bu heyet Kürt sorununun çözümsüzlüğünün nedeninin Türk devletinin politikası olduğunu, eğer sorunlar demokratik siyasal yollarla çözülmüyorsa buna yol açanın AKP hükümeti olduğunu açıkça ortaya koymuşlardır. Türk devletinin demokratik siyaseti ezdiğini, binlerce siyasetçiyi zindanlarda tuttuğunu, demokratik çözüm, demokratik mücadele imkanlarına fırsat vermediğini ortaya koymuşlardır. Bu durum karşısında Türk devletinin silah bıraktırma ve ateşkes çağrılarının bir anlamı olmadığını söylemişlerdir. Çünkü şimdiye kadar defalarca tek taraflı ateşkesler yapılmış, ama hiçbirisinden sonuç alınmamıştır. Dolayısıyla sorun ateşkes değildir; ateşkesler zaten olmuştur. Çift taraflı olmamış, tek taraflı olmuştur. Gelinen aşamada artık ateşkesin tek taraflı ya da çift taraflı olması da çok anlamlı değildir. Bir oyalama ve zaman kazanma için yapılacak hiçbir ateşkesin de anlamı yoktur. Gelinen aşamada artık Türk devletinin bir çözüm politikasının olup olmadığı önemlidir. Türk devletinin bir çözüm politikası yoksa, sorunu çözecek bir projesi yoksa tek taraflı da olsa çift taraflı da olsa ateşkesin hiçbir anlamı olmayacaktır. Bunu ortaya koymuşlardır. Binlerce siyasetçinin tutuklu olduğu yerde, Kürt önderlerine her türlü zulmün yapıldığı yerde herhangi bir çözüm iradesinin olmadığı yerde hangi yumuşamadan bahsedilebilir, çözüm için hangi zemin ortaya konulabilir? Çözüm için en azından zemin olması lazım. Binlerce tutuklunun olduğu yerde görüşme bile olamaz. BDP’nin binlerce tutuklusu olacak gidip AKP’yle görüşecek! Bu görüşme değil, bu bir şantaj ve dayatma olur. BDP 30 milletvekilinden ve birkaç il ve ilçe başkanından oluşmuyor ki! Binlerce üyesi, yüzlerce il ve ilçe başkanı, yöneticisi tutukludur. Bu, BDP’nin tasfiye edilmesi anlamına gelmektedir. BDP bu kadar insanın tutuklanmasını ve kendisine dayatılan tasfiyeyi görmezlikten gelebilir mi? BDP tasfiye edilecek, ama hiçbir şey olmamış gibi görüşme olacak! Ne böyle görüşme olur, ne de bu ortamda müzakere olur. BDP’liler herhalde bunu da ortaya koymuşlardır.

Eşbaşkanların Kürt sorununun çözümünde Kürtlerin makul çözüm önerileri olduğunu, Kürt halkının makul önerileri karşılanırsa bu sorunun kısa sürede çözüleceğini ortaya koyduklarını ve ABD’nin çözüme siyasi destek olmasını istediklerini sanıyoruz. Çünkü Kürt sorununun 20. yüzyılda dört parçaya bölünmesinden de, çözümsüzlüğünden de uluslararası güçler sorumludur. Bugün de Kürt sorununun çözümsüzlüğünden bu güçler sorumludur. İran’da, Suriye’de Kürt sorununun çözülmemesinin nedeni bile yine Türkiye’nin politikalarıdır. Türkiye Kürt sorununda çözüm adımları atsa, İran ve Suriye Kürt sorununda çözümsüz politikalar izleyemez. Türkiye Kürt sorunundaki çözümsüz politikaları sadece kendisi adına yürütmüyor, bölgede Kürtler üzerine egemenlik yürüten bütün şovenist politik güçler adına yürütüyor. Diğer ülkeler de Kürt sorununun çözümsüzlüğünde Türkiye’den destek alıyorlar. Türkiye ABD’den, Avrupa’dan cesaret alıyor; Suriye, İran, Irak ise Türkiye’nin Kürt sorunundaki çözümsüzlüğünden cesaret alıyor. İran, Suriye ve Irak Türkiye’nin Kürt politikalarının kendilerinin egemenlikçi Kürt politikalarına güç verdiğini düşünüyorlar. BDP heyeti ABD’ye bu politikaları anlatmış olmalıdır.

Yoksa BDP Avrupa’ya, ABD’ye gidecek, onlar da Erdoğan’ın söylediği gibi PKK ile aranıza mesafe koyun o zaman sizinle görüşürüz, sizi muhatap alırız diyecek, BDP de bunu dinleyecek! Türkiye bunun olmayacağını gördüğü gibi, ABD’nin de görmüş olması gerekir. Eğer ABD bu BDP heyetine, Eşbaşkanlara PKK ile aranıza mesafe koyun, vazgeçin, AKP politikalarına güç verin, destek verin demişse bu, Erdoğan’ın söylemlerinin Washington’da tekrarı olmuş anlamına gelir. Bu söylemler Türkiye’de söylendiği zaman BDP ve DTK tarafından ciddiye alınmıyorsa, orada da ciddiye alınmamıştır. Ama biz ABD’nin bu gezide BDP’lilere karşı böyle bir yaklaşım gösterdiğini ve bu tür diyalogların yaşandığını sanmıyoruz. Bazı gazeteciler ABD’nin BDP’ye bu tür telkinlerde bulunmuş olabileceğini söylüyorlar. Bir taraftan Barzani, bir taraftan ABD telkinde bulunacak, BDP AKP’nin kuyruğuna takılacak, AKP’nin çözümsüz politikalarının yedeği haline gelecek! Bunların olması mümkün değildir. AKP’nin çözüm getirecek hiç bir politikası yoktur. Eski iktidarların yeni versiyonudur. Eski iktidarların yöntemine oyalama, aldatma ve psikolojik savaşı eklemiştir. AKP’nin bir çözüm politikası olsa zaten BDP de buna destek verir, Kürt Özgürlük Hareketi de destek verir. Zaten ateşkesler, görüşmeler AKP’ye fırsat tanımak içindi. Ama AKP bu görüşmeleri bir çözüm fırsatı için değil, tasfiye etmek için kullanmıştır. Bu yönüyle AKP politika değiştirmediği takdirde hiç kimse Kürt Özgürlük Hareketi’ne, Kürt demokratik hareketine AKP’nin politikalarına göz yumun ve oyalamalarını yutun diyemez. Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve Kürt demokratik hareketinin bırakalım AKP’nin politikalarını yutması, tam tersine bu politikalara karşı mücadele ederek Kürt sorununun çözümünün ve Türkiye’nin demokratikleşmesinin gerçekleşeceğini bilir ve buna göre hareket eder. BDP de zaten bu bilinçle hareket etmektedir.

Bu görüşmenin şöyle bir anlamı vardır: ABD şimdiye kadar Kuzey Kürdistan’daki Kürt hareketini tanımıyordu, Kürtleri muhatap olarak görmüyordu. 29 Mart seçimlerinden sonra ABD Başkanı Obama, Ahmet Türk’le görüştü. Şimdi gittiler belki üst düzeyde olmasa da çeşitli hükümet yetkilileriyle ve sivil toplum örgütleriyle görüştüler. Bu aslında ABD’nin Türkiye’de, Kuzey Kürdistan’da etkili Kürt siyasi hareketinin PKK olduğunu, BDP olduğunu kabul etmesi anlamına gelmektedir. BDP’siz, PKK’siz bir Kürt politikasının yürümeyeceğinin ABD tarafından görülmesi olarak anlaşılmalıdır. Bunun da Kürt sorununun demokratik çözüme kavuşturması açısından ileride sonuçları olacak olumlu bir gelişme olarak görülmesi gerekiyor. Bu, Kürtlerin taleplerinin Türk devletine kabul ettirilebileceğini, Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi’ni muhatap almaktan başka bir yolu olmadığını da göstermektedir. Nasıl ki Erdoğan silah bıraksınlar operasyon olmaz diyerek muhatabın kim olduğunu ortaya koymuşsa, ABD de bu tür görüşmeler içine girerek, BDP ile görüşerek Kürt sorununda kimin muhatap olduğunu ortaya koymuş bulunmaktadır.

Bu durum, Kürt demokrasi ve özgürlük güçleri eğer mücadele ettiği takdirde Kürt sorununun demokratik çözümünü Türkiye’ye de, Avrupa’ya da, ABD’ye de kabul ettirileceğinin; onların Kürt sorununun demokratik çözümünü kabul etmek zorunda kalacağını göstermektedir. Çünkü Kürt halkının talepleri o kadar haklıdır ki, günümüz dünyasında hiç kimsenin reddedemeyeceği taleplerdir. Bu talepleri ABD de, Avrupa da reddedemez. Bu açıdan bu görüşmelerin Kürt sorununun demokratik çözümünün gerçekleşmesinde olumlu etkileri olacağını düşünüyoruz. Biz bu görüşmelere olumlu yaklaştık, bu görüşmelerden olumlu sonuçlar çıkacağını düşündük. Nitekim AKP’nin rahatsız olması bunu göstermektedir.

ABDestli Kapitalizm- Eren Erdem İle Söyleşi-3 (VİDEO)

video

ABDestli Kapitalizm-Eren Erdem İle Söyleşi-2 (VİDEO)

video

ABDestli Kapitalizm- Eren Erdem İle Söyleşi-1 (VİDEO)

video





Kapitalizmin Panzehiri

Kur’an’da nuzül sırasına göre 16. ve 17. sırada yer alan iki sure var ki ele aldığı konu itibariyle ilkini “kapitalizmin”, ikincisini de “abdestli kapitalizmin” panzehiri olarak görüyorum.

Bunlar “Tekâsür” ve “Mâun” sureleridir…

Gayet kısa olan bu surelerin nuzül sırasında peşpeşe yerleştirilmesi de ilginç.

Bu surelerin ilki (Tekâsür) insandaki ruh köküne inerek kapitalizmin “aslını”, ikincisi de (Mâun), onu abdest ve namazla (salat ile) meşrulaştırmaya çalışan “faslını” deşifre eder.
Her ikisini birden zirru zeber eder.
Bakın nasıl…

***

“Bir zenginlik/çoğaltma yarışıdır (tekâsür) oyalanıp duruyorsunuz.
Mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş…
Fakat hayır! Yakında bileceksiniz.
Fazla uzak değil; çok yakında bileceksiniz.
Evet, daha derinden bakabilseydiniz
Ateşe yuvarlanmakta olduğunuzu görürdünüz.
Kendi gözlerinizle onu apaçık göreceksiniz.
O gün her nimetten bizzat sorgulanacaksanız…”
(Tekâsür; 1-8)

TEKÂSÜR: Sözlükte [KSR] kökü mastar olarak “çok olmak, çoğalmak” demektir. Malı çok olmak, zengin olmak, maddî durumu iyi olmak (iksâr), çoğaltmak, teksir etmek, çokça yapmak, çoklaştırmak (teksîr), çoğalmak, artmak, üremek, türemek (tekâsür), çok olmasını istemek (istiksâr), daha çok, en çok (ekser), çoğunluk, galibiyet (ekseriye), çok (kesr, kesîr), çokluk, fazlalık, bolluk (kesret), çok konuşan, geveze (miksâr) kelimeleri bu köktendir…

Surenin ismi de olan tekâsür burada makam, mal ve servet çokluğu ile övünmek demektir. Araplar, kişilerin veya kabilelerin karşılıklı zenginlik ve servet yarışını ifade için “tekâsüra’l-qavmu tekâsüran” derlerdi; tabir buradan gelmektedir (Razi).

Türkçe’de zengin kelimesi Farsça kıymetli, süslü, pahalı, değerli taş demek olan seng’den geliyor. Bu anlamda zengin (sengin) kıymetli, pahalı eşyaları olan, malı çok olan demektir. Tefâul babından gelen tekâsür kelimesi de bu anlamda bir şeyi karşılıklı yapmayı ifade ettiği için “zenginlik yarışına girmek” dediğimiz manayı çağrıştırır. Keza “şöhret yarışı, tüketim çılgınlığı, mal mülk hırsı” deyimleri de bu cümledendir.

Öte yandan tekâsür kavramı çağımızda “kapitalist yarış” denilen şeye tekabül etmektedir. Çünkü kapital eldeki anaparayı (sermaye) çoğaltma, artırma, biriktirme demektir. Kapitalizm de, sermayeye dayanan, onu çoğaltmayı (kâr) yegâne gaye bilen, sermayedarların üretim araçlarının sahibi olduğu, alım satımın sırf zenginleşme ve kâr maksadıyla yapıldığı, biriktirme ve çoğaltma dışında hiçbir değerin geçer akçe olmadığı, bu iktisat görüşünün toplumsal değer haline geldiği düzen demektir…

Surede geçen ayetlere tek tek bakalım…

“Bir zenginlik/çoğaltma yarışıdır (tekâsür) oyalanıp duruyorsunuz. Mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş…” 

Yani: Çokluk, zenginlik, mal, mülk, şan şöhret yarışına girmişsiniz; oyalanıp duruyorsunuz. Mezarlarınıza girene kadar bunların çılgınca peşinden koşturuyorsunuz. Hatta öyle ki mezarlarınızın çokluğu ile bile yarışa giriyorsunuz. Diyelim ki siz zengin ve karşı konulmaz bir gücün, şanın, şöhretin sahibisiniz. Ne faydası var bunun? Bir gönüle girmedikçe, bir yoksulu doyurmadıkça, bir öksüzün başını okşamadıkça, vermedikçe, paylaşmadıkça ne faydası var bunun? Ölünce yanınızda mı götürecekseniz? Malınız, mülkünüz mezara sığacak mı? Şanınızı, şöhretinizi mezarınızın başına büyük harflerle yazsanız ne olur? Mülkün gerçek sahibinin Hayyu Kayyum olan Allah olduğunu (lehu’l-mulk) görmüyor musunuz? Bu doymak bilmez ihtiras neden?

“Fakat hayır! Yakında bileceksiniz. Fazla uzak değil; çok yakında bileceksiniz.” 

Yani: Eşyanın gerisindeki manayı görebilseydiniz, görünene (meta’ya) takılıp her şeyi bundan ibaret sanmasaydınız ezeli ve ebedi gerçekliğin ne olduğunu görürdünüz … Her şey toz toprak olup gittikten sonra da yaşayanın ve yaşayacak olanın kim olduğunu anlardınız…

“Evet, daha derinden bakabilseydiniz. Ateşe yuvarlanmakta olduğunuzu görürdünüz. Kendi gözlerinizle onu apaçık göreceksiniz…” 

Bu ayeti iki şekilde yorumlamak mümkündür:
1- Uhrevi açıdan; “Bu bencilliğin, aç gözlülüğün, zenginlik yarışının, mal mülk hırsının, sizi cehenneme yuvarlamakta olduğunu görürdünüz.”

2- Dünyevi açıdan; “Bu benciliğin, aç gözlülüğün, zenginlik yarışının, mal mülk hırsının, hayatı çekilmez hale getiren bir ihtiras yarışına, çalma, çırpma, alıp satma dışında hiçbir insani değerin kalmadığı vahşi bir pazara dönüştürdüğünü, kendi ellerinizle yarattığınız bir ateş çemberinin/kaosun/kirizin içine doğru yuvarlanmakta olduğunuzu görürdünüz…”

“O gün her nimetten bizzat sorgulanacaksanız”

Yani: Her nimetten, her emanetten sorguya çekilecekseniz; zenginlikten, maldan, mülkten, şandan, şöhretten, makamdan, mevkiden, yediğinizden içtiğinizden, oturduğunuzdan kalktığınızdan, hepsinden tek tek hesaba çekileceksiniz. Bunların hesabını vermeden ölmeyeceksiniz, diyelim ki öldünüz, tekrar diriltilip mutlaka hesabını verecekseniz! Hiç kimse bunların hesabını vermeden mezara girip kendini unutturamayacak. Cennete de giremeyecek!

Ey “Bu benim, sendeki de benim!” diyenler! Ellerindekini paylaşmayan, yığdıkça yığan, biriktirdikçe şımaranlar iyi dinleyin! Kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenleri kulak verin! Hiç birisi sizin değil! Mülk Allah’ındır (Lehu’l-mülk). Varlık O’nundur. Kiracısınız siz, ev sahibi değil. Yolcusunuz siz, hancı değil!

***

Görüldüğü gibi ayetler bir ekonomi-politik eleştiriden ziyade psiko-metafizik eleştiri yapıyor. Ekonomi-politik bir sistemin insan ruhundaki köklerine iniyor. Çünkü insan ruhunda kökleri olmadan hiçbir sistem ayakta duramaz. Mekkî ayetlerin genel özelliği budur zaten. Medine’ye gelince ise sistem vaazı ve kurallar başlar. Ama işin önce insan ruhundaki köklerine inmek ve orayı kurutmak gerektiğinden buradan başlıyor. Zaten bir dinden beklenen de esasında bu değil mi?

Kapitalizm’in kurucu babalarından Adam Smith 1776’da yazdığı “Milletlerin Zenginliği” adlı kitabında Kapitalizmin insan ruhundaki köklerinin bencillik ve aç gözlülük olduğunu söyler. Ve bunun her ne kadar ahlaken bir düşüklük gibi görülse de toplumsal fayda açısından yararlı olduğunu, böylece bencil çıkarları peşinde aç gözlüce koşan insanların piyasayı canlandıracağı ve bu sayede bolluk olacağını söyler.

Madem Kapitalizmin insan ruhundaki kökleri budur, o halde, işe ilk önce buradan başlanmalıdır. Bunun için kapitalizmin panzehiri, Tekâsür suresinde yapıldığı gibi önce psikolojik-metafizik eleştiridir. Bunu es geçen, dahası bu konuda birikimi, donanımı ve dili bulunmayan Marksizm son derece yetersiz ve güdük kalmıştır. Marx’ın ekonomi-politik analiz ve eleştirisi ise yeniden üretilmek kaydıyla iyi bir başlangıçtır.

***

Mâun suresinin ise hemen sonra geldiğini görüyoruz. Bu sure de kapitalizmi dinle meşrulaştırmaya çalışan namazlı-niyazlı, abdestli kapitalizmin panzehiri…

“Dini yalanlayanı gördün mü?
Öksüzü hor görür,
Yoksulu doyurmaya teşvik etmez.
O namaz kılanların vay haline!
Onların kıldığı namaz boştur (sâhun),
Gösteriş yapıyorlar.
En küçük yardıma (mâun) bile mani oluyorlar.”
(Mâun; 1-7)

MÂUN: Sözlükte [AVN] kökü mastar olarak “yardım etmek, orta yaşlı olmak” demektir. Orta yaşlı olmak (avân), yardım etmek (iâne), yardımcı (muâvin), yardımlaşmak, el birliği etmek (teâvün), yardım istemek (istiâne), yardım, destek, medet (avn), ikramiye, burs, destek (iâne), kooperatif (teâvuniyye), yardımsever, insanlara yardım eden (mi’vân), küçük yardım (maûne) kelimeleri bu köktendir…

Şu halde mâun en tabiî ihtiyaç maddeleri anlamında küçük yardımlar demektir. Yani âlet, edevat, kap kaçak, ekmek, tuz vb. bir insanın diğer insana vermekte hiç bir beis görmemesi gereken yardımlar manasında. Anlam olarak “Komşu komşunun külüne muhtaç” dediğimiz manayı çağrıştırır…

Dikkat edilirse Kur’an “almayı” değil sürekli olarak “vermeyi” teşvik ediyor. Yani insanlara “İhtiyaçlarınız için yardım isteyin” demiyor, “İhtiyacı olanlara yardım edin” diyor. İstemek söz konusu olunca Fatiha’da geçtiği gibi “Ancak senden yardım isteriz” (iyyake nesta’in) dedirtiyor ve Allah’tan başkasından istemeyi çok görüyor. Ama vermek söz konusu olunca zekât, sadaka vs. hepsini ısrarla öğütlüyor, teşvik ediyor.

“Veren el alan elden üstündür” deyişinde geçtiği gibi alan değil sürekli veren el olmak… İsterken Allah’a, verirken insanlara yönelen bir kişilik… Kendini muhtaç durumda olmaktan çıkararak kendi ayakları üzerinde duran, insanlara yük olmayan, bilakis yükü üstlenen, omuzlayan, paylaşan, bölüşen, özgür, bağımsız, onurlu kişilikler…

Kapitalizm’de yardım (mâun) düşmanlığı vardır. En azından kapitalizm tutarlı olmak istiyorsa böyle olmak durumundadır. Bunu en iyi liberal kapitalizmin bir diğer kurucu babası Herbert Spencer “Devlete Karşı İnsan” adlı kitabında şöyle ifade eder;

“En uygun olanın hayatta kalması sürecine “müdahale” hem boşuna hem de zararlıdır. Tabiî ayıklanmaya müdahale toplumun bütün olarak standartlarının düşmesine sebep olur. Bu açıdan insanın acılarına engel olunmamalıdır. Çünkü acıların çoğu tedavi edicidir; acıyı önlemek aslında şifayı önlemektir. Devletin acıları önleme, yoksullara yardım etme gibi faaliyetleri, günden güne halkta devletin kendilerine nasıl olsa bakacağı düşüncesini doğurur. Böylece girişim ve teşebbüs ruhunu kaybederler… Toplumda kötülük, kurumların şartlara uyum sağlamamasının sonucudur. Bitkilerin verimsiz toprakta çelimsizleşmesi veya soğuk iklimlere taşındığında hepten kuruması, ilke olarak, bir adamın çevreye uyum sağlayamamasından farksızdır. Yaşlanmış ve zayıf düşmüş bir hayvan, haklı olarak avcı hayvanlar tarafından öldürülür. Aslında bu tür bir ölüm üç bakımdan iyidir. 1- Yaşlı hayvan yavaş ve acı veren bir ölüme terk edilmekten kurtulmuş olur. 2- Arkadan gelen daha genç kuşak hayvanların önü açılmış olur. 3- Avcı hayvanlar yaşlı ve sakat hayvanları öldürmekten mutluluk duyarlar… Şu halde insanlar da tabiattaki bu evrim kanununa tabidirler. Evrim yoluyla ayıklanma iyinin ortaya çıkması için sert, acımasız ve fakat hayırlı bir süreçtir…”

Demek ki yardım (mâun) boşuna bir çabaymış… Tam da bu nedenle, bize, boyuna mâun bilinci aşılamak isteyen bu ve benzeri sureler ister vahşisi, ister evcili olsun Kapitalizmin panzehiridirler ve onunla asla uzlaşamazlar. Tabi buradaki mâun’u “dilenciye atılan üç beş kuruş” veya “yoksulu zenginin insafına bırakma” olarak anlamamak gerekir. Aslında burada yaptırım ifade eden bir sistem vaazı vardır. “Sosyal adalet” politikaları tamamen buradan çıkar…
Devam edelim…

“Dini yalanlayanı gördün mü?

Yani: Allah’ın dinini; hükmünü, adetini, cezasını, mükafatını, yargısını. Bütün bunları ifade eden yola girmeyi, (O’na itaat etmeyi, tabi olmayı) reddedeni, inkâr edeni, buna karşı çıkanı görüyor musun, işte o var ya o?

“Öksüzü hor görür, yoksulu doyurmaya teşvik etmez.”

Yani: Böylesi tiplerin karakteri şudur; öksüzü hor görür, yoksulun halinden hiç anlamaz, fakir fukara, garip gureba umurunda bile değildir. Kendi bencil çıkarlarından başka dünya yansa dönüp bakmaz. Varsa yoksa kendisi, malı, mülkü… Bugünkü tabirle vicdansız, merhametsiz, zenginlik hırsından gözü dönmüş, parası olmayana dönüp bakmayan, üstelik küstah; dini, imanı, Allah’ı “fakirin ekmeği, züğürt tesellisi” olarak gören ve fakat Allah, kitap, din nutukları atmaktan da geri durmayan…

Tanrısı Mamon üzerine “Tanrı’ya inanırız” diye yazan; gerçekte ise ona (mamon/para/dolar) tapan… Bu tapınmasını meşrulaştırmak için de, mülkiyetine geçirmek istediği mallara “Tanrı malı” mührü vuran Sümer rahipleri gibi; taptığı şeyin üzerineTanrıya inanırızdiye yazan… Ve fakat gerçekte “Mülkün Tanrı’ya ait olduğuna” asla inanmayan… Literatüründe böyle bir şey de bulunmayan… 

“Mülk İnka’nındır” diye haykıran Kızılderili irfanından fersah fersah uzak… Bunun için de sınırsız özel mülkiyette hiçbir ahlaksızlık ve hırsızlık görmeyen; dahası sırf bunu korumak için de inancı kahpece kullanmaktan çekinmeyen Allahsız Kapitalizm…

İşte bunlar, aslında dini yalanlayanlar, Allah’ı inkar edenler, dinin direğini yıkanlardır.

Bunlar, paralarının üzerine Tanrı’ya inanırızdiye yazarak, kiliseye giderek, pazar ayinlerine katılarak, papazın önünde günah çıkartarak… Kabe’nin örtüsünü değiştirerek, hacılara su vererek… 

Namaz kılarak, oruç tutarak, hacca giderek, gül yağı kokuları sürünerek, sarık sarıp cübbe giyerek Allah’a inanmış olmazlar; bilakis yerde ve gökte mülkiyetin Allah’a ait olduğunu teslim etmeleri, çoğaltma ve yığma (tekâsür) yarışına girmemeleri, ellerindekini paylaşarak, bölüşerek, öksüzü ve yoksulu gözeterek, mustazafların (ezilenlerin) safına geçerek yani kum tepelerinden inip kumlara karışarak tasdiklerini ispat etmeleri gerekir… Aksi halde hangi dinden olursa olsun “mâun kaçkını” ve “kerem yoksunu” oldukları için alınlarına “şerefsiz” yazılır; zillet ve meskenet damgası yerler. Yukarıda sayılan “salât”lar (Tanrı’ya yönelme ve desteğini istemeler) onları kurtaramaz…

İslam’da salât (namaz) ve diğer ritüeller birer nüsukturlar. Nüsuk Arapça’da gübrelemek anlamına gelir. Şu halde bir Müslüman için örneğin namaz gübre, hayat tarla, adalet, doğruluk, dürüstlük, paylaşım, kardeşlik de ondan hasıl olan ürün gibidir. Ürün yoksa tek başına gübrenin bir anlamı olmaz. Ürünsüz gübre elinde kalır, tek başına tapınma demek olur. İslam’da namaz, oruç, hac gibi nüsukların dürüstlük, kardeşlik, eşitlik, paylaşım gibi toplumsal değerlerle çok sıkı bir irtibatı ve ilişkisi vardır. Hayattan bağımsız aşkın bir tapınak ritüeli değildirler. Örneğin hac ritüellerinden ihram, tavaf vs. tam bir insanî eşitlik ve kardeşlik mesajı verir.

“O namaz kılanların vay haline!” 

Vay hallerine çünkü bu sözün söylendiği Mekke’de öksüze hor bakmak ve yoksula bigâne kalmak suretiyle dini (Allah’ı) inkar edenler, aynı zamanda “Tanrı’ya inanırız” demekte ve namaz kılmaktaydılar. Çünkü namaz Mekkelilerin bildiği bir şeydi (Ebu Muslim).

Ebu Cehil de, Ebuzer-i Ğifari de cahiliye döneminde namaz kılmaktaydılar. Peygamberin çağrısı neydi ki birini can düşmanı; diğerini can dostu yaptı?

Sadece namaz değil; hac, oruç, abdest, gusl, cenaze namazı, cuma toplantısı (yevmu’l-arube) kırkta bir zekat, kısas, el kesme, sopa vurma, bir Allah’a inanma, Adem’i, Nuh’u, Hud’u, İbrahim’i, İsmail’i, Hacer’i saygıyla anma, örtünme, sakal, cübbe, sarık vs. bugün İslam’da ne kadar ritüel (nusuk), ahkam, şekil, şemal ve itikat varsa hepsine sahipti cahiliye Arapları. (bkz. H. Mehmet Soysaldı; Kur’an ve Sünnet Işığında İbadet Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1997 ).

Bir tek şeye yanaşmıyorlardı: Mülkiyetin Allah’a (en-Nâs’a) ait olduğu… Bunun için de ellerindeki mülkü (iktidar ve mal) kaybedeceklerini, ayrıcalıklı konumlarının sona ereceğini çok açık gördüler. Köle Bilal ile eşit hale gelme fikri müşrikleri dehşete düşürdü. İşte buydu yanaşmadıkları…

Çünkü şirk gökteki tanrıların çokluğu değil; yerdeki kabile totemlerinin (putların) çokluğu demekti. Her kabilenin (Hind dininde kast) bir totemi vardı ve bu toplumu kabile ve kastlara ayırmayı (sınıflaşmayı) ifade ediyordu. Tevhid ise bu sınıflaşmayı ortadan kaldırıp toplumu bir, bütün, doğal ve eşit hale getirmeyi ifade ediyordu. Bunun için Mekke sokaklarında “Mülk Allah’ındır” (Lehu’l-mülk) , “Allah’tan başka tanrı yoktur” (La ilahe illallah) ve “En büyük Allah” (Allahuekber) sesleri duyulmaya başlayınca kabile şefleri telaşa kapıldılar. Totemlerin gölgesinde yığdıkları mülkün halka dağıtılacağını, kölelerle eşit hale gelecekleri anladılar ve “Yürüyün, tanrılarınıza (onların gölgesinde yığdığınız servetlerinize) bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur.” (Sad; 6) diye feryat etiller.

Demek ki Mekke Allah’a inandığını söyleyip, namaz kılıp oruç tutan “müşrik dindarların” egemenliği altındaydı. Çünkü dindar olunmadan müşrik olunmaz. Bankerlik/bankacılık yapan bu “tefeci bezirgan” müşrikler, öksüzü hor görmekte, yoksulu aşağılamaktaydılar. “Vay o namaz kılanların haline!” haykırışı işte bunun için yüzlerine tokat gibi çarptı. Sahte dindarlık gösterileri deşifre oldu.

Bunlar, Dedem hocaydı, bende inançlı biriyim. Camiler ardına kadar açık, ezanlar okunuyor, haccınıza engel olan mı var? ” vs. diyerek yönetim kurullarında yer aldıkları bankaların içini boşaltan, faize tapan, iktidarı yücelten, öte yandan dini mülk paylaşımı değil; ritüel (nüsuk) icrası ve kişisel bir inanç meselesi olarak görenlere ne kadar de benziyor. Bunlar da sömürdükleri “kredi kartı kölesi Bilal” ve “asgari ücret kölesi Ammar” ile en azından biçimsel anlamda bile eşit hale gelme fikrinden dehşete kapılıyorlar…

“Onların kıldığı namaz boştur (sâhun). Gösteriş yapıyorlar. En küçük yardıma (mâun) bile yanaşmıyorlar.”

Bazıları da işin gösterişinde, oyunda ve oynaştadır. Kıldıkları namazda, yaptıkları duada hayır yoktur. Kürsülerden nutuk atmaya bayılırlar. Mükellef sofralarda tıka basa doyup elhamdülillahçektikten sonraMübarek sahabe efendilerimiz açlıktan karnına taş bağlardı diye ağlamaklı ağlamaklı konuşurlar… Kandil gecelerinde, gülyağı kokuları arasında sahabe hayatı anlatırlar. 

Sünnettir inşallah diye tabağın kenarında hiçbir şey bırakmadan yedikçe yerler ama tabağın içindekini bölüşmeyi hiç düşünmezler… Her yemekten sonra huri’l-ıynduaları ederler; ev üstüne ev, eş üstüne eş isterler ama onları yoksul bekârlarla evlendirmeyi, hele iş sahibi yapmayı akıllarından bile geçirmezler… Nedense her şeye kendilerini lâyık görürler. 

Kendileri dururken başkası akıllarından bile geçmez. Allah güzel ve zengin nimetlerini nedense hep onlar üzerinde görmekten hoşlanır. Bunlar hem namaz kılarlar, dindar görünürler, hem de bir kapitalistten daha beter mal, mülk ve para düşkünüdürler. En küçük yardımları yapmakta bile pintilikte üzerlerine yoktur. Barlarda, pavyonlarda para harcayamazlar ama saray yavrusundan evlere milyarlar dökerler. Hırslarını maldan mülkten, gösterişten, güçlü görünmekten çıkarırlar. Bir şeyi vermek kerpetenle etlerini koparmak gibi gelir…

***

Kulak ver ve dinle ey yaşadığını hayat zanneden!

Komşun açken tok yatıyorsan, insanlar açlık sınırındayken villâ üstüne villâ alıyorsan, sokaklar dilenci, öksüz, yoksul, garip, çaresiz, kimsesiz doluyken bu villâlarda sabahlara dek yünlü seccadelerde namaz kılıyorsan vay haline! Mazlumun ahı arş-ı alaya yükselirken, yoksulun açlığı yeri delerken, öksüzün ağlaması göğü çatlatırken sadece kıldığın namaza güvenerek ruz-i mahşere gitmeyi düşünüyorsan vay haline!

Dıştan namazlı niyazlı içten zavallı bir dindarlık…

Dışı müslüman içi kapitalist bir ehl-i namazlık…

Adı en küçük yardımı (mâun) bile çok görmek anlamına gelen bu sureyi dindarlık iddiasında olanlar gece gündüz okusa, sular seller gibi ezberlese yeridir. Çünkü alışılmış dindarın o iflâh olmaz “mülkte sinirleri alınmış” din anlayışının panzehiri işte bu suredir.

Boyuna, Allah’ın kendine özel olarak verdiğini sandığı zenginliğine “elhamdülillâh” çekip, burnunun ucundaki açı, yoksulu bir türlü göremeyen, yoksulluk, fakirlik, emek lâflarını duyunca “solculuk” yapıldığını zanneden, Müslüman güçlü olacak, her şeyin en iyisini giyecek, en iyi yerlerde oturacak deyip duran, Ben Müslümanın zengin olanını severim diye de kafasına uygun hadis uyduran zihniyetin panzehiri işte bu (ve benzeri daha çok bir çok) suredir…

Dini yalanlamak ile öksüze ve yoksula bigâne ehl-i namazlık aynı sure içinde bir tutuluyor ve aynı azapla tehdit ediliyor! Varın gerisini siz düşünün…

Tekâsür ve Mâun sureleri…

Kapitalizmi ve abdestli kapitalizmi zirru zeber ediyor.

Maskelerini düşürüp deşifre ediyor.

Ne söylesem az kalıyor…

R.İHSAN ELİAÇIK (Ilahiyat Profesoru)


CHP’deki Kavgada Fetullah Gülen Gölgesi

Deniz Baykal'ın genel başkanlıktan uzaklaştırılması ile başlayıp, Önder Sav ve ekibinin de tasfiyesi ile ”yeni” söylemiyle kabuk değişimi yaşadığı söylenen CHP'de yaşanan çalkantının altında da Gülen Cemaati olduğu konuşuluyor.

CHP içerisinde ”yıldızı parlayan” isimlerden genel başkan yardımcısı Gürsel Tekin'in bu görevden istifası, parti içinde sürmekte olan ”yeni” güçler savaşını ve detaylarını su yüzüne çıkardı. CHP'de Kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığı ile partiye ”kazandırdığı” bazı ”yeni” isimlerin ciddi bir doku uyuşmazlığı yaşadığı uzun zamandır konuşuluyordu.

Kılıçdaroğlu'nun bir araya getirdiği isimlerden oluşan MYK’da Gürsel Tekin, Bihlun Tamaylıgil ve Sezgin Tanrıkulu'nun başını çektiği, bunlara zaman zaman Sencer Ayata ile Faik Öztrak'ın destek verdiği bir grubun varlığı biliniyor. Erdoğan Toprak ile Nihat Matkap ise MYK'da ayrı bir aksı ifade ediyor. Bu aksa da MYK içerisinde Gökhan Günaydın ve Perihan Sarı gibi isimler destek veriyor.

Parti içerisinde Toprak-Matkap ittifakı Kılıçdaroğlu ile ilişkilendiriliyor ve bu isimler ”partinin 1-2-3 numaraları” diye sıralanıyor. Bunların üçünün ortak özelliği Alevi olmaları. Baykal ve Sav cephesinin özellikle Kılıçdaroğlu'na yönelik eleştirilerinde ağırlıklı olarak bu argümanı kullanmaları dikkat çekiyor.

CHP kulislerinden edinilen bilgilere göre, ”yeni CHP” söylemi ile başlayan parti içi tartışma bir süredir, ”eski CHP'li yeni CHP’li” tartışmasına dönüştü. Gürsel Tekin ve Sezgin Tanrıkulu ”yeni CHP'yi” temsil etme misyonu ile öne çıkmaya çalışırken, Tanrıkulu ile yine bu gruba yakın isimlerden Prof. Binnaz Toprak parti içinde ağır bir darbe yiyerek susturuldular. Özellikle KCK operasyonlarını eleştirmeye çalışan Tanrıkulu üzerinden baskı yoğunlaştı. Yine milletvekili Hüseyin Aygün'ün Dersim Katliamı'na ilişkin çıkışı karşısında uğradığı operasyon ”yenilikçi” grubu sindirdi ve parti içi kavga ”eski CHP'li yeni CHP'li” kavgasına dönüştü.

Ayrıca, Matkap'ın SHP, Toprak'ın da DSP kökenli olması bu söylemin taraftar bulmasında etkili oldu. Oysa Erdoğan Toprak'ın DSP içerisinde de İstemihan Talay ile birlikte Fethullah Gülen Cemaati'ne yakın hatta cemaatle organik bağı olan isimlerden olduğu biliniyor. Nitekim, Toprak'ın CHP içerisinde, ”ulusalcıları tasfiye etmekten” söz ederken partiyi Gülen Cemaati'ne yaklaştırdığı eleştirisinin bir kaç kez Genel Başkan Kılıçdaroğlu'na iletildiği konuşuluyor. DSP içerisinde de İstemihan Talay ve Erdoğan Toprak'ın Bülent Ecevit'in Fethullah Güle Cemaati ile ilişkisini sağlayan isimler olduğu biliniyor. Toprak'ın bu kimliği ile Kılıçdaroğlu'na bu denli yakın bir konumda olmasının CHP içerisinde yarın daha da büyük boyutlarda yaşanabilecek ciddi bir rahatsızlığın kaynağı olduğu ifade ediliyor.

Genel merkezde yaşanan bu iktidar mücadelesinin yeni olmadığı da biliniyor. İstanbul belediye başkanlığı adaylığından bu yana Kılıçdaroğlu'nun yakınında olan Tekin'in partiye sonradan gelmelerine karşın Kılıçdaroğlu'nun dar kadrosunda yer alan bu isimlerle bir mücadelesi olduğu da bir vaka.

Uzun zamandır devam eden güç kavgasının bugün Tekin'in istifası ile su yüzüne çıkması ise elbette bir tesadüf değil. Hem temmuzda yapılacak kongre hem de 2014 yerel seçimlerinde uygulanacak aday belirleme yöntemi Tekin'in istifasını hızlandıran etkenler olarak görülebilir. CHP'de ciddi bir tüzük değişikliği yaşanırken, yerel seçimlerde adayların merkezden belirlenmesi kuralı korundu. Dolayısıyla 2014 yerel seçimlerinde de CHP merkez yoklamasıyla aday belirleyecek. Mesele de bu adayları kimin belirleyeceğinde.

İşte bu yapı 2014’te belediye başkanı, belediye meclis üyesi ve il genel meclisi üyesi adaylarını belirleyecek. Edinilen bilgilere göre Erdoğan Toprak Bakırköy, Aydın Ayaydın da Şişli adaylarının belirlenmesinde etkili olmak istiyor. Bunun sağlanması durumunda halen Şişli Belediye Başkanı olan Mustafa Sarıgül’e de İstanbul büyük şehir adaylığı önerileceği konuşuluyor.

Zira Toprak-Tekin isimleri ile adlandırılan kavga en başından beri sürüyordu. Kılıçdaroğlu'nun daveti ile CHP'ye gelen Toprak, Zafer Mutlu'nun desteği ile Aydın Ayaydın'la yaptığı ittifak sonucu Tekin’i eski il başkanı olduğu İstanbul'da ciddi anlamda budadı. İstanbul’da yapılan ilçe kongrelerinde bu ittifakın müdahalesi sonucu istediği etkiyi gösteremeyen Tekin, Genel Başkan Kılıçdaroğlu'nun müdahale etmesini bekleyerek sessiz kaldı. Bu arada Tekin örgütten sorumlu genel başkan yardımcılığından uzaklaştırılarak, basından sorumlu yapıldı. Kılıçdaroğlu'nun tasarrufu biçiminde gelen tüm bu budamalara sessiz kalan Tekin, sonunda İstanbul il kongresine müdahale edileceğini anlayınca altındaki zeminin tamamen kaydığı kaygısıyla parti yönetiminden isyan etti.

Bu süreçte parti içindeki gücünü kaybeden Tekin, Temmuz kurultayında çarşaf liste ile yapılacak seçimde yönetime giremeyeceğini de gördü. Tekin istifası ile özellikle Gülen Cemaati'ne yakınlığı ile bilinen Erdoğan Toprak'ın da etkisi ile kendisine yönelik tasfiye ettirme girişimlerine karşı ön aldı ve İstanbul il kongresinde daha etkili olabilmek için kendisi geri çekildi.

CHP Genel Merkezi'ne yakın kaynaklar Tekin'in, ”yeni CHP”nin oluşmasına kaynaklık edecek söyleminin altını doldurmadığına dikkat çekerek, ”partinin dirliği ardına eski yeni kavgasını yeterli saydı” eleştirisini yöneltiyorlar. Aynı çevreler, ”yenilikçilerin” ”ciddi bir sol kanat açılımı yapabileceğini buna hala fırsat” olduğuna dikkat çekiyor. Nitekim, MYK'dan istifa eden Tekin'in İstanbul il kongresinde ”bir mevzi edinebilirse gerçek anlamda bir yeni açılım fırsatı” yaratabileceği ihtimalinin de olduğu iddia ediliyor.

ANF NEWS AGENCY

Bayık: Binlerce Tutuklunun Olduğu Yerde Görüşme Bile Olmaz

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, ‘’Binlerce tutuklunun olduğu yerde görüşme bile olamaz. BDP bu kadar insanın tutuklanmasını ve kendisine dayatılan tasfiyeyi görmezlikten gelebilir mi? BDP tasfiye edilecek, ama hiçbir şey olmamış gibi AKP ile görüşecek! Bu görüşme değil, bu bir şantaj ve dayatma olur. Ne böyle görüşme olur, ne de bu ortamda müzakere olur’’ dedi.

ABD yönetiminin de Kürt sorununda taraf haline geldiğine dikkat çeken Bayık, BDP heyetinin Amerika’daki temasları konusunda değerlendirmelerde bulundu:

‘’Bu görüşmelerin olduğu süreç bir yönüyle de Türkiye'nin AKP hükümetiyle Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar ABD politikalarına kendini yatırdığı, ABD'nin bölge politikalarının taşeronluğunu yaptığı bir döneme rast gelmektedir. Bu yönüyle ABD Türkiye siyasetinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Zaten Türkiye de ABD’den aldığı destekle Kürt halkının çok haklı olan Özgürlük Mücadelesini bastırmaya çalışıyor. Bu düzeyde haklı ve Özgürlük Mücadelesine karşı savaş yürütebiliyorsa, Kürt halkının onlarca yıldır yürüttüğü büyük direnişi karşısında Kürt halkının özgürlük ve demokrasi taleplerini karşılamakta hala ısrar ediyorsa, bunda ABD'den aldığı desteğin önemli bir payı vardır. Türk devletinin ABD'ye bu düzeyde taşeronluk yapmasının esas nedeni kesinlikle Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etmek içindir. Düne kadar esas olarak İran, Irak, Suriye üzerindeki ittifakla Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye edeceğini düşünmüştü, ama bu konuda başarısız kaldı. ABD, Türkiye'nin Kürt Özgürlük Hareketi'ni bastırmak için rahatsız olduğu bölge güçleriyle ilişkisini doğru görmeyince, Türkiye'ye bir tercih yap ve bölge politikaları konusunda kendini netleştir deyince, Türkiye bu defa da Kürt Özgürlük Hareketi'ni bastırmak için tercihini esas olarak ABD'nin bölge politikalarına ajanlık yapmadan yana koymuştur. “Ben sizin bölge politikalarınıza ajanlık yaparım, bunun karşılığında da siz benim Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etme, ezme politikama destek verin” demiştir. ABD’den belirli düzeyde de destek almaktadır. Belki tüm konularda her istediği desteği almasa da politik destek yanında gelişmiş askeri teknik aldığı açıktır. İnsansız hava uçaklarının ABD ve İsrail’e ait olduğu bilinmektedir.

‘ABD KÜRT SORUNUNDA TARAF HALİNE GELMİŞTİR’

Türkiye'de dünyanın hiçbir faşist ülkesinde görülmediği kadar binlerce siyasetçi tutuklanıyorsa, hatta bir halkın iradesini kırmak için rastgele insanlar tutuklanıyorsa ve buna da dünyadan ses çıkmıyorsa bunun en önemli nedeni ABD desteğidir. Dünyadaki propagandayı da basını da önemli düzeyde elinde tutan ABD’dir. Onlar isteseler bir haftada dünyadaki Türkiye algısını değiştirebilirler. Binlerce tutukluyu da gündeme getirebilirler, Kürt halkı üzerinde uygulanan zulmü de gündeme getirebilirler. Türkiye'yi rahatlıkla sıkıştırabilirler. Hatta Mısır, Tunus ya da Suriye'dekinden katbekat daha ciddi bir biçimde sıkıştırabilirler. Çünkü Türk devletinin uyguladığı zulüm ne Mısır’da, ne Tunus’ta ne de Suriye’de görülmüştür. Bir halk yok edilmek isteniyor. Bir halk diliyle, kültürüyle tümüyle soykırıma uğratılmak isteniyor, ama buna rağmen sessiz kalınıyor! Türkiye bu sessizliği sağlamak için ABD'ye taşeronluk yapıyor. Dolayısıyla ABD Kürt sorununun bir parçası haline gelmiştir. Çözümsüzlüğün de bir parçası haline gelmiştir. Bu açıdan ABD'nin Kürt sorununun çözümsüzlüğünün parçası haline gelen bu politikalarının eleştirilmesi, bunun doğru olmadığının ortaya konulması ya da Türk devletinin Kürt sorunu konusunda ABD’deki çeşitli kurumları ve kamuoyunu tek taraflı bilgilendirmesinin önüne geçmek açısından BDP ve DTK Eşbaşkanlarının ABD'ye gitmesi anlaşılırdır. Çünkü ABD Türkiye siyasetinin parçası haline gelmiştir. Belki de Kürt sorununun çözümündeki muhataplardan biri de ABD Hükümetidir. AKP kadar ABD Hükümeti de Kürt sorununda taraf haline gelmiştir.

BDP ve DTK’lılar Kürt sorunundaki yaşanan bu çözümsüzlüğün ortadan kalkması, Kürt sorununun demokratik çözümü açısından ABD’de çözüme katkı sunacak çevrelerle ilişkilenme, kamuoyunu bu yönde etkileme, yine AKP'nin çözümsüzlük politikalarına destek vermelerinin yanlışlığını ortaya koyma ve ABD'nin etkisini ve gücünü Kürt sorununun demokratik çözümü için kullanmasını isteme amaçlı bu görüşmelerin yapılması yanlış değildir. Kürtleri zulüm ve baskı altına alanlar dünyada herkesle diplomasi yapıyorlar, ilişki kuruyorlar. Tabii ki Kürtlerin de bu tür ilişki kurma hakları var. Hatta öyle ki Türk devleti Kürt Özgürlük Hareketi'ni bastırmak için yedi düvelle ilişki içinde, her türlü desteği alıyor; ama Kürt demokratik hareketi, Kürtler bir dış güçle sınırlı bir diplomatik ilişki kurduğunda hemen işbirlikçidirler, dış güçlerin bilmem neyidirler biçiminde yaygara koparılıyor. Kendileri her türlü imkanlarına rağmen Kürt Özgürlük Hareketi'ni bastırmak için her türlü dış gücün desteğini alıyorlar, buna dayanarak Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı tasfiye politikalarını yürütüyorlar, buna dayanarak çözümsüzlükte ısrar ediyorlar, ama Kürtler Kürt sorununun demokratik çözümü için diplomasi yaptığı zaman hemen bunu dış güçlerin etkisinde ya da çözümü dış güçlerde arıyorlar biçiminde göstermeye çalışıyorlar. Bu tür yaklaşımların ve değerlendirmelerin ciddiye alınacak bir yanı yoktur.

Kürtlerin davaları çok haklıdır. Dünyada Kürtlerin özgürlük ve demokrasi mücadelesi kadar haklı bir dava yoktur. Bu nedenle bu davalarını herkese anlatabilirler. Bu haklı dava karşısında en büyük zalimin bile çok söyleyecek bir sözü yoktur. En azından görünüşte bir şey söyleyemez. Arkadan ekonomik ve siyasi çıkarları gereği Kürtleri kurban eden politika izleyebilirler, Kürtler üzerinde her türlü zalimliği yürütebilirler, ama Kürtlerle yüz yüze geldiklerinde Kürtlerin haklı talepleri karşısında söyleyecek hiçbir sözleri yoktur. Dolayısıyla Kürtler kendi taleplerini ABD'ye de, Avrupa’ya da, Kanada’ya da, Çin’e de, herkese de anlatırlar. Hiç kimse Kürtlerin taleplerine siz haksızsınız diyemez, diyememiştir zaten. Bugüne kadar Kürt Özgürlük Hareketi'nin ilişki kurduğu tüm çevreler Kürtlerin talepleri, istekleri konusunda siz fazla şey istiyorsunuz, sizin bu mücadeleniz yanlıştır dememişlerdir. Kem-küm etmişlerdir, siyasi koşullardan söz etmişlerdir, zamanla olur demişlerdir. Haksız duruşlarını meşrulaştıran, gerekçelendiren bu tür tutumlar içine girmişlerdir. Bu açıdan BDP'nin ABD'ye gidip ister hükümet çevrelerine ister hükümet dışı sivil toplum örgütlerine, kurumlara olsun, bu haklı davayı ve kendi tutumlarını anlattıkları açıktır. Bu haklı davalarını anlatarak ABD'nin Türk devletine verdiği desteğin nasıl haksızlıklara yol açtığını ortaya koymuşlardır. Belirli vicdanlara seslenmeye çalışmışlardır. ABD politikasında etkili olan kamuoyunun kimi kesimlerine Kürt sorunu anlatmaya fırsat bulmuşladır. Biz bunların olumlu etkisi olacağını düşünüyoruz. Çünkü ne kadar ekonomik ve siyasi çıkarları gereği politika izleseler de, yine de Kürtlerin çok haklı davası biraz vicdanlı olan çevreleri etkiler. Bu yönlü daha ölçülü, daha dikkatli politika izlemelerini sağlayabilir.

Öte yandan bu heyet Kürt sorununun çözümsüzlüğünün nedeninin Türk devletinin politikası olduğunu, eğer sorunlar demokratik siyasal yollarla çözülmüyorsa buna yol açanın AKP hükümeti olduğunu açıkça ortaya koymuşlardır. Türk devletinin demokratik siyaseti ezdiğini, binlerce siyasetçiyi zindanlarda tuttuğunu, demokratik çözüm, demokratik mücadele imkanlarına fırsat vermediğini ortaya koymuşlardır. Bu durum karşısında Türk devletinin silah bıraktırma, ve ateşkes çağrılarının bir anlamı olmadığını söylemişlerdir. Çünkü şimdiye kadar defalarca tek taraflı ateşkesler yapılmış, ama hiçbirisinden sonuç alınmamıştır. Dolayısıyla sorun ateşkes değildir; ateşkesler zaten olmuştur. Çift taraflı olmamış, tek taraflı olmuştur.

‘ÇÖZÜM POLİTİKASI YOKSA ATEŞKES ANLAMLI OLMAZ’

Gelinen aşamada artık ateşkesin tek taraflı ya da çift taraflı olması da çok anlamlı değildir. Bir oyalama ve zaman kazanma için yapılacak hiçbir ateşkesin de anlamı yoktur. Gelinen aşamada artık Türk devletinin bir çözüm politikasının olup olmadığı önemlidir. Türk devletinin bir çözüm politikası yoksa, sorunu çözecek bir projesi yoksa tek taraflı da olsa çift taraflı da olsa ateşkesin hiçbir anlamı olmayacaktır. Bunu ortaya koymuşlardır. Binlerce siyasetçinin tutuklu olduğu yerde, Kürt önderlerine her türlü zulmün yapıldığı yerde herhangi bir çözüm iradesinin olmadığı yerde hangi yumuşamadan bahsedilebilir, çözüm için hangi zemin ortaya konulabilir? Çözüm için en azından zemin olması lazım. Binlerce tutuklunun olduğu yerde görüşme bile olamaz. BDP’nin binlerce tutuklusu olacak gidip AKP’yle görüşecek! Bu görüşme değil, bu bir şantaj ve dayatma olur. BDP 30 milletvekilinden ve birkaç il ve ilçe başkanından oluşmuyor ki! Binlerce üyesi, yüzlerce il ve ilçe başkanı, yöneticisi tutukludur. Bu, BDP'nin tasfiye edilmesi anlamına gelmektedir. BDP bu kadar insanın tutuklanmasını ve kendisine dayatılan tasfiyeyi görmezlikten gelebilir mi? BDP tasfiye edilecek, ama hiçbir şey olmamış gibi görüşme olacak! Ne böyle görüşme olur, ne de bu ortamda müzakere olur. BDP’liler herhalde bunu da ortaya koymuşlardır.

Eşbaşkanların Kürt sorununun çözümünde Kürtlerin makul çözüm önerileri olduğunu, Kürt halkının makul önerileri karşılanırsa bu sorunun kısa sürede çözüleceğini ortaya koyduklarını ve ABD'nin çözüme siyasi destek olmasını istediklerini sanıyoruz. Çünkü Kürt sorununun 20. yüzyılda dört parçaya bölünmesinden de, çözümsüzlüğünden de uluslararası güçler sorumludur. Bugün de Kürt sorununun çözümsüzlüğünden bu güçler sorumludur. İran’da, Suriye'de Kürt sorununun çözülmemesinin nedeni bile yine Türkiye'nin politikalarıdır. Türkiye Kürt sorununda çözüm adımları atsa, İran ve Suriye Kürt sorununda çözümsüz politikalar izleyemez. Türkiye Kürt sorunundaki çözümsüz politikaları sadece kendisi adına yürütmüyor, bölgede Kürtler üzerine egemenlik yürüten bütün şovenist politik güçler adına yürütüyor. Diğer ülkeler de Kürt sorununun çözümsüzlüğünde Türkiye'den destek alıyorlar. Türkiye ABD’den, Avrupa’dan cesaret alıyor; Suriye, İran, Irak ise Türkiye'nin Kürt sorunundaki çözümsüzlüğünden cesaret alıyor. İran, Suriye ve Irak Türkiye'nin Kürt politikalarının kendilerinin egemenlikçi Kürt politikalarına güç verdiğini düşünüyorlar. BDP heyeti ABD'ye bu politikaları anlatmış olmalıdır.

BDP ABD TEMASLARI

Yoksa BDP Avrupa’ya, ABD'ye gidecek, onlar da Erdoğan’ın söylediği gibi PKK ile aranıza mesafe koyun o zaman sizinle görüşürüz, sizi muhatap alırız diyecek, BDP de bunu dinleyecek! Türkiye bunun olmayacağını gördüğü gibi, ABD'nin de görmüş olması gerekir. Eğer ABD BDP heyetine, Eşbaşkanlara PKK ile aranıza mesafe koyun, vazgeçin, AKP politikalarına güç verin, destek verin demişse bu, Erdoğan’ın söylemlerinin Washington’da tekrarı olmuş anlamına gelir. Bu söylemler Türkiye'de söylendiği zaman BDP ve DTK tarafından ciddiye alınmıyorsa, orada da ciddiye alınmamıştır. Ama biz ABD'nin bu gezide BDP’lilere karşı böyle bir yaklaşım gösterdiğini ve bu tür diyalogların yaşandığını sanmıyoruz. Bazı gazeteciler ABD'nin BDP'ye bu tür telkinlerde bulunmuş olabileceğini söylüyorlar. Bir taraftan Barzani, bir taraftan ABD telkinde bulunacak, BDP AKP'nin kuyruğuna takılacak, AKP'nin çözümsüz politikalarının yedeği haline gelecek! Bunların olması mümkün değildir.

AKP'nin çözüm getirecek hiç bir politikası yoktur. Eski iktidarların yeni versiyonudur. Eski iktidarların yöntemine oyalama, aldatma ve psikolojik savaşı eklemiştir. AKP'nin bir çözüm politikası olsa zaten BDP de buna destek verir, Kürt Özgürlük Hareketi de destek verir. Zaten ateşkesler, görüşmeler AKP'ye fırsat tanımak içindi. Ama AKP bu görüşmeleri bir çözüm fırsatı için değil, tasfiye etmek için kullanmıştır. Bu yönüyle AKP politika değiştirmediği takdirde hiç kimse Kürt Özgürlük Hareketi'ne, Kürt demokratik hareketine AKP'nin politikalarına göz yumun ve oyalamalarını yutun diyemez. Kürt Özgürlük Hareketi'nin ve Kürt demokratik hareketinin bırakalım AKP'nin politikalarını yutması, tam tersine bu politikalara karşı mücadele ederek Kürt sorununun çözümünün ve Türkiye'nin demokratikleşmesinin gerçekleşeceğini bilir ve buna göre hareket eder. BDP de zaten bu bilinçle hareket etmektedir.

Bu görüşmenin şöyle bir anlamı vardır: ABD şimdiye kadar Kuzey Kürdistan'daki Kürt hareketini tanımıyordu, Kürtleri muhatap olarak görmüyordu. 29 Mart seçimlerinden sonra Obama, Ahmet Türk’le görüştü. Şimdi gittiler belki üst düzeyde olmasa da çeşitli hükümet yetkilileriyle ve sivil toplum örgütleriyle görüştüler. Bu aslında ABD'nin Türkiye'de, Kuzey Kürdistan'da etkili Kürt siyasi hareketinin PKK olduğunu, BDP olduğunu kabul etmesi anlamına gelmektedir. BDP’siz, PKK’siz bir Kürt politikasının yürümeyeceğinin ABD tarafından görülmesi olarak anlaşılmalıdır. Bunun da Kürt sorununun demokratik çözüme kavuşturması açısından ileride sonuçları olacak olumlu bir gelişme olarak görülmesi gerekiyor. Bu, Kürtlerin taleplerinin Türk devletine kabul ettirilebileceğini, Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi'ni muhatap almaktan başka bir yolu olmadığını da göstermektedir. Nasıl ki Erdoğan silah bıraksınlar operasyon olmaz diyerek muhatabın kim olduğunu ortaya koymuşsa, ABD de bu tür görüşmeler içine girerek, BDP ile görüşerek Kürt sorununda kimin muhatap olduğunu ortaya koymuş bulunmaktadır.

Bu durum, Kürt demokrasi ve özgürlük güçleri eğer mücadele ettiği takdirde Kürt sorununun demokratik çözümünü Türkiye'ye de, Avrupa’ya da, ABD'ye de kabul ettirileceğinin; onların Kürt sorununun demokratik çözümünü kabul etmek zorunda kalacağını göstermektedir. Çünkü Kürt halkının talepleri o kadar haklıdır ki, günümüz dünyasında hiç kimsenin reddedemeyeceği taleplerdir. Bu talepleri ABD de, Avrupa da reddedemez. Bu açıdan bu görüşmelerin Kürt sorununun demokratik çözümünün gerçekleşmesinde olumlu etkileri olacağını düşünüyoruz. Bu açıdan biz bu görüşmelere olumlu yaklaştık, bu görüşmelerden olumlu sonuçlar çıkacağını düşündük. Nitekim AKP'nin rahatsız olması bunu göstermektedir.

ANF NEWS AGENCY

16 Yaşımdan Halil Berktay’a Cevap

Halil Berktay’ın 1 Mayıs’la ilgili iddiaları büyük yankı uyandırdı. Kamuoyunun sol muarızı ne kadar aydını varsa hemen hepsi Berktay’ı ya “tabu kıran”, ya “cesur” ya da “tarihçi” olarak ilan etti. Berktay’ın tarihçiliğine itirazımız olmasa da bir tarihçi ve akademisyene yakışmayacak bir üslup savurganlığı ve saygısızlıkla 1 Mayıs 1977'de devletin rolü olmadığını, solun kepazeliği olduğunu iddia etti. Gerekçesi ise “Oradaydım, ben ateş edildiğini görmedim” şeklindeydi. Yani Berktay görmemişse tarihsel olgular da anlamını ve önemini yitiriyordu. Berktay üstelik bu açıklamayı 1 Mayıs’ın belki de Taksim’deki en kitlesel buluşmasının ardından yapıyor, o meydana duygusal ve siyasal bir aidiyeti olanları rencide edebileceğini düşünmüyordu. Berktay son dönemde sosyalizm ve Marksizm’le ilgili yepyeni kuramsal ve eleştirel bir paradigma oluşturuyor. Bir aydın olarak sorgulayan, araştıran ve özeleştirel bir tutum takınıyor. Neticede geleneksel sol ile olan tarihsel bağını kestiği izlenimi uyanıyor. Bunda sorun yok. Yeni sorular ve sorunları öne çıkarmak anlamlı bir tartışmanın kapısını aralayabilir.[» Dönemin savcısı Yetkin: 'Olay sol içi çatışmadan kaynaklanmadı...' // » 1 Mayıs'77 katliamı derin devletin, 12 Eylül’ü hazırlayan generallerin işi / Doğan Tarkan ]
Ancak sorun, geçmişle arasındaki ideolojik bağı koparacak bir aydının solun tarihindeki en önemli kırılma noktalarından birini malumatfuruşlukla kendi pratiğine indirgemesidir. Bu sürece dair yazılmış onca kitap, açılmış onca dava ve tanıklık varken o meydandaki 100 binden fazla insana rağmen Berktay’ın tanıklığının bu kadar öne çıkarılması bile Berktay’ın dönüp arkasındaki destekçileri bir kez daha sorgulamasını gerektirir.
Uzun lafa gerek yok. Ancak şu gerçeği teslim etmek gerekiyor. 12 Eylül’den bu yana sosyalist sol bu ülkenin günah keçisi oluverdi. “Anarşi, terör, aşırı mihrak, dış destekli güçler, bölücüler” vb. suçlamalarla yaftalandı. Bir jenerasyon 12 Eylül işkenceleri, zindanları ve hukukuyla yok edildi. Böylesi bir atmosferde sosyalist solun kitleselleşmesi imkânsızdı. Solun tarihi iyi analiz edememesinden de kaynaklanan bu sürecin sonunda sosyalist sola dönük eleştiri yapmak, geçmişin günahlarını sola yüklemek kolay ve basitti. Berktay da “sizi gidi komünistler” korosuna katılmış görünüyor.

PEKİ GERÇEK NE?


Halil Berktay’ın hatırlamadıklarını ve bilmediği halde ortaya attığı iddiaları birer birer konuşalım.


1.
Halkın Sesi/Aydınlık Grubu provokasyonu görmüş ve meslek örgütleriyle katılmaya karar vermişti.

Doğrusu; bu bir zorunluluktu. Zira “üçlü ittifak” diye tanınan, sonraları kamuoyunda Maocu veya ‘halkın sülalesi’ diye bilinen Halkın Yolu-Halkın Kurtuluşu-Halkın Birliği ve Halkın Gücü (TKP ML) adlı gruplar Saraçhane’de toplanacaktı. Bu gruplar Aydınlık/Halkın sesi gruplarını en az TKP/İGD kadar düşman gördüğü için Aydınlıkçıların Saraçhane’den yürümesi olanaksızdı. Öte yandan Beşiktaş’ta toplanan TKP/DİSK ve diğer gruplarla da kavgalı olan Aydınlıkçılar yalnızlaştırılmıştı. Dolayısıyla bulunan çözüm provokasyon sürecini daha da ağırlaştırmamış olmakla birlikte bir zorunluluğun ürünüydü.

Yine Berktay ve Çalışlar’ın hafızasını yanıltan bir başka gelişme ise 1977 Mayıs’ında “Maocu” gruplar henüz Çin ve Arnavutluk yanlıları olarak bölünmemişti. Bu bölünme sonraki aylarda “3 Dünya Teorisi” nedeniyle gerçekleşti. O gruplarla Aydınlık grubunun arasını açan Aydınlık’ın diğer sol gruplara dönük ihbar da içeren hasmane tutumuydu.

2.
Sular İdaresi’nden ateş edildiğini Halil Berktay görmemişti.
Alandakilerin neredeyse tamamına yakını görmüştü. Ama sadece mağdurlar değil, ne ilginçtir ki 1 Mayıs’la ilgili açılan davada ifade veren devlet görevlileri de görmüştü. İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 1 Mayıs davası bize çok çarpıcı bilgi ve belgeler sunuyor. İşte telsiz konuşmaları;

- 6 Numara 20’ye

- Merkez 20 dinliyorum
- Su deposunun üstünde silahlı kimseler olduğu söyleniyor. Bu adamları burayı çevirip de onları yakalayalım.
- Anlaşıldı
- Merkez 176, müdürüm; Sular İdaresi’nin üstünde. Müdürüm oraya gittik, toplum kuvvetleri şu anda girdi içeriye, bir kısım kimseler yakalandı ve arama yapıyorlar, tamam.
- Anlaşıldı...

Polis
Sular İdaresi’nden ateş açılmasından itibaren 20. dakikada burayı kontrol altına alabilmişti. Polis memurları da mahkemede verdikleri ifadede Sular İdaresi’nden ateş açıldığını teyit ediyordu.
 
2621 yaka numaralı toplum polis memuru Mehmet Ordu; “… ve bu silah seslerinden sonra Sular İdaresi’ne ait binanın üst kısmından da ateş edilmeye başlandı.”
 
2855 yaka numaralı toplum polis memuru Besim Yeten; “İlk atış sesi Tarlabaşı istikametinden geldi. Onu takiben Sular İdaresi’nin üstünden 20-30 kişi aniden ateş etmeye başladı.”

Devam edelim. Sırada Jandarma Komando Birlik Komutanı Üsteğmen A
bdullah Erim’in ifadesi var. “Bu esnada su deposunun üzerinden silah seslerinin geldiğini ve dinamit atıldığını, el bombası, taş, sopa fırlattıklarını görerek bölüğümle deponun üzerine koştum.”
 
Astsubay Üstçavuş Mehmet Çağlar’ın ifadesi; “Su deposunun üzerinde… bir kalabalık vardı, bağırıp çağırıyorlardı, bomba şeklinde patlayıcı madde, tabanca sesleri bu yerden geliyordu.”
Komando Bölük Komutanlığı emrindeki Onbaşı Fikret Altın’ın ifadesi; “… Biz su deposunun bulunduğu yere komando bölüğü ile gittik. Deponun üzerinde 200’den fazla insan vardı. Tabancalar atılıyor, patlayıcı maddeler iş’al (ateşleniyordu) ediliyordu.”
 
Öylesine ölüm kalım anıydı ki, kürsüde yoğun ateş altında olanlar bile mikrofondan polise, Sular İdaresi’nden ateş edildiğini anons ediyordu.

İşin ilginç yanı olay yerinde hiçbir boş kovana rastlanmamış, siyasi polis tarafından yapılan aramalarda da silah bulunamamıştı.

Sular İdaresi’ne ilk çıkanlar
askerlerdi. Siyasi Polis şefi Mete Altan da olaylardan 20-25 dakika sonra polisin Sular İdaresi’ne geldiğini söylemektedir. İdare’nin teknisyeni ve bekçisi de polisin sonradan intikal ettiğini doğrulamaktadır. Zanlıları askerler yakalamış ve polise teslim etmiştir. Sonrasında ise bu kişilerle ilgili yapılan işlem çok ilginçtir. Sular İdaresi’nde yakalanan kişilerin kimlik tespiti yapılmamış ve hepsi serbest bırakılmıştır.
 
Çok çarpıcı bir başka tespit, İdare’nin 28 yıllık makinisti İhsan Demirdöven’in tanıklığıdır. Demirdöven Taksim’de benzer eylemler gerçekleştiğinde her defasında bir subayın gelip telsizle talimat verdiğini, ancak ilk kez 1 Mayıs’ta olay çıkana kadar hiçbir resmi görevlinin gelmediğini vurgulamaktadır.

12 Eylül Belgeseli dolayımıyla yaptığımız mülakatlarda
DİSK Avukatı Rasim Öz, Sular İdaresi üzerinde çelik yelekli ve tüfekli kimseler gördüğünü ve Tarlabaşı sonrasında silah seslerinin buradan geldiğini söylemektedir.

Kemal Türkler’in eşi Sabahat Türkler, “Gözümle gördüm 2-3 kişiydi. Çünkü herkes o tarafa bakıyordu. Oradan ses geldiği için herkes o tarafa bakıyordu” demektedir. O yıllarda sendikacı olan ve kürsüye yakın olan Nazım Alpman ise alanın üç noktadan yoğun ateş atına alındığını, kurşun çekirdeklerinin leblebi gibi aşağı düştüğünü anlatmaktadır.

Dönemin Cumhuriyet Savcısı Çetin Yetkin’e göre 1 Mayıs soruşturmasında neredeyse hiç soruşturma açılmamıştır. Şöyle demektedir:

“- Yaralıların durumları izlenmemiş, içlerinden aldığı yaralar yüzünden ölen olup olmadığı araştırılmamış, kesin ya da hiç olmazsa geçici raporları alınmamıştı.

- Ele geçirilen tabancalarla ve 2000’e yakın mermi çekirdeği ve kovanla ilgili ekspertiz raporları alınmamış, mermilerin bu tabancalardan ateşlenip ateşlenmediği, başka silahların kullanıp kullanılmadığı araştırılmamıştı.

- Olay öncesinde, sırasında ve hemen sonrasında çekilen fotoğraflar ve filmler incelenmemiş, silahla ateş ederken fotoğrafları çekilen ve yüzleri açıkça görülen kişilerin bu fotoğrafları polis arşivlerinde bulunanlarla karşılaştırılmamış, bunların kim oldukları araştırılmamıştı.

- Görevlilerden kimlerin kusur, ihmal ya da kasıtları bulunduğu, iddianamenin 36. ve 39. sayfalarında bazı kamu görevlileri açıkça suçlandıkları halde bunların kim oldukları ve ne yaptıkları belirtilmemiş ve haklarında hiçbir işlem yapılmamıştı.

- Polis telsiz konuşmaları değerlendirilmemişti.”


Eğer sol içinde
“bir kepazelik” yaşandıysa toplum içindeki anti-komünist eğilimleri güçlendirmek amacıyla bile olsa( ki devletin sevdiği bir iştir bu) bu sorulara yanıt aranması gerekmez miydi?

INTERCONTINENTAL'DEN AÇILAN ATEŞ ŞEHİR EFSANESİ Mİ?


Devam edelim.

Sırada Halil Berktay’a göre bir “şehir efsanesi” olan Intercontinental Oteli’nden (şimdiki The Marmara) ateş açılması var.

1 Mayıs’ı araştırmakla görevli dönemin Cumhuriyet Savcısı ’na sözü bırakalım.

“Bu arada Intercontinental’de 2-3 gün evvel bütün rezervasyonlar iptal ediliyor. Fakat ne olduğu belirsiz bir grup, ben onun havayollarından listesini getirttim, aynı gün geliyor ve aynı gün olayları takiben Türkiye’yi terk ediyor. Bunlar kim? İsimlerini aldım, bir sürü ecnebi ismi. Ama gerçek ismi değil.”


Ama içlerinde bir tane de Türk var.
Mehmet Akzambak adlı bir şahıs 1 Mayıs olaylarından kısa bir süre önce emekli olmuştur. Otelin 12 ya da 13. katında bulunmaktadır. Cenkdağ, “Ne gördünüz?” sorusuna “otelin üst tarafından denize bakan yerden etrafı seyrettiği” yanıtını vermektedir. “Onca olay olurken nasıl olur da denizi seyredersiniz” sorusuna ise tatmin edici bir yanıtı yoktur.

Dönemin savcılarına ifade veren otelin Güvenlik Müdürü Timuçin Alganer 2. katta 215 ve 216. odalarda, gazeteciler yine 2. katta 213 nolu odada ve güvenlik görevlileri 7. katta 713 nolu odalardaydı. Otelin baş dedektifi Kudret İnal ise 510 no’lu odada MİT mensuplarının bulunduğunu doğruluyordu.

2 Mayıs tarihli Adli Komiser Muavini Ali Okumuş, polis memuru Salim Yılmaz ve otel personelinden Erdem Orhun’un imzaladığı “Görgü ve Tespit Varakası”nda 512 ve 613 no’lu odalarda kurşun deliği olduğu belirtilmektedir. Savcı Cenkdağ, yaptığı yorumda
“Bu katlarda camlarda delikler bulundu. Dışarıdan ateş edildiği gibi bu demektir ki buradan da oraya ateş edilmiş. Durup dururken o meydandakiler niye o binaya ateş ediyorlar?”

İlginç olan ve gözlerden ırak tutulmaması gereken Amerikalı olduğu sanılan grubun isimlerini sahte beyan etmeleridir. Olayın sabahında ise oteli terk etmişlerdir. Neden bu isimler gelmiş, neden sahte isim beyan etmiş ve neden hemen ertesi sabah ülkeyi terk etmiştir? Bu kişilerin gelişine ilişkin bir polis telsiz kaydı da bulunmaktadır.


Polis telsizi
, 2.bant, çözüm s.1’de şu konuşma yer almaktadır:

“- Havalimanına soralım gelecek misafirlerin saati belli oldu mu?

- Merkez 144 anlaşıldı.
....
- 132.
- 132 dinliyorum.
- Havalimanına soruldu. Misafirlerin saat 14.00’de geleceği söylendi.”

BEYAZ RENAULT YANILSAMA MI?


Son olarak yine Berktay’ın iddiasına göre
solun yanılsamaları içinde yer alan “Beyaz Renault” bahsine de açıklık getirelim. Olaylar başladığında Gümüşsuyu’nda AKM önünden bir Beyaz Renault’daki kişiler, kitleyi paniğe sevk edecek ve o oradan kaçışlarını engelleyecek biçimde yoğun ateşe başlarlar.

Bu da sonraları sol tarafından uydurulmuş bir iddia olabilir mi?

12 Eylül Belgeseli’nde dönemin Mali Polis Müdürü Recep Ordulu yanıtlasın:

“Bizim kendini bilmez ekipler, o beyaz Renault dediğimiz. Renault elini çıkarmış şeyden havaya ateş ediyor. O arkadaşımız şimdi bir büyük ilde emniyet müdürüdür. Rütbeli, 1. Şube’nin o zamanki ekipler amiri şahıstı.”


Ve panzerler paniği ve ölümü artıran en önemli araçlar. Dönemin İl Jandarma Alay Komutanı Albay
Ömer Öziskender ilk ifadesinde alandakilerin üzerine eylemciler tarafından dinamit atıldığını söyleyecek, ancak 4 Mayıs tarihli ifadesinde çok çarpıcı iddiada bulunacaktır.

“Benim duyduğum sese göre bu patlamadan mütevellit o bölgede muhakkak tahribat bulunması lazımdır. Eğer dinamit olsa dahi bir iz bırakması gerekir. Ben bomba ve dinamit atıldığını zannettiğim yerleri dolaştım. Bundan mütevellit bina ve sair yerlerde tahribat görmedim… Büyük gürültü çıkaran patlayıcı maddeler panzerlerde görevli emniyet mensuplarında bulunmaktadır.”


Dönemin Mali Polis Müdürü
Recep Ordulu ise bu ses bombalarının ve panzerlerin işlevini yıllar sonra şöyle değerlendirmektedir:

“Bir panik yani, kimin ne yaptığı çıkmış şeyden. İşte bu arada panzerlere emir verildi. İşte panzer müdürü tarafından panzerler başladı şeyin etrafında dönmeye, heykelin etrafında dönmeye. Polisin orada yaptığı tek şey paniği artırıp, ölü adedini artırmaktı yani bir teskinlik şeyi görülmedi.”


Savcı
Çetin Yetkin, Sular İdaresi’nde fotoğrafları çekilenler de dahil, bütün bu kişilerin fotoğraflardaki kişilerin tek tek kimliklerinin belirlenmesi ve yukarıda yer alan işlem yapılmayan konularla ilgili soruşturmanın derinleştirilmesi için bir talepte bulunur. Gelen cevapta görevden alınmıştır!

Dönemin milletvekillerinden Süleyman Genç, en çok ölüm hadisesinin yaşandığı Kazancılar Yokuşu girişinde ele geçirilen bombalarla evine atılan bombaların menşeinin aynı olduğuna dikkati çekmektedir. Aynı bombalar daha sonra İstanbul Üniversitesi ve Halkevleri’nin bombalanmasında da kullanılmıştır.

Dönemin Savcısı
Muhittin Cenkdağ, paniği artıran bu bombalardan yüzlercesinin ele geçtiğini söylerken, dava dosyası ve dosya içindeki konu ile ilgili yazışmalarda bu bombaların delil olarak saklanmadığını, örneğin tehlikeli bulunup imha edilip edilmediği konusunun bile bilinmediğini vurgulamaktadır.

Alanda yaşamını yitiren 34 kişiden 5’i ateşli silahla vurulmuştur. Çetin Yetkin 3-4 kişinin daha baş ve göğüs bölgesinden ateşli silahla ölümcül yaralar aldığını ama önceden hazırlıklı bulunan ve alana çok yakın olan Beyoğlu İlkyardım Hastanesi’nin anında müdahalesi ile ölü sayısının artmadığını belirtmektedir.


Bütün bu olguların ışığında
Berktay’ın söyledikleri bütünüyle kendi hayal dünyasını resmetmektedir. “Sol içindeki çatışma ortamı olmasaydı, 1 Mayıs’ta katliam yaşanmayacaktı!” Zira aynı mantığa göre 16 Mart’ta 7 öğrencinin ölümünden, okullara grup halinde girip çıkan solcular, Maraş’ta iki öğretmenin cenazesinin kaldırılmasını savunarak “halkı galeyana getiren” solcular sorumlu olabilir.

Bu kadar uzun ve ayrıntılı bir yazıyı okur sonuna kadar okuyabilmiş midir, bilmiyorum. Ama Halil Berktay’ın bu yazıyı sonuna kadar okuması gerekir.


Bu ülkede neredeyse 30 yıldır ideolojik hegemonyalarını yitirdi. Uluslararası gelişmeler ve 12 Eylül sürecinin yanı sıra sosyalistlerin değişen
dünyayı yeterince okuyamamaları da buna etken oldu. Hâl böyle olunca da sosyalistlere dönük ahkâm kesmek, onları ideolojik olmanın yanı sıra değerleri ve tarihiyle sorgulamak, kimi zaman da saldırmak vaka-i adiyeden oldu.

O eleştirilerin bir bölümüne sosyalistler belki yeterince yanıt veremedi. Belki yeterince donanım ve (öz)eleştirel bir süzgeçten geçmemişlerdi. Ancak günümüz konjonktüründe hemen her taşın altında derin devlet arayanların
Berktay’ın arkasında saf tutup, 12 Eylül öncesinin sağ liderine nazire yaparcasına “Solcular adam öldürttü diyemezsiniz” türü sarkastik ve rövanşist mantaliteleri ilginçtir.

Zira
1 Mayıs 1977 Türkiye sosyalistlerinin ortak hafızasıdır. 70’li yıllarda kitleselleşen, halkı büyük ölçüde etkileyen sol düşünce 1 Mayıs sonrası alanlardan çekilmiş ve solun etkinliklerine katılanların başına gelebilecekler konusunda ibret vesikası olarak tarihe geçmiştir. 1978’de darbeciler ilk çalışma gruplarını kurup darbe projesini olgunlaştırmaya başlamıştır.

İlginç olan, olayların çıkacağını ilk olarak
Ahmet Kabaklı’nın “Yarın 1 Mayıs… Polisle vuruşmalar muhtemeldir. Cinayetler işlenebilir, mallara, canlara kıyabilirler” şeklinde tahmin edebilmesi, Rauf Tamer’in ise “…Arabalar tahrip edilecek. Camlar kırılacak. İnşallah aldanırız ama kanlar akacak” kehanetinde bulunmasıdır. 

Bu sağ aydınlar sol içi çelişkileri çok iyi bildikleri için mi, yoksa “iyi haber aldıkları” için mi bu tahminde bulunabilmektedir?

Hiç kimse dönemin sol anlayışları arasındaki uzlaşmaz çelişkileri, şiddete dönük bir devrim tahayyülü gerçeğini, sağ ve sol arasındaki çatışmalar neticesinde silahlı bir çatışma ortamının yaratıldığını reddetmiyor.


Hiç kimse
“Maocular ile DİSK/TKP kardeş kardeş geçinirdi” demiyor. Dönemin konjonktürü içinde değerlendirilmesi gereken bir ideolojik tartışmaya, sosyalistlerin ortak tarihi ve hafızası olan 1 Mayıs’ı mesnetsiz ve ilkesiz biçimde alet etmek ahlaki ve vicdani değildir.
Ve
o gün 16 yaşında Tarlabaşı’ndan Taksim’e girmeye çalışan, ama çatışmalar sırasında yaşadığı korkuyu ve dehşeti hayatı boyunca taşıyan gençliğim, aynadan bana “hadi yaz” demektedir. (*)

(*)
Yazıda, Çetin Yetkin, “Vatan Sağolsun”, Toplumsal Dönüşüm Yayınları 1997, M.A. Birand, Hikmet Bila, Rıdvan Akar “12 Eylül Türkiye’nin Miladı” 1999 ve Çetin Yetkin, www.guncelmeydan.com/pano/cetin-yetkin-kanli-1-mayis-in-perde-arkasi-t25255.html çalışmalarından yararlanılmıştır.


Rıdvan Akar, 4 Mayıs 2012, T24