3 Nisan 2012 Salı

Suriye'de Ayaklananların 'Dostu' Var mı?

Foti Benlisoy
 
 
İngiltere Başbakanı David Cameron, Suriye'ye dair emperyalist bakış açısını, Mart ayı ortasında gerçekleştirdiği ABD ziyareti sırasında veciz bir şekilde ifade etmişti.

Cameron'a göre, Suriye'deki "şiddeti sona erdirmenin en kısa yolu, aşağıdan gelişen bir devrimden ziyade Esad'ın çekildiği bir geçiş süreci" idi.

Gerçekten de Suriye'de halk ayaklanmasının başladığı 2011 yılının Mart ayından itibaren başta ABD, emperyal merkezlerin temel korkusu, Esad'ın aşağıdan gelişen, kontrol edilemez bir ayaklanmanın sonucunda devrilmesiydi.

Esad sonrasında ülkenin örneğin Irak benzeri kontrol edilemez bir kaosa sürüklenmesi ihtimali ABD, hatta İsrail'i endişelendiriyordu. Bu nedenle 'Batı', Baas rejiminin hızla ve esas itibariyle içerideki halk hareketinin basıncıyla çözülmesinden ziyade, gerek rejimi gerekse Suriye toplumunu yıpratacak ve yoracak uzatmalı bir çatışma sürecinin yaşanmasını tercih ediyor gibi.

Uzun süreli bir çatışma ortamının Esad rejimini paralize edeceği, halk hareketini ise emperyal ve bölgesel aktörlere muhtaç ve bağımlı kılacağı hesabı yapılıyor.
Belki de ancak ülkeyi 'Lübnanlaşma' riskiyle karşı karşıya bırakacak böylesi bir çatışma sürecinin ardından 'insani' kisveli bir uluslararası müdahale gündeme gelecek.

Bununla bağlantılı olarak, son bir küsür yıl içinde Suriye'de Libya tipi alelacele bir emperyalist müdahalenin yaşanacağı kestiriminde bulunmuş olanlar da haklı çıkmadı. Hiç değilse şu an için açık olan, bırakın karadan bir müdahaleyi, Libya tipinde hava kuvvetleriyle sınırlı bir saldırıyı dahi öne süren kesimlerin cılızlığı. Zaten askeri stratejisini Çin'i çevrelemeye dönük olarak Asya-Pasifik merkezli bir dönüşüme tabi tutan ABD'nin Afganistan ve Irak fiyaskolarından sonra sonu belirsiz bir Suriye macerasına kendisini öylece teslim edeceğini sanmak yanlış.

Katar ve Suudi Arabistan'ın onca basıncına rağmen muhalefetin silahlandırılması meselesi dahi açıklığa kavuşturulmuş, üzerinde uzlaşmaya varılmış bir husus değil. Dolayısıyla hedeflenen, Esad rejiminin tedrici bir biçimde zayıflatılması ve bu süreçte Esad sonrası süreci emperyal çıkarlara uyarlı bir biçimde idare edecek bir 'muhalefetin' biçimlendirilmesidir.

Ne olursa olsun, şimdiden belli ki Suriye'deki ayaklanmanın 'dostları' yok, ülkedeki halk ayaklanmasının başarısını, yani kendi ayakları üzerinde durarak Esad diktasını devirmesini isteyen yok. İstenen, emperyal vesayet altında olacak kontrollü bir 'geçiş' süreci.
Bu noktada Türkiye'nin oluşumunda etkin rol oynadığı ve muhalefetin 'uluslararası toplum' nezdinde en görünür yüzü olan Suriye Ulusal Konseyi'nden (SUK) bahsetmek elzem. SUK elbette homojen bir yapı değil. İçerisinde Müslüman Kardeşler kadar örneğin Riyad al-Turk'un Halkın Demokratik Partisi gibi sol tandanslı güçleri biraraya getiriyor.

Emperyal ve bölgesel güçler SUK'un bu heterojen ve zaman zaman ciddi iç ihtilaflara vesile olan yapısını homojenize etmeye, onu Libya'daki Geçici Ulusal Konsey misali daha homojen ve itaatkâr bir yapıya çevirmeye çalışıyor. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, SUK önderliği baştan itibaren ayaklanmanın kaderini emperyalistlere ve Körfez monarşilerine teslim eden bir siyasal çizgiyi tercih etti. Ayaklanan ahalinin en temel ihtiyaçlarını karşılayacak bir çaba ve duyarlılığı sergilemezken enerjisini Suriye'ye şu ya da bu biçimde bir uluslararası müdahaleyi mümkün kılacak diplomatik ayak oyunlarına harcadı.

SUK içindeki Müslüman Kardeşler ve önemli bir bölümü emperyal siyasal konsensüse bağımlı profesyonel siyaset erbabı, halk hareketine kendi çıkarları uğruna kullandıkları bir araç, ellerinde diplomasi masasına sürecekleri bir koz muamelesi yapıyor. Ayaklanmanın kaderi konusunda ortaya koyabildikleri tek stratejinin dünyanın efendilerine hoş görünmek olması, SUK'u oluşturan güçlerin büyük bölümünün politik ufkunu ortaya koyuyor.

Böylece meşru bir halk hareketi, emperyalistlerin ve Körfez monarşilerinin elinde bir aparata dönüştürülmeye çalışılıyor, SUK da buna öncülük ediyor. Ülke içerisindeki halk hareketinin ana mecrası sayılabilecek Yerel Koordinasyon Komiteleri gibi oluşumların ise bu girişimlere karşı çıkacak, onları geçersizleştirecek etki ve yetenekte olmadığı görülüyor, hiç değilse şimdilik.
Aslında SUK'u oluşturan politik güçlerin (Müslüman Kardeşler de dahil olmak üzere) çoğunun ülke içinde ciddi bir örgütsel gücü ve tabanı bulunmuyor. Hareket baştan itibaren yerel aktivistlerin oluşturduğu komiteler etrafında örgütleniyor. Ancak söz konusu komitelerin SUK'a tabi oldukları ve ona bir politik alternatif geliştirmedikleri sürece giderek daha fazla 'dışarıdaki' muhalefete ve elbette onların avuç açtığı uluslararası aktörlere tabi olacaklar.
'Suriye'nin Dostları' konferansında kabul edildiği üzere silahlı güçlerin SUK denetiminde ve Suudi Arabistan ve Körfez monarşilerinin sponsorluğunda merkezileştirilmesi bu etkiyi daha da artıracak bir gelişme.

Ayaklanmanın gelişiminde SUK aracılığıyla Suudi Krallığı ve Körfez ülkelerinin etki ve denetiminin artması, ülkedeki mezhebi çatışma riskini daha da artırıyor. Beşar Esad'ın izlediği mezhepçi çizgi zaten ülkeyi bir mezhep savaşının eşiğine getirmiş durumda.

Esad'a bağlı paramiliter güçlerin giriştirdiği mezhebi saldırılar ve bunlara karşı boy gösteren kimi karşı saldırılar ülkenin kimi bölümlerinde böyle bir riski artırmış durumda. Ayaklanmanın bölgedeki 'Şii hilalini' kırmayı hedef bellemiş Suudi Krallığı ve Körfez ülkelerce yozlaştırılması, siyasal ihtilafın bir mezhep çatışması karakterini edinmesi tehlikesini artırıyor. Dahası, SUK'un halk hareketini değil de silahlı güçleri esas alan bir stratejiye yönelmesi bu ihtimali da ha da kuvvetlendiriyor.

Neyse ki ülke içindeki muhalefet silahlı güçlerin ancak özsavunma düzeyinde kalması ve ayaklanmanın bir halk hareketi, daha doğru deyimle bir sivil itaatsizlik (isyan-al medeni) hareketi olarak devam etmesinde ısrar ediyor oluşu olumlu. Ancak gerek rejimin saldırganlığı gerekse Türkiye de dahil bölgesel aktörlerin kışkırtmalarını hesaba katarsak bu durumun ne kadar böyle sürebileceğini tahmin etmek güç.

Sivil itaatsizlik ve kitle seferberliği bu ifade edilen etkenlerin yardımıyla yerini silahlı kapışmaya tümden terkederse dış manipülasyonlara daha da açık bir ortam oluşacaktır.
Türkiye, Kürt meselesinin de basıncı altında Suriye'ye olası bir uluslararası müdahalenin koçbaşı olmaya doğru sürükleniyor. Müdahale hususunda Türkiye, Suudi Krallığı ve Körfez ülkeleri müstesna, en 'şahin' pozisyonu savunan ülke görünümünde.
Kısa vadede bir emperyalist müdahalenin ufukta olmayışı bizi yanıltmasın: Türkiye'nin şu ya da bu bahaneyle (göçmen akını, 'terör saldırıları') Suriye ile arasında imza edilmiş Adana Antlaşması'nın ilgili maddelerine de refere ederek bir tampon bölge ya da bir güvenlik alanı oluşturma ihtimalini bir an bile aklımızdan çıkarmamalıyız.

Böyle bir girişimin hedefi ve olası sonucu, Suriye'deki ayaklanmanın desteklenmesinden ziyade Kürt hareketinin Suriye'deki gelişimini durdurmak, Esad sonrasında ülkedeki gelişmeleri kontrol ederek Kürt taleplerinin gerçekleşmesini mümkün mertebe kısıtlamak olacaktır.
Kürt meselesini bu tip bölgesel yayılma yoluyla 'dışarıdan' ve Kürtlere rağmen 'çözme' girişimlerine karşı solun uyanık olması gerekiyor. Bunu yapmanın yolu ise Suriye'deki ayaklanmayı basitçe bir emperyalist manipülasyon, bir İslamcı-terörist kumpas olarak gösteren ve hiç de inandırıcı olmayan Baas propagandasını yeniden üretmek değil elbette.

Suriye'deki ayaklanmaya ve onun meşru taleplerine sahip çıkmak; ancak başta Türkiye olmak üzere emperyal ve bölgesel aktörlerin bu ayaklanmayı yolundan saptırma ve yozlaştırma girişimlerine karşı da açık tutum almak gerekiyor.
Basit bir evet ya da hayır ile çözemeyeceğimiz bir meseleyle, karmaşık bir görevler bütünüyle karşı karşıyayız. Emperyalist müdahale tehdidine ve manipülasyonlara hayır derken Beşar Esad'a hayır dememek/diyememek, gelecekte sosyalist hareketi ciddi bir pratik ve belki de daha önemlisi moral/ahlaki yükle karşı karşıya bırakacaktır.

* Kaynak: Bianet

ANF NEWS AGENCY

İran: Türkiye Emperyalizmin Taşeronu

Tahran - İran, İstanbul’da yapılan ‘Suriye’nin Dostları’ toplantısını ‘Suriye’nin Düşmanları’ olarak tanımlayarak, Türkiye için ‘emperyalizmin taşeronu oldu’ dedi.

İran Meclis Başkanı Ali Laricani, İstanbul'da yapılan "Suriye'nin Dostları" toplantısına sert tepki gösterdi. Laricani, İran Parlamentosu genel kurulunda İstanbul'da yapılan konferansın İsrail'e yeni bir nefes aldırmak için yapıldığını belirterek, diğer ülkelerdeki diktatörlüğe sessiz kalındığını ifade etti. Laricani, konferansına katılan ülkelere seslenirken, "Eğer sizler bölgedeki demokrasi için endişeliyseniz, neden Bahreyn'deki vahşi diktatörlüğe ve bazı diğer ülkelerdeki diktatörlüğe sessiz kalıyorsunuz?" diye sordu.

Meclis Başkanı Ali Laricani, Suriye için Kofi Annan tarafından hazırlanan plana değinerek, şöyle dedi: "Annan, planını uygulamaya geçirmek için çaba ederken, İstanbul'dan başka sesler yükseliyor. Demek ki bu ülkelerin meselesi Suriye'de reformlar değil. Türkiye emperyalizmin taşeronu oldu."

İran Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanvekili Muhammed Kevseri ise, İstanbul'daki konferansı "Suriye'nin düşmanları" olarak tanımladı, Türkiye'nin "Emperyalizmin taşeronu" olduğunu söyledi. Kevseri, Başbakan Erdoğan'ın İran ziyareti ile Tahran'ı Suriye konusunda ikna etmeye çalıştığını ancak "katı bir yanıt" aldığını vurguladı.

İstanbul’da geçtiğimiz günlere 2. Yapılan ‘Suriye’nin Dostları’ toplantısında, BM ve Arap Birliği Suriye özel temsilcisi Kofi Annan’ın Suriye’de barış için sunduğu 6 maddelik plan ‘Esad’a zaman kazandırma’ olarak tanımlanmış, Esad karşıtı silahlı güçlere mali destek sunulması kararlaştırılmıştı. Toplantının ev sahibi Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ise, BM’den Suriye’ye müdahale çağrısında bulunmuştu.
Toplantıda Türkiye ve bazı Arap ülkelerinin hedeflediği Suriye Ulusal Konseyi’nin ‘Suriye’nin tek temsilcisi’ olarak tanınması kabul edilmemişti.
ANF NEWS AGENCY

Suruç'ta Polis BDP'li Vekillere Saldırarak Darp Etti

Urfa - Amara Yürüyüşü'ne katılmak için Diyarbakır'dan yola çıkan BDP'li milletvekillerinin araçları, Suruç girişinde durdurularak arama yapıldı. Danışmanlarının polisler tarafından darp edilmesine tepki gösteren BDP'li milletvekilleri de polis tarafından darp edildi.

TUHAD-FED'in organize ettiği Amara Yürüyüşü'ne katılmak için Diyarbakır'dan yola çıkan DTK Eşbaşkanı ve Van Bağımsız Milletvekili Aysel Tuğluk, BDP'li vekiller Emine Ayna, Nursel Aydoğan, Özdal Üçer, BDP İl Eşbaşkanı Zübeyde Zümrüt'ün araçları Urfa'nın Suruç İlçesi girişinde asker ve polisler tarafından durduruldu. Burada vekillerin araçlarında zorla arama yapılmak istendi. Araçta bulunan vekil danışmanları polis tarafından darp edilerek, yerlere atıldı. Buna tepki gösteren BDP'li vekillerinin üzerine çullanan polis, vekilleri de darp etti. Öte taraftan emniyet amirinin polislere bağırarak, sert bir şekilde "hepsini alacaksınız" diye talimat vermesi dikkat çekti. Polis müdahalesinde BDP çalışanı 4 kişi gözaltına alındı.

Polis tarafından Suruç girişine bariyer kurulurken, basın mensupları dahil hiç kimsenin Suruç'a geçmesine izin verilmiyor. Gergin bekleyiş devam ediyor.

ŞIRNAK'TA POLİS ENGELİ PROTESTO EDİLDİ

Öte yandan TUHAD-FED tarafından "Tecrit değil özgürlük, savaş değil müzakere" şiarı ile 9'uncusu düzenlenecek olan Amara Yürüyüşü'ne katılmak üzere 3 otobüsle yola çıkan BDP Şırnak İl ve ilçe yöneticilri polis tarafından engellendi. Polisin 3 otobüse el koyması üzerine yurttaşlar BDP İl binasının önüne gelerek, engelemeyi oturma eylemiyle protesto etti. Oturma eylemine, BDP Şırnak İl Başkanı Baki Katar, Merkez İlçe Başkanı Üzeyir Kılınç, BDP Beytüşşebap İlçe Başkanı Abdulkerim Ataman, Şırnak Belediye Başkanvekili Süleyman Ürgen, Belediye Başkan Yardımcısı A. Hamit İke, Beytüşşebap, Uludere, Uzungeçit ile Hilal BDP İlçe ve belde teşkilatı yöneticilerinin yanı sıra çok sayıda yurttaş katıldı. Ardından kısa bir konuşma yapan İl Başkanı Baki Katar, PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın doğum gününü kutladıklarını ifade ederek, "Kürt halkı artık kalbindeki korku zincirini kırmıştır. Ne ölümlerden ne de tutuklamalardan korkumuz yok. Bugün yola çıkmamıza müsaade etmeyenler bilsinler ki hiç bir şey bize önderimizi unutturamaz. Bizler de Amara'ya gidişimizi bizlere engelleyenlere yolu kapatarak bunu şiddetle kınıyor ve protesto ediyoruz" dedi.

Katar, tüm engellemelere rağmen Öcalan'ın doğum gününü ildeki tüm mahallelerde kutlayacaklarını ifade etti.

Açıklamanın ardından İl binasında toplanan yurttaşların dağılması için polis anons yaptı. Yurttaşlar anonsa "Bijî Serok Apo" sloganlarıyla karşılık verdi. Kısa bir bekleyişin ardından kitle dağıldı.

ANF NEWS AGENCY

Türkiye’nin Kürdistan Fobisi

İstanbul’da düzenlenen ‘Suriye’nin Dostları’ toplantısına Kürdistan korkusu damgasını vurdu. Konferansta konuşan Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “Suriye’de yaşananlar Suriye ile sınırlı olmadığını” savunarak BM’den Suriye’ye müdahale etmesini istedi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise savaşı neden istediklerini Wall Street Journal’a açıkladı: Türkiye’nin ulusal güvenliğine bir tehdide müsamaha edemeyiz.

Federe Kürdistan Bölgesi’nin bir benzerinin Suriye’de kurulmasından korkan Türkiye, Suriye’de politikasını Kürtlerle mücadeleye dönüştürdü. Kürtlerin Suriye’de statüye sahip olması halinde bunu Türkiye’yi etkilemesinden korkan AKP hükümeti, İstanbul’da düzenlenen ‘Suriye’nin Dostları’ Konferansı’nda BM Güvenlik Konseyi’nin Suriye’ye müdahale etmesini istedi.

Konferansta konuşan Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Kürtlere karşı yıllarca işbirliği yaptığı Şam rejiminin ipleri elinden kaçırdığını belirterek “Suriye’de yaşananlar Suriye’yle sınırlı değil. Defalarca Esad’a söyledik. Bize verdiği sözü tutmadı” dedi. 

Erdoğan konuşmasında sık sık çelişkili ifadeler kullanması dikkat çekti. Libya’nın çektiği acıları Suriye’nin yaşamasını istemediğini savunan Erdoğan, “Suriye’de yaşanan insanlık dramı karşısında uluslararası toplumun müdahale etmesi kaçınılmaz hal oldu” diyerek Libya’da rejimin ABD, Fransa ve İngiltere öncülüğünde başlayan NATO savaşıyla devrildiğini unutmuş gibiydi. Yine BM’nin müdahalesinin istemesinin hemen ardından uluslararası toplumun desteklediği Annan Planın hayata geçmesini gönülden istediklerini ileri sürdü.

Ulusal Konsey birlikmiş!
 
Erdoğan ağzındaki baklayı konuşmasının sonunda dile getirdi. Kürt karşıtlığıyla Türkiye’nin desteğiyle alan Ulusal Konsey’i Esad rejimi sonrası düşündüklerini ifade eden Erdoğan “Biz Suriye halkının ve Suriye halkını temsil eden Suriye Ulusal Konseyi’nin demokratik bir Suriye kurma azim ve kabiliyetine gönülden inanıyoruz” dedi.

Konferans’a evsahipliği yapan Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise daha çok Suriye’de yaşananları anlattı. Davutoğlu, rejimin sivilleri katlettiğini belirterek “ Suriye’de halkın güçlü talepleri doğrultusunda muteber bir siyasi geçiş sürecinin önü açılana kadar da kararlılıkta devam edecektir” dedi. Ancak Davutoğlu, asıl düşüncesini Wall Street Journal’a açıkladı. Davutoğlu, Suriye’de yaşananların Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit etmesine izin vermeyeceklerini söyledi.

Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, geçtiğimiz hafta Viyana dönüşü yaptığı açıklamada Irak’ta Saddam sonrasında Federe Kürdistan Bölgesi’nin kurulmasına dikkat çekerek, “Ne kadar uzarsa bölünme riski bir o kadar artar. Suriye’nin bölünmesini istemeyiz” demişti.
Kürtlerin politikası korkutuyor 
 
Konferans öncesi Ankara yönetimi tarafından kampa alınan Suriye Ulusal Konseyi, kendisine verilen direktifleri ezberlemiş olarak katılımcıların karşısına çıktı. Türkiye ile Kürt karşıtlığı konusunda anlaşan ve böylece Ankara yönetiminin tam desteğini alan Ulusal Konsey’in Başkanı Burhan Galyun, muhalifleri kendi çatısı altında topladıklarını ve iktidara geçmeye hazır olduklarını iddia ederek katılımcılardan “askeri güçlerimiz kuvvetlendirilmeli” çağrısı yaptı.

İstanbul’da kurulan ve Batılıların desteğindeki Ulusal Konsey, Kürtlerin bir ulus olarak haklarını tanımayı, kimlik ve özerklik haklarının anayasaca güvence altına alınmasını reddediyor. Bu muhalif konseyin AKP rejimi ile anti-Kürt bir anlaşma imzaladığı da ortaya çıkmıştı.

Suriye’ye yönelik bir savaş isteyen Türkiye’nin en büyük korkusu PYD’nin talepleri. Zira PYD, iktidar kavgasında taraf olmaktan ziyade, Güneybatı Kürdistan’ın geleceğine yoğunlaşmış durumda. 2003 yılında kurulmasına rağmen kısa bir süre kendisini örgütleyen PYD, Kürtlerin kimlik, dil ve kültür haklarının anayasal güveneceye alınmasını istiyor. Rejimden ve dışa bağımlı muhaliflerden bağımsız olarak Demokratik Özerklik’i inşa eden PYD, bütün Kürtlerin Demokratik Özerklik’in inşa sürecine dahil olmasını ve Esad sonrası olası iç savaş tehlikesi karsısında hazırlıklı olmasını istiyor.




‘Suriye’nin Dostları’nı protesto ettiler


Halkların Demokratik Kongresi, İstanbul Kongre Merkezi’nde yapılan ‘Suriye’nin Dostları’ toplantısını, Taksim Tramvay Durağı’nda yaptığı basın açıklamasıyla protesto etti.
Eylemde, “Yaşasın halkların kardeşliği”, “Emperyalist savaşa hayır”, “Kahrolsun ABD, işbirlikçi AKP”, “Kürecik’e kalkan istemiyoruz” sloganları atıldı. Eyleme, ESP Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, EMEP Genel Başkan Yardımcısı Ender İmrek ile sanatçı Ferhat Tunç da katıldı.

HDK Yürütme Kurulu Üyesi Bircan Yorulmaz yaptığı açıklamada, emperyalist güçler ve işbirlikçilerinin ‘Suriye Dostları’ adı altında yaptığı toplantının, halkların dostluğu ve kardeşliğini değil, savaşın ve işgalin körüklenmesini amaçladığını söyledi. Yorulmaz, “Halklara zulmeden diktatörlere karşı halkların mücadelesi ne kadar haklı ve meşruysa, halkların ezilen halklarla dayanışması ne kadar doğruysa, emperyalist güçlerin ve işbirlikçilerinin hangi gerekçelerle olursa olsun başka bir ülkeye yapacakları müdahale ve işgal bir o kadar gayrimeşrudur” dedi. Yorulmaz, toplantının Ortadoğu ve Kafkaslar başta olmak üzere tüm bölgede gerilimi, silahlanmayı ve savaş kışkırtıcılığını arttıracağını kaydetti.

ABD’nin, Türkiye’ye ileri karakol rolü biçtiğini söyleyen Yorulmaz, Kürecik’e füze kalkanı yerleştirilmesinde yaşandığı gibi, ABD’nin, Türkiye’yi cephanelik haline getirdiğini ifade etti. Yorulmaz, şunları söyledi: “Bir süre önceye kadar sıfır sorun politikaları açıklayan AKP Hükümeti’nin, ortak kabine toplantıları yaptığı komşumuz Suriye’ye yönelik savaş başlatma hevesi, Türk, Arap, Pers halkları başta olmak üzere tüm Ortadoğu halklarına yeni yıkımlar, acı ve gözyaşları getirecektir. Bir an önce bu politikadan vazgeçilmelidir.”

Kimyasal Gazlar, Katliamlar ve AKP




Kürt sorununda uyguladığı inkar ve imha politikaları kirli savaşın en kanlı adresi haline dönüşen AKP Hükümeti, şehirler de siyasal soykırım operasyonları düzenlerken, dağlarda ise askeri başarısızlığa uğradığı HPG güçlerine karşı ise en kaba tabiri ile Cenevre Savaş Sözleşmesi gibi uluslar arası sözleşmeleri ayaklar altına alarak napalm ve kimyasal gazlar kullanarak savaş suçlarına yenilerini ekliyor. İnsanlık tarihinde Adolf Hitler ve Saddam Hüseyin gibi diktatör ve faşist rejimler ile anılan ve bir utancın adı olan kimyasal silahlar 30 yıldır PKK’ye bağlı gerilla güçlerine karşı zaman zaman kullanılsa da AKP Hükümeti döneminde bu doruğa ulaştı. Son olarak Hakkari’nin Çukurca İlçesi’nde 34 gerillanın napalm ve kimyasal gazlarla katledilmeleri ve yanmış ve kömürleşmiş bedenler ile tanınmayacak halde olan gerilla bedenleri bir kez daha gözleri Türk devletinin işlediği savaş suçlarına çevirdi. İnsanlığı utandıran bu kareler AKP Hükümeti ve Türk devletinin Kürt halkına karşı ne kadar korkunç bir savaş yürüttüğünün de kanıtı durumunda.

‘KİMYASAL NECDET..’

Keza AKP Hükümeti son olarak ta geçtiğimiz Ağustos ayında gerilla güçlerine karşı kimyasal silah kullandığı elde edilen görüntülerle ortaya çıkan ve bir çok savaş suçu ile kirli bir künyesi olan Orgeneral Necdet Özel’i Genelkurmay Başkanlığı’na getirdi. AKP’nin Genelkurmay Başkanlığı’na getirdiği Özel’in komutasında 11 Mayıs 1999 günü Şırnak’ın Silopi İlçesi’ne bağlı Ballıkaya (Bilika) Köyü yakınlarında ARGK gerillalarına karşı kimyasal silah kullandığı  ve 20 gerillanın bu şekilde katledildiği kamera görüntüleri ile belgelenmişti.

‘NE HİTLER’İ NE SADDAM’I ARATTILAR‘

Türk devleti ve AKP Hükümeti’nin Çele’de 34 gerillayı kimyasal ve napalm bombaları ile katlederek insanlık tarihinde bir utanç olarak yer alacak olan savaş suçu ilk değil. Yaşamını yitiren gerillaların cansız bedenlerine işkence uygulayan ve tanınmayacak hale getiren Türk devletinin savaş suçu olan kimyasal silah kullanması konusundaki sicili ne Hitler’i ne de Saddam’ı aratıyor. İnsan hakları kuruluşlarının verilerine göre bugüne kadar 1994 yılından 2011 yılına kadar yapılan operasyonların 39′unda kimyasal silah kullanıldı. Rapora göre, “Doğa ve araziye yönelik kimyasal kullanım iddiası: 5 Biyolojik silah kullanımı iddiası: 2
Kimyasal silah kullanımı sonucu yaşamını yitiren gerilla sayısı: 437 ve Kimyasal silah kullanımı sonucu telef olan hayvan sayısı ise 134″

Türk devletinin 90’lı yıllarda ve AKP Hükümeti döneminde kimyasal gazlar ile işlediği insanlık suçlarından bir kısmı ise şöyle;

*Malatya’dan PKK’ye katılmak üzere yola çıkan ancak henüz katılım sağlayamadan Adıyaman’ın Bezar Dağı’nda 17 Mayıs 1994 tarihinde düzenlenen bir operasyonda toplu halde 22 dershane öğrencisi ve onları almaya gelen 6 PKK gerillası kimyasal silahlarla katledildi. Dönemin görgü tanıkları yıllar sonra Kürt basınına konuşurken, yaşamını yitiren gençlerin vücudundaki yanıkları ve dağa yayılan ağır kimyasal kokusunu hala dün gibi hatırladıklarını anlattılar. Bezar’da zulüm bununla da bitmedi ve bölgede o günleri yaşayan herkesin şahitliğinde cenazeler at ve katırlara bağlanarak karayoluna kadar yerde sürüklendi. Buradan kamyon kasasına doldurulan 22′si sivil 28 gencin cenazeleri Adıyaman’a getirilerek karakol bahçesinde uzun süre bekletildi.

*Van’ın Gürpınar İlçesi’ne bağlı Yalınca (Dim) Köyü’nde 1994 yılında biri kadın 42 gerilla kimyasal silahlar katledildi. Görgü tanıkları çatışmada gerilla karşısında hiçbir sonuç alamayan Türk ordusunun kimyasal silah kullandıklarını ve bedenleri kömüre dönen gerillaların iki gün operasyon alanında bırakıldığını ve daha sonra katır ve at ile iplere bağlanarak Tüzek Köyü’ne yakın bir bölgede toplu olarak gömüldüklerini ifade etti. Kimyasal silahlarla katledilen gerillalara ait toplu mezar 2009 yılında ortaya çıkarıldı.

*Türk ordusu 1995 yılında Siirt’in Şirvan İlçesi ile Bitlis arasında kalan Geliyê Şêx Cuma alanında gerçekleştirdiği kapsamlı operasyonda kimyasal silah kullanarak, 80 gerillayı katletti ve ardından toplu olarak bir çukura gömdü. Gerillaya karşı yapılan operasyona tanıklık eden bir kişi, 17 Haziran 2011 yılında Fırat Haber Ajansı’na konuşarak, “Gerilla birliği kadın ve erkeklerden oluşmaktaydı. Operasyonun son zamanlarıydı, askerler verdikleri kayıplardan dolayı çılgına dönmüşlerdi. Bu dönemde artık son çare olarak, kimyasal silaha başvurdular. Bu uygulama sonucunda, 80 gerilla yaşamını yitirmişti” dedi. 

*Mardin’in Midyat İlçesi Bagok Dağı bölgesi Üçköy (Sêderî) Köyü kırsal alanında 1996 yılında çıkan çatışmada bir kez daha kimyasal silah kullanıldı. Kimyasal silah kullanımı sonucu yaşamını yitiren 9 gerilla Üçköy’ün eski köy yolunda kepçeyle açılan bir çukura gömüldü. Cenazeleri gören bir köyle ise gerillalarda hiçbir kurşun izi yada kan izi olmadığını belirtti.

*Dersim’in Çemişgezek İlçesi’nde 11 Nisan 1997 tarihinde çıkan bir çatışmada yaşamını yitiren 21 PKK gerillasının kimyasal silahla katledildikten sonra toplu olarak defnedildi. Kod isimleri ve doğum yerleri Malatya Özel Yetkili Başsavcılığı’nda bulunmasına rağmen 14 yıldır cenazeler ailelerine verilmiyor. Cenazelerin verilmemesi ise kimyasal silah kullanımı iddialarını güçlendiriyor.

*Batman’ın Sason İlçesi’ne bağlı Tanzê (Heybeli) Köyü Newala Çargê Mezrası’na 1999 yılı Şubt ayında operasyon düzenleyen askerlerin 15’i PKK gerillası ikisi sivil olmak üzere 17 kişiyi kimyasal gaz kullanarak öldürdüğü ileri sürüldü. Bölgeye giden asker ve korucular, cesetleri bir alanda toplayarak topluca yaktıktan sonra üzerlerine toprak örterek gömdü.

* Şırnak’ın Silopi İlçesi’ne bağlı Ballıkaya (Bilika) Köyü yakınlarında 11 Mayıs 1999 tarihinde gerçekleştirilen operasyonda yaşamını yitiren 20 PKK gerillası kimyasal silahlarla katledildi. Ancak operasyon bölgesindeki kimyasal gaz tüpleri gerillalar tarafından alınarak incelenmesi üzerine Almanya’ya gönderildi. Yapılan analizler kimyasal gazlı bombaların kullanıldığını bilimsel raporlarla ispatlandı. Ancak bu olayın en çarpıcı yanı ise kamera görüntüleri ile de ispatlanan bu savaş suçunu bizzat bugün Genelkurmay Başkanı olan Necdet Özel’in komutasında gerçekleştirilmesiydi.

*Bitlis’in Tatvan İlçesi Kokarsu (Arpêt) Köyü Geliyê Karoka mezrası kırsalında 7 Ekim 1999 tarihinde gerillalar ile askerler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Türk ordusu gerilla güçleri karşısında başarısız olunca kimyasal gaz kullandı. Kimyasal gaz kullanımı sonucu 34 gerilla yaşamını yitirirken, Türk devleti bir kez daha kirli savaş suçunu ört pas etmek için gerillaları ailelerine vermeyerek toplu olarak bir çukura gömdü.

*Bingöl’ün Yedisu İlçesi Elmacık Köyü Gelincik Mezrası’nda 12-23 Mayıs 2001 tarihleri arasında gerçekleştirilen askeri operasyonda 20 gerilla kimyasal silahlar ve yargısız bir şekilde infaz edildi. İHD tarafından yapılan incelemeler de bu bilgiyi doğrularken, olayın araştırılması için yapılan suç duyurusu ise yanıtsız kaldı.

AKP KİRLİ SAVAŞI DEVRALDI….

*AKP Hükümeti dönemin de bu insanlık suçu adeta tavan yaptı. Batman’ın Beşiri ilçesi kırsalında 2003 yılının Ağustos ayında düzenlenen askeri operasyon sonucu çıkan çatışmada yaşamını yitiren 7 HPG’linin cenazesinde derin yanıklar tespit edildi.. Yaşamını yitirenlerin cesetlerinde derin yanıkların yanı sıra kimyasal madde sonucu oluşan deri yanması ve dökülmesi yaşandığı gözlendi. Görgü tanıkları kimyasal silah kullanıldığı yönünde beyanlarda bulundu ancak Türk yargısı da adeta bu yaşananlara çanak tutar gibi hiçbir soruşturma açmadı.

*Yine 6 Mayıs 2004 tarihinde Siirt ili Eruh İlçesi Gedikaşar (Ersi) ile Kuşdalı (Şavuran) köyleri arasındaki Çaçi Dağı kırsalında 6 gerilla kimyasal silahlar ile katledildi. Daha sonra bedenlerine işkence edildikten sonra kimsesizler mezarlığına gömüldü. Gerillaların ailelerinin girişimlerine rağmen cenazeler verilmezken İHD Bölge Temsilciliği yaptığı incelemeler sonucunda kimyasal silah kullanıldığına ilişkin ciddi emarelerin olduğunu açıkladı.

*Kimyasal silahlardan dolayı kimi zaman hayvanlar da telef oldu. Hakkari’nin Berçelan Yaylası’nda 22 Eylül 2004 tarihinde operasyona çıkan Hakkari Dağ Komando Tugayı’na bağlı askerlerin operasyon sırasında ormanlık alana kimyasal gazlar attı. Kimyasal gaz nedeniyle bölgede otlayan çok sayıda hayvan telef oldu. Ayrıca askeri birlikler bölgeye yakın köyleri ve Koçerleri yayladan uzaklaştırarak, yaylaya giriş çıkışları yasakladı.

*Türk ordusu bu kez Cudi Dağı’nda 31 Mart-7 Nisan 2005 tarihleri arasında gerçekleştirdiği operasyonda  kimyasal silah kullanması sonucu 5 gerilla yaşamını yitirdi. Kimyasal ile katledilen gerillaların cenazeleri operasyon bölgesinde bırakılarak ailelerine verilmedi.

*Hakkari-Şırnak-Van üçgeninde yer alan Berwarsevdin bölgesi Çiya Reşkê alanında 14 Temmuz 2005 tarihinde askerler ile HPG arasında çıkan çatışmada Hacer Benek, Vahit Bilir, Mehmet Emin Sincar, Rıfat Baysal ve Hasan Esmer isimli gerillalar kimyasal silahlar ile katledildi. Türk devleti bir kez daha savaş suçunu gizlemek amacıyla cenazeleri operasyon bölgesinde bırakarak ailelerine teslim etmedi. Bununla da yetinmeyen Türk ordusu cenazelerin aileleri tarafından alınmak istenmesi üzerine operasyon alanını sivillere yasakladı.

*Türk ordusu kimyasal silahlarla savaş suçu işlemeyi sürdürdü. 23 Şubat 2006’da Mardin’in Dargeçit İlçesi’ne bağlı Bakwan ile Guriza köyleri arasında yürütülen operasyonda kimyasal gaz kullanarak, 7 gerillayı katletti. Gerillalardan Ergin Ekinci’nin ağabeyi Ömer Ekinci, kardeşinin vücudunun tamamen sararmış halde olduğunu söyledi.

*Yine Kürtlerde infiale yol açan 24 Mart 2006 yılında Muş’un Şenyayla kırsalında kimyasal gazlar kullanılması 14 HPG’li yaşamını yitirdi. Gerillaların 6’sında da ne kan izi ne de kurşun izi bulundu. Gerilla aileleri çocuklarının üzerinde tek bir kurşun izi bulunmazken, bedenlerinin sararıp kararmış olması karşısında ise dehşete düştüler. Otopsi rapoları ise gerilla ailelerinin tüm ısrarlarına rağmen kendilerine verilmedi.

TANIK KORUCU KONUŞTU;

*Şırnak’ın Cudi Dağı’nda Nisan 2006’da düzenlenen operasyonda HPG üyesi Yıldız Demirdağ (Nursel Şimşir), Hatice Erbağ (Cihan Zilan) ve Cihan Ülüş’ün (Yılmaz Xorto) adlı 3 gerilla kimyasal silahlar ile katledildi. Türk devleti cenazeleri ailelerine verilmezken, olaya tanıklık eden bir korucu, gerillalara kimyasal bombalar atıldığını ve olay yerine ise ancak iki gün sonra özel giysiler giyen komandoların giderek cenazeleri getirdiğini anlattı. Kürt basınına konuşan korucu, kimyasal silahla katledilen gerillaların vücutlarının şişmiş ve kırmızı benler oluştuğunu anlattı.

*2006 da kimyasal silah kullanımının ardı arkası kesilmedi. Şırnak’ın Besta bölgesinde 12 Nisan 2006’da düzenlediği askeri operasyonda bir kez daha kimyasal silah kullanılarak 8 HPG’li katledildi. Türk devleti gerilla cenazelerini ailelerine teslim etmeyerek kimsesizler mezarlığına defnederek cenazelere uyguladığı vahşeti gizlemeye çalıştı.

* Dersim-Erzincan-Bingöl üçgeninde bulunan Lameç Vadisi’nde 31 Ağustos 2006 tarihinde HPG’li Cengiz Ersöz kimyasal silah kullanılarak katledildi.  Ersöz’ün vücudunda tek bir mermi izi bulunmazken, vücudunun yanmış ve dökülmüş olduğu görüldü. Ailesine ise otopsi raporu verilmedi.

*Van’ın Erciş İlçesi Karadoğan Köyü kırsalında 15 Eylül 2006 tarihinde meydana gelen çatışmada yaşamını yitiren ve Erciş Devlet Hastanesi’ne götürülen 6 gerillanın vücutlarında belirgin yanıklar olduğu görüldü. Yanıkların çatışmada kimyasal silah kullanmaktan kaynaklanmış olabileceği şüpheleri uyandırdı.

*Türk ordusu Kasım 2006’da Dersim ile Bingöl arasındaki düzenlediği operasyonda  kimyasal silah kullanması sonucu İzettin Karakaya adlı gerilla yaşamını yitirdi. Karakaya’nın vücudunda derin yanıklar oluştuğu görüldü.

*Dersim’in Ovacık İlçesi kırsalında 1 Ağustos 2007 tarihinde 6 HPG’li Türk ordusunun bir kez daha kimyasal silah kullanması sonucu yaşamını yitirdi. Kimyasal silahtan dolayı tamamen yanan gerilla bedenleri parçalanmış bir şekilde ailelerine teslim edildi.

*Türk ordusunun kimyasal silah kullandığına dair önemli bir kanıt sunan bir olay da Şırnak’ta yaşandı. Şırnak’ın Uludere İlçesi’ne bağlı Uzungeçit Beldesi kırsalında 23 Ağustos 2007 tarihinden çıkan çatışmada 11 HPG’li yaşamını yitirdi. Yaşamını yitiren HPG’lilerin cesetlerinde derin yanıklar olduğu görüldü.  Gerillaların katledildiği bölgede daha sonra otlayan hayvanların ölümüyle kimyasalın kullanıldığı kesinleşmiş oldu. Keza operasyon alanında çatışmadan 5 gün sonra otlanan 2 at, 4 katır, 1 eşek 19 inek, ve 24 koyunun yedikleri ottan zehirlenerek telef oldu.

*Siirt merkeze bağlı Kelekçi Köyü kırsalında 12 Eylül 2007 tarihinde çıkan çatışmada yaşamını yitiren 4 HPG’li kimyasal silahlar ile katledildi. Cenazeler yanıklardan ötürü tanınamaz halde olduğu için 2 gerillanın teşhis işlemi yapılamadı.

*Hakkari’nin Yüksekova İlçesi Geliyê Dostki alanında 1 Ağustos 2008 tarihinde çıkan çatışmada 2 HPG’li kimyasal silah kullanılması sonucu yaşamını yitirdi. Aileler çocukların kömür gibi yanmış bedenleri karşısında dehşete düşerken, bunun bir vahşet olduğunu dile getirdiler.

*Bitlis’in Mutki İlçesi kırsalında 26 Ağustos 2008 tarihinde Türk ordusu çatışmaya girdiği HPG’ye karşı bir kez daha kimyasal silah kullanması sonucu 9 gerilla yaşamını yitirdi. Yaşamını yitiren gerillalardan Sadrettin Varol’un babası Seyfettin Varol, çocuklarının kimyasal silahlarla öldürüldüğünü söyleyerek, “Malatya Devlet Hastanesi yakınında bir depoda tutulan oğlum ve diğer arkadaşların vücutlarını gördüğümde başta yaktıklarını sandım, ancak yakından bakıldığında kimyasal silahlarla öldürüldüğünü fark edebiliyorsun” dedi. 

NAPALM KULLANDILAR 

Türk ordusu kimyasal gazlar ile birlikte napalm ve misket bombalar da kullandı. Özellikle Güney Kürdistan’a yönelik operasyonlar da yasaklanan ve kullanımı insanlık suçu olarak görülen bu bombaları Türk devleti kullanmaktan geri durmadı.
*Türk savaş uçaklaın 20 Ocak 2009 tarihinde Kandil Dağı’nın doğusunda yer alan Süleymaniye’nin Sengaser kasabasına bağlı sivil yerleşim alanlarına yönelik düzenlediği hava saldırısından sonra yöre halkında önce çocuklarda sonra büyüklerde mide bulantısı, kusma, öksürük, ishal, kızarıklık ve göz ağrısı gibi çeşitli hastalık vakalarının görülmeye başlandı. Yapılan araştırmada bunun atılan kimyasal gazdan kaynaklandığı belirlendi. Ancak bu dönemde aynı bölgeye napalm bombaları da atılmaya başlandı.
* Siirt’in Eruh İlçesi Çırav Dağı’nda 15 Mayıs 2009 tarihinde yapılan operasyonda çıkan çatışmada 4 gerilla yaşamını yitirdi. Ancak, teşhis giden aileler, çocuklarının vücutlarında herhangi bir kurşun izi olmadığını ve yanıklarla dolu bedenler ile karşılaştılar.

ÇUKURCA İNSANLIK SUÇU BELGELENDİ…

Türk devletinin Çukurca’da bundan iki yıl önce de tıpkı 34 gerillayı kimyasal silahlar ile katletmesi gibi 8 gerillayı da aynı şekilde katletmişti. Ancak, Türk devletinin 8 Eylül 2009 tarihinde kimyasal silahlar ile gerçekleştirdiği vahşet bu defa tüm bilimsel yönleri ile ispatlanmıştı. Çukurca İlçesi’ne bağlı Kazan Vadisi’ndeki operasyon kapsamında 8 Eylül 2009 tarihinde çıkan çatışmada yaşamını yitiren 8 gerillanın katledilmesi ile ilgili fotoğraf ve materyalleri ele geçiren insan hakları kuruluşları, bu materyalleri incelenmek üzere Almanya’ya gönderdi. Hamburg Üniversitesi TSK’nın kimyasal silah kullandığını raporla ispatladı. Alman basını, sarı torbalara konulmuş ve deforme olmuş, gerilla cenazelerinin fotoğraflarını da yayınlayarak, kimyasal silah ve yasaklı silahların kullanıldığını belirtti. Alman insan hakları savunucuları ve siyasetçiler, Türkiye’ye ‘savaş suçu’ sayılan bu olaylara yönelik açıklık getirmesi çağrısında bulundu. Der Spiegel dergisi, “Türkiye, Kürtleri kimyasal silahlarla öldürdü” başlıklı haberinde, Eylül 2009’da bir çatışmada yaşamını yitiren militanların parçalanmış cesetlerinin fotoğraflarına yer vererek, “zulmün en kötüsü” dedi. Ancak, Türk devleti bunların hiç birine açıklık getirmezken bir kez daha aynı bölgede kimyasal silahlarla gerillayı katletmeyi sürdürdü.

DERSİM’DE FOSFOR KULLANDILAR…

*Türk Başbakan Tayyip Erdoğan, İsrail’i ‘çocuk katili’ ya da savaş suçu işliyor diye dursun Kürt coğrafyasına da ise İsrail yöntemlerini kullanmaktan geri durmadı. Keza Türk devleti İsrail’in Gazze’ye 2008 yılında kullandığı ve kadın, genç ve çocuk demeden bin 400 kişinin yaşamını yitirmesine neden olan fosfor bombalarını Dersim dağlarında kullandı. Mayıs 2010 tarihinde kimyasal madde içeren ve dünya çapında yasaklanan fosfor bombası kullanılması üzerine  BDP Van Milletvekili Özdal Üçer, konuyu meclise taşımıştı.

* Hakkari’nin Şemdinli İlçesi Beyyurdu (Bidav) Köyü kırsalında 5 Temmuz 2010 tarihinde 11 HPG’li kimyasal silahlarla katledildi. Gerillaların bedenleri üzerindeki tahribat insanın kanını dondururken, aileler ise teşhiste zor anlar yaşadı. Dönemin BDP Genel Saymanı Salih Yıldız, görgü tanıkları ve morg görevlilerinden cenazelerin tanınmaz durumda olduğuna dair bilgi aldıklarını belirterek, “Hakkari morgunda vahşetin fotoğrafı ve izleri hakimdir” diyordu

.
*Batman’ın Beşiri İlçesi kırsalında çatışmada 8 Ağustos 2010 tarihinde çıkan çatışmada da gerillaya karşı kimyasal kullanıldı. Kimyasal sonucu 5 gerillanın yaşamını yitirirken, bedenler ise paramparça edilmiş bir şekilde ailelerine teslim edildi. PKK’li Mehmet Önkol’un babası Arif, oğlunun vücudunda herhangi bir kurşun izi bulunmadığını ve vücudunun yanmış bir şekilde olduğunu ifade etti.

*Hakkari’nin Şemdinli İlçesi’nde 20 Ağustos 2010 tarihinde yaşamını yitiren 4 gerillanın da kimyasal silah kullanılarak katledildiği belirlendi. Görgü tanıkları, çatışma sonrası gerilla cenazelerinin üzerine giden askerlerin gaz maskeleri taktığını belirtti.

*Van ve Hakkari arasında bulunan kırsal alanda 6 Eylül 2010 tarihinde bizzat dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Erdal Ceylanoğlu’nun komutasında eylemsizlik halindeki gerillaya karşı operasyon düzenlendi. Operasyonda çıkan çatışmada gerillaya karşı kimyasal silah kullanılması sonucu 9 gerilla yaşamını yitirdi. Cenazelerin yıkama işlemi sırasında derilerinin kalktığı ve parçalanma olduğu görüldü.  Bazı cenazeler de ise bıçak izleri ve kiminin ise boğazının kesildiği görüldü.

* 26 Nisan 2011 tarihinde Dersim’in Pülümür ilçesinde meydana gelen çatışmada 7 gerilla yaşamını yitirdi. Ancak daha sonra operasyonda naneli şeker kokan, mide bulandıran ve boğazda yanmalara neden olan bir madde kullanıldığı belirtildi. Gerillaların aileleri ise yıkama esnasında dokundukları çocuklarının vücutlarına dokundukları bölgede kaşıntı oluştuğunu ve uyuşukluk meydana geldiğine dikkat çektiler.

* Bitlis’in Geliyê Şêx Cuma alanında 18 Mayıs 2011 tarihinde askerler tarafından başlatılan operasyonda yaşamını yitiren Rıdvan Aktaş adlı gerillanın kimyasal silahla katledildiği belirtildi. Aktaş’ın cenazesi yıkandığı sırada vücudunda yaygın kurşun izi olmadığı görü lürken, vücudunun bazı bölgelerinde derilerin parça parça kalktığı gözlendi.

*Türk ordusu 28 Mayıs 2011 tarihinde Medya Savunma Alanlarına bağlı Zap’ın Mahir Mirzo, Xeregol alanları ile Horê, Reşmê, Zerê ve Şifreza köylerine yönelik olarak uluslar arası savaş kurallarına aykırı olmasına karşın misket tipi bombalar attı.

*31 Temmuz 2011′de Hakkari’nin Şemdinli İlçesi’nde çıkan çatışmada yaşamını yitiren  Bedran Kaya adlı HPG’linin vücudunda herhangi bir kurşun izinin olmaması ve cenazesini yıkayanlar tarafından derisinin parça parça döküldüğüne dair bilgiler verilmesi kimyasal silah kullanıldığını ortaya koydu.

Diren Dicle
A-Med News Agency

Kirli Bir Savaşın ‘Kirli’ Bütçesi





DİREN DİCLE

HABER MERKEZİ- Türkiye ve Kürdistan’da işsizlik, yoksuluk, sağlık, eğitim, kültür ve spor alanlarında yaşanan dar boğaza karşılık AKP Hükümeti ve Başbakan Erdoğan, ‘barış’ yerine savaş bütçesi oluşturdu ve Kürtlere karşı topyekün savaş ilan etti.
Siyasi ve askeri operasyonlarını tüm şiddetiyle sürdüren AKP Hükümeti, hava harekatı ağırlıklı yeni bir sınır ötesi operasyon başlattı. AKP Hükümeti’de son 30 yılda 300 Milyar dolar harcama yapılan bu kirli savaşa bu yıl da 20 Milyar dolar bütçe oluşturdu ve harcamaya başladı. Türkiye ekonomisin al aşağı eden yoksuların ve emekçilerin cebinden çıkarılarak Kürt halkına karşı kirli bir savaşta kullanılan bu para savaşa değil de barış için harcansaydı Türkiye’nin bugün dünya ekonomisinde çok ileri bir yeri olacağı belirtiliyor. 

Kürdistan’da kirli savaşın 2000’lerdeki yürütücüsü olan AKP Hükümeti’de bu gerçekliğin farkında. Ancak, AKP’liler, “20 yılı aşan zaman içinde yapılan hesaplara göre Türkiye askeri harcamalara yaklaşık 300 milyar dolar kaynak aktarmıştır. Ülkemiz bu parayı başka şekilde kullansaydı, şimdi dünya ülkeleri içinde 7. sıradaydık” diyerek bir gerçekliğin altını çizseler de geçmiş hükümetler den daha fazla savaşa bütçe ayırıp kullanmaktan geri durmadılar. 

Türk devletinin Kürdistan’da yürüttüğü kirli savaş bütçesinin ayrıntıları ise ‘gizli’ tutuluyor. Operasyonların maliyeti kamuoyundan gizleniyor, bu milyarlarca doların nerelere harcandığı ise bilinmiyor. Keza, bu paranın her türlü savaş suçunda, gaz, napalm ve diğer uluslar arası yasak olan savaş araçları satın alınıp kullanıldığı düşünüldüğünde ‘gizli’ tutulmasının nedeni de ortaya çıkıyor. Yine bu ayrıntılar Türkiye kamuoyuna sunulduğunda kirli savaşın nasıl bir savaş rantı da doğurduğu aşina olacak. 

KİRLİ SAVAŞ BÜTÇESİ OLUŞTURULDU 

AKP Hükümeti tıpkı Çiller ve Demirel Hükümetleri’nde olduğu gibi bütçede en yüksek payı savaşa yani Savunma Bakanlığı’na ayırıyor ve bu para buradan ordu ve polise aktarılıyor.
AKP Hükümeti’nin 2011 yılı bütçesinde ordu ve emniyete toplamda ayırdığı 20 milyar dolarlık bütçesini Kürdistan’da yürüttüğü topyekun kirli savaşta kullanmaya başladı. AKP Hükümeti önce bu bütçenin bir kısmını 50 bin kişilik özel ordu yani diğer bir deyimle ‘yeni kontr-gerilla ordusu’ kapsamında harcamaya başladı. Ardından da, yüzlerce karakol inşaası, silahlı imamlar projesi, özel birlikler, askeri helikopterler 116 adet yeni savaş uçağı siparişi ve sınır içi ve ötesi gerillaya karşı operasyonlar da kullanıyor.

AKP KİRLİ SAVAŞA SU GİBİ PARA AKITIYOR

Türkiye ve Kürdistan’da işsizlik, yoksuluk, sağlık, eğitim, kültür ve spor alanlarında yaşanan dar boğaz her geçen gün arta dursun AKP Hükümeti ise deyim yerindeyse kirli savaşa ‘su gibi’ para akıta dursun. AKP’nin bu yılın başında almaya karar verdiği sadece yeni savaş uçakları için Toplum da artan‚barış’ taleplerine kulak kapatan AKP yeni savaş uçakları alımı için halkın ve emekçinin cebinden 10 milyar dolar aktaracak. Türk devleti ABD ve İngiltere’nin başını çektiği ve 9 ülkenin aralarından bulunduğu konsorsiyum dan satın alınacak yeni F-35 Savaş Uçakları, 2014 yılında TSK envanterine girecek ve budan sonra Kürdistan’da yürütülecek savaşta halen kullanılan F4 ve F16 uçaklarının yerini alacak. 

10 MİLYAR UÇAĞA 4 MİLYAR HELİKOPTERE 

AKP sadece uçak değil askeri helikopterler içinde para çeşmesini açmış durumda, AKP 2010 yılının son ayında 4 milyar dolar  tutarındaki 121 adet Scorsky ve Agusto helikopter alımı  konusunda son aşamaya gelmiş durumda. Toplam 4 milyar doların yatırılacağı helikopterlerin daha çok dağlık alanlara yönelik bombalamada kullanılacak tipte olmaları dikkat çekiyor.

KÜRTLERE ASKERİ KARAKOLLAR  ‘HEDİYE‘ ETTİ

AKP topyekun savaşta sadece uçak ve helikopter alımı ile kalmadı bir de Kürdistan’da yüzlerce yeni karakolun da startını verdi. Kürdistan’a yatırım yapmamak için bin bir yol bulan AKP, sıra askeri ve polis karakollarına gelince kesenin ağzını açıyor. 2009 yılında İçişleri Bakanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı ile yapılan protokol kapsamında başta sınır bölgesi olmak üzere Batman, Bingöl, Amed, Hakkari,Şırnak, Siirt, Muş, Erzurum, Karsı, Dersim ve Urfa olmak üzere 127 tane yeni askeri karakolun yapımına başlandı. Bu kapsamda, Maliye Bakanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı sınır bölgelerinde inşa edilecek yenikarakolların bir an önce bitirilmesi için hazine arazilerinin satışından elde edilen 650 milyon lira karakolları inşa edecek olan TOKİ’ye aktardı. Özellikle, Hakkari,Şırnak, Dersim ve Amed’teki karakollar bu yıl bitirilecek. 

KONTR-ORDU PLANI DEVREDE…

Karakollara yüzlerce trilyon harcayan AKP Hükümeti öncülüğündeki Türk devleti özel birlikler konusunda da hızını kaybetmedi. Kürdistan’da 90’lı yıllarda halka ve gerillaya karşı savaş yürütmüş olan JİTEM ve Özel Harp Dairesi’nin AKP versiyonu olarak adlandırılan ‘Özel Ordu’ projesi de Milli Savunma Bakanlığı tarafından sürdürülüyor. Özel Ordu projesi bizzat Türk Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın talimatı ile başlatılırken, AKP bu özel ordunun Kürtlere ve gerillaya karşı kullanılacağını söylemleri ile açık açık ifade ediyor. İlk etapta 10 bin kişiden oluşturulması hedeflenirken, bu sayının daha sonra 50 bine yükseltilmesi planlanıyor. Askeri birlikler de özel eğitimlerden geçirilmesi planlanan özel savaş ordusu üyelerine yine aylık verilecek maaş ise yaklaşık 2 bin 500 YTL olarak görülürken, projenin hazırlıkları kapsamında şimdiden milyonlarca dolar harcanmış durumda. Özel ordunun görev yapacağı saha tamamen Kürdistan bölgesindeki kentler ve dağlar olacak. Yine paralı askerlerin “Hakkâri Dağ Komando Tugayı, Siirt 3′ncü Komando Tugayı, Tunceli 4′ncü Komando Tugayı, Hakkâri Yüksekova 21. Jandarma Sınır Tugayı, Şırnak Çakırsögüt Jandarma Komando Tugayı”nda görev almaları da AKP’nin yeni savaş konseptinde yer alıyor. 

SİLAHLI İMAMLAR DÖNEMİ BAŞLAYACAK…

AKP’nin topyekun savaşı sadece silah, savaş uçakları ve heliktopterleri, askeri karakollar ve özel ordu ile sınırlı değil. AKP’nin Hizbul-kontra üyelerini serbest bırakmasının ardından bölgede Hizbullah’a yakın dernek ve cemaatlerle görüşmeleri bunları ileri ki dönemde tekrar palazlandırabileceği belirtiliyor. Yine, bir süre önce startı verilen silahlı imam ve öğretmen uygulaması gündemden düşmüş gibi görünse de AKP’nin bu yönlü hazırlıklarını da hızlandırdığı belirtiliyor. AKP  Amed’de 13 askerin öldüğü Silvan olayından sonra karar aldıkları şeklinde beyanlarda bulunsada tüm bu tamamlanan hazırlıkların 2 yıldan beridir sürdürüldüğü biliniyor. Yine son iki yılda Kürdistan illerine polis ve özel harekat timleri atamalarının yapılması da AKP’nin savaş planı içersinde olduğu anlaşıldı. 

’SAVAŞ SİLAHI’ KONUSUNDA ZİRVEDE…

AKP Hükümeti’nin savaş yatırımı sürerken,  Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) 2010 yılında askerisilah transferleri raporuna göre, AKP Hükümeti’nin başında olduğu Türk devleti 2009′da dünyada en çok askeri silah satın alan 10. ülke oldu..AKP Hükümeti, askeri silah ithalatına 2008′de 578, 2009′da 675 milyon dolar harcayan Türkiye, iki yılda toplam 1milyar 253 milyon dolarını*askeri silah ithalatına ayırdı.Ve raporun en çarpıcı kısmı ise Türkiye’ye en çok silahı satan ülke ise İsrail olurken, bir diğer ülke ise Almanya idi. SIPRI raporuna göre Türkiye sadece 2008 ve 2009 yıllarında 1,25 milyar dolarınıaskeri silah ithalatına harcadı.

Diren Dicle
Amed News Agency

Kontrgerilla Örgütü JİTEM’in Sorgu Odaları…



HABER MERKEZİ- 1990′lı yıllarda Kürt coğrafyasında kaçırılarak kaybedilen ve faili belli cinayetlerde yaşamını yitirenlerin adresi olarak göserilen Diyarbakır JİTEM Karargahı’nın bahçesinde geçtiğimiz günler de 11 kişiye ait toplu mezar ortaya çıktı. JİTEM karargahında ortaya çıkan kafatası ve kemikler şimdi ’kayıp’ adresler’ için bir umut olurken, JİTEM’in 99 yılında boşalttığı binanın yer altındaki sorgu odaların ve ’askı’ olarak bilinen işkence aletleri ise vahşetin izleri olarak kaldı.
Bundan tam 3 yıl önce, Tümgeneral Levent Ersöz ve Arif Doğan gibi isimler tutuklanınca kayıp yakınları da harekete geçerek Kürt coğrafyasında işlenen cinayetlerin de araştırılarak hesap sorulmasını istedi. Yıllardır hem ’adalet’ arayan hem de mezar taşı bile olmayan yakınlarının cenazesini bulma umudu ile yaşayan Kayıp yakınlarının araştırılmasını istediği adreslerin başında ise Diyarbakır İçkale bölgesindeki 1999 yılına kadar kullanılan eski JİTEM karargahıydı.

’11 KAFATASI ONLARCA KEMİK PARÇASI…’

Kayıp yakınları ve insan hakları örgütleri tarafından vahşetin adresi eski JİTEM karargahında kazı çalışması yapılması talebi AKP Hükümeti’nin Savcıları tarafından ’tam yer gösterin’ gibi bahanelerle hep geri çevrildi. Geçtiğimiz günlerde yıllardır kazı yapılması istenen eski JİTEM binasının bahçesinde Arkeolojik kazılar yapılırken kayıplar ait bir toplu mezar ortaya çıkarıldı. 11 kafatası onlarca kemik parçası…

’O BİNAYA GİREN SAĞ ÇIKMADI’

Ortaya çıkan toplu mezar ve içersindeki kemikler kayıp yakınlarına bir daha acılarını en derinden hissetmelerine yol açtı. Keza JİTEM’in İçkale’deki karargahına giren hiç bir Kürt bir daha çıkamadı. Kahvede, sokakta, evinden yada aracının içersinden alınıp buraya getirilen Kürt yurtseverler ya burada infaz edilerek binaya’kayıplar’ listesine adı yazıldı yada askı, elektrik, jop, tecavüz gibi işkence seanslarından sonra infaz edilerek bir dere yatağına atıldı.

BELLEKTEKİ YERİNİ ALDI…

Ordan geriye kalanlar ise kemikler ve işkence odaları ile tavanda asılı duran ’askı’ adlı işkence aletleriydi. Kürtler bu bölgenin İşkence Müzesi olmasını isterken, AKP Hükümeti ise bu kirli savaş izlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı onaylı proje ile insanlık suçunu eğlence merkezi projeleri ile ört pas etme yoluna gitti. Ancak JİTEM’den geriye kalan ve yer altında bulunan hücreler ve işkence odaları ise objektiflere takılarak bellekteki yerini aldı..

jitem-amed jitem-amed1 jitem-amed10 jitem-amed11 jitem-amed12 jitem-amed13 jitem-amed14 jitem-amed2 jitem-amed3 jitem-amed4 jitem-amed5 jitem-amed6 jitem-amed7 jitem-amed8 jitem-amed9
Diren Dicle
A-Med News Agency

Bir Halkın Yeniden Doğum Yürüyüşü: Amara

Kürt halkı ‘Kürdistan Güneşi’nin doğuşu olarak adlandırdığı ve her yıl burukta olsa coşkuyla kutladığı Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın doğum gününü Amara Yürüyüşü ile bir kez daha kutlamaya hazırlanıyor. Kürtler 9’uncu kez Amara’ya hazırlanırken Türk devleti ise bir kez daha ‘yasak’ kararı ile kutlamaları engellemeye çalışıyor.  Bugüne kadar ki ‘yasak’ kararlarının bedeli ise 2 can yüzlerce yaralı , onlarca tutuklama ve maddi cezalar olurken, devletin yasaklama kararlarına rağmen Amara kervanı ‘Öcalan’a Özgürlük’ şiarıyla gerçekleşti.

4 Nisan 1949. KCK Önderi Abdullah Öcalan’ın doğum günü. Tüm Kürtler bugünü ‘Kürdistan Güneşi’nin doğuşu olarak adlandırıyor ve biraz buruk da olsa coşkuyla kutluyor. Kürt halkının 4 Nisan’ı coşkuyla kutlamasının temel sebebi, Cumhuriyet tarihinden bu yana yaşadığı inkar ve imha, kendi topraklarında kölece bir yaşama tabi tutulmaları ve  parçalanan bir halk, kimliği ile  yabacancılaşan bir Kürt gerçeğine karşı Öcalan’ın bu gidişatı al aşağı ederek onurlu, direngen, özgür bir halk gerçeği ortaya çıkarmasıydı. 3,5 milyon insanın irade olarak kabul ettiği ve ’Kürdistan Güneşi’ olarak adlandırdığı Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, 13 yıldan bu yana İmralı’da tecrit altında ve sağlığı risk altında bulunuyor. Öcalan’a yönelik tecrit ve zaman zaman zehirlenmeden fiziki müdahaleye kadar yapılan baskılar ise Kürtler açısından sert tepkiyle karşılanarak günlerce süren protesto eylemleri yapılıyor. Ancak, bugün İmralı F Tipi Cezaevi’ne 5 siyasi tutsak daha nakledilse de bu Öcalan’ın sağlık koşullarının düzelmesine yol açmazken, tecriti ise daha da katmerleştirmiş durumda. Öcalan neredeyse 8 aydan bu yana AKP Hükümeti tarafından avukatları ile görüşmesine izin verilmiyor.


 
YASAKLARLA BÜYÜYEN YÜRÜYÜŞ…
 
İşte bu nedenle Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın doğum günü Avrupa’dan Ortadoğu’ya Balkanlar’dan  Türkiye’ye dünyanın bir çok ülkesinde her yıl milyonlarca Kürt tarafından coşkuyla kutlanırken, Kürt coğrafyasında ise geleneksel olarak 8 yıldan bu yana Öcalan’a yönelik tecrit ve sağlık koşullarına dikkat çekmek amacıyla Amara Yürüyüşü düzenlenmekte. Ancak Kürt halkının her yıl geleneceksel olarak gerçekleştirdiği Amara Yürüyüşleri’ne ise Türk devleti tarafından ‘yasaklama’ kararları ile adeta kutlamalara katılan halkın üzerinde ‘terör’ estiriliyor. Bugüne kadar gerçekleşen 8 yürüyüşün 6’sında gerçekleşeşen yasaklama kararlarından dolayı yüzlerce insan yaralandı, yüzlercesi gözaltına alındı, onlarca tutuklama, araçlara yüz binlerce liralık cezalar ve 2009 yılında Mahsum Karaoğlan ile Mustafa Dağ’ın asker ve özel harekat timlerinin saldırısı sonucu yaşamlarını yitirmesine yol açtı.
İşte tüm bu baskı, yasaklama ve katliam politikalarına rağmen Kürtler’in Amara Yürüyüşü öyküsü…


 
ASKER DİPÇİKLERİ İLE SALDIRDILAR
 
2004 yılından bu yana geleneksel olarak Tutuklu ve Hükümlü Aileleri ile Yardımlaşma ve Dayanışma Fedarasyonu tarafından düzenlenen Amara Yürüyüşü’ne on binlerce kişi katılarak Öcalan’ın doğum gününü coşkuyla kutlarken, devlet güçleri için ise ’Amara’ bir fobi (korku) durumunda. Keza, TUHAD-FED tarafından 4 Nisan 2004 yılında yapılan ilk kitlesel yürüyüşe Türkiye ve Kürt coğrafyasının dört bir yanından on bini aşkın kişinin katılımı ile gerçekleşti. Yolculuk kolay geçmemişti ve onlarca araca cezalar kesilerek bir çok araç trafikten men edilmişti. Tüm engellemelere rağmen kitle Amara yolunda buluştu. Ancak Amara’ya 20 kilometre kala askerler, özel harekat timleri ve polisler panzer ve akrep tipi araçlar ile barikatlar kurarak kitlenin geçişine izin vermeyeceğini açıklıyordu. TUHAD-FED yetkilileri ise yapacakları barışçıl etkinlik için yolların açılmasını talep etse de devlet güçleri geri adım atmaması üzerine kitle yürüyerek barikatları aşmaya çalıştı. Ancak müdahale sert oldu. Panzerlerden atılan gaz bombaları, askerlerin dipçiklerle halka saldırması beraberinde adeta meydan savaşını andıran çatışma görüntülerine sahne oldu. Bilanço ağır olurken yaşlı genç onlarca kişi yaralandı. Ancak Kürtler her şeye rağmen o alanda bir daha ki bir kez daha geleceklerinin mesajını vererek Amara Yolu’nda ayrılıyordu.


FIRAT NEHRİNE KARANFİLER ATILDI

2005 yılında bir yandan PKK güçlerine karşı artan operasyonlar diğer yandan Öcalan üzerinde tecritin ağırlaştırılması ve bir yıl içersinde avukatları ile ancak 2 yada 3 ayda görüştürülmesi Kürtler de de hassasiyete yol açıyordu. Ve 2005 yılında yine TUHAD-FED tarafından düzenlen Amara Yürüyüşü coşkuyla başlarken, devlet güçler ise bir kez daha aynı nokta da barikatlar kurarak Kürtlerin bu barışçıl yürüyüşüne izin vermiyordu. Tıpkı 2004 yılında olduğu gibi 2005 yılında da çatışmalar meydana geldi. Saatlerce süren çatışmalar sonucunda onlarca kişi yaralanırken, yollara Öcalan ile ilgili yazılar yazılıyor ve devlet güçlerine inat kutlamalarını gerçekleştiriyordu.
2006 yılında ise devlet 28 Mart 2006’da Kürt coğrafyasında yaşanan intifada karşısında yaptığı 14 kişinin ölümüne yol açan katliam ve ardından AKP Hükümeti’nin eylem ve etkinliklere izin vermeyeceği yönündeki tehdit dolu açıklamaları Kürtleri Amara Yolu’ndan vazgeçirmemişti. Kürtler bir kez daha yollara dökülmüş ancak bu kez Urfa’nın Birecik İlçesi ile Halfeti İlçesi yol ayrımında engelleme ile karşılaşmıştı. Yapılan engellemeye karşılık yine de 4 Nisan kutlanarak Fırat Nehri’ne karanfiler atıldı.


2007 YILINDBAĞIMSIZ HEYET TALEBİ

Öcalan’ın ‘zehirlendiği’ yönündeki açıklamalar ve ardından ‘bağımsız heyet’ talebi 2007 yılında Amara Yürüyüşü’ne damgasını vuruyordu. Bu talep doğrultusunda, başta Amed, Urfa, Adıyaman, Mersin, Adana, Siirt ve Şırnak’tan gelen binlerce kişi Urfa’nın Suruç İlçesi’ne bağlı 11 Nisan beldesinde bir araya gelmişti. Buluşma hiç de kolay olmamıştı. Konu Öcalan’ın sağlığı ve doğum günü kutlaması olunca devlet güçlerinin de hassasiyetleri en yüksek noktaya ulaşıyordu. Yollarda, saatlerce süren kimlik kontrolleri, bagaj ve üst araması, ardından kimliklerin kameralara alınarak ‘fiili fişleme’ uygulaması. Amara kervanı dört bir yandan yola çıkmış ve tüm engellemere rağmen binlerce kişi buluşma noktası olan 11 Nisan Beldesi’nde bir araya gelmişti. Yol boyunca Öcalan ve PKK üzerine yazılan şarkılar ve türküler de yürüyüşçülerin dillerinden düşmemişti. “Vaye PKK rabu’ diye başlayan ve “Serok Apo endam hev’ sözleriyle süren türküler hep bir ağızdan dillendiriliyordu. Her yıl olduğu gibi yol boyunca köylülerin, yollara dökülmüş kadın, çocuk ve gençleri ile birlikte Amara Yürüyüşçülerini selamlamaları ise yürüyüşçülere ayrı bir keyif veriyordu.


 
DEVLET DAĞ OLMAYAN YERE DAĞ GETİRDİ
 
Amara’ya 20 kilometre kala yürüyüşün 4’üncü yılında 4’üncü kez aynı manzara ortaya çıkıyordu. Sayıları binleri bulan asker, polis, özel harekat timleri, askeri panzer ve akrep tipi araçlarla yola barikat kurarak kapatmıştı. Askeri yetkililer, “Urfa  Valiliği’nin kararı üzerine 3-5 Nisan tarihleri arasında Birecik ve Halfeti ilçelerinde askeri operasyon . yapıldığından dolayı herhangi bir eylem ve etkinlik yapılamaz” gerekçesiyle yürüyüşe izin vermeyeceklerini bildiriyorlardı. Heyetin, “Anti demokratiktir. Barışçıl bir çabamız var. Dağ olmayan yerde askeri operasyonu mu olur. Halkların kardeşliği” sözlerini ise duyan olmadı.

BİR ÖZGÜRLÜK ÇIĞLIĞI AMARA…

Askeri yetkililerin bu açıklamasına karşılık yürüyüşçüler, tepelere çıkarak bedenleri ile ‚Serok Apo’ ve ‚Öcalan’ yazmaya başladı. Yolun kuzey tepelerinde askerler ve güney tepelerinde ise Amara Yürüyüşçüleri duruyordu. Kitle Askeri barikatı aşarak, Amara Yürüyüşü’nü sürdürme kararlığında ilerliyorlardı. ‘Yasaklama’ kararı ‘tahammül sınırını’ aşmıştı sanki. Asker bir yandan ateş açarken, bir yandan da kitlenin üzerine direk bir şekilde gaz bombaları atılıyordu. Ellerinde Öcalan posterini düşürmeyen gençler, ne atılan, kurşuna, ne taşlara ne de gaz bombası ürkütüyordu. Atılan gaz bombaları ve askerin attığı taşlar sonucunda onlarca kişi çeşitli yerlerinden yaralandı. TUHAD-FED olası bir katliama karşı açıklamayı bulundukları noktadan yapmaya karar verdi. İmralı Adası’na bağımsız bir doktorlar heyetenin gönderilmesi talebi konuşmaların esas vurgusunu oluştururken, binlerce kişi gelecek yıl buluşma sözleri vererek geldikleri yönlere doğru otobüslerle hareket etti.


’2008 YILINDA ÇÖZÜMÜN YOLU AMARA’DIR’

2008 yılında yine TUHAD-FED’in düzenlediği Amara Yürüyüşü’nün koordinasyonunu yaşamını yitiren Kürt devrimciler Cihan Deniz ve Hüsnü Ablay gerçekleştirdi. Bu yıl ki Amara Yürüyüşü ilk kez festival havasına dönüştürülerek 3 Nisan’da Suruç İlçesi’nin Aligör Beldesi’nde görkemli bir doğum günü kutlaması ve 4 Nisan’da Öcalan’ın sağlık koşullarına dikkat çekmek ve İmralı Cezaevi’nin kapatılması talebiyle yürüyüş yapıldı. 2008 ’Amara Yürüyüşü’ne  için Diyarbakır, Mardin, Şırnak, Batman, Mersin, Adana, Antep, İstanbul, Hakkâri ve Siirt olmak üzere birçok ilden on bini aşkın kişi katıldı. 3 Nisan günü startı verilen yürüyüş kapsamında on bini aşkın kişi Aligör Beldesi’nde karşılandı. Kutlamanın yapıldığı alana çadırlar kuruldu ve sahneden Öcalan’ın 59’uncu doğum günü dolayısı ile MKM’li sanatçılar tek tek sahne alarak halkı alanda coşturdu. Havai fişeklerin atıldığı ateşlerin yakıldığı adeta Newroz havasında yapılan kutlama sabaha kadar kesintisiz sürürken kutlamada konuşma yapan DTP eski Eşbaşkanı Emine Ayna, “Buraya toplanan insanlar, çözüm yolu olarak İmralı’yı gösteriyor. Biz bunu dikkate alıyoruz, tüm dünya da dikkate almalıdır. Çözüm tektir” dedi. Kitle binlerce araç ile 4 Nisan günü yollara düştü. Ancak Türk devletinin Amara fobisi boş durmuyor ve bir önceki yıl olduğu gibi operasyon var gerekçesi ile yine 20 kilometre kala barikatlar kurularak yürüyüşçüler engellendi.


BEDENLERİ İLE ’APO’ YAZDILAR

Tepelerde yarım çember şeklinde dizilmiş ve bir kilometre uzunluğunda ellerinde kalas ve silahlarla dizilmiş askerler ise devletin yürüyüşe tam teçhizat, tam donanımlı hazırlıklı olduğunu gösteriyordu. 2004 yılından bu yana hep aynı noktada aynı mevkide bu tablo ortaya çıkıyordu. Amara Yürüyüşçüleri yanlarında getirdikleri Öcalan’ın posterleri ve Demokratik Konfederalizm bayrakları ve dillerinde ‘Biji serok Apo’, “Rojbuna te rojbuna me ye” sloganları ile yolu trafiğe kapatarak, bekleyişe geçtiler. Heyet askeri yetkililer ile görüşmede bulundu. Ancak sonuç yine aynı oldu. Yürüyüşçüler tepelerde taşlarla ve bedenleri ile “Biji Serok Apo”, “PKK” yazdılar. Amara’ya gitmekte kararlı olan kitle tepelerden barikatı aşmaya çalışarak yürüyüşe geçti. Ancak devletin tavrı yine sert oldu ve binlerce asker aynı anda kitleye gaz bombaları ile saldırıya geçti. Bir yandan asker ve özel harekat timleri panzerler eşliğinde saldırırken diğer yandan ise askeri helikopterler kitlenin üzerinde taciz uçuşları yapmaya başladı. Helikopterin, alçak uçuşlarına kitle,“Öcalan’sız dünyayı başınıza yıkarız” sloganları ile tepki gösteriyordu. Sonuç, yine taşlara karşılık kurşun ve gaz bombası olmuş, çok sayıda kişi yaralanmıştı. Çatışmaların ortasında Öcalan’ın kendi sesinden mesajı iletildi. Amara Yürüyüşü’ne Türk devleti bir kez daha tahammül göstermezken, halk ise kutsal gördüğü topraktan avuç dolusu alarak geri dönüş yaptı.

76 Yaşındaki Anaya, Çocuğunu Ziyaret Ettiği 6 Saatlik Kandil Ziyareti İçin 6 Yıl Hapis!

video

Bir Eylemcinin Biber Gazına Karşı Savunma Sporu!


Ankara’da geçen hafta KESK üyeleri tarafından yapılan protestoya polis sert müdahalelerde bulunmuş ve pekçok KESK’li atılan gaz bombalarından etkilenerek, rahatsızlanmıştı.

Kürtlere ve muhaliflerin her protesto gösterisinde polis biber gazı kullanıyor. Protestolara katılmayı düşünenlerin olası bir müdahalede ciddi sağlık sorunları yaşamamaları için bazı önlemler almaları gerekiyor. İşte bir eylemcinin biber gazına karşı alması gereken önlemleri şöyle:
-Rahat koşabilmek için sağlam ayakkabılar

-Güneş ve biber gazından korunmak için teninizin büyük bir kısmını kapatacak kıyafetler

-Kırılmaya dayanıklı göz koruyucusu: Güneş gözlüğü, yüzücü gözlüğü veya gaz maskesi

-Gaz maskesi, gaz maskesiyle eşleştirilmiş gözlük veya kimyasal silahların yayılması sırasında bandana

-Yedek hafif kıyafet (ıslanması, boyanması vs ihtimaline karşı)

-Hem güneşten hem kimyasal silahlardan korunmak için şapka veya kasket

-Herhangi bir kimyasalla etkileşim ihtimaline karşın eyleme giderken cilde vazelin, mineral yağ, yağ bazlı güneş kremi ya da nemlendirici sürülmemeli. Ama eğer yaz mevsimiyse ve güneş altında kalınacaksa yağ-bazlı da olsa güneş kremi sürün, çünkü güneş yanığının üstüne atılan gazın etkisi ve verdiği acı çok yüksek olur.

-Tahriş edici kimyasallar altında kalınabileceği için kontakt lens takılmamalı.

Nasıl Korunmalı?


-Elma sirkesi nefes almak için en kolay yollardan biri. Öncesinde elma sirkeli bandanalar hazırlayıp plastik çantada saklanabilir. Gaz sıkılması durumunda ağzınızı ve burnunuzu sıkıca bu bandanayla kapatın. Elma sirkesi yoksa yerine limon suyu da kullanılabilir.

-Gaz atıldığında mümkün olduğunca bulunduğunuz yerde yüksek yerlere çıkmaya çalışın, gücünüz kesilse bile diz çökmemeye çalışın, yere yakın olmanız gazın etkisini arttıracaktır.

-Gaza maruz kaldığınızda burnunuzu temizleyin, ağzınızı çalkalayın, öksürün ve tükürün, yutmamaya çalışın.

-Kesinlikle gözlerinizi ovuşturmayın.

-Cildiniz için daha önceden kabartma tozu ve sudan oluşan bir karışım hazırlayıp yanınızda taşıyabilirsiniz (Yaklaşık %5 oranında kabartma tozu) Gaza maruz kaldıktan sonra istediğiniz kadar vücudunuzun her yerine sürebilirsiniz. Böylelikle bu karışımla maruz kaldığınız kimyasalı nötralize etmiş olursunuz.

-Cildiniz için bir diğer yöntem de alkolle ovaladıktan sonra (alkol göz çevresinden kesinlikle uzak tutulmalı) kanola yağı sürmek olabilir. Bunun için bir bez veya süngere kanola yağı yedirildikten sonra kimyasal gaza maruz kalmış cildinize sürülür.

-Gözler için kimyasaldan temizlenmesinde süt kullanılabilir. Bir çay bardağının yarısına kadar süt doldurup birkaç kez gözlerinizi sütle temizleyebilirsiniz. Bunun için sütü gözlerinize koyduğunuzda başınızı geriye doğru eğin.

-Kollarınızı açarak dolaşın, hareket yapın.

-Gaza maruz kaldığınız sırada üzerinizde bulunan kıyafetlerinizi üzerinizden çıkarın ve deterjanla hemen yıkayın. Eğer hemen yıkama imkanınız yoksa çıkarıp bir poşete koyup ağzını kapatın ve evde kiler ya da balkon gibi bir yere bırakın.

-Eğer gaza maruz kaldıktan sonra eve hemen gidemeyecekseniz en kısa zamanda üzerinizdeki gazlı kıyafetlerden (iç çamaşırı dahil) kurtulmanın yolunu bulun. Bunun için yanınızda yedek kıyafet taşımak önerilir.

-Soğuk duş alın. Duş almadan önce gözlerinize ve yüzünüze, çevrenizdeki insanlara, evinizdeki eşyalara dokunmamaya gayret edin. İlk beş dakika sadece soğuk suyla duş alın ve asla bu sırada sabun vb kullanmayın ve vücudunuzu temizlemek amaçlı sürtmeyin, keselemeyin. Ancak soğuk duştan sonra ılık su ve sabun kullanın ama sadece duş alın banyo yapmayın.

ANF NEWS AGENCY