1 Nisan 2012 Pazar

Ekonomik Kriz: Yunanistan 'Düştü', Sıra İspanya'da!

İspanya, Franco rejiminin yıkılmasından bu yana en zorlu günlerini yaşıyor. Euro bölgesinde Yunanistan'dan sonra en derin mali krizin eşinde olan Madrid hükümeti, AB'nin baskısıyla sosyal hakları kısıtlayan, çalışanları mağdur eden 'kurtarma paketini' hayata geçiriyor. Pakete halkın direnişi sürürken, Madrid'e tam destek veren Alman Başbakanı Merkel "İspanya doğru yolda, sıra diğerlerinde" mesajını verdi.

Dalganın Yunanistan, İtalya, İspanya, İngiltere, Belçika, Fransa ve buradan da Almanya'ya sıçraması. Avrupa'da 2012'nin en kötü senaryosu işte bu; mali krizin diğer Euro bölgelerine yayılması, piyasaların alt-üst olması, kredi veren bankaların batması, 'kurtarma' operasyonlarının sonuçsuz kalması, Euro birliğinin çatlaması. Kriz hattının en hassas yerinde ise İspanya buluyor.

Derin bir ekonomik krizin ayak seslerinin hissedildiği İspanya'da Kasım'da yapılan seçimlerde 7 yıllık Zapatero dönemi sona ermiş, iktidara merkez-sağ yönetimini gelmişti. Muhafazakar Mariano Rajoy’in başbakanlığındaki hükümet, krizle mücadele adı altında ise yeni bir reform planını, daha doğrusu nelerin kısıtlanacağını masaya yatırdı.

Bunun için Brüksel-Madrid hattında yapılan sıkı görüşmelerde İspanya'nın 2012 bütçesi hazırlandı. Krizden ders çıkartan Avrupa Birliği Komisyonu, üye ülkelerin bütçesini belirleme sürecine artık aktif şekilde katılma niyetinde. Çünkü analizcilere göre Atina hükümetinin "şişirme bütçesi" krizi tetiklemişti.

İSPANYOLLARIN KEYFİ KAÇACAK!

Bir yandan piyasaların baskısı ve diğer yandan Brüksel'deki AB yetkililerinin, hatta Euro'nun kurtarıcılığa soyunan Alman hükümetinin baskıları sonucu Madrid yönetimi 2012 gayri safi yurt içi hasılayı yüzde 5,3'e indirmeyi kabul etti. Bunun için de sıkı bir reform programını gündemine alan hükümet, bütçede 27,3 Milyar Euro'luk rekor bir kesintiye gitmeyi hedefliyor.
İtalya gibi borç maliyet oranı yüzde 7’ye yaklaşan İspanya bütçe hedefine ulaşmak için de sıkı bir kemer sıkma politikasını, ülke çapındaki dev protesto ve gösterilere rağmen hayata geçirme niyetinde. Cuma kabinede kabul edilmesinden sonra Salı günü mecliste görüşülecek 'kurtarma' operasyonunda fatura Yunanistan'da olduğu gibi yine emekçilere, yaşlılara ve öğrencilere kesiliyor:

- Bakanlıkların harcamalarında bir önceki yıla oranla yaklaşık yüzde 17'lık kesinti öngörülüyor. Bunun için de birçok bakanlığın destek ve kalkınma fonları kaldırılıyor.

- Nüfusları 5 milyonu bulan göçmenlerin entegrasyonu için ayrılan destek bütçesi kaldırıldı.

- Yaşlı, yardıma ve bakıma muhtaçlara verilen sosyal hizmetine son verildi.

- Eğitime ayrılan bütçede 530 milyon Euro kesildi.

- Acil durumda ise kamu çalışanlarının maaşları dondurulabilecek.

FRANCO'DAN BU YANA EN BÜYÜK DİRENİŞ!

Hükümetin planı karşısında ise İspanyollar sokaklara çıktı. 1939-1975 yılları arasında hüküm süren Franco diktatörlüğünden bu yana en olağanüstü günlerini geçiren İspanya'da çalışanların eylemleri günlerce sürdü. Neredeyse hiç bir kurum ve bankanın çalışmadığı ülkede en büyük gösteri ise Barcelona'da gerçekleşti.
Yer yer şiddet olaylarına sahne olan dev direnişe rağmen Mariano Rajoy hükümeti geri adım atma niyetinde değil. Onlarca kişinin yaralandığı, 58 göstericinin gözaltına alındığı olayların ardından konuşan başbakan Mariano Rajoy tasarıda hiç bir değişiklik yapma niyetinde olmadıklarını söyledi. Ancak Maliya Bakanı Cristóbal Montoro İspanya'nın demokratikleşmesinden bu yana en zorlu bir reformla karşı karşıya olduklarına dikkat çekerek "İşimiz çok zor" itirafında bulundu.

MERKEL: HER ŞEY HAYATTA KALMAMIZ İÇİN

Madrid hükümetinin tasarısına Brüksel ve Berlin'den tam destek geldi. Çek gazetesi Lidové Noviny'a konuşan Alman başbakanı Angela Merkel, İspanya'nın geçtiğimiz yıllarda yaptığı bütçe açığı hatasını düzelttiğini savunarak "Bu kolay değil, ancak her ülke adım adım reformları uygulamalı. Bu bizim hayata kalmamız ve onlarca yıldır biriken sorunlarımızı çözmemiz için tek yol" dedi.
İspanya'nın aslında Yunanistan kadar borcunun olmadığı, sadece bütçe açığının bulunduğuna dikkat çeken bazı ekonomi uzmanları ise tasarıyı abartılı buluyor. Avrupa'da gözler yaz ayına kadar şimdiden Brüksel'in kıskacına giren İspanya'nın nasıl bir sınav vereceği.

Madrid'in 'B' Planı ise Temmuz ayında 500 milyar Euro'luk fonu 800 milyara çıkartacak Avrupa İstikrar Mekanizması (ESM)'ye başvurmak. Ancak o zaman mekanizmanın ağına takılan ve AB'nin her isteğine 'evet' demek zorunda kalacak, dünyanın en büyük sekizinci- Avrupa'nın da en büyük dördüncü ekonomisine sahip İspanya'yı daha zor günler bekleyecek.

ANF NEWS AGENCY

DTK: Yasak Hukuksuz, 4 Nisan'da Amara'da Olacağız

Amed - DTK Eş Başkanı Aysel Tuğluk, İçişleri Bakanlığı'nın Amara Yürüyüşü'nü yasaklamasına tepki göstererek, "Yasaklama hukuki değil, meşru değildir. Halk kendi istek ve taleplerini ifade etme hakkına sahiptir. Biz o gün orada olacağız" dedi. Hükümetin projesini değerlendiren Tuğluk, "İmralı'da ve Kandil'de müzakere yoksa Kürtlerle çözüm yoktur" dedi.

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı Aysel Tuğluk, TUHAD-FED tarafından PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın doğum günü olan 4 Nisan'da yapılacak "Amara Yürüyüşü" ile ilgili basın toplantısı düzenledi. DTK binasında düzenlenen toplantıya DTK Başkanlık Divanı üyesi Edip Yaşar ile Divan Sekreteri Fatma Kuyucu katıldı. DTK'nin "Amara Yürüyüşü"nü desteklediğini ve katılacaklarını duyuran Tuğluk, İçişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan genelge ile yürüyüşün yasaklanmasına tepki göstererek, "Hükümetin, halkın en demokratik taleplerini dillendirmesine bile tahammül edemediğinin göstergesidir. Son dönemlerde sık sık '90'lı yıllara geri mi dönüyoruz?' soruları soruluyor. Bu yaşananların 90'lardan bir farkı yoktur. Sıkıyönetim uygulamalarıyla aynıdır" dedi.

YASAKLAMA MEŞRU DEĞİL

Yasaklamanın kabul edilebilir olmadığını ifade eden Tuğluk, "Yasaklama hukuki değil, meşru değildir. Halk kendi istek ve taleplerini ifade etme hakkına sahiptir. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin hiçbir talebe izin vermeyişi diktatörlük anlayışıdır. Başbakan zaten padişah olmak niyetindedir. Biz yine de o gün orada olacağız. O gün bizden yana bir gerginlik olmayacak" şeklinde konuştu. Kararı İçişleri Bakanlığı'nın değil hükümetin kararı olarak değerlendirdiklerini ifade eden Tuğluk, gergin bir süreçten geçildiğini ifade ederek, "Kırılmaya doğru gidilirken bu yasaklar süreci kötü etkileyecektir. Newroz'da gördük. Halk kendi taleplerini dile getirmek için devletin yasaklarını delerek Newroz'u kutladı. Halk, bu kararın meşru olmadığını gösterdi" dedi.

MÜZAKERE YOKSA KÜRTLERLE ÇÖZÜM DE YOKTUR

Amara'ya son sürece dair siyasi mesajları vermek için gideceklerini dile getiren Tuğluk, "8 aya yakındır Abdullah Öcalan ile hiçbir temas yok. İmralı'da neler yaşanıyor? Bunun bilgisine sahip değiliz. İmralı Kürtler bakımından en hassas noktadır. Bu yürüyüş neden Kürt halkı açısından önemlidir? Kürt halkı açısından özgürlüğüne, kimliğine, değerlerine sahip çıkmayı, devletin yaklaşımını reddetmeyi ifade eder. Kürt sorununun çözümü için İmralı birinci dereceden bağlantılıdır. Kabul edilir ya da edilmez Sayın Abdullah Öcalan bu halkın iradesidir, çözümde birinci aktörlerden biridir. Kürt halkı bir kez daha bunu söylemek için bu yürüyüşü gerçekleştirecek. Tecridin kaldırılmasını ve Öcalan'ın muhatap alınmasını, İmralı'ya yaklaşımın gözden getirilmesini talep edecek. Artık tecrit koşullarını düzeltilmesi değil, özgürlüğe giden yolun döşenmesini talep edecek. Bu yasaklar çözüme hizmet etmez. Bu meseleyi yine inkar etmek anlamına gelir. Dolayısıyla biz Amara yürüyüşü ile bu politikadan vazgeçin diyoruz. İmralı'da ve Kandil'de bir diyalog yoksa, müzakere yoksa Kürtlerle çözüm yoktur" dedi.

ÖCALAN İKİ HALK ARASINDAKİ ÇÖZÜM KÖPRÜSÜ

Öcalan'ın 1999 yılından bu yana çözüm için, Türk ve Kürt halkını bir arada yaşaması için çaba sarf ettiğini, barışta ısrar ettiğini dile getiren Tuğluk, Abdullah Öcalan'ın iki halkın arasındaki bir barış köprüsü olduğunu, bu köprünün yok edilmemesi gerektiğini ifade etti. Toplumun çözümü dayattığını dile getiren Tuğluk, "Hükümetin yeni geliştirdiği strateji, güvenlik stratejisinden farksızdır. 1990'larda bu denendi ama sonuç alınamadı. Yine aynı acıların yaşanmaması için çözüm gerekiyor. Çözüm için tüm taraflarla diyalog halinde, uzlaşı içinde olunması lazım. Bu olmadığı taktirde Kürde düşen tek şey direnmektir. Hükümetin, İdris Naim Şahin'in politikalarını gözden geçirmelidir gerekiyor. Öcalan çözüm için birincil aktörlerdendir" dedi.

ANADİL VE STATÜ YOKSA, GERİSİ KIRINTIDIR

Açıklamanın ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan Tuğluk, BDP ve DTK olarak Öcalan'ın devre dışı bırakıldığı bir çözümü kabul etmediklerini belirterek şunları ifade etti: "Halkın bir realitesi var. Bunu halk kabul etmez. Hükümet Öcalan'ı, Kandil'i devre dışı bırakarak, BDP'nin 7 bine yakın üyesini tutuklayarak geri kalanlarla kırıntıları görüşmek istiyor. Çünkü, 'anadilde eğitim olmaz' diyor, 'statü, özerklik olmaz' diyor bunun dışında kalanlar kırıntıdır."

BDP DE AMARA'DA OLACAK

BDP Eş Genel Başkanları Gültan Kışanak ve Selahattin Demirtaş, "Amara Yürüyüşü"nün İçişleri Bakanlığı tarafından yasaklanmasını "halk iradesine tahammülsüzlük" olarak tanımlayarak, yasağa rağmen eylemi yapacak olan halkın yayında olacaklarını duyurdu.

Yazılı açıklama yapan Kışanak ve Demirtaş, TUHAD-FED'in, başta İmralı olmak üzere tüm cezaevlerindeki tecrit uygulamalarına, cezaevlerinde süren açlık grevlerine dikkat çekmek, askeri ve siyasi operasyonları protesto etmek için "Tecrit değil özgürlük, savaş değil müzakere" sloganıyla 4 Nisan'da Amara'da buluşma kararı aldığını hatırlattı.

BDP Eş Genel Başkanları, "Halkımız bu yasakçı zihniyete karşı anayasal demokratik meşru hakkını kullanacaktır. BDP olarak onların yanında olacağımızı, demokratik eylemliklerine aktif bir şekilde katılacağımızı belirtiyoruz" dedi.

AMARA YÜRÜYÜŞÜNE KATILIM ÇAĞRISI


Öte taraftan Diyarbakır'da 4 Nisan kutlaması ve "Amara Yürüyüşü" için de hazırlıklar sürüyor. Merkez Yenişehir İlçesi'ne bağlı Dicle Mahallesi'nde çok sayıda kişinin katılımı ile Öcalan'ın doğum günü kutlandı. Halk Evi'nde düzenlenen etkinlikte sık sık "Bijî Serok Apo" sloganları atıldı. Öcalan ile yaşamın yitiren HPG'lilerin fotoğraflarının asıldığı etkinlikte, Öcalan'ın doğum günü nedeniyle pasta kesildi. Ardından yapılan konuşmalarda 4 Nisan'da yapılacak "Amara Yürüyüşü"ne katılım çağrısı yapıldı.

Mardin'de de "Amara Yürüyüşü" için hazırlıklar sürüyor. Yürüyüş ve hazırlıklara ilişkin BDP Mardin İl Örgütü, il binasında basın açıklaması düzenledi. Açıklamaya BDP PM Üyesi M. Şahin Demir, BDP Mardin İl Eş Başkanı Sihem Elveren Alp, il ve ilçe yöneticileri katıldı. Demir, "Amara'ya gitmek AKP zulmüne dur demektir. Şimdiye kadar halkımızı aldatan AKP yasakçı zihniyetine cevap olmaktır. Halkımız Newroz'da göstermiş olduğu iradeyi Amara'da da gösterecektir. Bütün Mardin halkımızı 3 Nisan günü Amara'ya yürümeye çağırıyoruz" dedi. Ardından konuşan Mardin İl Eş Başkanı Sihem Elveren Alp, "Kadınlarımızın bu noktada daha büyük bir duyarlılıkla sahiplenmesini istiyoruz. Onlar birer annedir ve bu mücadelenin temel dinamiğidir. Yüksek bir duyarlılıkla tüm halkımızı Amara Yürüyüşü'ne davet ediyoruz" dedi.

ANF NEWS AGENCY

'Suriye'nin Dostları'ndan Kürtsüz SUK'a Meşru Temsiliyet

İstanbul - Türkiye'nin ev sahipliği yaptığı "Suriye'nin Dostları" toplantısının sonuç bildirgesinde, Birleşmiş Milletler ve Arap Birliği'nin Suriye özel temsilcisi Kofi Annan'ın hazırladığı 6 maddelik barış planının "ucu açık olmaması" konusunda uzlaşıldığı bildirildi.

Taslak metinde Annan'a verilen taahhütlerin yerine getirilmesi için zaman çizelgesinin oluşturulması çağrısı yapıldı. Yayımlanan sonuç bildirisinde, Annan'ın planını kabul ettiğini açıklamış olmasına rağmen Beşar Esad rejimin şiddete devam ettiği ve rejimin daha önce de verdiği vaatleri, sayısız kez tutmadığına işaret edilerek, Suriye yönetiminin samimiyetsiz davrandığı vurgulandı.

Bildiride, "Annan'a verilen taahhütlerinin yerine getirilmesi için açılan fırsat penceresi açık uçlu değildir. Dostlar Grubu, Özel Temsilci Annan'ı da katliamlar devam ederse BM Güvenlik Konseyi yoluna dönmek de dahil olmak üzere bundan sonraki adımlar için bir zaman çizelgesi kararlaştırmaya davet eder. Bu zaman zarfında Dostlar Grubu da Suriye halkının korunması için ek bazı uygun tedbirler üzerinde çalışmaya devam edecektir" denildi.

KÜRTLERİ TANIMAYAN SUK’U MEŞRU TEMSİLCİ SAYDILAR

Bildiride ayrıca muhaliflere ait Suriye Ulusal Konseyi'nin (SUK), Suriye'nin meşru temsilcisi olarak kabul edildiği belirtildi. SUK, Tunus'taki ilk toplantıda da meşru temsilci kabul edilirken, bu toplantıda ise SUK'un 'tek meşru temsilci' kabul edileceğine yönelik beklentiler karşılık bulmadı.

Bu toplantıda önce SUK’un Katar ve Türkiye çağrısı ile İstanbul’da bir araya geldiği toplantıda, Kürt gruplar salonu terk ederek sonuç deklarasyonuna imza koymamıştı. Aralarında PYD’nin olduğu iç muhalefetin temsilcisi Demokratik Değişim için Koordinasyon Komitesi ise toplantıya katılmamıştı. İstanbul’da kurulan ve Batılıların desteğindeki SUK, Kürtlerin bir ulus olarak haklarını tanımayı, kimlik ve özerklik haklarının anayasaca güvence altına alınmasını reddediyor. Bu muhalif konseyin AKP rejimi ile anti-Kürt bir anlaşma imzaladığı da ortaya çıkmıştı.

Bildiride SUK’a ilişkin, "Dostlar Grubu, Suriye Ulusal Konseyi'ni (SUK) bütün Suriyelilerin meşru temsilcisi ve Suriye muhalif grupların altında toplandığı şemsiye bir örgüt olarak tanımaktadır" ifadeleri kullanılıyor.

BİR SONRAKİ TOPLANTI FRANSA’DA

Bildirgede, daha önce alınan yaptırım kararlarının etkin uygulaması için Yaptırımlar Çalışma Grubu oluşturulmasının kararlaştırıldığı, çalışma grubunun ilk olarak, "Dostlar Grubu'nun 3. Toplantısına" paralel olarak Nisan ayı içinde Fransa'da toplanacağı aktarılıyor.

Suriye'den kaçarak komşu ülkelere sığınan mültecilerin de durumuna dikkat çekilerek, "rejimin uyguladığı şiddetten kaçan Suriyelilere ev sahipliği yapan komşu ülkelerin omzundaki ciddi ve artan yükün bilindiği" belirtiliyor. Bildiride, krizin etkileri nedeniyle Suriye'nin komşusu olan ülkelere destek ve yardım sağlanacağı konusunda Suriye'nin "Dostları Grubu'nun" taahhüdü yineleniyor.

"Suriye'nin Dostları Grubu", sonuç bildirisinde ikinci toplantıya ev sahipliği yapan Türkiye'ye teşekkürlerini ileterek, bir sonraki toplantının Fransa'da yapılacağını duyurdu.

Öte yandan yabancı diplomatların yabancı ajanslara yaptığı açıklamalara göre Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin, Suriyeli muhaliflere destek vermek için fon kurma kararı aldığı belirtiliyor. Bildiri taslak metninde yer almayan bu bilgiye göre bu fondan Özgür Suriye Ordusu askerlerinin maaşlarının ödenmesi öngörülüyor.

ANF NEWS AGENCY

Erdoğan İstediğini Alamadı / Suriye Ulusal Konseyi'ne Fren!

İstanbul - İstanbul'da düzenlenen Suriye Halkının Dostları Grubu'nun toplantısı sonucunda Suriyeli muhalifler istediklerinin büyük bir bölümünü almayı başardı. Ancak Erdoğan'ın ısrarlı çabalarına rağmen muhalif grupların çatı kuruluşu olduğu iddia eden Suriye Ulusal Konseyi'nin (SUK), Suriye halkının tek temsilcisi olarak tanınma isteği kabul edilmedi. 

İstanbul'da düzenlenen ve 80'den fazla ülke ile uluslararası kuruluşun temsilci gönderdiği toplantılara iki önemli konu damgasını vurdu.

Bunlardan ilki BM Özel Temsilcisi Kofi Annan'ın hazırladığı ve Suriye'nin de kabul ettiği barış planının geleceği, diğeri de İhvani Muslümin ağırlıklı SUK'un meşru temsilci olarak kabul edilmesi.

Bu toplantıya gelirken, Suriye'de muhalif gruplar arasındaki bölünmenin yarattığı hasarı uluslar arası destekle aşmayı planlayan SUK, bu hedefine büyük oranda ulaştı. Sonuç bildirgesinin yazımı konusunda en fazla çaba harcanan 10'uncu maddesinde, "Dostlar Grubu, Suriye Ulusal Konseyi, tüm Suriyelilerin meşru temsilcilerinden birisi ve Suriye muhalefet gruplarının altında toplandığı şemsiye kuruluş olarak tanımıştır" denildi. SUK'un uluslararası toplumun muhaliflerle temasında "lider muhatap" olduğu vurgulandı. Bu ifadede en önemli kısım SUK'un "meşru temsilci" değil, "meşru temsilcilerden biri" olarak tanınmış olması.

SUK, bu toplantıda Suriye halkının tek meşru temsilcisi olarak kabul edilmeyi hedefliyordu. Ancak bazı ülkelerin SUK'u tek temsilci olarak kabul etmesine itiraz etmesi üzerine sonuç bildirgesinde yukarıdaki gibi bir formül bulundu. Bununla birlikte diplomatik kaynaklar, 10'uncu maddenin "pratikte SUK'u tek temsilci" olarak görüldüğü anlamına geldiğine işaret ediyor.

MUHALEFETTE BÜTÜNLÜK SORUNU

Suriye Ulusal Konseyi (SUK), Suriye'deki muhalif hareketin en bilinen kuruluşu. Ancak Suriye'de farklı isimlerle, farklı kesimleri de temsil eden başka muhalif örgütlenmeler de mevcut. SUK'un resmen Suriye halkının temsilcisi olarak tanımlanması meselesinde esas sıkıntı Suriye muhalefetinin parçalı bir yapıya sahip olmasından kaynaklanıyor. Ayrıca, SUK'un Müslüman Kardeşler gibi İslami siyasi hareketlerin etkisi altında olması da SUK'la ilgili bazı ülkelerin kaygılarını artıran bir diğer gelişme.

MUHALEFET BİR ARAYA GETİRİLMEK İSTENİYOR

İstanbul'daki temaslarda öne çıkan bir diğer gelişme de başta ABD olmak üzere bazı ülkelerin Suriyeli muhalifleri biraraya toplamak için gösterdikleri çaba oldu. ABD, SUK'un kendisini daha şeffaf bir hale getirmesini ve azınlıkları da kapsayacak bir yapıya dönüşmeye açık olmasını istiyor.


ABD'li bir diplomat, toplantılar sırasında yaptığı değerlendirmede, Washington'ın Suriye muhalefetinin SUK dışında kalan kesimleriyle birlikte en azından "tüm vatandaşların ve tüm toplulukların haklarını koruyan özgür, demokratik ve çoğulcu bir Suriye vizyonunun" etrafında bir araya geleceğini umduğunu söyledi.

ANNAN İÇİN TAKVİM

İstanbul'daki görüşmelerde BM Özel Temsilcisi Kofi Annan'ın hazırlamış olduğu ve Güvenlik Konseyi'nin de desteklediği planla ilgili süreç de ele alınıyor. Erdoğan, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın askeri operasyonları sona erdirme sözünü tutmadığını ifade ederken, Clinton da benzer bir değerlendirme yaparak Esad'a siyasi geçiş sürecini başlatma çağrısı yaptı.


Annan planının masada olması da SUK'un meşru temsilci olarak tanınmasını engelleyen bir diğer neden. Zira Batılı devletler Esad yönetiminin de kabul ettiği bir plana şans tanımak istiyor.

Bu nedenle de İstanbul'dan Annan planının uygulanması için bir son tarih yerine bir takvimin belirlenmesi yönünde bir görüş birliği çıktı.

Juppé de Annan'ın yarın BM Güvenlik Konseyi'nde yapacağı değerlendirmenin önümüzdeki döneme ilişkin netleşme sağlayacağını söyledi.

MEŞRU MÜDAFAA

İstanbul toplantısından muhalif gruplara silah yardımı yapmak için somut bir karar çıkmadı. Bununla birlikte Başbakan Tayyip Erdoğan'ın da açılış konuşmasında belirttiği gibi halkın kendini savunma hakkı sonuç bildirgesinde tanınmış oldu.


Bildirgenin 12'nci maddesinde, "Grup, Suriye halkının kendini korumak için alacağı meşru önlemlere desteğini ifade eder" denildi.

Ayrıca bir Yaptırım Çalışma Grubu kurulmasına ve Suriye rejimine yönelik yaptırımların bu grup üzerinden izlenmesine karar verildi. Bu grubun da ilk toplantısının Nisan ayında Fransa'da yapılması öngörülüyor. (ajanslar)

Erdoğan, Suriye’ye BM Müdahalesi İstedi

İSTANBUL - İstanbul’da düzenlenen ‘Suriye’nin Dostları’ toplantısında konuşan Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, BM’den Suriye’ye müdahale etmesini istedi. Muhalifler askeri destek çağrısında bulunurken, Arap Birliği ise Annan Planı’nın desteklenerek bir an önce hayata geçirilmesi çağrısında bulundu.

Suriye'deki krize çözüm arayan uluslararası güçler 24 Şubat'taki Tunus zirvesinin ardından 2. defa bugün İstanbul'da bir araya geldi. İstanbul Kongre Merkezi'nde 82 ülkeden çeşitli düzeylerde katılım sağlanırken, Başbakan Tayyip Erdoğan ve Hillary Clinton da toplantıya katıldı. Toplantıya BM Güvenlik Konseyi'nde Suriye'ye müdahale etmeyi veto eden Çin ve Rusya katılmazken, BM ve Arap Birliği Özel Temsilcisi Kofi Annan'ın ortaya koyduğu 6 maddelik plan ile ilgili son durumun ele alınıyor.

Ev sahibi olarak konferansın açılışında konuşan Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, ''Suriye yönetiminin, Suriye Halkının Dostlarının çağrılarını kulak ardı ederek ve kendi bildiğini okuyarak acımasız şiddet politikalarını sürdürdüğünü'' belirtti.

Ardından uzun bir konuşma yapan Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Suriye’de yaşananların Suriye ile sınırlı olmadığını, bölgeyi ve dünyayı etkilediğini söyledi. Suriye'nin Mısır ve Libya'nın yaşadığı acı hadiseleri yaşamasını istemediklerini savunan Erdoğan, "Defalarca Esed'e söyledik. Suriye bize verdiği sözleri tutmadı. Halkının meşru taleplerini geçmişte olduğu gibi şiddet, baskı zulüm ve sindirme yoluna giderek bastırmaya çalıştı” dedi.

‘ULUSLAR ARASI TOPLUMUN MÜDAHALE ETMESİ KAÇINILMAZ HAL OLDU’

Suriye’den Türkiye’ye göç edenlerin sayısının 20 bine yaklaştığını belirten Erdoğan, BM’den Suriye’ye müdahale etmesini istedi. Erdoğan, “Suriye'de yaşanan insanlık dramı karşısında uluslararası toplumun müdahale etmesi kaçınılmaz hal oldu. Uluslararası toplum son derece kararlı tutum sergilemeli. BM ve Arap Ligi krizin aşılması için yol haritasını net şekilde ortaya koymuştur. Kofi Annan girişimlerinin sonuç vermesini canı gönülden arz ediyoruz" diye konuştu.

‘HALKIN MEŞRU MÜDAFAA DIŞINDA SEÇENEĞİ KALMAYACAK’

Suriye'nin Türkiye'ye verdiği sözleri sadece zaman kazanmak için kullandığını, Annan'ın girişimlerini de sadece zaman kazanma aracı olarak kullandığını savunan Erdoğan, bu girişimlerin Suriye tarafından manipüle edilmesin izin verilmemesi gerektiğini söyledi. Erdoğan, "Suriye rejimi tarafından gerekli işbirliği yapılmadığı takdirde BM'nin Suriye'deki katliama dur demesi kaçınılmaz zorunluluk halini alacaktır. Güvenlik Konseyi bu sorumluluktan bir daha kaçınırsa Suriye halkının meşru müdafaadan başka seçeneği kalmayacaktır. Masum insanları katleden rejime yeter diyemeyen bir konseyin uluslararası barışı korumaktan aciz olduğu acıktır" dedi.

‘MESAJ NET VE KESİN OLMALI’

Uluslararası toplumdan Suriye'de olaylara insani açıdan değil, jeopolitik çıkar ve güç dengesi olarak, kendilerinin ise sadece vicdan gözlüğüyle baktıklarını (!!!) ileri süren Erdoğan, “Uluslararası vicdanın temsilcileri olarak söylem birlikteliğini sağlamamız hayati öneme sahip. Buradaki mesaj net ve kesin olmalıdır. Kendi halkına zulmeden bu rejimin ayakta kalmasını sağlayacak hiçbir planı desteklememiz söz konusu olamaz”(!!!) diye konuştu.

MİLLİ MİSAK BELGESİ’Nİ ÖVDÜ

Türkiye’nin müdahaleleriyle hazırlandığı belirtilen, Suriye Ulusal Konseyi tarafından açıklanan Milli Misak Belgesine övgüler yağdıran Erdoğan, “Belgede, yeni Suriye'nin Suriye halkı tarafından inşa edileceği belirlenmiştir. Suriye'nin dostlarının üzerine düşen görev bu misyonun hayata geçirilmesi ve siyasi geçiş sürecinin önünün açılmasına katkıda bulunmaktır. Sandık Suriye halkının önüne getirilmelidir. Demokratik seçim gerçekleşmelidir” dedi.

Konuşmasının devamında Suriye’nin Annan'a verdi sözü şu ana kadar tutulmadığını ifade eden Erdoğan, "Rejim ölüm kusmaya devam ediyor. Suriye'de halkının meşru taleplerinin derhal karşılanmasını istiyoruz. Bir an önce istikrara, güvene kavuşmasını temenni ediyoruz. İnanıyorum ki Suriye halkı kendi kaderini tayin hakkını elde edecek, kendi rotasını kendisi çizecek. Masum halka kastedenler mutlaka cezalarını çekecektir" dedi.

BURHAN GALYUM, ASKERİ DESTEK İSTEDİ

Erdoğan ardından konuşan Suriye Ulusal Konseyi Başkanı Burhan Galyum, askeri destek çağrısında bulundu. Suriye'de tüm muhaliflerin tek şemsiye altında toplanması için çalıştıklarını belirten Galyun, "Muhalif askeri güçlerimiz kuvvetlendirilmeli" dedi.

ARAP BİRLİĞİ ANNAN PLANI DEDİ

Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil el Arabi, herşeyden önce "Annan Planı"nın desteklenmesi gerektiğini, sonra da ateşkesin sağlanmasının önemli olduğunu, üçüncü olarak da muhalefetin tek bir vücut olması gerektiğini kaydetti.

El Arabi, Suriye'deki durumun bir iç savaşa dönüşme tehlikesine de dikkati çekerek, Suriye Ulusal Konseyi'nin bütün muhalif unsurları barındıran tek bir şemsiye olması gerektiğini bildirdi. Arabi, uluslararası toplum ve örgütler olarak krizin aşılması için ellerinden geleni yapmaları gerektiğini belirterek, "Suriye halkı çok can kaybetti, birçok yıkıma maruz kaldı. Bu dönemde uluslararası kamuoyu bu ülkeni kendi kaderini kendisi belirlemesi için çaba harcamalı" diye konuştu.

Kapalı kapılar ardında devam eden toplantıda BM-Arap Birliği ortak temsilcisi Kofi Annan'ın sunduğu, Şam tarafından kabul edilen 6 maddelik barış planı ele alınıyor. Yarın BM Güvenlik Konseyi’ne sunulacak olan Annan Plan’ı Suriye yönetimine şu taleplerde bulunuyor: "Halkın meşru istek ve kaygılarına yanıt için başlatılacak olan ve Suriyelilerin liderlik edeceği kapsamlı siyasi süreçte Annan'la işbirliği içinde olunması. Sivilleri korumak ve ülkede istikrarı sağlamak için derhal BM denetimi altında, silahlı şiddetin ve çatışmaların sona ermesi. İnsani yardımın ulaştırılması ve yaralıların tahliyesi için günde 2 saat 'duraklama'nın kabul edilip uygulamaya konması. Gelişigüzel tutuklananların hızla serbest bırakılması ve bu kişilerin tutulduğu yerlerin listesinin sunulması. Gazeteciler için ülkede hareket özgürlüğü sağlanması ve 'ayrımcı olmayan bir vize politikası' uygulanması. Yasal güvence altına alınan barışçıl gösteri yapma ve toplanma hakkına saygı gösterilmesi."

KÜRTLER MİLLİ MİSAK BELGESİ’NE KARŞI

Suriye muhalifleri bugünkü ‘Suriye Dostları’ toplantısı öncesinde 28 Mart günü İstanbul’da bir toplantı gerçekleştirmişti. Suriye Ulusal Konseyi’nin Esad sonrası için sunduğu ‘Milli Misak Belgesi’ni reddeden Kürt gruplar toplantıyı tek etmişti. Suriye Ulusal Konseyi’nin “Demokratik Devlet” projesini “aşırı geniş formülasyonlu” bulan Kürt grupların, gelecekteki devletin laik karakterine vurgu yapılması ile Kürtlere özerklik hakkının tanınmasını istiyor.

ESAD YANLILARI GÖSTERİ YAPTI

Bu arada, Esad yanlısı bir grup kongre merkezi önüne gelerek toplantı salonuna girmek istedi. Esad fotoğraflarını taşıyan grup ile polis arasında gerginlik yaşandı. Grup, sloganlar ve marşlarla kongre merkezi önünde eylemine devam ederken, polis iki göstericiyi yaka paça gözaltına aldı. Polis, tazyikli su, gaz ve copla müdahale ederken, göstericiler protestolarına bir süre devam etti.

ANF NEWS AGENCY

Barzani’nin Derin Türkiye İlişkisi

Güney Kürdistan’da oldukça ilginç gelişmeler yaşanıyor. Aslında normal şartlarda bu gelişmeler ilginç değil, aksine doğaldır. Fakat Güney Kürdistan (göründüğü kadarıyla) ‘güçlü bir yönetim’ olmadığından orada yaşanan gelişmeler tarafımca ilginç karşılanıyor! Sayın Barzani önderlikli Güney Kürdistan yönetimi nedendir bilinmez ama tam anlamıyla Türkiye’nin arka bahçesi konumunda faaliyetler yürütüyor. Bu belki birilerine hoş ve güç anlamında da mantıklı gelebilir. Arkana Türkiye ve ABD gibi bir gücü almak cazip gelebilir. Ama sömürgeci ile bir kez dahi diyaloga (!) girsen, bir kez dahi sırtını sıvazlasa, ardından neler neler istenileceği de biliniyor. 
 
Demedi demeyin! Hem Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, hem de adım adım sömürgecilerin tuzağına düşen Güney Kürdistan yönetimini yarınlarda, büyük tehlike, zorluk ve katlanamayacağı sonuçlar bekliyor.
 
Nasıl mı?
 
Dün Eski Irak Cumhurbaşkanı ve aynı zamanda Sünni mezhebinin etkin temsilcilerinden olan ve Irak tarafından yargılanma amacıyla aranan Tarık El Haşimi’ye evinin kapılarını açan Mesud Barzani, bugün Lübnan Kuvvetleri Lideri Semir Ca’ca’ ile Suriye Ulusal Konseyi adlı rejim karşıtı örgütün Lideri Burhan Galyon’u da ağırladı. 
 
Dün Haşimi’den kaynaklı Şii’lerin tepkisini alan Güney Kürdistan, bugün de yeni ağırladığı misafirlerden kaynaklı aldığı tepkileri fazlalaştırmışa benziyor. Açıkçası Güney Kürdistan’ın böylesi gelişmeler karşısında doğabilecek negatif sonuçlara katlanabilmesi, yönetimin mevcut haliyle, oldukça güç görünüyor. Ortadoğu kaynayan bir kazan ve normal şartlarda (!) Güney Kürdistan da bu kazanın içerisine atılıp kaynatılacak ve buharlaştırılacak kadar oldukça güçsüz bir yapıdır. Nasıl olur da bu yapı böylesi yiğitliklere imza atar diye düşünmeden edemiyor insan.
 
Ortadoğu gibi bir yerde zayıf ve güçsüz olan örgüt ve devletlerin arkasında başka devlet ve güçler olmazsa, tek bir adım dahi atamazken hayret (!) Sayın Mesud Barzani önderliğindeki yönetim oldukça cesur adımlar atıyor. 
 
Öyle sanıyorum ki Sayın Mesud Barzani ABD ve Türkiye’ye çok güveniyor! Zaten bu güven Türk istihbaratçısı Sinirlioğlu’nun Güney Kürdistan’dan çıkmamasıyla da ortadadır. Öyle ki Güney Kürdistan Sinirlioğlu’nun evinden sonraki ilk uğrak yeri olmuş! Hem neden bu sömürgeci güçlere güvenmesin ki..!
 
Baksanıza PKK’nin sessizliğini fırsat bilen birkaç “artık, kaçkın ve ABD sevdalıları” bir taraftan PKK’yi “it ve mitlerle” ilişkilendirirken, diğer taraftan ABD’ye “el pençe divan durup, yalvarmasını” istiyorlar.
 
Konumuza dönecek olursak, Barzani’nin, özellikle bir Erdoğan ve Yeni Türkiye sevdalısı olan Haşimi’yi kabul edip evinde barındırması Şia’ları çılgına çevirmişken, üstüne üstlük bir de Semir Ca’ca ve Burhan Galyon’un gelmesi sözün tam anlamıyla Güney yönetimini hedef tahtasına oturttu. Yarın öbür gün Güney Kürdistan’da patlayan bombalar duyarsak, hiç şaşmayalım.
Sahi sormak gerek, neden hem Haşimi, hem de Suriye ve Lübnan’lı muhalif güçler Türkiye değil de Güney Kürdistan’da görüşüyorlar?
 
Yoksa Türkiye Kıbrıs’ın yerine Güney Kürdistan’ı mı düşünüyor! Belki de ABD istemiştir, kim bilir!
 
Bu arada Güney Kürdistan’ı büyük zorluk, tehlike ve katlanamayacağı sonuçlar bekliyor derken, bunları biraz açmak istiyorum.
 
Özellikle belirtmek isterim ki, kendimce açacağım duruş tamamıyla onursal bir duruş ekseninde ve Kürd ulusal bilinç çerçevesindedir. Yoksa kendini ve halkını satabilecek bir duruş kastedilmemektedir. Hele hele ABD veya Türkiye’ye el pençe divan durup, Kürd ulusunun onurunu ayaklar altına alan bir mantaliteyle mümkün değil.
 
Her ne kadar şu sıralar PKK’yi ABD’ye yollamak isteyenler olsa da, bu yazı “o yolcuları” pek açmaz.
 
Yaşanabilecek zorluk, tehlike ve sonuçlarının ‘birinci’sine gelecek olursam;
 
Son yaşanan gelişmeler de gösteriyor ki Güney Kürdistan yönetimi, temelinde Sünni mantıkla ittifak arayışlarına girip Türkiye ve bölge Sünni grupların temsilcileriyle anlaşmalar ve görüşmelerde bulunuyor. Eğer Sayın Barzani bu ilişkilerine (Şii’leri ötekileştirerek) devam eder ve bölgede Sünni iktidar hesapları içerisine girerse, Irak, İran ve bölgedeki Şii örgüt ve güçler ciddi anlamda harekete geçeceklerdir. Ortadoğu’yu yeniden dizayn rolü verilen Türkiye’nin Güney Kürdistan ile işi bittiğinde de ve Şii’ler dizayn sonrası hala mevcut güçlerini yitirse veya korusa da, Şii’ler bunu unutmaz ve Güney Kürdistan, Şii’lerin intikam amaçlı hedefinde olur. Bu son ya kaçınılmaz olacak, ya da Güney Kürdistan sömürgenin de sömürgesi olacaktır.
 
İkincisi;
 
Hatırlanacak olursa Sayın Celal Talabani ve Mesud Barzani katıldıkları “vana açma” töreninde Türkiye ile olan dostluklarının bir kez daha pekiştiğini söylemişlerdi. Barzani; “Petrol anlaşmamızı ve ihaleyi bir Türk şirketine verdik”, diye duyurmuş ve hem Talabani hem de Barzani ısrarla, “bu ihale ve anlaşmanın Irak anayasasına uygun olduğunu” üstüne basa basa belirtmişlerdi. Takdir edersiniz ki bu anayasa işgal edilmiş bir ülkeye ABD tarafından sunulmuş bir anayasadır. Sömürgeci yasanın uygulamada olduğu yerde, yapılan tüm anlaşmalar sömürgeci lehine olur ki mevcut anlaşmaların da böylelikle Güney Kürdistan’ı esirleştirdiği netlik kazanmış ve ortadadır. İhaleyi alan şirket bir Türk şirketi ve bu şirket, petrolü çıkardıkları yetmezmiş gibi, Bakü- Ceyhan boru hattı üzerinden de çıkardıkları petrolü bütün dünyaya pazarlayabilecekler. Esirliği kabul etmek isteyenler hiçbir şeye benzetemeyebilirler ama açıkçası ben bu petrol anlaşmasını, 1925 İngiltere –Ankara ve 1945 ABD-Türkiye esirlik anlaşmasına benzetiyorum.
 
Üçüncüsü;
 
Sayın Mesud Barzani’nin tüm Kürd ulusunu ümitlendiren “Bırakujî” olmayacak açıklaması hafızalardadır. Açıkçası Sayın Barzani’nin bu vaadi, o zamanlar bana, Türk Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ‘iyi şeyler olacak’ söylemini hatırlatmış ve bunun altında başka bir şey olabileceği tehlikesini sezdirmişti. Şimdi de içinde olduğumuz süreç, sezgilerimde beni destekler niteliktedir. Evet, belki Bırakujî olmadı ve olmayacak, ancak ben Türk devletinin HPG gerillalarının üzerine “Tamil vari” gidişi ve Barzani’nin “öz be öz” kardeşlerinin kanının dökülmesi karşısındaki sessizliğini Bırakujî’den farksız görmüyorum. Ha pêşmergeler ile gerillalar çatışmış, ha da sömürgecilerin yönelimlerine ses çıkarmamışsın, hiçbir fark yok. Sömürgeci gücün tamil vari planının başarı sağlaması halinde, ortada Pêşmergeler ile savaşacak Gerilla kalmayacağından, Bırakujî olmayacak sözü rahatlıkla söylenebilir. Bu sözün söylenebilmesi için de elbet bir güven gerekiyor. Öyle sanıyorum ki Sayın Barzani’nin Bırakujî olmayacak sözü, böylesi bir güven teminatından sonra söylendi. Yani sömürgecilerin Kuzey Kürdüne karşı planladığı askeri ve siyasi tüm operasyonlardan Sayın Barzani’nin haberi var!
 
Yine belleklerdedir; Sayın Barzani PKK’ye, ABD ve AB’ye yalvarması, yakarması için çağrıda bulunmuştu; git uluslararası güçlerle görüş demişti, git siyaset yap, üç-beş asker öldürmekle olmaz, bak biz Kürdistan’ı kurtardık, artık silahla bir yere varılmaz, diyordu. Sayın Barzani bir taraftan PKK’ye; git ABD’ye teslim ol derken, diğer taraftan da Türk devletine; biz kan dökülmesinden yana değiliz, bu iş siyasi yollardan çözülmeli diyordu. Ama yaşanan olaylar karşısında gördük ki Güney Kürdistan yönetimi Türkiye’ye, resmi hiçbir kınama mesajı göndermedi. Sadece YNK ve KDP ağzıyla hem son Roboski katliamı hem de önceki bombalamalar ve katliamların kınandığı açıklaması geldi. Tıpkı Türk Başbakanı Erdoğan’ın Başbakan değil, AKP Genel Başkanı sıfatıyla Ahmet Türk ile görüşmesi gibi.
 
Görebildiğim kadarıyla Mesud Barzani liderliğindeki ve büyük ihtimal yarınlarda Neçirvan Barzani’ye geçecek olan Güney Kürdistan yönetimi, şimdiden Askeri anlamda işgal, (en basitinden Türk savaş uçaklarının her gün Güney Kürdistan sınırına tecavüzü) siyasi anlamda teslimiyet ( Türkiye’nin arka bahçesi), ekonomik anlamda da sömürülüyorken (Güney’de faaliyet gösteren firmaların tamamına yakını Fetullah Gülen bağlantılı), öyle görünüyor ki Fetullah Gülen okullarıyla (beyaz ölüm hücreleri olan Türk okulları) da yarınlarda, kültürel anlamda asimilasyona tabi tutulacaktır. Bu durumun farkında olmamaları imkansızken, “halkımız Bağımsızlık derse, biz Bağımsız Kürdistan’ı ilan edeceğiz”, demeleri, ne akla mantığa sığıyor, ne de kimse kusura bakmasın samimi geliyor!
 
Dördüncüsü;
 
2011 Ekim ayında yapılması planlanan ama hem Talabani hem de Barzani tarafından, “çatışma ortamı ve sınır ötesi operasyonlar” bahane edilerek Hewlêr’de yapılması beklenen “Kürd Ulusal Konferansı”nın iptali…
 
Kürd ulusunun hayatının söz konusu olduğu bu konferansın böylesi bir bahane ile iptali açıkçası Kürd halkını çok üzmüştür. Tam da sömürgecilerin Kürd halkının –özelde- Kuzey temsilcisi PKK gerillalarına saldırdığı bir zamanda birlik olunması gerekirken ve Konferansın gerçekleştirilip tüm parça Kürdlerinin ortak tutum ve karar almaları gerekirken, sömürgeciye yarar bir pozisyon alarak konferansın iptali, Kürt’ten çok işgalcilere yaramıştır. Senin kardeşinin kanı dökülecek ama sen bir araya gelmemek için sömürgecinin işgaline seyirci kalacaksın. Bu olacak şey mi? Aslında Sayın Barzani ve Talabani’nin “bir Kürd kedisini bile vermem” ile “Bırakujî olmayacak” sözlerinin ne kadar da içi boş olduğu ta o zamanlardan anlaşılmıştı. Sürece dikkatlice bakıldığında; yoğun anlamda “siyasi soykırım ve askeri imha operasyonlar” ının “Kürd ulusal konferansının” iptaliyle birlikte doruğa ulaştığı görülecektir.
 
Beşinci ve sonuncusu;
 
Sayın Barzani ve Talabani neden Kürd halk önderi Abdullah Öcalan için “ulusal temelde ama onurluca” birkaç girişimde bulunmuyor? Nedenini ben söyleyeyim; Çünkü Sayın Barzani Kürdistan’ı sadece Güney parçasından ibaret sanıyor. Tıpkı Kore’nin sadece Güney Kore ile sınırlı olduğunu sanan ABD’ye bağımlı ve kardeş halk Kuzey halkını satan Güney Kore yönetimi gibi. Sayın Barzani ve Talabani, Kuzey, Doğu ve Batı Kürdünü satar mı,(!) bilinmez ancak bilinmelidir ki Kürdistan, Doğu, Batı, Kuzey ve Güney’iyle Kürdistan’dır. ABD’yi bir Tanrı ve yenilmez güç olarak görenler, Kürdistan’ı ABD ve işbirlikçilerine peşkeş çekmemelidirler. Tarih ABD ve sömürgecilik karşısında onurlu bir direnişe geçmeyen ve Kürd halkının tamamının onuru ve özgürlüğü için mücadele yürütmeyip karşısında duran ve işgalci güçlerle her türden işbirliği içerisine girerek ruhunu satan kişiliklerden mutlaka hesap soracaktır.
*
Umarım yukarıda paylaştığım tüm kaygılarım yersiz, iddialarım asılsız ve mesnetsizdir! Zira kahin de değilim. Ancak birilerinin planları suya düşecek, kalbi kırılacak veya huzursuz olacak diye de gördüklerimi ve “bildiklerimi” yazmadan yapamam. Bu benim Kürdistan halkına olan onur ve namus borcumdur.
21.01.2012
 

Bir Kürdistan Hikayesi

Adana - Eruh'tan Mersin'in Toroslar mahallesine uzanan bir Kürt annenin öyküsü bu. "Zulüm et ki saltanatın tez yıkıla" dedirten bir dram. Meryem Erbay'ın bir kızı ve bir torunu cezaevinde, iki kızı HPG gerillası. Gerilla oğlunu öldüren devlet ise aynı çatışmada ölen polis için 90 bin TL ödeyemezse evine el koyacak. Erbey "Dünyada buna benzer başka bir zulüm var mı?" diye soruyor.

Onunki aslında 30 yıllık savaşın özeti gibi. İçinde devletin koruculuk dayatması, köy yakma, sürgün, gerilla mücadelesi ve taş attığı gerekçesiyle cezaevine konulan çocuk da var. Son 20 yılda bütün bunları ise Meryem Erbey yaşadı. Hayat hikayesi, aynı zamanda Kürdistan'daki savaş kadar direnişin de izleriyle dolu.

1992 yılında Siirt'in Eruh İlçesi'ne bağlı Bayramlı Köyü'nden devletin "korucu olacaksınız" baskısına boğun eğmeyen Meryem Erbey 8 çocuğu ve eşiyle Mersin'in Toroslar İlçesi'ne bağlı Turunçlu Mahallesi'ne göç etmek zorunda kaldı. Fakat zulüm burada da peşini bırakmaz:

'KÖYÜMÜZDE MUTLUYDUK'


"Köyümüzde toprağımız vardı, ekonomik durumumuz da iyiydi. Ancak koruculuğu kabul etmediğimiz için köyümüz yakılınca biz kendi köyümüzdeki baskılardan kurtulalım, gidelim derken geldiğimiz Mersin’de de baskıların en büyüklerine maruz kaldık. Evimiz onlarca defa basıldı. Çocuklarım, eşim, ben gözaltına alındım. Polis haftada en az 2 gün evimize gelip 'Çocukların nerde?' diye bize baskı yapıyordu.”

Erbey, 16 Temmuz 2006 günü gerilla saflarındaki oğlunun ölüm haberini aldı. Batman'ın Gercüş İlçesi'nde HPG gerillaları ile devlet güçleri arasında çıkan çatışmada oğlunun dışında HPG gerillası Mesut Erbey yaşamını yitirdi. Aynı çatışmada özel harekat polisi Erkan Serdar Salar da öldü.

Bu çatışma nedeniyle Erbey ve Altun ailelerine tazminat davası açan İçişleri Bakanlığı, polis memuruna ödenen tazminat yasal faizi ile birlikte her iki gerilla ailesinden istedi. Batman 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde 2009 yılının Eylül ayında karara bağlanan dava Erbey ve Altun ailelerine 64 bin TL para cezası verilmesiyle sonlandı.

'DEVLET ACIMIZA ACI KATMAYA ÇALIŞIYOR'

Yasal faiziyle birlikte ceza bugün 90 bin TL'ye ulaşmış durumda. Meryem Erbey, yaşadıkları yetmezmiş gibi şimdi de bu para cezasını ödenmezse evlerine haciz geleceğini ve kendilerini sokakta bulacaklarını söylüyor. Her an evden çıkartılma korkusuyla yaşayan Erbey ANF'ye şöyle konuştu:

"Size soruyorum; Dünyada bu zulme benzer bir zulüm daha var mı? Oğlum Mesut kendi iradesiyle PKK'ye katıldı. Ancak devlet hem çocuklarımızı öldürüyor, üstüne utanmadan bizden para isteyerek, acımıza acı katmaya çalışıyor.”
Kızları Halime 2001 yılında, Zozan ise 2003'te PKK'ye katılan Meryem Erbey'in hikayesi bununla da sınırlı değil. Erbey'in diğer kızı Maşallah ise 1,5 yıl önce, “örgüt üyeliği” suçlamasıyla tutuklanarak Karataş Kadın Kapalı Cezaevi'ne gönderildi. Maşallah, 20 yıl hapis cezası istemiyle yargılanıyor. Anne Erbey’in 16 yaşındaki torunu Serhat da geçtiğimiz ay “polise taş attığı” gerekçesiyle tutuklanarak Pozantı Çocuk Cezaevi'ne gönderildi.
CEZAEVİ KAPISINDA BARIŞ MÜCADELESİ

Yaşadığı bütün olaylara rağmen barış için mücadele etmeyi bırakmayan Meryem Erbey, "Bu yaşlı halimle günlerim çocuklarımı cezaevinde ziyarete gitmekle geçiyor, geri kalan zamanı mı ise barış mücadelesine ayırıyorum. Ne zaman bir basın açıklaması veya eylem varsa, ne olursa olsun gider katılırım. Bu ülkede barışı ancak analar, kadınlar getirebilir" diye konuştu.

Barış için ümitli olduğunu söyleyen anne Erbey, barışın kaçınılmaz olduğunu ancak, devletin barış konusunda adım atmadığını ifade ediyor.

Savaşın durması için bütün anneleri barış için mücadele etmeye çağıran Erbey'in son sözleri ise şöyle: "Barışın gelmesi halinde en çok analar sevinecek. Çünkü barışın gelmesi demek annelerin çocuklarına kavuşması demek."

ANF NEWS AGENCY

İçişleri Bakanlığı'ndan Urfa'ya Bir Haftalık Sıkıyönetim

İçişleri Bakanlığı, Amara yürüyüşü öncesinde Urfa'da 31 Mart-8 Nisan tarihleri arasında yapılacak her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşü gibi eylemleri yasakladı.
Urfa Emniyet Müdürlüğü tarafından yapılan açıklamada, PKK lideri Abdullah Öcalan'ın doğum günü nedeniyle 2004 yılından bu yana her yıl Amara köyünde doğum günü kutlaması yapıldığı yapıldığı belirtilerek, 31 Mart-8 Nisan tarihleri arasında Urfa kent merkezi ve ilçelerinde her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşü gibi eylemlerin yasaklandığı belirtildi.

ANF NEWS AGENCY

Sırrı Süreyya ÖNDER Anadil Karşıtlığını Latince Şiirle Vurdu! (VİDEO)

video

Ifri: AKP ve Kürt Hareketi Arasında Karşılaşma Vakti

Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (IFRI)
Paris - Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (IFRI) AKP iktidarının onuncu yılında Türkiye’deki siyasi durumu analiz etti. “Birkaç utangaç ilerlemeden sonra, Kürt hareketi ile hükümet arasında gerilimler yeniden ortaya çıktı” diyen enstitünün “Çağdaş Türkiye” programı için araştırma asistanı Julien Cécillon, çatışmanın en karanlık günlerine dönüş riskine işaret etti.

1979 yılında Thierry de Montbrial tarafından kurulan Fransa’nın temel araştırma merkezi IFRI Türkiye üzerine bir analiz yayınladı. Julien Cécillon tarafından kaleme alınan analizde gelinen nokta şöyle özetleniyor: “AKP’nin iktidara gelişinden 10 yıl sonra ve birkaç utangaç ilerlemenin ardından Kürt hareketi ve hükümet arasında gerilimler yeniden ortaya çıkarak, çatışmanın en karanlık günlerine dönüş riskini getirdi.”

ÖNCELİK ARTIK ASKERİ OPERASYONLARA VERİLDİ

Analizde, 2011 yılı içindeki askeri operasyonlar, 34 sivilin hayatını kaybettiği Roboski bombardımanı, Van’da yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği depremler ve depremzedelerin hükümete öfkesi ile PKK ve devlet arasındaki görüşmeler hatırlatıldı.

Başta Mart 2009’da Kürt legal partisinin 100’e yakın belediyeyi kazandığı seçimler olmak üzere AKP’nin aldığı seçim yenilgilerinden sonra, hükümetin Kürtlere sırtını dönerek sorunu güvenlikçi yöntemle ele aldığını kaydeden Cécillon, PKK ile kopan diyaloga da dikkat çekiyor.

“Kürt örgütü zayıflatmak ve daha uygun bir pozisyonda müzakereleri başlatmak ya da tamamen elimine etmeye teşebbüs etmek için, öncelik artık ordu operasyonlarına verildi” diyen Cécillon, “Güvenlikçi açıklamalar sertleşti, terörizm ile Kürt haklarını savunma yetkililerin gözünde inceldi” vurgusunu yaparak KCK operasyonlarına işaret etti.

KCK’nin 2005’de PKK lideri Abdullah Öcalan’ın bir açıklaması ardından kurulduğunu belirten Fransız araştırmacı, 2009’dan bu yana 8 bine yakın kişinin KCK davası kapsamında tutuklandığını, bunlar arasında çok sayıda belediye başkanı, avukat, sendikacı ve gazetecinin de olduğunu ifade etti.

KCK DAVASI NİTELİKLİ KÜRT SİYASİ ELİTİN YÜKSELİŞİNİ SABOTE EDİYOR

Bu toplu tutuklamaların 2006’da Terörle Mücadele Kanunu’nda (TMK) yapılan düzenleme ardından geldiğine dikkat çeken Cécillon, Haziran 2011’deki seçim sürecinde BDP’li adaylara getirilen YSK engeliyle davanın daha büyük bir boyut kazandığını yazdı. Hatip Dicle’nin vekilliğinin düşürüldüğünü de hatırlatan Cécillon, “KCK davası bir bütün olarak Kürt hareketini hedefleyerek, nitelikli yeni bir Kürt siyasi elitinin yükselişini sabote ediyor” tespitinde bulunarak, bu siyasi elitin belediyelerdeki yönetim yolu ile şiddete alternatif olabilecek bir kamu işleri idaresini öğrettiğine işaret ediyor.

Akademisyen Büşra Ersanlı ve yayıncı Ragıp Zarakolu gibi aydınların tutuklanmasıyla da davanın “adil yargılanma” karakterinde güçlü şüphelerin oluştuğunun altını çizen Cécillon,, yeni anayasa yazımının da henüz somut bir sonuç germediğini kaydediyor.

Kürt partisinin Kürt dilinin tanındığı bir “yerelleşme” modeli istediğine yazan analist, sık sık İspanya’daki Katalonya ve Bask Ülkesi’nin örnek gösterildiğini hatırlatıyor. Analizde, Demokratik Toplum Kongresi’nin 14 Temmuz’da “demokratik özerklik” ilan ettiği de hatırlatılırken, “Bu girişimin çerçevesi bugün itibariyle belirsiz olsa da ve etkilerini hemen göstermese de, çoğu kişi bunda gizli bir bağımsızlık biçimi görüyor” yorumunda bulunuyor.

ASKERİ ÇÖZÜM İLE KÜRT TALEPLERİ ARASINDAKİ AYRIM DERİNLEŞİYOR

Analist, “Her halükarda, yerelleşme Türkiye’de tıkanmış durumda. Zira devletin yoğunluğunu azaltma biçimi ve ayrılıkçılığın teşvik edilmesi olarak algılanıyor. Bununla birlikte devletin reformu için büyük bir sorunu teşkil ediyor ve sadece Kürt sorununun çözümü için de değil. Ama kurumsal reformu programına alan AKP bugün değişim iradesinde çok daha az sağlam duruyor” diye belirtiyor.

Fransız araştırmacı şu sonuca varıyor: “Devlet ile Kürt hareketi arasında karşılaşma atmosferine geri dönüş ile, AKP açılım partisi imajını kaybetti. Erdoğan hükümetinin otoriter ve merkeziyetçi Türk kurumsal sistemine kusursuzca aktığı görülüyor. Orduya ve Kemalist kurumlara karşı uzun süre mücadele ile damgalanan AKP, fiili olarak temsil ettiği ve kontrolü altına aldığı bir devleti reformdan geçime konusunda daha az istekli. Kürt hareketi açısından ise yetkili makamlarla çatışma bir bütün olarak kalmaya devam ediyor. Bu da çatışmanın en karanlık günlerine dönüş riskini getiriyor. Hükümet tarafından tercih edilen askeri çözüm ile yavaş yavaş radikallik kazanan Kürt hareketinin talepleri arasındaki ayrım derinleşiyor. Genellikle sosyal ve ekonomik olarak marjinalleşen Kürt gençleri dağ tarafından yeniden sınanıyor.”

ANF NEWS AGENCY

Son Tanıktan Zilan Katliamı (Röportaj Özel)


 
Van - Türk devleti, 1930 yılında, Ağrı başkaldırısından sonra Zilan Vadisine sığınan Kürtlere karşı tarihinin en büyük katliamlarından birini gerçekleştirdi. 44 köy ateşe verilirken 15 binden fazla insan vahşice katledildi. Cumhuriyet Gazetesinin o tarihte yayınladığı bir haberde kullandığı “Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur” cümlesi katliamın boyutunu gözler önüne seriyordu.

Katliam sırasında 10 yaşında olan 91 yaşındaki Hacı Şebap Kandemir, katliamı ANF’ye anlattı. Kandemir, Türk ordusunun, Erciş’teki Kara Yusuf Camii’ni tıpkı Naziler gibi, bir toplama kampı gibi kullandığını belirterek, “Askerler Gelîyê Zilan’daki insanları gündüz getirip Erciş’in büyük camisi olan Kara Yusuf Cami’sinde topluyorlardı. Orayı cezaevi olarak kullanıyorlardı. Akşam olunca da bu insanları götürüp öldürüyorlardı. Bu şekilde abartısız günde 200 kişiyi öldürüyorlardı” dedi.

İşte tanığının gözünden Zilan katliamı....

KIRTULDUĞUMUZU DÜŞÜNÜYORDUK AMA YANILMIŞIZ

Ağrı isyanı sırasında can korkusundan yaylaya çıkmıştık… Birkaç gün kaldıktan sonra tekrar köyümüze dönmeye karar verdik. Köyümüzün ismi Çakırbey’dir. Akşamdan yola çıktık. Gece boyunca yürüdük. Şafakla beraber köye vardık. Köyü de geçip Kevırê Qul (delikli taş) mevkisine kadar geldik. Yolda Mistefayê Meyro’ya rastladık. O da milis olmuştu. “Geri dönün, geri dönün! Köyümüz katliam sahasında değildir! Geri dönün” deyince biz de köyümüze yani Çakirbeg’e geri döndük fakat hala tedirgindik.

Annem Heno Hatun’una dedi ki, “Heno Hatun, askerler gelip bizi öldürecekler, gelip jandarmaların cenazelerini götürecekler, bizi de öldürecekler.” Heno Hatun’un onayıyla Çakırbeg’in yanındaki ormanlık vadiye gidip saklandık.

Gece yola çıktık, sabaha doğru İncesu köyüne vardık. İncesu köyü katliam sahasında değildi; çünkü o köyde Feto vardı. Feto milis olmuştu. Bayağı yetkiliydi. Köyünü kurtarmıştı. Oraya, yani Bekirîlerin arasına gittik. Askerler burada 5 bine yakın insanı toplamışlardı. Hepsi de artık Geliye Zilan esiriydi.

Biz kurtulduğumuzu düşünüyorduk. Ama yanılmıştık. Güya aynı aşiretteniz diye orası güvenliydi. Askerler bizi de bu 5 bin kişinin arasına kattı. Yaralılar, inlemeler, cesetler, birbirini kaybedenler, yetim kalmış çocuklar… İncesu’da bir hafta kaldık. Etrafımızda hem milisler vardı hem de askerler vardı. Bir hafta sonra hepimizi topladılar.

Önümüzde milisler ve etrafımızda askerlerle birlikte Erciş’e doğru yola çıktık. 5 bin insan… Her aşiretten ve her köyden hemen hemen insan vardı bu kalabalıkta. Mılis Sidîqê Heso ile kardeşi Zeko hemen önümüzde yürüyorlardı. Ellerinde bir kâğıt vardı. Önümüze çıkan askerlere bu kâğıdı gösteriyorlardı. Yola düştüğümüzde kalabalığın bir başı İncesu köyünde olmasına rağmen bir başı Êrşat köyüne ulaşmıştı bile.

CENAZELERİ ATEŞE ATIP YAKIYORLARDI


Êrşat’a geldiğimizde askerler Sılêmanê Mamê ailesinin evlerini yakmıştı. Cenazeleri de ateşe atıp yakıyorlardı, Bunları o zaman Êrşat Köyünde (ışıklı) gördüm. Bizi sonra Erciş’e getirdiler.

Orda da artık kimin adamı varsa gelip yakınını, akrabasını kurtarabiliyordu. Bizim Ahmet’in evi de Erciş’teydi. Gelip bizi kurtardı, annem ve iki kardeşimle beraber evine götürdü. Devlet nezdinde bir yakını olmayanları da akşam oldu mu götürüp Aşê keşişte, Aşê Davuda’da öldürüyorlardı. Sonra da işte Êrşat (Işıklı) köyüne gittik.

Seyid camisinden Êrşat mezarlığına kadar yolun her iki tarafı kurşuna dizilmiş insan cesetleriyle doluydu. Yazın başlarıydı. Kanları toprağın üzerinde simsiyah bir tabaka oluşturmuştu; annem yine gözlerimi kapattı. Korkmamam için…

ASKER, İNSANLARI GÜNDÜZ CAMİYE TOPLAYIP AKŞAM ÖLDÜRÜYORDU

Erciş’in büyük camisi (Kara Yusuf Cami) var ya işte orasını cezaevi olarak kullanıyorlardı. Askerler Gelîyê Zilan’daki insanları gündüz getirip bu camiye kapatıyorlardı. Akşam olunca da götürüp öldürüyorlardı. Aşê Davuda’da ve Aşê keşiş’e götürüp öldürüyorlardı.

Heyderbeg (Haydarbey) yolu üzerinde öldürüyorlardı. Örene (Wêrane) yolu üzerinde öldürüyorlardı. Yekmal yolu üzerinde öldürüyorlardı. Bu şekilde abartısız günde 200 kişiyi öldürüyorlardı. Babam gidip Sidîqê Heso ile konuştu. Sidîq ta Diyarbekir’e kadar gitti özel bir emir getirip Derviş Bey’e verdi. O şekilde bizim aile de kurtuldu. Babam evimizi Êrşat köyüne götürdü. Ebubekirê Ferho’yu sürgün etmişlerdi, yani evi boştu. Babam, Sidîqê Heso’nun yanına gitti. Durumumuzu anlatıyor.

Sidîqê Heso da diyor ki, “Bize zamanında çok iyiliğiniz dokundu, git aileni al buraya getir.” Biz de Erciş’te bekliyorduk. Babam artık gelmedi. Amcam Ahmet bizi almaya geldi. Bendim, annem ile iki kardeşim… Amcam bizi Seyid Abdülvahap camisine götürdü önce. O zaman gördüm; camiden Êrşat’a kadarki olan yolun her iki tarafı cesetlerle doluydu.
Şimdiki Erciş emniyet müdürlüğü binası var ya işte o zamanlar, emniyet binasının olduğu yer ve önündeki dükkânların olduğu yer bomboştu, camiyi (Kara Yusuf Paşa Camii) cezaevi olarak kullanıyorlardı. O boş alana topluyorlardı önce. Bazıları ayaktaydı. Bazıları oturuyordu. Bazıları zincirlerle birbirlerine bağlıydı. Bazıları elbiselerini çıkarıyordu. Sonra askerler dipçiklerle vura vura camiye götürüyordu onları. Akşam oldu mu götürüp öldürüyorlardı. Sonra başka bir kafileyi… Bu şekilde öldürülmeler 2 ay boyunca sürdü.

BAZI CENAZELER TOPLU OLARAK GÖMÜLDÜ

İsyandan 10 yıl sonra Milis başının (Süleyman Erdinç) izniyle yaylalara çıkabiliyorduk. O yaylalar o zamanlar yemyeşildi. Kemikler ise yeşilliğin içinde bembeyaz mantarlar gibi görünüyordu. İnsan kemikleri… Etlerini zaten hayvanlar yemişti… Cenazeleri yakıyorlardı. Bazı cenazeler de toplu olarak gömüldü... Daha çok kemikler gömüldü…

İNSANLARIN KURŞUNA DİZİLDİĞİ ALAN CEMAATE TAHSİS EDİLDİ

Hacı Şebab Kandemir’in anlattığı Erciş’teki bu toplama yerlerinin hemen yanındaki Erciş Lisesi yıkılıp yerine Hükümet Konağının temellerini atmak için bu yerler kazıldığında insana ait yüzlerce kafatası ve kemik çıkmıştı. Bu bulgular üzerine yetkililer iş makineleriyle aynı gün kemiklerin üzerini kapatmışlardı. İlçe halkı, yıllardan beri cesetlerin büyük bir kısmının bu alana gömüldüğünü söylüyor. Hacı Şebab Kandemir’in söylediği, insanların kurşuna dizildiği başka bir yer olan Aşê Davuda mıntıkası ise Fettullah Gülen Cemaatine bağlı Serhat Koleji’ne tahsis edildi.

ZİLAN KATLİAMI

20 Haziran -12 Temmuz 1930 tarihleri arasında Van ile Karaköse (Ağrı) arasında Zilan harekatı gerçekleştirdi. Bu harekat sırasında 12 Temmuz 1930 veya 13 Temmuz 1930'da Zilan katliamı yaşandı ve Ağrı eteklerindeki köyler tamamen yakıldı. Köylüler ise Erciş’e sevk edildi. Zilan katliamında öldürülen insan sayısının en az 15 bin olduğu belirtiliyor.
Cumhuriyet gazetesi 16 Temmuz 1930 tarihinde katliama ilişkin haberinde, “Ağrı Dağı tepelerinde tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur” diye yazmıştı.

ANF NEWS AGENCY

Eski Stratejiye Yeni Kılıf Ya Da Gündem Saptırma

Yeni TC stratejisi belli oldu:  Sonuna kadar şiddet, sonuna kadar katliam. Fikret Bila yeni stratejinin davulu, Cengiz Çandar gibileri de zurnalarıdır. Aslında iki anketin farklı soruları gibi Kürtleri sınayan bir durumla karşı karşıyayız.

Türkiye hiç bir zaman bu konuda eskimedi ki yenilensin. İktidarların farkı sadece döneme göre askeri, siyasal ve toplumsal silahları, Kürt Hareketi'nin düzeyine göre yenilenmektedir.
Asıl olan mesele yenilenmesi değildir; tehdit ve şantaj haline getirilmesidir. Korkmak, zor ve ıstırap çekici gelse de en kolayca en kölece bir zavallılıktır. Kürtler bir daha korkmayacaklardır çünkü zora alıştılar.

AKP'nin darbeci anayasası, polisi ve “Süpermen”leri durduramadıkları Newroz’un intikamı içerisindeler. Adeta ; "başarırsanız katlederiz" şeklinde bir tavır var.

Batı Kürdistan’da özgürlüğe yaklaşıldıkça Türk faşizminin Kürtlerle ipleri koparma hızı artmaktadır. Buna denenmiş tükenmiş bahaneler üreterek olası katliamlara zeminler aranmaktadır.                                       

AKP üç beş açılım kırıntısıyla Kürtleri kandırmayınca değişik kalemşorlar aracılığıyla "bakın ikna olmazsanız başınıza bunlar gelir" dedirterek kendisince Kürt Hareketini “terbiye etmeye” çalışmaktadır.
Diğer taraftan bir kaç kişi karşı çıkarak sonuçta devletin yarattığı bir gündeme güya herkesi sürükleyecek. Kürt Hareketi ve Kürt halkı kendi düzeyiyle eylem ve yapılandırmasına devam etmelidir. Gündem belirleyen olmalıdır.

Biz devlet içinde güya çözüm isteyen ve istemeyenlerin seyircisi olmaktan vazgeçmeliyiz. Türkiye’de aydın geçinenler yazdıkları 'olumlu' makalelerden sonra sistemle yaşamaya devam ediyorlar mı?

Evet ediyorlar.

Türkiye’de çözümden yana görünen aydınlar diğer parçalarda bir kazanım sinyali olduğunda da devlete akıl vermekten geri durmuyorlar.

O halde devletin rol verdikleriyle çözümü tartışmak çözümsüzlükte oyalanmaktır.

2012 Newrozu'nun verdiği ders, Kürtlerin kendi gündemini ve kendi sistemlerini yaratması gerektiğidir.

Devletin kurumlarına, yasalarına, basınına ve akil adamlarına gündem belirleme fırsatı verilmemelidir.

Üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla kaplı olan TC, bugünlerde üç tarafı Kürt realitesiyle kaplı bir döneme girmektedir. Bu yüzden Davutoğlu’nun "komşularla sıfır problem" tezi giderek "komşularla her türlü problem" tezine doğru evrilmektedir.

Ozan Erdem

Türk Derin Devleti'nin Fransa'daki Faaliyetleri Deşifre Edildi

Bir zamanlar Türkeş'in koruması Yusuf Ziya Arpacık
Fransa’da Aralık ve Ocak aylarında ermeni soykırımını suç sayan yasa tasarısına karşı yapılan Türk gösterilerinin arka planı deşifre edildi. Fransa İç İstihbarat Servisi DCRI’nin hazırladığı raporda, milliyetçi ve ırkçı faaliyetlerin nasıl örgütlendiği ve Türk istihbaratı tarafından nasıl yönlendirildiği anlatılıyor. Raporda, Fransız ajanlarının bu derneklere sızdığı anlaşılıyor.

Bir kopyasını ANF’nin elde ettiği istihbarat raporunda 22 Aralık ve 21 Ocak tarihlerinde soykırım yasa tasarısını protesto gösterilerini örgütleyen kurumların faaliyetleri ve ilişkileri not ediliyor. Raporda, birçok suça bulaşmış milliyetçilerin Türkiye, Kerkük ve Azerbaycan gibi alanlarda çekilmiş silahlı ya da üniformalı resimleri de yer alıyor.
DERNEKLER

Raporda, Ermeni soykırımını inkârın “Türk topluluk kimliğinin temelini oluşturduğu görülüyor” tespiti yapılıyor. Resmi olarak gösterileri Pantin’de merkezi bulunan Fransa Türk Federasyonu ile aralarında Lyon merkezli Fransa-Türk Dernekleri Koordinasyon Komitesi ve Rhone merkezli Atatürkçü Düşünce Derneği’nin de olduğu başka örgütler tarafından düzenlendiği belirtilen raporda, ayrıca Paris merkezli Anadolu Kültür Merkezi ile Fransa’da yayın yapan iki medyanın güçlü katılımı olduğu vurgulanıyor. Bu son ikisinin Turquie-news ve RadioMIT olduğu belirtilirken, MİT için “Türk meslektaşlarımızın baş harfleri” ifadesi kullanılıyor.

FEDERASYON DEĞİL, ÜLKÜ OCAĞI

Fransa Türk Federasyonu’nun “kesinlikle federatif bir karakteri olmayan” bir panavrupa organizasyonun Fransız kolu olduğunu not eden DCRI, gerçekte ise bunların ülkücüler olduğunu belirtiyor. Rapora göre, bu Avrupa hareketi Almanya’da ikamet eden Cemal Çetin tarafından yönetiliyor. Cemal Çetin’in Aralık’taki eyleme katıldığını hatırlatan DCRI’nin rapora iliştirdiği bir fotoğrafta Çetin’in yanında Fransa Türk Federasyonu’nun başkanı Nihat Bozdağ dikkat çekiyor.

Raporda, ayrıca aynı organizasyonun Anvers (Belçika) kolu temsilcisi Midhat Öztürk, Strasbourg temsilcisi Aytekin Kıraç (Dadaloğlu) ile Belçika “Ülkücü Gençlik” organizasyonu başkanı Muhammed Aksoy’un da eylemde hazır bulunduğu ifade ediliyor. Her ne kadar bazıları tespit edilmese de birçoğunun DCRI tarafından iyi tanındığının kaydedildiği raporda, özellikle hareketin sembolik isimlerinden “ Ülkücüm (Ülkü Akça) ile teyzesi Ersan Ertuğrul Taştan’a dikkat çekiliyor.

ÜLKÜCÜ BELEDİYE BAŞKAN YARDIMCISI

Herouville Belediye Başkan Yardımcısı Taştan’ın bazı durumlarda ülkücü işaretleri kullandığına işaret edilen raporda, Ersan Taştan’ın Fadime ismi ile de tanındığı ve belediyede gençlikten sorumlu olduğu belirtiliyor. DCRI’ye göre Taştan aynı zamanda yerel ülkü ocaklarının da sorumlusu ve “ünlü” ülkücü Tayfur Taştan’ın eşi olduğu vurgulanıyor.

Raporda, “Bu açıdan, Herouville Belediye Başkanı’nın Bayan Taştan’ın paralel faaliyetleri konusunda çok iyi bilgilenmesi ve kuşkusuz belli ölçüde seçim hesabıyla onlara kefil olduğu not edilmeli” deniliyor. Fotoğraf altı bir notta ise Herouville Belediye Başkanı Rodolphe Thomas’ın Fransa Türk Federasyonu’na açık destek verdiği kaydediliyor.

KARANLIK OPERASYONLARIN ADAMI

Yine bir başka fotoğrafta Taştan, Ocak 2012 eyleminde Senato yakınındaki bir kafede Yusuf Ziya Arpacık ile görünüyor. DCRI’ye göre Arpacık, Türkiye tarafından direk veya dolaylı olarak yürütülen çok sayıda karanlık operasyona karıştı. Raporda Arpacık’ın bir biyografisi de sunuluyor: 1958 Erzurum doğumlu, İstanbul Üniversitesi tarih fakültesinde okudu ve 1978’de ülkü ocaklarına katıldı. 1980’de, devlet darbesinden hemen önce, milliyetçi güçlerin saffında çatışmalarda yer aldı. 10 yıl hapse mahkûm edildi, iki kez kaçtı. Cezaevinden çıkınca, “Türk düşmanlarına” karşı birçok yabancı ülkede çeşitli saldırıları organize etti. Bir süre, MHP’nin kurucusu Alparslan Türkeş’in de kişisel korumalığını yaptı. Raporda, Arpacık’ın Türkeş ile çekilmiş resminin yanı sıra cezaevindeyken, bilinmeyen bir başka yerde elinde silahlı bir pozu ile yine Azerbaycan güçlerinde üniformalı bir resmi ve Karabağ’da Ermenilere karşı çekilmiş bir resmi yer alıyor.
KERKÜK VE KARABAĞ’DA

1992’de kendisini Derin Devlet’in bir “fedaisi” olarak tanıtmış ve Karabağ’da Ermenilere karşı savaşa gönüllü katılmış. 2003’te Irak savaşı sırasında Kerkük’te teğmen albay olarak dikkat çekerken, burada Türkmenlerin “savunmasını” organize ettiği belirtiliyor. Bu savaşçı tecrübesinden ötürü ülkücü camiada kazandığı saygıdan dolayı onan “Yusuf Hoca” unvanı veriliyor. Birçok kitabı da bulunuyor. Bunlar arasında 1992-1994 Karabağ savaşını Azeri cephesinden anlatan Kar Fırtınası yer alıyor.

ERGENEKON’DA GİZLİ TANIK

2007’de Ergenekon davası patlak verince, ismi gizli tanıklar arasında yer alıyor. 2006’daki Danıştay saldırısının temel sanığı Osman Yıldırım’ın saldırının organizatörleri olarak Albay Muzaffer Tekin’le birlikte Yusuf Ziya Arpacık’ı işaret ediyor. Mehmet Eymür de sorgusu sırasında “milliyetçi savaşçı” Arpacık’ın Veli Küçük’ün Kerkük’te elinin altındaki adamlarından biri olduğunu söylemiş.
Gösterilerin organizatörleri arasında Atatürkçü Düşünce Derneği ile Talat Paşa Komitesi de var. DCRI’ye göre muhtemel ideolojik farklılıklara rağmen, Talat Paşa Komitesi, Atatürkçü Düşünce Derneği ve ülkücüler arasında bir “suç ortaklığı” bulunuyor. Raporda bu tez birlikte çekilmiş fotoğraflarla da destekleniyor.
RADIO MIT

Eylemlerin organizasyonunda rol alanlar arasında Radio MIT de dikkat çekiyor. Milliyetçi bir grup tarafından Lyon merkezli yönetilen radyo her ne kadar MIT’i “Made In Turkey” olarak ifade etse de, DCRI bunun Türk istihbarat servisinin baş harfleri olduğuna işaret ediyor. Raporda, şöyle deniliyor: “Eğer gerçekte bu radyo meslektaşlarımız tarafından yönetiliyorsa (servislerimizden doğrulanması istendi), MİT’in Türkiye’nin iletişimini yükseltmek için farklı araçlar kullandığı anlamına geliyor: aşırı operasyonları için Fransa Türk Federasyonu, yumuşak lobi için RadioMİT.”

FRANSIZ İSTİHBARATÇI TARAFINDAN YÖNETİLEN TÜRK SİTESİ

Bu olasılığın Radio MIT’in bazı operatörleri ile www.turquie-news.fr sitesi arasındaki suç ortaklığıyla da akredite odluğu ifade ediliyor. “Bu site resmi olarak bizim saygın bir muhabirimiz tarafından yönetiliyor. Bizim talebimiz üzerine, muhabirimiz kendi tarihçi formasyonuna ihanet eder bir şekilde yeterli düzeyde belgeleyici bir lobi faaliyeti yürütüyor” diyen DCRI, sözkonusu şahsın tarihçi sıfatıyla Türk çevreleriyle iyi ilişki kurduğunu kaydediyor. “Mevcut durumda Ankara’da milliyetçi bir ocak nezdinde staj yapıyor. Eylemi bize hem Türk meslektaşlarımızın eylem biçimlerini hem de Fransa’daki muhaliflerinin (Ermeniler, Kürtler…) reaksiyon biçimlerini tanımamıza yardımcı oluyor.” Bazı medya organları sözkonusu "tarihçinin" UŞAK'ta staj yapan Gauin Maxime olduğunu iddia ediyor.

Kültür merkezlerinin eylemler için bir vitrin olarak sunulduğunun belirtildiği raporda Raşid Nekaz isimli ajitatörün de Ocak 2012 gösterisinde yer aldığı ifade edilerek, tartışmalı bir kişilik olduğu belirtiliyor. Nekaz’ın kendi kişisel çıkarın için farklı davalara el attığını dile getiren DCRI, Romanlar için yapılan eylemlere katılarak Sosyalist Parti’ye yaklaştığı ya da türban taktığı için ceza alan kadınların cezalarını ödeme önerisi yaptığına dikkat çekiliyor. Raporda bu şahsın 13 Ocak’ta Türkiye’ye giderek hükümeti “Cezayir Soykırımı” konusunda bir yasa çıkarmaya zorladığına işaret ediliyor.
ANKARA’NIN DİREKTİFLERİ İLE HAREKET EDİYOR

Tüm bunların analizini yapan DCRI, Fransa ve Avrupa’daki Türk toplumlarının geniş bir şekilde, “ulusal çıkar” olarak ifade edilen bazı konularda ortaklaşan organizasyonlar tarafından yapılandırıldığı vurgulanıyor. Bu organizasyonların kolaylıkla ve doğrudan Türk gizli servisleri tarafından yönlendirildiğinin kaydedildiği raporda, sözkonusu organizasyonların da hükümetin direktifleri doğrultusunda hareket ettiği dile getiriliyor. DCRI, bu bilginin Ankara’daki ilişkileri tarafından da doğrulandığını belirtiyor.

Bazı durumlarda, bu geniş yapılanmanın üçüncü bir devlet tarafından finanse edildiğine dikkat çekilirken, bunun sadece Ermeniler için değil güvenlik açısından sorun teşkil ettiği dile getiriliyor. “Bu açıdan bazı Fransız siyasi sorumluların toleransı da sorun oluşturuyor” uyarısı yapılan raporda, son olarak Milli Görüş unsurlarının dini ağırlığına da işaret ediliyor.-

ANF

Maxime Azadi/Paris