25 Mart 2012 Pazar

Öldürülmüş Kadrajlar: Kürt Basını Direniyor



Berxwedan Yaruk


'Özgür' kelimesi ile Türkiye’yi bir arada kullanırken elim klavyeye gitmiyor. Sözcüklerin asılsız iyimserliğe yardım ve yataklık etme niyetleri hiç yok. Bunun yanında bir de 'Basın' var tabiî ki. ‘Baskı’ sözcüğünün aşinalığı evlere 'baskın', iradeyi 'bastırmak' ve cinsel 'baskı' ile hafızalara kazınınca 'özgür' ile yan yana gelmesi pek olası değil.

Özgür basın... Kürt halkı için 1898'de Mısır'ın başkenti Kahire’de başlayan bu serüven 107 yıl sonra Brüksel’de mücadelesine devam ediyor.

Mayınlı arazi Türkiye ile sınırlı değil elbet. 1995'de 'demokrasi' ve 'medeniyetin' merkezi olduğunu iddia eden Avrupa'da yayın hayatına başlayan Med TV 4 yıllık bir özgürlük kiralayabilmişti Avrupa hukuku ve adaletinden. Kirli savaşın somutlaşmış görüntülerini dünyaya duyurması ''PKK propagandası yapıyor'' olmasına gayri ihtiyari sağlam gerekçeydi Avrupa nezdinde. Kimyasallar ile öldürülmüş, cenazeleri, yerlerde sürüklenen ve parçalanan gerilla görüntüleri 'propaganda' idi 'medeniyet' temsilcilerinin parlamentosunda.

Kapatılır kapatılmaz Medya TV adı ile özgür basın geleneğine devam eden Kürt aydın ve gazetecileri 1999'dan 2004'e kadar bin bir türlü zorluklara, engellemelere karşın ayakta durabilmişti. Kapatılma gerekçesi, konseptin Türkiye ile koordine içinde yürütüldüğünü ortaya koyar nitelikteydi. Medya TV’nin kapatılmasına malum gerekçe ise ’Med TV’nin devamı olma niteliği taşıması!’

Aynı süreçte Türkiye’de de partiler bir öncekinin devamı olduğu iddiasıyla kapatılıyordu. 2004’te Roj TV dört farklı dil ile yayını başlatmış evrensel nitelikler taşıdığını salt bir halkın ağzı değil insanlığın ve Ortadoğu halklarının sesi olduğunu pratiğiyle ortaya koyuyordu. Bu zorlu maratonda Med TV 4 yıl, Medya TV 5 yıl halka ulaşabilmişti. Bugün 2012 yılında Roj TV’nin kapatılmış olması akıllara her seferinde birer yıl artan adalet anlayışı esprisini getirmiyor değil!

Yazılı basın önündeki engeller ise kapatmalar ile sınırlı kalmayıp faili meçhul cinayet ve bombalamalar ile devam ediyordu. İlki 1990 yılında halk gerçeği ile başlayıp birkaç ay elden ele verilen gazete sonrasında Yeni Ülke, Özgür Gündem ve Özgür Ülke ile geleneğini sürdürmüştür.

Apê Musa(Musa Anter) ve ‘küçük generallerinin’ ölesiye sürdürdüğü bu mücadele özgür basın geleneğinin en büyük temsilcilerinden olan Özgür Ülke gazetesinde büyük bir emekle devam ediyordu. 3 Aralığı 4 Aralığa bağlayan gece saat 3.10 civarında gazete binası dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in emri ile bombalandı ve bunun imzalı belgesi ele geçirildi. Gazete dağıtımcısı Ersin Yıldız yaşamını yitirirken 23 gazete çalışanı da yaralandı. Ortada ne bir bina ne bir insan kalmamışken ertesi gün Özgür Ülke gazetesi ''Bu ateş sizi de yakar'' manşetiyle ayakta durduklarını, yılmayacaklarını ilan ediyordu yedi düvele.

Yasaklı kelime listeleri TRT'den duyurulup genelge olarak dağıtılıyordu. Kürt sözcüğü resmi olarak yasak! Listenin devamına baktığımızda gerilla, asi, mülteci, isyan, Kürtlerin özgürlük mücadelesi, başkaldırı, operasyon, barış çağrısı, Botan, Amed, Serhad, Dersim, lider kadrosu, Marksist-Leninist örgüt, Kürt milletvekili, Kürt bayrağı, Kürt devleti, Kürt liderler...

Kürt halkının geçmişi bugünü ve geleceği ile ilgili tüm istek, serzeniş ve acılarını nitelendirebilecek her kelime yasak! Bununla beraber açlık grevine giren insanların görüntüsünü yayımlamak fotoğraflarını çekmek de DGM'de yargılanmaya, kanalının kapatılmasına fazlasıyla gerekçeydi ve hatta her an 'kör' bir kurşuna kurban gidebilirdin.

1876 yılı imparatorluğunda mevzuata giren basın özgürlüğü ilkesi ancak 1. Meşrutiyet’e kadar ayakta kalabilmiş, sonrasında her basım öncesi müsaade yasası uygulamasınca sansür müdürleri tarafından ‘görüldü’ imzası atılmayana dek sayfalar okura ulaşamazdı.

Günümüz cezaevi mektup sisteminin temeli diyebiliriz. Temelini 1. Meşrutiyetten sonra alan bu baskıcı, kontrolcü ve muhaliflerin sesini kısıcı tarz gittikçe dozajını arttırmış cinayet ve bombalamalarla sistemini idame ettirmiştir. Savaşların artık tank, top, tüfekten öte görsel iletişim ağıyla sürdürüldüğü bir dönemde özgür basın neferlerine bu denli saldırı sürpriz değil ancak yine bu denli baskı ve zulüm dönemin gelişmişliği ile fena halde çelişkili.

Bir gazetenin genel yayın yönetmeni yada muhabiri olmak 10 insan ömrünün bile yetmeyeceği kadar hapis cezası almaya yeterli. Gazete dağıtımcısı olmak ise akşam ev yolunda kaçırılıp bir ağaca bağlı halde ölü bulunmana 'haklı' gerekçe!
Eylem anında göstericiden önce vurulması gerekenler listesinde fotoğrafının yer alması özgür basın ile mutlaka ilişkinin olduğunun göstergesi...

Bir ülkede gazeteciler öldürülüyorsa, muhabirler tutuklanıyorsa çok daha büyük katliamların kapıda olduğu bilinmelidir zira görmediğiniz gitmediğiniz yerde olan biten her şey küçük generallerin 'ölü' kadrajında gizlidir.

Bu yazıyı kaleme alıyor zorunda olmanın dayanılmaz ağırlığı ise Özgür Gündem’in bir gece baskını ile yeniden kapatılmış olup ertesi gün çıkacak olan tüm sayılarına ‘ileri demokrasi’ müritlerince el koyulmuş oluşu.

KAPATILAN GAZETELER

Halk Gerçeği-1990

Yeni Ülke:20 Ekim 1990-Nisan 1993

Özgür Gündem:31 Mayıs 1992-14 Nisan 1994

Özgür Ülke:28 Nisan 1994-2 Şubat 1995

Yeni Politika:13 Nisan 1995-16 Ağustos 1995

Özgür Yaşam: 7 Ekim 1995-12 Aralık 1995

Demokrasi:12 Aralık 1995-3 Mayıs 1997

Ülkede Gündem:7 Temmuz 1997-23 Ekim 1998

Özgür Bakış:18 Nisan 1999-21 Nisan 2000

Yeni Gündem:27 Mayıs 2000-31 Nisan 2001

Yedinci Gündem:23 Haziran 2000-26 Ağustos 2002

Yeniden Özgür Gündem:2003

Ülkede Özgür Gündem:2004

Toplumsal Demokrasi:2006

Gündem:2007

Yaşamda Gündem 2007

Özgür Yorum 23 Aralık 2008

Gelecek 28 mayıs 2008-27 Eylül 2008

Azadiya Welat:26 şubat 1994-2010

KATLEDİLEN KÜRT GAZETECİLER

25 Şubat 1992’de Batman’da Yeni Ülke muhabiri Cengiz Altun 2 Haziran 1992’de Nusaybin’de, Yeni Ülke muhabiri Mecit Akgün 8 Haziran 1992’de, Özgür Gündem muhabiri Hafız Akdemir 29 Temmuz 1992’de Batman’da, Özgür Halk Dergisi’nden Çetin Ababay 9 Ağustos 1992’de Gercüş’te, Özgür Gündem Muhabiri Yahya Orhan 9 Ağustos 1992’de Ceylanpınar’da, Özgür Gündem Muhabiri Hüseyin Deniz 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da, Özgür Gündem yazarı Musa Anter 9 Ocak 1993’te Van’da, Özgür Gündem Muhabiri Orhan Karaağar 18 Şubat 1993’te Urfa'da, Yeni Ülke Muhabiri Kemal Kılıç 28 Temmuz 1993’te Bitlis’te, Özgür Gündem muhabiri Ferhat Tepe 12 Mart 1994’de Siverek’te, Gündem muhabiri Nazım Babaoğlu 29 Mayıs 1994’te Batman’da, Özgür Ülke muhabiri İsmail Ağay 3 Aralık 1994’te İstanbul’da, Özgür Ülke’den Ersin Yıldız 28 Ağustos 1995’te Bitlis’te, Yeni Politika muhabiri Seyfettin Tepe 28 Ağustos 1995’te Bitlis’te, Özgür Gündem muhabiri Mehmet Şenol 30 Ağustos 1994’te Kulp’ta öldürüldüler.

Tüm kirli ittifaklara, baskılara,dayatmalara ve tehditlere karşın özgür basın çalışanları, bu uğurda yaşamlarını feda etmiş arkadaşlarının izinde, Apê Musa’nın küçük generalleri olarak, kılı kırk yararak yürümeye devam ediyor…

ANF NEWS AGENCY

Enes Ata’dan ‘Yeni Stratejiye...’ Kürt Sorunu

Amed Dicle
 
 
6 yıl önce, 24 Mart 2006 tarihinde 14 cenaze getirildi Diyarbakır’a.

Cenazeler Diyarbakır, Muş, Bingöl üçgeninde yaşamını yitiren gerillalara aitti.


30 yıllık savaş sürecinde bu kente binlerce cenaze getirilmişti... Ancak 1999 yılında, gerillanın ‘sınır dışına’ çekildiği süreçten sonra ilk defa bu kadar cenaze, toplu halde getiriliyordu Kürtlerin siyasal merkezine...


Kürt sorununun barışçıl şekilde çözülmesi için girişimlerin yoğunlaştığı, halkın barış için sokaklarda gösteriler yaptığı, Newroz’da barış mesajlarının verildiği, AKP’nin Öcalan’ın ‘ateşkes çağrısı yapması’ için İmralı'ya peş peşe mesaj gönderdiği günlerdi…


Tam da bu süreçte, Diyarbakır, Muş, Bingöl üçgeninde üstlenen gerilla grubuna karşı operasyon düzenlenmiş, kimyasal silahlar ile katledilmişlerdi.
Tanınmayacak durumdaydılar, görenlerin insanlığından utandığı bir manzaraydı...


Cenazeler Yeniköy mezarlığında on binlerce insanın katılımıyla defnedildi. Mezarlık dönüşünde operasyonları ve gerillaların kimyasal silahlarla katledilmesini protesto eden binlerce insana polisler gaz bombalarıyla saldırdı.


Ve kısa bir süre zarfında olaylar kentin geneline yayıldı, günlerce devam etti.


Bir hafta içerisinde 14 sivil insan daha öldürüldü, yüzlercesi yaralandı...


Mesaj açıktı; 14 gerillanın öldürülmesi protesto edilirse, ‘gerektiğinde’ 14 sivil de öldürülür...


Öldürülen sivil insanların arasında en yaşlısı 78 yaşındaki Halil Söğüt’tü. Gösterilerin yoğun olduğu Diyarbakır’ın dar bir sokağında bir grup polis tarafından kıstırıldı. Yaşlıydı, ne taş atabiliyor, ne de koşabiliyordu.

Başından aldığı sert bir cisimle orada yaşamını yitirdi.


Aynı gün 19 yaşındaki mobilyacı Mehmet Işıkçı, 18 yaşındaki Mehmet Akbulut, Tarık Atakaya da polis kurşunlarıyla yaşamını yitirdi.

Sokaklardan silah sesleri geliyordu...

Polisler halkın üzerine gelişi güzel ateş açıyorlardı...

9 yaşındaki Abdullah Duran, dışarıda olup bitenleri seyretmek için, çocuk merakıyla kardeşiyle balkona fırladı…

Kurşunlardan biri Abdullah Duran’ı hedef aldı…

Abdullah kurtarılamadı…

Bir gün içerisinde 5 Diyarbakırlı katledildi.

Ertesi gün, başbakan Erdoğan, partisinin grup toplantısında konuşuyor Diyarbakır'da yaşananlara değiniyordu.

Dünya kamuoyu, Başbakanın olayların yatıştırması için açıklama yapmasını beklerken, kendisi aynen şu sözleri söyledi;

‘Kadın da olsa, çocukta olsa, gereken neyse yapılacak!’…

Sonraki günlerde ‘gerekenler yapıldı’, öldürülenlerin sayısı 14’e yükseldi...
Aralarında en küçüğü olanı Enes Ata’ydı katledilenlerin...

Enes 7 yaşındaydı. Göğsünden aldığı tek kurşunla öldü. Basın mensuplarının gözü önünde vuruldu, vurulma an’ı kayıtlara alındı.

Vurulanlar hakkında mahkeme açılmadı. Çünkü ‘gereken neyse’ yapılmıştı.

Ve o günden bugüne ‘gereken neyse yapılacak’ zihniyeti Kürt sorunu konusunda aynen devam etti, hiç zikzak çizmedi.

Sonra küçücük bedenlerinden daha çok mermi ile, Ceylan Önkol gibi çocuklar öldürüldü, öncesinde Uğur Kaymaz’ın öldürülmesi gibi.

Çocuklar tutuklandı, cezaevlerinde devlet gözetiminde taciz ve tecavüze uğradı, Pozantı’da ortaya çıktığı gibi…


‘Gerektiğinde’ görüşmeler yapıldı, gerektiğinde operasyon.

Kimyasal silah kullanıldı, Çukurca örneğinde göründüğü gibi..

‘Gerektiğinde’ toplu katliamlar yapıldı Roboski’de olduğu gibi..

Yani zihniyet hiç değişmedi.

‘Kürtleri teslim almak’ için her yol 'gerektiğinde' denendi.

Ama Kürtler teslim olmadı, aksine direndi...

Ve 'gerektiği' anlarda saldırıya maruz kalıp, direne direne geldik dayandık 2012 Newroz'una...

1992’de Cizre’de Newroz meydanında insanlar nasıl öldürülmüş, yerlerde sürüklenerek panzerlere atılıp ‘bilinmeyen’ karanlık hücrelere götürülmüşse, aynı manzara aynı yerde, aynı tarihte ve aynı şekilde tekrarlandı.


Kendisini tekrar eden Devlet, direnişe devam eden ise Kürtler…

Diyarbakır meydanında yüz binlerin direnişine boyun eğdi, fırsatı bulunca Batman’da Kürt bilgesine fiziki saldırıda bulundu.

1993’te aynı kentte yine bir Mardin Milletvekili olan Mehmet Sincar öldürülmüştü. Kürtlerin bu mesajı anlayabilecek tecrübeye sahip oldukları gayet iyi biliniyordu...

Zayıf bulduğu halkada ise yine kan döktü..

İstanbul’da BDP’li yöneticiyi, Hacı Zengin’i öldürdü.

Başbakan öldürenleri de, saldıranları da savundu, tebrik etti.

Roboski’de, Kortek’de, Batman’da, Uğur Kaymaz’ın öldürülmesinde, 28 Mart Diyarbakır katliamında hep böyle olmadı mı?

Katiller hep tebrik alıp terfi edilmedi mi?

Bunu yapan hep aynı hükümet aynı başbakan değil miydi?

O zaman ‘yeni olan’ ne?

Bunu en iyi biz biliriz…

Zihniyet de, Strateji de hep aynı noktaya odaklı…

"Teslim almak."

Çünkü, Kürtlerin iradeleriyle tanınması bu zihniyetin doğasına aykırıdır.

Peki ya Kürtler bu bayat teslim alma stratejisine "Final yılının" Newroz’un da nasıl bir cevap verdiler?

"An Azadi, An Azadi" diyerek..

Acaba Hüseyin Çelik'te ve Kemal Burkay'da ve benzerlerinde, "An Azadi, An Azadi" cümlesini Türkçeye çevirebilecek yürek var mıdır?

Ya da Başbakan'da bunu duyup hazmedecek ciger?

ANF NEWS AGENCY

Gazeteci Yiğit İstanbul Newroz'unda Gözaltını Anlattı

Gizem Yiğit / Özgür Gelecek Gazetesi Muhabiri *



İstanbul'da 18 Mart günü polisin saldırısıyla başlayan newroz çatışmalarını izlerken gözaltına alınan Özgür Gelecek Gazetesi Muhabiri Gizem Yiğit yaşadıklarını yazdı.

Sözcüklerin yetersiz kaldığı bir gündü 18 Mart.

İstanbul’daki Newroz kutlamalarına Özgür Gelecek gazetesi muhabiri olarak katılmıştım. Ve saat 12.30'da gözaltına alındım, diğer muhabir arkadaşımla (Perihan Erkılıç) birlikte.

Gözaltına alınmadan önce oraya gelen kitleyle 2 saat kadar birlikte zaman geçirme "şansım" oldu. Zeytinburnu’nundaki; coşku, öfke ve kin; insanların gözlerinden ve hava sinen isyanından belli oluyordu.

Polis saldırıyordu gaz bombası ve coplarla ama Kürt halkı, Kazlıçeşme'ye girmek için tüm yolları deniyordu.

Ben ve diğer muhabir arkadaşım polisin kitleye saldırdığı sırada gözaltına alındık. Muhabir olduğumuzu defalarca söylememize rağmen bizi duymak istemiyorlardı. Havada uçuşan hakaretler ve küfürler de çabasıydı.

İlk etapta 2 kişiydik. Ardımızdan önümüzden geçen bir kadın, gözaltına alınanlara baktığı için polis tarafından önce hakarete uğradı ve sokaktan kovuldu. Giderken telefonda Kürtçe konuştuğu için 5 polis darp ederek, kelepçe takarak yanımıza getirdi. Gittikçe sayımız artmaya başlıyordu!

Orada yaşananları Amed zindanlarını anlatan videolarda görmüştüm…

Ben defalarca televizyondan ve yaptığım haberlerden halkımın ezildiğini gördüm ve yazdım. Ama hayatımda ilk defa bu kadar yakından ve içinden tanıklık ettim, maruz kaldım.

Polisler "Kürtsünüz" diyerek her saldırdığında inadına; "Ben Kürdüm", "Newroz pîroz be" diye haykırmak istedim. Çünkü gözaltına alınan erkek arkadaşlara yapılanları hatırladıkça hala gözlerim doluyor ama aynı zamanda öfkem kabarıyor.

Orada gördüklerin neydi diye sorarsanız; sanki sadece insanları darp etmek ve onları kana bulamak için eğitilmiş polisler vardı. Eylemcilerin arkasında uluyarak koşan (yanlış anlaşılmasın, gerçekten “auuuuu” diye sesler çıkararak koşuyorlardı!) ve yakaladıkları insanlara insanca davranmayan değişik bir tür varlıktı sanki etrafımızdaki polisler.

Yakaladıkları erkek eylemcileri teker teker yanımıza getirdiler. Önce diz çöktürüp insanları üst üste yığdılar ve tekmelemeye başlayıp, tükürdüler. Sonra hızlarını alamayıp ellerini arkadan kelepçeleyip insanları yüz üstü kaldırıma yatırıp kafalarını kaldırma vurmaya, yumruklamaya ve kafalarına taşlarla vurarak tekmelemeye başladılar.

O insanlardan inilti sesleri yükseldikçe polislerin yüzlerindeki gülümseme ve zevk aldıklarını belirten cümleler bizleri çıldırtıyordu. Bir şey yapamamak ve engel olmamak da içimizdeki öfkeyi dayanılmaz hale getiriyordu.

Bizleri orada bir süre daha tuttuktan sonra karakola götürmek için yerden kaldırdılar. İşkence bu anda da devam etti tabii ki... erkek eylemcilerin bineceği aracın önüne polis etten koridor örmüştü. Ve eylemcileri buradan tek tek geçiriyor ve bu etten duvar eylemciler için tekme, tokat, yumruk ve copa dönüyordu. Döverek bindiriyorlardı tek tek araca…

O insanların ayakları yere basmıyordu tekmelerden. Aracın içinde de bir polis bekliyordu gelene bir tane de o vuruyor ve tuttuğu gibi aracın içine fırlatıyordu. İnsanları koltuğa oturtmayıp koltuk aralarına sıkıştırdılar. Polisler aracın içinde koltukların üzerinde basarak yürüyordu.

Bu işkenceyi kimse yazmadı. Eylemcilerin peşinden kocaman kameralarıyla koşan hiçbir basın (ana akım medyadan bahsediyorum) bu görüntülerden tek kare yayınlamadı. Ama biz gördük bunları. Bu görüntüleri daha önce Amed zindanlarını anlatan videolardan duyup, görmüştüm. Elbette ilk defa burada uygulanmıyordu bu yöntemler ve artık bu işkencenin sıradanlaştığını da biliyorum. Ama ilk kez böylesine yakınan tanık olduğum için anlatmak, bir kez daha anlatmak istiyorum.

'ÇOK YORULDUM KIZLAR'

Araçlar dolunca insanların karnına tekme atan polis yanımıza gelip "Çok yoruldum kızlar" deyince bir kez daha kabardı öfkem. Hem gözümüzün önünde eli kolu bağlı insanları resmen haşat ediyorlardı hem de bu "yorgunluğunu" gelip bizimle paylaşıyordu!

Ne dememizi bekliyordu acaba? "Ah canım, kendinizi bu kadar yormayın!" dememizi mi?

Peki ya şu "kızlaaar…" samimiyetine ne demeli! Yanlarında fazla kadın polis olmadığı için bizlere fiziksel bir şiddet uygulayamamışlardı o an ama küfürleri ve hakaretleriyle fiziki olarak yapamadıklarını tamamlıyorlardı ya… Bu "kızlaaar…" samimiyeti nerden geliyordu!

Hepimiz araçlara bindirilerek Zeytinburnu Karakolu'na götürüldük. Ve işkenceye tekrar start verildi. Karakolda hepimizi sıraya dizdiler. Kadınlar ve erkekler karşılıklı ve arkaları dönük bir şekilde. Her gelen polis tek tek erkeklere soruyordu "Nerelisin?" diye. Erkek arkadaşlar her cevap verdiğinde dövülmeye başlanıyordu.

Orada sadece kimliğinde Şirnex, Amed yani Kürdistan'dan bir yer yazıyordu diyeydi, tüm bu işkence... "Kürtsün demek" deniyordu sürekli. Birçok kişi karakola getirilirken kanlar içindeydi ve karakol sorumluluk almak istemediği için doktora götürülmedi kimse. 8–9 saat bu şekilde bekletildi.

Ardından Vatan Emniyet Müdürlüğü'ne götürülme sürecimiz başladı. Önce Yenibosna'da bulunan Adli Tıp Kurumu'na götürüldük. Muayene için… Oradaki görevliler daha ilk adımdaki yaklaşımlarıyla bizlere nasıl baktıklarını gözler önüne seriyorlardı.

Odadan içeri girer girmez "Şimdi sizi iç çamaşırlarınıza kadar soyup muayene edeceğiz. İstemiyorsanız çıkın. Biz rapor hazırlayacağız. Gelip muayene olmak istemiyoruz diye imza atacaksınız" diyorlardı ters ters. Muayenenin ardından darpları yazıp yazmadıkları ise meçhul! Çünkü kâğıdı okumamıza da izin yok!

Yalnızca ilk sayfayı görebiliyorsunuz, yani kimlik bilgilerinizin yazılı olduğu sayfayı.

Muayenenin ardından Vatan Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldük. 3–4 saat ayakta sıra halinde bekletildikten sonra (erkekler bekletiliyordu özellikle. Kadınlar söylendiği halde sıraya geçmeyince "uğraşmayın" deniliyordu) hücrelere götürüldük. Götürülmeden önce 3 kadını daha getirdiler yanımıza.

Onlar da Gazi Mahallesi'nde gözaltına alınmışlardı. Biri iş yerinde biber gazından etkilendiği için dışarı çıkmış ve karşılaştığı polis tarafından dövülerek gözaltına alınmıştı. Diğeri ise kardeşi gözaltına alınırken "ne oluyor?" dediği için kardeşiyle birlikte gözaltına alınmıştı.

Hücreler dağıtıldığımızda, benim kaldığım hücrede Mediha diye bir anamız vardı. Newroz’da alınmıştı o da. Nasıl gözaltına alındığını sorduğumda "Oğlumu gözaltına alıyorlardı. 'Bırakın oğlumu' dediğim için beni de getirdiler" diye cevap verdi. Sık sık hücrenin önüne gelen polislerden bazıları bile "Teyze biz seni niye aldık, anlayamadık" dediler ve 3 günlük gözaltı sonrası serbest bırakıldı Mediha Ana.

"Kötü" polisten "iyi" polise; kaba dayaktan "sohbet odasına"
Vatan'da geçmek bilmeyen saatler başladı. Dayak ve küfürler bitmişti, ama bu seferde psikolojik şiddet başlamıştı. Sürekli sivil polisler insanları sorgu odasına götürüyor ve buralarda onlara absürt sorular soruyordu. "Hadi sohbet edelim seninle" diye başlıyormuş bu sohbetler ve insanların çeşitli konulara dönük düşüncelerinden özel hayatına dek onlarca sorular soruluyormuş.

Davetlerini hep reddettim, gitmedim. Gidenlerin anlatımlarından duyduklarımdı bunlar.

Kaldığımız hücreler havasız ve pis yerlerdi. Kesinlikle sağlıksız bir ortamdı. Kapılarımız sadece lavabo ihtiyacında açılıyordu. Ya da "sohbete" giderken birileri...

Hücrelerde zaman kavramı yok. Ansızın gecenin bir saatinde "Kalkın!" bağrışlarıyla uyandırılıp, Adli Tıp Kurumu’na götürülüyor ve yol boyunca saçma sapan sorularla tahrik edici anlatımlarla karşılaşıyorsunuz.

Eğer karşılarında mağdur pozisyonunda ya da el pençe divan durmuyorsanız, her türlü hakarete ve taciz edici bakışlara maruz kalmaktan kurtulamazsınız.

Muhabir arkadaşımla birlikte gözaltına alınanlardan toplam 10 kişi gözaltına alındığımız andan itibaren bu hukuksuzluğu protesto etmek amaçlı açlık grevine girdik. İlk gün bize su bile vermediler. Sebebi de "yemek aldım" şeklinde imza atmamamızmış. Düşünsenize açlık grevindesiniz ve siz "yemek aldım" kağıdını imzalamıyorsunuz diye suyunuzu vermiyorlar! Traji-komik bir durum!

Gözaltının 2. gününde avukatlarımızın gelmesiyle su vermeme gibi bir haklarının olmadığı yönünde baskı yaparak sularımızı aldık.

Kaldığımız yerde inadına türküler söylüyorduk bağıra-çağıra. Erkeklerle aynı kattaydık ve bağırarak, birbirimizle konuşuyorduk. Polis tarafından susmamız noktasında sürekli uyarı alsak da, hiçbir şey bizi türkülerden vazgeçiremedi.

DİRENEN KADINLARDAN 'ERKEK TAVRI'

Kadınlardan bir tek ben ve diğer muhabir arkadaşım açlık grevindeydik. Polis her yanımıza geldiğinde "Susma hakkıymış! Peh! Gelmiş, burada erkek tavrı sergiliyor" diyordu.

İstedikleri imzaları atmayınca da "Açlık grevini bırakın. Örgüt tavrı sergiliyorsunuz" ya da "Erkekler bile attı, siz niye atmıyorsunuz?" gibi kadın kimliğimizi aşağılamaya çalışan yaklaşımları vardı.

Onların gözünde kadınlar hiçbir şey yapamazdı. Direnemezlerdi. Açlık grevine giremezlerdi. Örgütlenemezlerdi. Bunları yapsa yapsa erkekler yapabilirdi yalnızca. "Terörist" olacaksa onu da erkekler olabilirdi!

Bu yaklaşımları bizim için ayrı bir şiddetti.

Gözaltının 4. gününde ifadeye çağırılmıştım. İfadedeki soruların hepsi birbirine benzer sorulardı. ANF'den alınmış çağrı metinleri okunuyor, "PKK'nin çağrısına kulak verdiğin için mi o alandaydın?" gibi sorular soruluyordu. Her soruda bir diğerine benzer şeyler vardı. Söyleyeceğiniz kelimelerin arasında bir "ayrıntı", küçük bir "çelişki" yakalamak istercesine planlı ama garip sorulardı.

5. gün Beşiktaş Adliyesi'ne götürüldük. Orada savcı odasına çağrıldığımda, savcı dosyamı okuyor ama kafasını kaldırıp bir kere bile yüzüme bakmıyordu.

Dosyada diğer muhabir arkadaşımın kitleyi çekerken resmi vardı.

Böylesi bir resmin bana soru olarak döneceğini gözaltındayken hiç düşünmemiştim. Orada savcı bana "Arkadaşının resim çekerken resmi var, senin neden yok?"

Komik bir soruydu aslında. Polis orada işini "iyi yapamadığı için" yani ellerinde "yetersiz delil" olduğu için ben yargılanıyordum.

Hâlbuki arkadaşımın yanında ben de çıkmıştım resimde elimde fotoğraf makinesiyle. Yani anlaşılacağı üzere tek sorun flaşı patlatmamakmış. 5 gün boyunca ben bu yüzden orada tutulmuşum.

Komik mi? Trajik mi?

*Kaynak: ETHA

Nuray Mert: AKP'nin Yeni Stratejisini Gördük!

Özgür Gündem'in 1 aylık süreyle kapatılmasını ANF'ye değerlendiren yazar Nuray Mert, kararın hukuki olmadığı gibi Kürtlerin giderek güçlenen mücadeleleriyle ilgili olduğu yorumunu yaptı. Mert, AKP'nin Kürtlerin Newroz'daki coşkusundan tedirginlik duyarak atağa geçtiğini kaydetti.

Yazar Nuray Mert, "AKP'nin daha geçen hafta gündeme getirdiği, piyasaya sürdüğü 'yeni strateji'nin ne kadar yeni olduğunu Özgür Gündem'in kapatılmasıyla gördük" dedi.

AKP'nin yeni bir politikasının olmadığına dikkat çeken Mert, şöyle devam etti: "Yirmi yıldır aynı şeyleri dönüp-dolaştırıyorlar. Ortada yeni bir strateji yok. Tersine, en sert güvenlikçi politikalara gidildiğinin işaretlerini görüyoruz. Aslında bu politikalar yeni ve olumlu gelişmelerin olmadığını gösteriyordu ancak anlaşılan Özgür Gündem'e yönelik hukuksuzluğu da eksik bırakmak istemediler. Bunlar, yeni stratejinin işaretleri."

'NEWROZ COŞKUSU İKTİDARI TEDİRGİN ETTİ'

Özgür Gündem'in hedeflenmesiyle, Kürtlerin mücadelesinin hedeflenmesinin aynı paralelde ilerlediğini belirten Nuray Mert, Newroz'daki coşkunun AKP'yi tedirgin ettiğine değindi: "Çünkü sorun toplumsallaşmış bir meseleyi kapsıyor. Bu yüzden hedefe konulan aynı zamanda Kürtlerin mücadelesidir. Bir süredir Kürtlerin kurumlarını, partilerini baskınlarla, operasyonlarla çökertmeye çalışmasına rağmen Newroz'daki örgütlülüğü görmesi, iktidar için ürkütücü oldu. Çünkü, örneğin Diyarbakır'daki katılım büyük bir oranı kapsıyordu ve hayli dikkat çekiciydi. Diyarbakır dışında da birçok yerde kendiliğinden örgütlenerek Newroz'u kutladı halk. Kapatma kararını, bunlara verilmiş bir mesaj olarak görmek lazım."

'HÜKÜMET, ARTIK KÜRTLERİN YENİLMEYECEĞİNİ GÖRMELİ'

AKP'nin ne kadar güçlü bir toplumsal hareketle karşılaşırsa, saldırılarını aynı düzeyde artırdığına vurgu yaparak, "Oysa tekrar düşünmesi gerekiyor. Çünkü çözüm olarak elde edebileceğiniz bir şey yok bu yolda. Siz halkınızla savaşamazsınız. Toplumun bir bölümünü, kesimini tasfiyeyle sindirmeye çalışıyorsunuz ama başarılı olamazsınız. Basınına saldırarak amacınıza ulaşamazsınız. Kürt toplumunun ve siyasi çevrelerinin kat ettiği mesafe bana bunu gösterdi" değerlendirmesinde bulundu.

Ayrıca Özgür Gündem'in kapatılmasının ve Kürtlere dönük benzer saldırıların sadece Kürtleri değil; Türkleri de kaygılandırması gerektiğinin altını çizen Mert, "Büyük bir meseleyle karşı karşıya olduğumuzun farkına varmalıyız. Mesele sadece Kürtlerin değil. Toplumsal barışın geriye dönülmez şekilde bozulması hepimizi kaygılandırmalı" dedi.

ANF NEWS AGENCY

Muhataplık Rüşveti ve BDP’ye İnfaz Süreci

“Devlet içinde farklılıklar var”... “Hükümet ne yaptığını bilmiyor”... “Müzakerecilerle operasyoncuların kavgası...” “MİT ile polis karşı karşıya...” “Cemaat ile AKP kavgası...”

Bu ve benzer lafları şu sıralar sık sık duyuyorsunuz. Bunlar gerçeği yansıtıyor mu? Yansıtıyor elbette. Ama bu lafların Kürt sorunuyla uzaktan ve yakından ilgisi yok.

Cin fikirliler böyle laflarla, hâlâ “saf” sandıkları Kürdün ağzına bir parmak bal sürmek, onu yatıştırmak, “beklentiye” sokmak, bu “çatlaklardan barış ve çözüm de çıkar, savaş da çıkar” hokus pokusuyla halkın mücadele kararlılığına “fitne” sokmak isterler.

Ama artık yağma yok.

Bu “çatlak” Kürt sorununu “öyle mi, yoksa böyle mi çözmeli” sözüm ona “kararsızlığı” ile ilgili bir “çatlak” değil. Bu Kürdün de, Türk halkının da üzerinde kimin egemen olacağı ile ilgili bir çatlak. Bütün taraflar Erdoğan sonrasına taktik savaşlar vererek hazırlanıyor.

Erbakan 28 Şubat darbesiyle tasfiye edildi.

Yerine içinde devlete ve cemaate yakın olanların da yer aldığı, ama çoğunluğu bakımından eski “Milli Görüşçülerin” damgasını taşıyan AKP geçti.

Şimdi bu “ikinci dönem” Başbakan’ın “çekilmesiyle” birlikte sona erecek.

Üçüncü dönem AKP’yi eski “Milli Görüşçülerden” temizleme ve partide cemaatçilerin egemenliğini sağlama dönemi olacak.

Bu büyük bir kavga. Türk sermayesi de, Avrupalılar da, Amerikalılar da, bölgenin kilit ülkesini “garanti” altına almak için kolları sıvadı. Askeri vesayet “soğuk savaş”tan kalmaydı. Yeni dünyanın en kanlı bölgesinde, Türk siyasetini “başı boş” bırakmaya gelmeyeceği, “Arap baharı” rüzgarlarında “petrol ve kan” kokuları estiği, Suriye ve İran seferlerinin “kös” sesleri giderek arttığı için, Türk siyaseti üzerinde yeni bir vesayete ihtiyaç kesindir. Müslüman seçmenin ne yapacağı belli olmaz. Bu veyaset de artık “askeri vesayet” olamaz. Bu vesayet “sivil” yanıyla Avrupa’ya, “İslam” yanıyla Ortadoğu’ya uygun düşecek bir vesayet olabilir ancak. Bu “cemaat vesayeti”nden başka bir şey değildir.

Şimdi devletin ve AKP’nin içinde var olduğu söylenen “çatlak” Cemaat Vesayeti’nin inşa sürecine özgü rekabetlerin, çıkar kavgalarının dışavurumudur.
Demek istediğim şu: Kürt sorununda elbette devletin kimi kesimleri farklı yaklaşımları savunuyor olabilir. Savunmaktadır da. Ama “çatlak” Kürt sorunundaki farklılıkların sonucu değil. Tam tersine, iktidar kavgasının yarattığı “çatlak” Kürt sorununda da farklı yaklaşımlara neden olmakta.

Bu da doğaldır. Çünkü Kürt sorunu Türkiye’nin en önemli sorunudur ve devlette egemen olmak isteyen güçler Kürt halkını ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni dikkate almadan kendi iç kavgalarında tek bir adım bile atamazlar.

Şimdi gelelim “yeni stratejiye”...

Bu strateji hiçbir şekilde “ani” bir hadise değildir. Stratejinin özü, yok edilemeyen “dağı” bloke etmek, yıpratıcı bir savaşı dayatmak ve esas olarak ise BDP’yi tasfiye ederek Kürt halkını örgütsüzleştirmek ve susturmaktır.

Daha önce yazdım. Hükümet 2007 seçimlerinde “nitelikli” bir Kürt grubunu aday göstererek seçimlere girdi. Çok sayıda “etkili” ismi Meclis’e taşıdı. Bu yolla Kürt halkının çoğunluğunu kazanmayı denedi. Ama bir süre sonra AKP’nin kendi “tabelasıyla” bu işi başaramayacağı ortaya çıktı. Yerel seçimler bu gerçeği gösterdi.

Bildiğiniz gibi AKP geçen seçimlere bu “etkili ve nitelikli” isimleri aday listesine koymadı. Derme çatma isimlerle seçimlere girdi. Kimileri buna çok şaşırdı.

Bunda şaşılacak bir şey yok. Devlet ve AKP, “kendi Kürt partisini” kurma yönünde bir hazırlık olarak bu manevrayı yapmıştı. 2007 listesindeki kimi eski vekiller, onlara eklenecek bir takım tırşıkçılar, “içeriye sızdırılmış” birkaç “sızıntı” ilk uygun fırsatta, “İslamcı bir Kürt partisi” olarak piyasaya sürülmek üzere “uykuya yatırıldı.”

Şimdi açıklanan “strateji”, bu planın hızla uygulama alanına sokulduğunu gösteriyor. BDP ağır kadro kaybına uğratılmıştır. Şimdi ona, “Apo’ya ihanet et, PKK’yle bağını kopar, seni muhatap alayım” “rüşveti” önerildi. Bu “rüşveti” kabullenecek bir “alçak” BDP’de yok. Şurada burada varsa, bunlar da böyle bir “alçaklık” yapacak ne cesaret, ne de takat var. Ve hükümetin BDP’yi yok etme siyaseti işte bu gerçek durumu hesaba katıyor. “Rüşvetin” reddedileceğini bilerek konuşuyorlar.

AKP “Biz muhatap ol dedik, onlar kabul etmedi” diyerek “infaza” hazırlanıyor, infaz memurları ve cellatlar da “Türk İslamcısı, sahte Kürt partisi”nin müstakbel utanmazları...

Hazırlanıyorlar, ama, bu iğrenç oyun Newroz’da bozuldu. Sinsi adımlarla amaca yürüyenler, hazırladıkları “tasfiye” planının tehlikeye girdiğini gördükleri için aceleyle “Milliyet ve Taraf” gazetelerinin “yardımını” istedi.

Ama çok geç...

Newroz oyunu bozdu. Milyonlar “benim adıma muhataplar belli; Öcalan, KCK ve BDP” dedi.

Şimdi herkes “ben Kürt kardeşlerimi muhatap alacağım” diyen Erdoğan’ı dalgaya alıyor. “Buyursun gelsin, başımız, gözümüz üstüne, Amed’de toplanan bir milyonun karşısına geçsin de bize bizi nasıl yönetmek istediğini anlatsın da dinleyelim” diyorlar.

Halkı “muhatap” almak ne demek? Referandum demek... Şöyle bir soru sormak yani: “Statü mü, kölelik mi?”

Haydi “durma, konuş, görelim seni!”
* Kaynak: Özgür Gündem

MİT’ten Yalan Rüzgarı

İstanbul - MİT tarafından "Devrimci Karargah Dosyası"na konulan rapor, Amerikan yapımı pembe dizi "Yalan Rüzgarı"nı aratmayan türden. Tutuklamalara dayanak yapılan rapora göre, her türlü sosyal ve aile ilişkisi 'örgütsel ilişki'. Romanlardan wernicke-korsakoflulara kadar sosyal-siyasal çalışmaların hepsi, 'örgüt çalışması'. Bütün tutuklu yakınları ve avukatlar da 'kurye'. PKK'nin önemli kadrolarından Sakine Cansız, Hollanda'da evli.

MİT Bölge Başkanlığı, "Etüd Çalışması" adını verdiği raporu 17 Mart 2011 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'ne gönderdi. "MİT krizi" sırasında görevinden alınan Terörle Mücadele Şube Müdürü Yurt Atayün tarafından, 22 Mart 2011 tarihinde İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma dosyasına konuldu.

Atayün, söz konusu raporun, "operasyonel faaliyete esas teşkil edebileceği düşüncesi" ile MİT tarafından kendilerine gönderildiğini belirtirken, tek tek isimler sıralanarak "söz konusu şahısların da yürütülmekte olan soruşturmaya dahil edilmeleri" yönündeki talepleri savcılığa iletildi.

DELİL OLARAK KULLANILAMAZSA DOSYADA İŞİ NE?

"Çok gizli" ibaresini taşıyan raporun her sayfasının altında "İstihbari nitelikte olan bu bilgilerin delil olarak kullanılamayacağı" notu dikkat çekiyor. Ancak, Devrimci Karargah örgütü ile değerlendirmelerin yanı sıra 'örgüt üyesi' ilan edilen kişiler ile ilgili bilgilerin yer aldığı raporun, savcılar tarafından delil olarak kabul edildiği biliniyor. Raporun ardından 2011 yılı Ağustos ve Aralık aylarında yapılan iki ayrı operasyonda, raporda adı geçen 5 kişinin tutuklanması, bu görüşü destekliyor.
6 YILDIR İZLEME YAPILIYOR

MİT Raporu'nda dikkat çeken noktalardan biri, raporda adı geçen kişilerin, sadece politik faaliyetlerinin değil, bütün özel yaşamlarının da 2004 yılından itibaren izlenmesi. Telefon ve internet haberleşme araçlarının yanı sıra yüzyüze veya aracılar vasıtasıyla insanlar yıllarca gözetim altında tutulmuş.

EVLİLİK VE ÇOCUKLAR DA GÖZETİM ALTINDA

MİT takip ettiği kişilerin bütün sosyal ve aile ilişkilerini 'örgütsel ilişki' olarak sunarken, evlilik, çocuk ve sağlık gibi konulara da ilgi gösterdiği anlaşılıyor. Kişiler ile ilgili bilgi notlarında "hissi ilişki yaşadığı", "sağlık sorunları yaşadığına dair duyumlar olduğu" şeklinde notlar dikkat çekiyor.

Raporda dikkat çeken bir başka nokta ise sürekli "kişilerin örgütsel faaliyetlerde bulunduğuna dair duyumlar alınmıştır" ifadesinin yer alması. Ancak bu duyumlar üzerinden kişilerin örgütsel ilişkiye dahil olduğu öne sürülerek, bu konuda savcı ve mahkemelerde kanaat oluşturulmasının amaçlandığı anlaşılıyor.

MİT, LATİN AMERİKADAN GÖNDERİLEN MESAJI DA KAÇIRMAMIŞ!

24 Nisan 2010 tarihinde Zürih'te "Mahirlerden Orhanlara kavga sürüyor" başlığı altında yapılan etkinliğe Latin Amerika'dan Kıtasal Bolivar Koordinasyonu tarafından gönderilen mesaj da MİT raporunda yer alıyor. MİT, söz konusu örgütün mesaj göndermesini "dikkat çeken bir diğer husustur" şeklinde değerlendiriyor.

BİRLİK VE ÇATI PARTİSİ RAPORDA

Takip edilen kişilerin siyasi parti, platform ve dergilerde yürüttükleri bütün çalışmalarını "illegal faaliyet" olarak gösteren MİT Raporu'nun merkezinde duran siyasi çalışma ise, Demokrasi İçin Birlik Hareketi ve Çatı Partisi çalışmaları. Bu toplantılara katılanlardan Şamil Altan, Günay Kubilay, Mehmet Güneş, Kadir Akın ve Mahir Sayın'ın ismi raporda sıkça geçiyor, bazıları hakkında özel bilgi notları bulunuyor.

AVUKATLAR  VE AİLELER ''KURYE''

MİT Raporu'na göre, cezaevlerinde müvekkilleri ile görüşen avukatlar ve tutuklu yakınları 'kurye'. "Örgüt mensupları ile cezaevinde görüşen şahısların, DK örgütü ve üst yönetim ile adı geçenler arasında aracılık/kuryelik yapabileceği değerlendirilmektedir" iddiası yer alıyor. İstanbul Barosu avukatlarından Oğuz Uğur Olca, Özcan Kılıç, Gülizar Tuncer, Şengül Özdemir ve Ercan Kanar'ın yanı sıra aileler ile arkadaş görüşçüleri kurye ilan ediliyor. Söz konusu raporun ardından Avukat Özcan Kılıç, "Devrimci Karargah" soruşturması kapsamında gözaltına alındı, hakkında dava açıldı.

TELEVİZYON PROGRAMINA KATILMAK DA DELİL

MİT, örgüt üyeliğine 'delil' bulmakta aklın sınırlarını da zorlamış. Rabia Şen ve Kaya Süer ile ilgili bilgi formunda, Süer'in 'irtibatları' arasında İstanbul Barosu avukatlarından Gülizar Tuncer de sayılıyor. Süer ile Tuncer arasındaki 'örgütsel ilişkinin delili' olarak ise 11 yıl önce bir televizyon programına konuşmacı olarak katılmaları gösteriliyor. Raporun 81. sayfasındaki ifade şöyle: "Med Tv'de 23 Şubat 2000 tarihinde düzenlenen bir programa Avukat Gülizar Tuncer ile birlikte konuşmacı olarak katılmaları."

HER ŞEY SUÇ

Ölüm orucu hastalığı olarak bilinen wernicke-korsakoff hastalığına yakalanan eski tutuklularla dayanışma etkinlikleri de MİT raporunda yer alıyor. İbrahim Halit Elçi ile bilgi formunda, wernicke-korsakoflu eski tutuklulara yardım amacıyla oluşturulan "dayanışma ağı" da suç kapsamında değerlendiriliyor. TAYAD'la yapılan ortak çalışma girişimi de raporda yer alıyor.

Sadece wernicke-korsakoflu eski tutuklular değil, Romanlarla ilgili çalışma yapmak da örgütsel çalışmanın 'delil'i olarak MİT tarafından savcılara sunuluyor. Raporun 93. sayfasında yer alan Oğuz Uğur Olça ile ilgili olarak hazırlanan bilgi formundaki ifade şöyle: "Avrupa Roman Hakları Merkezi, Helsinki Yurttaşlar Derneği ve Edirne Roman Kültürünü Araştırma Geliştirme ve Yardımlaşma Derneği tarafından ortaklaşa sürdürülen Türkiye'de Romanların Haklarının Geliştirilmesi adlı projenin hukuk danışmanlığı yaptığı..."

KAYMAZ AİLESİNİN AVUKATLIĞINI YAPMAK DA SUÇ

Raporun 43. sayfasında İstanbul Barosu avukatlarından Anıt Baba, fotoğrafı, kimliği ve özgeçmişiyle teşhir edildikten sonra, 2007 yılında Mardin Kızıltepe'de öldürülen Uğur Kaymaz'la ilgili davada Kaymaz ailesinin avukatı olduğu için suçlanıyor.

SAKİNE CANSIZ İLE EVLENDİĞİ HİSSİ...

MİT, PKK'nin önemli kadrolarından biri olan ve hala aktif siyaset yürüten Sakine Cansız'ı da evlendirmiş. Siyasi mülteci olarak uzun yıllardır yurt dışında yaşayan Suat Bozkuş ile ilgili bilgi formunda şu ifade yer alıyor: "Kongra-Gel (PKK)'nın ilk merkez komitesi üyelerinden Sakine Bacı/Sara Kod Sakine Cansız ile (evlendiği) hissi ilişkisinin bulunduğu..."

ANF NEWS AGENCY

Pozantı’yı Deşifre Eden T.T. İntihar Girişiminde Bulundu



 
Tutuklanan DİHA muhabirleri Özlem Ağuş ve Ali Buluş'a Pozantı Cezaevindeki tecavüzü anlatan T.T adlı çocuk tutuklandıktan sonra Kürkçüler F Tipi Kapalı Cezaevi’nde intihar girişiminde bulunduğu öğrenildi.

2009 yılında tutuklanıp önce Kürkçüler ardından Pozantı cezaevine konulan T.T, Pozantı’daki tecavüz skandalının deşifre edilmesinde kilit isimlerinden biriydi.

Pozantı Cezaevi’nde tecavüze uğradığını DİHA’ya anlattıktan sonra tutuklanıp Kürkçüler F Tipi Kapalı Cezaevi’ne konan T.T’nin kendisini asmaya kalkıştığı ve koğuş arkadaşları tarafından kurtarıldığı bildirildi.
Baba Beşir T., oğlunun intihar girişiminden sonra görüşe gittiğini belirterek, ‘’Elleri, ağzı ve yüzü titriyordu. ‘Pozantı’dan sonra iyice üstüme geliyorlar. Baba beni kurtar’ diye ağladı, durmadan” dedi.

Oğlunu en son geçen salı günü Kürkçüler F Tipi Cezaevi’nde gördüğünü söyleyen baba Beşir T., şunları anlattı: “Birkaç gün önce koğuşunda kendisini asmak istemiş, ölmek istemiş. İntihara kalkıştığını söyledi. Arkadaşları yetişip engellemişler. Cezaevindeki yöneticiler oğlumu Kurtepe’deki Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevketmiş. Oraya götürdüklerinde oğlum doktorlara ‘Benim ruhsal sorunlarım var, yardım edin’ demiş. Götüren askerler ise oradaki diğer hastalara ‘Bu PKK’lidir, istediğinizi yapın’ demiş. Bunun üzerine o hastaların kendisine saldırdığını söyledi. Öyle olunca korkup hastanede kalmamış, cezaevine geri dönmüş. Bunları anlatırken bir yandan da hıçkıra hıçkıra ağlıyor ‘Kurtar beni baba, yalvarırım kurtar’ diye feryat ediyordu. O ağladı, ben ağladım görüş sonuna kadar.”

ANF NEWS AGENCY

Ahmet Türk: 'Batman Valisiyle Hesabım Var'

video

Kürtçe, Farsça ve Türk 'Bilgeliği'...

Sırrı Süreyya Önder Anlatıyor:
Ankara’da bir üniversitede geçen olayı aktarmak istiyorum:

Fars dili profesörü olan hoca şöyle diyor: “Aslında Kürtçe Farsçadan daha eski ve köklüdür”. Hemen bir Türk öğrenci atlayıp şöyle diyor:

- Hocam bu olamaz, mümkün değil Kürtçe denilen şey Farsçanın bozulmuş halidir. Aslında bir dil bile değil, Farsçadan eski ve köklü hiç olamaz.

Fars dili Profesör’ü cevabı yapıştırıyor:

- Ben bir Fars’ım ve Farsçanın profesörüyüm ve ben kabul ediyorum da sana ne oluyor!

BEDEL BOSELÎ / Yüksekova Haber

Rusya’da Putin Zaferi ve Uluslararası Siyasetin Yeni Dengeleri

4 Mart 2012 günü yapılan seçimlerle, Rusya’da Putin’in üçüncü dönemi başladı. Beklenilenden çok daha fazla oy alan ve birinci turda seçilen Putin, dünya siyasetinde önemli bir aktör olmaya devam edeceği gibi uluslararası ilişkilerde Rusya’nın yeri bundan sonra çok daha farklı olacaktır.

Seçimler Rusya’nın iç siyasetinden çok uluslararası alanda dikkatle takip edildi. Putin’in geçmiş yıllarda devlet başkanlığı sırasında izlemiş olduğu dış politika, Rusya’nın uluslararası alandaki güç ilişkilerini yeniden dengelemiş ve özellikle Asya-Avrasya politikasında çok önemli bir başarı yakalayarak Rusya’nın bölgede tartışılmaz bir güç olduğunu ortaya koymuştu. Seçimler bu bakımdan hem iç siyasette hem de uluslararası ilişkilerde oldukça önemsendi.


Rusya Anayasası gereği üç kez üst üste başkan olarak seçilmesine izin vermemesi nedeniyle Putin, kendi danışmanı Medvedev’i cumhurbaşkanı yaptı ve kendisi de Rusya Birleşik Partisi adına Başbakan olarak hem Rusya’nın iç siyasetindeki etkisini devam ettirdi, hem de arka planda Rusya uluslararası politikasında ekin bir güç olmayı başardı. Uluslararası ilişkilerde Medvedev’in bir emanetçi gibi durduğu biliniyordu ve kritik anlarda Putin’in yapmış olduğu politik değerlendirmeler, Rusya’nın dış politikasını belirlemede temel görüşler oldu.


Putin’in üçüncü kez Rusya devlet başkanlığına seçilmiş olmasını nasıl değerlendirmek gerekir? Gelecek yıllarda izlenecek politikaları en iyi anlamanın yolu geçmişte izlenen politikaların çok yönlü değerlendirilmesinden geçer.


Putin, Rusya devlet başkanı olduğu ilk dönem de, dikkatini Rusya’nın iç politik durumuna verdi. Dağılan sistemi yeniden örgütlemeyi esas aldı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra fiilen bir mafya devletine dönüşen sistemin yapısını bir bakıma yeniden organize ederek Rus devletini güçlü bir yapıya kavuşturdu. Bu bir bakıma iç politik ilişkilerin yeniden tanımlaması olarak okunabilir. Putin geçmişte KGB Başkanı olarak iç politik ilişkileri çok iyi bilen biri olarak, içte güçlü olmayan bir devletin bölgesel ilişkilerde çok daha etkin olamayacağının farkındaydı. Eski KGB sistemini yeniden revize ederek, Rusya’nın devlet yapısında önemli bir değişime gitti ve iç ilişkilerde güçlü bir devlet adamı profili çizdi. ABD ve AB’nin Rusya’nın iç siyasetine müdahale edebilecek bütün kanalları kapattı, ilişkilere son verdi. Özellikle basın ve ekonomik ilişkilerdeki güçleri kararlılıkla tasfiye etti.


Rusya toplumunun ekonomik yapısında göreceli olarak bir iyileşme sağlandı. Geçmiş yıllara göre Gayri Safi Milli Hasıla(GSMH)’da ciddi bir artış yaşandı. Toplumun geçmişle kıyasladığında ekonomik gelişme düzeyinde nispi bir pay alması ve yaşam standardında belli bir iyileşmenin olması, Putin’i iç ilişkilerde toplumsal tabanını güçlü kılan önemli bir faktördür ve bu gücü hala korumaya devam ediyor.


Putin, birinci dönem başkanlığının son yıllardan başlamak üzere ama özellikle ikinci dönem başkanlığı sırasında ağırlıklı olarak Rusya bölgesini çevreleyen sorunlarla ilgilendi. İki noktayı ön plana çıkardı. Birincisi Rusya bakımından çok ciddi bir sorun haline gelen Çeçenistan, Abahaza, Gürcistan eksenli Kafkasya’daki sorunlarla ilgilendi. Burada çok belirgin olarak askeri güç ağırlıklı bir siyaset izledi. Özellikle ABD’nin bölgede etkili olmaya ve Gürcistan üzerinde askeri üsler kurmaya çalıştığını ve böylelikle Kafkasya’da Rusya’yı kuşatma stratejisini uygulamak istediğini Putin çok net olarak gördü. Uluslararası güçlerin sert uyarılarına rağmen, bölgeye doğrudan askeri müdahalede bulundu ve Rusya olmaksızın kimsenin bölgede güç olmayacağını mesajını verdi. Rusya sınırları içerisinde özerk bir bölge olan Çeçenistan’da Rusya’nın etki gücünü pekiştirdi. Gürcistan’a yönelik askeri bir operasyon yaptı. Böylelikle hem Rus toplumu karşısında prestijini arttırdı, hem de güçlü bir lider olduğunu uluslar arası alanda kabul ettirdi.


İkinci yönelimi Orta Asya oldu. Amerika’nın 2001 olaylarını bahane ederek Afganistan işgaliyle birlikte Orta Asya’ya yerleşmeye özel bir önem verdi. Rusya hem iç politikasındaki yeniden yapılandırma stratejisi, hem de Kafkasya’da karşı karşıya olduğu sorunlar nedeniyle ABD’nin Orta Asya’ya yönelimine sessiz kaldı. Hatta Kafkasya’daki askeri operasyonları nedeniyle ABD ile fiili bir uzlaşıya girdi. Ancak, Orta Asya olmaksızın Rusya’nın bölgesel bir lider olması söz konusu olamazdı. Bu bakımdan bir süre sessiz kaldığı Orta-Asya’ya ikinci Putin döneminde çok aktif olarak müdahale etti. Bölge devletleriyle Rusya arasında çok kapsamlı ekonomik ve politik ilişkiler kurdu. Orta Asya ağırlıklı olarak yeniden Rusya’nın etkinlik alanına girdi. Medvedev dönemiyle bu ilişkiler çok ileri düzeyde geliştirildi ve fiilen eski Soyvetler Birliği dönemini andıran bir sürece doğru eviriliyor. Yeltsin döneminde oluşturulan ve son derece zayıf ve biçimsel olan Bağımsız Devletler Topluluğu’nun yapısı, Medvedev ile yeniden günceleştirilerek hem değiştirildi, hem de geliştirildi ve Avrupa Birliğine benzer bir ekonomik/politik oluşum haline getirildi. Rusya, Çin ile birlikte Orta Asya’nın hakim iki gücü oldu. Amerika bu bölgedeki etkinliğini önemli oranda kaybetti.


Putin ayrıca Rusya’nın uluslar arası ilişkilerini yeniden tesis etti ve güç ilişkilerinde bir denge olduğunu, Rusya hesaba katılmadan hiçbir politik dengenin istikrar sağlamayacağını ortaya koydu. Öncelikli olarak elinde bulundurduğu stratejik enerji kaynaklarını uluslararası ve bölgesel ilişkilerde kendi lehine kullandı. AB ile yapmış olduğu enerji anlaşmalarını politik güce dönüştürmeye bildi. AB’nin lider gücü olan ve enerji kaynakları nedeniyle karşılıklı bağımlılık ilişkileri olan Almanya, Rusya’ya karşı izlenen politikalarda çok hassas oldu ve AB’nin Putin’i kızdıracak ilişkilerden kaçınmasını sağladı.


Üçüncü dönem Putin süreci, bu ilişkilerin çok ötesinde yeni stratejilerin geliştirilmesi olarak yansıyacaktır. Putin’in bölgesel ve uluslararası ilişkilerde ön plana çıkaracağı birkaç temel nokta bulunuyor.


Birincisi, Rusya’nın hiçbir başka ülkeye benzemediğini ve uluslararası güçlerin Rusya üzerinde oyun oynamasına izin verilmeyeceğini ortaya koydu. Putin, seçim sonuçlarını değerlendirirken yaptığı konuşmada bu konuya ilişkin çok önemli mesajlar verdi: “Bu sadece bir başkanlık seçimi değildi. Bu hepimiz için, halkımız için son derece önemli bir sınavdı. Bu bağımsızlığımızın ve siyasi olgunluğumuzun sınavıydı. Bize kimsenin dayatmada bulunamayacağını gösterdik. Hiç kimse hiçbir şeyi dayatamaz. Halkımızın yenilik arzusu ve Rus devletini yıkıp, iktidarı zorla elde etmek amacı güden siyasi provokasyon arasındaki farkı ayırt edebildiğini çok net şekilde gösterdik. Rus halkı bugün bu tip senaryo ve seçeneklerin bizim topraklarımızda geçerli olmadığını gösterdi. Asla geçerli olmayacak.”


İkincisi, öncelikli olarak Orta Asya’yı kapsayan Asya-Avrasya Devletler Birliği sürecini tamamlamayı hedefleyecek. Böylelikle biçimsel olarak eski Sovyetler Birliği sınırları dâhilindeki bölgede oluşturulan ekonomik entergarsyonu politik birlikle tamamlamak istiyor. Böylesi bir oluşum Rusya’nın bölgesel ve uluslararası güç ilişkilerinde çok önemli bir konuma getirecektir. Hatta Çin ve İran ile oluşturacağı kıtasal birlikte, Rusya’yı Asya kıtasının kolektif lider güçlerinden biri olabilir.


Üçüncüsü, Putin’in yeni dönemi, Rusya’nın silahlanmaya çok önem vereceğini gösteriyor. Özellikle ABD’nin bu alandaki araştırmaları ve dünya’nın tek hâkim gücü olması karşısında Rusya’nın yeni nesil silah sistemlerini geliştireceği ve uluslararası rekabette olacağını çok daha güçlü göstermek istiyor. Seçimlerden kısa bir süre önce Putin’in Rossiiskaya Gazeta'da yayımlanan bir makalesinde Rusya'nın önümüzdeki on yıl içinde 400 kıtalararası balistik füze, 600 savaş uçağı, nükleer denizaltılar ve S-400 füzesavar sistemleri için 23 trilyon ruble (772 milyar dolar) harcanacağını belirtti ve ‘Rusya'nın stratejik caydırma potansiyelinden asla vazgeçmeyeceğini ve önümüzdeki 30 ila 50 yıla bakması gerektiğini” söyledi. Rusya’nın askeri stratejisini belirleyen bu yönelim önümüzdeki süreçte çok hızlı bir şekilde yaşama geçirilecektir.


Dördüncüsü, Rusya’nın bölgesel ilişkilerde daha aktif rol almasına yönelik geliştireceği politikalardır. Burada Ortadoğu ve Latin Amerika kıtası ön plana çıkacaktır. Özellikle Ortadoğu Rusya için oldukça stratejik bir öneme sahiptir. Rusya’nın Suriye ve İran politikası bu bakımdan önemlidir. Suriye olmaksızın Akdeniz havzası üzerinde bir etkinlik kuramayacağının farkında olan Putin, Suriye’yi bir biçimiyle destekleyecektir. İran, Rusya için hiç şüphesiz ki çok önemlidir. Rusya için Ortadoğu’ya açılan önemli bir kapıdır. Hem karadan bağlantı kurmak hem de Ortadoğu bakımdan oldukça stratejik olan Hurmüz Boğazı’nda etkin olmak için İran’a oldukça önem vermektedir. Irak’ta güç kaybeden ve fiilen yenilgi alan ABD’nin etki alanını çok daha fazla daraltmak bir bakıma İran ve Suriye’deki dengelere bağlıdır. Bu bakımdan Rusya, İran ile askeri ilişkilerini çok daha geliştirecektir. Suriye’ye yönelik ekonomik, politik ve askeri operasyonları Birleşmiş Milletler Konseyi üzerinde yürütülmesine izin vermeyecek olan Putin’li Rusya’nın Ortadoğu güç ilişkilerinde çok daha etkin olacağına dair önemli veriler bulunuyor.


Ekonomik olarak ciddi sorunlar yaşayan küresel sistemin iki stratejik gücü ABD ve AB, Putin dönemi Rusya’nın gelişen gücünü hesaba katmaksızın hareket edemeyecektir. Bu bakımdan Daily Telegraph gazetesi yazarı Edward Lucas’un “Putin'in görev süresi kâğıt üstünde altı yıl, ama bence ancak iki yıl dayanır” biçimindeki değerlendirmesinin hiçbir geçerliliği bulunmuyor.


Putin, yeni süreçte kendinden daha çok söz ettirecek ve uluslararası küresel rekabetin baş aktörlerinden biri olmaya devam ettirecektir. 

Mustafa Peköz

Erdoğan Kafirinin Newroz Entrikası


‘Yeni Konsept’ mi?

Türkiye, Newroz’un ardından, sanki Newroz’dan çıkarılmış ders olarak, birkaç gündür “Fikret Bila’nın Yeni Konsepti”ni tartışıyor.

Bila’nın üst üste iki gün köşesinden yayınladığı makaleler başlattı tartışmayı. Ya da Başbakan son Genel Seçimler’in hemen ardından mı başlatmıştı? Aynısıyla Bila’nın başlık olarak attığı “Kürt sorununda yeni strateji”nin sözünü ederek, Başbakan, “Silopi’ye saldıran PKK...” diye düğmesine bastığı, kış aylarında bile durmamacasına sürdürülen operasyonları başlatma talimatı vermemiş miydi? Hep de nasıl “yeni” oluyor? Sayın Bila, dağarcığınız bu kadar sınırlı mı? “Yeni”! Bari “yepyeni” falan deseydiniz!


Yazılara bakınca insanın Bila tarafından yazıldığına bile inanası gelmiyor. Devlet yazmış gibi. Bir bürokrat sanki yazarı. MİT yöneticilerinden biri sanki. Devlet adına ve devlet tarafından kaleme alındığı o kadar belli ki, “çözüm”den söz ederken, Sayın Bila, “devletin çözüm dediği ise PKK’nin beklentilerinden çok uzaktır” dedikten sonra nereden ve kimin konuştuğunu ele veriyor: “Başbakan Erdoğan’ın ëözerkliğin bizim kitabımızda yeri yoktur’ sözü anımsanırsa, siyasal iktidarın da bu çizgide durduğu daha net görülür.”


“Açılım”dan falan söz açmış, PKK ile Oslo ve Kandil’de tabii ki “devlet adına” açıktan görüşmeler yapmış Başbakan, “devlet çizgisi”ne geldiği için kutlanıyor sanki. Gelinen yer neresi, peki? Eski durulan yerden farkı nerede? Öyleyse neresi “yeni”? Bir aralar görüşmeler yoluna girilerek, barışçıl çözüm umudu okşanmıştı Kürt halkının. Yalnızca bir ara dönem değil miydi bu? Eskisi, bugün Bila tarafından yeniden “yeni” ve “yeni strateji”, “yeni konsept” diye dile getirilen şey değil miydi zaten? Newroz’u bile inkar etmek.. Operasyon üzerine operasyon.. Hem sınır içi hem sınır dışında silahla bastırma faaliyeti.. Bombalamalar.. Köy basma ve yakmalar... Açıkta hak arayan Kürt bırakmamacasına tutuklamalar.. Aydını, gazeteciyi, sendikacıyı, avukatı.. yardımcı, yatakçı olarak hedefe koymalar. Bunlar mı yeni?


Aslında o da pek yeni değildi, ama yeni olduğu söylenebilecek olan, Öcalan ve PKK ile görüşmeler yapılmasıydı. Hiç görüşme olmamış mıydı eskiden? Olmuştu ve ne denli “yeni strateji”den söz edilirse edilsin, yine olacaktır. Ama bu kez planlı-programlı, gündemli ve oturumlar halinde görüşülmüş ve bir “anlaşma”ya varılmaya çalışılmıştı. “Açılım” gibi, görüşmeler de “tasfiye”yi amaçlıyordu ve zaten buradan akim kaldı.. Ve bir kez daha eskimiş “yenilikler”in peşine düşüldü. Silah gücü öne çıkarıldı “yeniden”! Zaten silah hiç elden bırakılmamıştı.


“Yeni konsept”te sözde “terörist”le Kürt halkının ayrılmasına özen gösterilecekti! Lafının edilmesi bedavaydı! İcraata gelince... Koca bir halka, hem de Bayramı vesile edilerek saldırı düzenlendi. Nasıl bir ayrımsa! Sanki Newroz tüm Ortadoğu halklarının ve özellikle Kürt halkının değil de “PKK’nin bayramı”ydı!


“Ders” olarak hiç de yeni olmayan vurdulu-kırdılı “yeni konsept” ve “stratejiler” peşine düşüleceğine... Hiç değilse son Newroz dolayısıyla anlaşılmış olmalıdır ki, korkunun ecele faydası yoktur. Ve gerekli olduğu kadar... Saygı duyulması da gereken sadece eşitliğin tanınması... Kürtle Türkün eşit olduklarının kabullenilmesidir ki, bunda korkulacak ne olabilir? Bırakalım “derin”ini.. Demokratlığı da bir yana koyalım... Sadece insanlıktır. Eşitlik insanlığın gereğidir.


Ve görülmektedir ki “yeni” denen eski enstümanlarla olmamaktadır! Ters tepmekte, “balta ayağa vurulmaktadır”! Tecrit ve giderek tasfiyesi hedeflenilerek PKK ile halkın ayrılması yönünde mesafe alınması bir yana tersi olmaktadır. Siz “güç gösterisi” korkusuyla “gününde kutlayın” gibi saçma gerekçelerle halkın Newroz’u yasaklarsanız, bırakın ayırmayı, birleştirirsiniz, birleştirmektesiniz. Bir önceki sınır içi ve ötesi yoğun saldırının üzerine yapılan yerel seçimlerde de Kürt halkının iradesi öngördüğünüzün tam tersine tecelli ederek, iki il ve çok sayıda ilçe belediyesini kaybetmemiş miydiniz? BDP elindeki belediye sayısını ikiye katlamamış mıydı? Üstelik Diyarbakır’da örneğin yasağınız kırılmakta, aczinizi yaşamaktasınız.


Böyle “yenilikler”le inkar ve saldırıyı sürdürürseniz, korkarız ki, sonunda ülkeyi de siz böleceksiniz!


Mustafa YALÇINER