25 Şubat 2012 Cumartesi

Suriye Kürdistan’ında Özerkliğe Doğru

Cahit Mervan
 
 
Tunus’ta ‘Suriye’nin Dostları’ buluşmasında ortak bir plan üzerinde anlaşıldığı görülüyor. Suriye’deki rejim değişikliğini sağlamak için ‘dış müdahalede’ dahil olmak üzere hazırlanan plan, Suriye konferansına katılanlar tarafından büyük oranda onay gördü. Ancak bu ‘müdahalenin’ Libya’da olduğu gibi bir askeri işgale dönüşmesi kolay görünmüyor.

Kaldı ki ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Suriye rejimini ağır bir dille eleştirmesi ve ardında ‘eğer’ ile başlayan o tanınan cümleyi, ‘bedelini ağır ödeyecek’ diye devam etmesi halen Suriye’ye yönelik askeri bir işgalin koşullarının olgunlaşmadığını gösteriyor. Bunun birden fazla nedeni var.

KÜRTLER İŞGALE KARŞI

Her şeyden önce dış faktörler Suriye’ye yönelik ABD’nin başını çektiği askeri işgali zorlaştırıyor. Rusya, Çin’in yanı sıra İran hesaba katılmadan bu işi kotarmak mümkün değil. Rusya’nın ta Sovyetler Birliği döneminden bu yana Suriye ile devam eden ‘iyi ilişkileri’, son yıllarda İran’ın Suriye’deki nüfus alanını genişletmiş olması, Libya’ya daha BM kararı çıkmadan ve NATO kararın mürekkebi daha kurumadan yapıldığı gibi bir askeri hareketi ciddi şekilde engelliyor. Çin’in BM güvenlik konseyindeki tavrı ise politik anlamda ‘Suriye’nin Dostları’nın işini zora sokuyor.

Belki en önemli faktör, rejim karşıtı muhalefetin hem karakteri ve nüfus alanı ile alakalı. Suriye’de sanıldığı gibi halkın tümü rejime karşı değil, ve Baas rejimine karşı ayaklanmış değil. Şam rejimi, anti-demokratik, baskıcı ve ırkçı karakterine rağmen hala halkın bir kesiminden hatırı sayılır bir destek görüyor. Bu ülkede farklı inanç toplulukların iktidar ve muhalefet ilişkisi bu desteğin sürmesinde etkili oluyor.

Suni Müslüman topluluk inanç olarak tek başına çoğunluğu oluştursa da Suriye’nin ancak yüzde ellisine tekabül etmektedir. Kaldı Suni Müslümanlar sanıldığı gibi tek parça homojen bir yapı oluşturmuyorlar. Örneğin Kürtlerin çoğunluğu Suni Müslüman olmasına rağmen politik talepleri itibariyle şu an rejime karşı direnen Müslüman Kardeşlerden çok farklı bir yerde duruyorlar.

Kürtler, askeri bir işgale şiddetle karşılar. Mümkün olduğunca rejimin kansız bir şekilde sonlanmasını, demokratik bir dönüşümün sağlanmasını istiyorlar. Mevcut rejime güvenmemekle birlikte, onun yerine Şam’a aday olan güçlere de güvenmiyorlar.

KÜRTLER İÇİN GARANTİ GEREK

Daha doğrusu Kürtler açısından Kürdistan’ın siyasi statüsünün ne olacağı Şam’da kimin oturacağından yüz kat daha önemli. Bu stratejik öneme sahip halka Kürtlerin şuandaki hareket tarzını belirliyor.
Haklı olarak Kürtler son Tunus konferansında büyük oranda kabul gören Suriye Ulusal Konseyi’nden ve kendilerini ‘Suriye’nin Dostları’ olarak tanımlayan, ABD başta olmak üzere uluslararası ve bölgesel güçlerden bu konuda garanti istiyorlar.

Ancak burada bir noktanın altını çizmekte yarar var. Suriye Ulusal Konseyi Başkanı Burhan Galyun’un, gerekçesi, ne olursa olsun Kürtleri kast ederek ” Yeni Suriye’de yerel otoritelerin kendi işlerini yürütmesine izin verecek şekilde ademi merkeziyetçi bir yönetim olacak. Ulusal kimliğiniz tanınacak ve saygı gösterilecek. Vatandaş olarak haklarınız garanti edilecek. Hayalini kurduğumuz Suriye’nin yeniden inşasın da önemli bir rol oynayacaksınız” sözleri önemlidir.

Ancak ortak bir duruş için yeterli değildir. Bunun için sözden öteye güven verici adımlara ihtiyaç var. Bu nedenle Kürtler, Galyun’un ifadelerinin Tunus’taki konferansın sonuç bildirgesinde neden yer almadığını sorguluyorlar. Bu nedenle temkinli yaklaşıyorlar, hatta bu çıkışın taktik olduğunu düşünüyorlar. Müslüman kardeşlerin ağırlıkta olduğu bu konseyle işbirliğinden kaçınıyorlar.

Bu durum, yani güven sorunu ve Baas rejimi sonrası ‘ne olacağı’ sorusu sadece Kürtler açısından değil nüfusun diğer yarısını oluşturan inanç ve etnik gruplar içinde geçerlidir. Aleviler, Nasturiler, Dürziler, Ermeniler, Çerkezler, Asuri-Süryaniler, Ezidiler olası bir rejim değişikliğinden neyle karşı karşıya kalacakları konusunda ciddi soru işaretleri ve kuşkulara sahipler.

ULUSAL KONSEYİ’N TEMSİLİ EKSİK

Öte yandan Suriye nüfusunun üçte birini oluşturan Aleviler Baas rejiminden desteklerini çektikleri yönünde ciddi bir amere halen ortaya çıkmış değil. Suriye Ulusal konseyi Suni Müslüman olmayan diğer etnik grup ve inanç topluluklarını temsil etmiyor.
Bu konseyin Tunus’ta ki konferansta ‘tek temsilci’ olarak tanınmasına rağmen temsil gücünün artırılması için “tüm hassasiyetleri içeren bir temsiliyeti kavuşması için teşvik edilir’’ denmesi esasen böylesine bir boşluk ve ihtiyaçtan kaynaklanıyor.

Kaldı ki Türkiye’nin Suriye’nin içişlerine karıştığı, buradaki militanları silahlandırdığı, kendi istihbarat elemanları ve özel kuvvetlere bağlı ekipleriyle işin içinde olması Suriye’de rejime karşı olan güçlerin ortak hareket etmesini de engelliyor. Türkiye’nin bin kilometrelik sınırından, Kürdistan üzeri yapılacak bir işgalin, Kürtler açısından olduğu kadar ‘Osmanlı sendromunu’ yaşayan Arap halkı açısından da farklı sonuçlara yol açabilir. Açacaktır da. Savaşın karakterini değiştirecektir.

TEHLİKE ANKARA’DAN GELİYOR

Türkiye’nin esas derdi Güney-batı Kürdistan’ın Özerkliğini engellemektir. PYD lideri Salih Müslim ANF’ye verdiği mülakatta “Çok dikkatli olmamız gerekiyor. Çok büyük oyunlar oynanıyor” demesi bundan kaynaklanıyor. İşaret ettiği yer Türkiye’dir. Her dönem anti-Kürt ittifakın mimari ve öncüsü Ankara rejimidir.

Türkiye’nin felsefesi, üzerinde şekillendiği devlet paradigması ve geleneksel refleksi Kürtlerin her türlü hak ve hukuk edinmememsi üzerin şekillenmiştir. ‘Kürtler Arjantin’de devlet kursalar bile onunla mücadele ederiz’ denmesi bundan dolayıdır. Deniz aşırı bir ülke olan Arjantin’de ‘Kürt devletine’ karşı savaşacağını ilan eden bir devletin, burnunun dibinde, hem de kendisin en büyük parçasına el koyduğu, işgal ettiği Kürdistan’ın bir parçasında özerkliğin veya herhangi bir öz yönetim biçiminin ortaya çıkmasına seyirci kalacağını düşünmek saflık olur. İşte bu nedenle Türkiye ‘büyük’ oynuyor. Tehlikeli oynuyor.

Ankara rejimi bir taraftan Baas sonrası söz ve karar sahibi olmak, yeni Suriye’nin şekillenmesinde masada olmak ve paylaşıma katılmak için siyasi-diplomatik-askeri her türlü uğraş içinde oluyor. Diğer yandan Suriye Kürdistan’ında orta çıkacak özerkliği önlemek için şimdiden tedbir alıyor. Kürtlerin birliğini bozmak için çalışıyor. Yarın Kürtlere karşı kullanabileceği, katliamlar ve terör estirebileceği paramiliter güçler kuruyor. Kürtler için tehlike artık çözülme ve yıkıma giden Şam rejiminden değil, Ankara’dan geliyor.

ANF NEWS AGENCY

Almanya ve Utançlı TC

Başbakan Angela Merkel önceki gün, başkent Berlin'de düzenlenen törende başını eğerek, yeni Nazilerin cinayetlerini engelleyemedikleri ve cinayetten sonra kurbanların yakınlarından şüphelendikleri için, "bizi affedin" diyerek özür diliyor, ülkede yas ilan edilip bayraklar yarıya iniyordu.

Sembolik bir tören ama, hukuka oturmuş devlet olma ve insan hayatının güvence altında olduğunun, bir kere daha ilanıydı, bu. Yıllar önce, Başbakan Willy Brandt Yahudilerin anısı önünde eğilip özür dileyerek, insanın ruhunda yücelere çıkmıştı.

Bütün bunlara tanıklık ederken, ister istemez, TC’nin "ben yer yüzünün bir yabanıyım, ne yapsam yeridir" diyen halleri geliyordu, insanın aklına. İnsanlığın yakasına yapışmış bela gibi, evrenin dönüşümüne aykırı gidiyordu, bir türlü çetecilikten kurtulamadı.

Yer yüzü, devlet dışı çetelerin işlediği cinayeterden ötürü insanlıktan özür dilerken, onlar devlet eliyle çeteler kurup, insanlık suçları işlemeye, sonra öldürülmüşlerin yakınlarını cezalandırmaya kalkışarak, akıttığı kanı yalanla örtmeye çalışıyorlardı.

Kürdistan’daki çetecilikle, elleri kan içindeydi. Yürüdükçe, ter yerine insan kanı damlıyordu, üstlerinden. Devlet eliyle kiralanmış, giydirilip, silahlandırılmış çeteleri geçelim.

Kendine yakışanıyla çok dindar numarası yapan, dindarlıktan kızları eve kapatma yasaları çıkarma, kendisi gibi dindar ve kindar bir gençlik yetiştirme meydan savaşları veren AKP iktidarında, devlet eliyle işlenen bir kaç cinayete bakalım:

Federal Alman Başbakanı Nazi cinayetlerinden sonra öldürülmüşlerin yakınlarından şüphelendikleri için özür dilerken, Türk askerinin fırlattığı füzeyle paramparça edilen 14 yaşındaki Ceylan'ın kanı ağaç dallarından akmaya devam ediyordu. AKP devleti, katillerin üstünü örtmüş, onu suçlamıştı. 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ı evinin önünde yere yatırıp, sırtına 13 kurşun yağdıran devletin polisi, AKP iktidarı tarafından terfi ettirilerek ödüllendiriliyordu. Katiller sürüsü, iyi halinden ötürü, aralarına salınanlarla çoğalıyordu. Türk adaleti, kameralar karşısında, dipçik darbeleriyle çocuğun kolunu kıran, başını parçalayan polis iyi haliyle beraat ettiriyordu. Bulanık'ta, yolda yürüyenleri yaylım ateşine tutup iki kişinin canını alan katil savcının evrağına müdafaa halinde diye geçiyordu.

Uludere’de, devletin emriyle havalanmış uçakların tike tike parçaladığı, çoğu çocuk 34 kişinin kanı kayalıklarda, toprak evrensel utançtı!

O çocukların katilleri devletin en saygınlarıydı. Başbakan, asıl katilin kim olduğunu adı gibi biliyor, ama bizleri kandırmak ve katili unutturmak için aramakla meşgul görünüyordu. Parayla susturamadığı acılı ailelerine, niçin ve hangi yüzle bilmiyorum, ama eşini gönderiyormuş!..

Dalkavukluğu, elimin tersiyle itip, doğrudan söyleyeceğim: Kürt katillerinden kimse, "ben emir kuluydum, vur dediler vurdum" ya da "malı, mülkü verdiler aldım" diyerek kendini masum, suçsuz göstermeye, temize çıkarmaya kalkışmasın. Pek çoğunun çiğnediği ekmek, Kürdün talan edilmiş, çalınmış emek birikimidir.

Son otuz yılda, Kürdistan'a gönderilmişlerin toplamı milyonları buluyor. Bu insanlardan kimsenin eli temiz değildir. Kürdün kanı bulaşmıştır, tümünün eline. Kürt çocuklarının son çığlıkları, bedenleri talana uğramış genç kadınlar, kızların feryatları çınlıyor, göğün derinliklerinde. Irkçı vandalizme sessiz kalıp, seyre duranlar suç ortaklarıdır.

Bunca insan, bu kadar utançla nasıl yaşayabiliyor? Hangi yüzle Filistin’in kurtuluşu, Suriye’nin demokratikleşmesinden söz edebiliyorlar, anlamıyorum. Ne biçim insanlar ki, Kürdün neden isyan ettğine kör, sağır ve aptal rolünde!..

İsyancı çocuklardan 1200 tanesi, zindanda 10 yaşlarını geçip, delikanlılıklarını geride bıraktılar. Bir kaç parlamenter ve dağdakilerden başka "benim" diyen Kürt kalmadı dışarıda. Ama onlar, "ben insanım" deme rolünü de kimseye bırakmadan, bize Filistin davasını, Suriye’nin demokrasi derdini anlatıyor, kimileri yalancılığı, iftirayı din diye satıyor. Hayır, yalancılık diye bir din yok. Fakat, TC Başbakanı, İstanbul’da otobüsüne atılan Molotof kokteyli yangınında, hayatını kaybeden Serap’ın yüzünü günler boyu televizyon kanallarında dolaştırarak, "işte Kürtler yaptı" diye göstermişti, "dindar" ağzıyla kin yayarak. Katilin, Kürtler arasına sızdırılmış MİT ajanı olduğu, sonra emrindeki savcının fezlekesine geçecekti. Başbakan, emrindeki MİT’in entrikalarını bilmiyor muydu?..

Kim bilmiyor ki, yalanlarına şal geçirdiklerini!..

Türk ordusu, 20 Haziran 1987 günü Mardin’in Pınarcık köyünü bombalayıp, makinalı tüfeklerle tarayarak kadın, çocuk, yeni doğmuş bebeğiyle 30 kişiyi katlediyor, devlet o bebeklerin fotoğraflarını 'PKK yaptı' diye dünyaya servis ediyordu. Katliamda görevli Ayhan Çarkın, 23 yıl sonra "biz yaptık" diyor, ama Türk medyasında fail, hala PKK’dir.

Batman merkeze bağlı köyde yapılan katliamı yine PKK’ye mal etmişlerdi. Dönemin valisi Şarman, geçenlerde Fethullah’ın medyasında "MİT’in yaptığını tesbit ettik" diyordu.

24 Mart 1994 günü Şırnak’ın Kuşkonar ve Koçağalı köyleri uçaklarla bombalanıp, bebeği, ihtiyarıyla 38 kişi parçalanarak katledililiyor, onlarca kişi yaralanıyor, devlet katliamın üstüne, ''bombaları tutan kayış gevşedi'' yalanını seriyordu.

16 Eylül 2010 günü Geçitli köyünden Hakkari’ye giden minibüs bombayla havaya uçuruluyor, köylüler, bombacı askerleri suç üstü yakalar cinsten, arta kalan silahlara el koyuyor, ama suçlu sayılıp tutuklanıyorlardı. 17 Ağustos 2011 tarihinde cinayetlerini Güney Kürdistan’ın Ranya bölgesine taşıyıp, aralarında Solin bebeğin de bulunduğu 7 kişilik aileyi yok ediyor, "biz yapmadık" yalanını da elde hazır tutuyorlardı.

Merkel’i, ırkçılığı mahkum ettiği için alkışlıyorum. Ancak ırkçılığı ulusal politika olarak yürütüp, Kürtleri kıran TC’ye sağladığı destek suç ortaklığı ve dolayısıyla jesti inandırıcılıktan uzaktır.

AHMET KAHRAMAN
akahraman61@hotmail.com

MİT Krizi mi Kürt Krizi mi?

Medyada MİT krizi denilen skandallar dizisi durulmuş gibi görünse de alttan alta sürüyor. Böyle giderse kısa sürede durulması da olanaksız. Bu konuda söylenenleri-söylenmeyenleri, yazılanları-yazılmayanları irdelersek sağlıklı sonuçlara ulaşılabiliriz. Konuyu AKP ile cemaat arasındaki basit bir rekabet ya da egemenlik kavgası olarak görmek çok sığ kalır. Eğer böyle olsa bilse kavganın nedenini merak etmek ve sormak gerekmez mi? Kavganın nedenlerine bakarsak ana neden Kürt sorununun çözümünde odaklanmaktadır. Kürt sorunu üzerinden TC devletinin yeniden şekillenmesi ve Ortadoğu’da - bölgede oynayacağı rol tartışılmaktadır. Ama bu tartışma ve karar süreci halkın bilgisi dışında, halk tartışma dışı tutularak gizli komplolarla, oldu bittilerle kotarılmaya çalışılmaktadır.

MİT krizi basit bir krizi değildir. MİT ile polis-yargı arasında rezalete dönüşen bir çekişme de değildir, tekçi TC devlet sisteminin iflası demektir. Kurulduğundan beri “Tek devlet, tek millet, tek dil, tek din, tek mezhep, tek..tek..” ilkesine dayalı olan devlet yapısı 1960’lardan sonraki ülke ve bölge şartlarında ezilenlerin mücadelesiyle biraz gevşetilmişti. 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesiyle sol, Kürtler ve her türlü demokrat muhalefet ezilerek, dinci cemaat örgütlenmelerine alan açılarak, devlet yeniden düzenlendi. Ancak 1984 sonrası yükselen Kürt silahlı direnişi ve emekçilerin yükselen eylemleri 12 Eylül sistemini sarsmaya başladı. Bunu ilk gören de dönemin siyasi liderlerinden Özal oldu. Özal’ın 12 Eylül sistemini dönüştürme ve farklılıkları bir arada tutabilecek bir çözüm arayışı da Kürt sorununda somutlandı. Ama korkuya kapılan statükocular bu süreci kanla bastırdı. Ardından gelen benzeri eğilimlere de hayat hakkı tanınmadı. Ne var ki hiç bir sorun da çözülmedi, sorunlar kartopu gibi büyüyerek bugüne gelindi. Yaralar kanaya kanaya kangrene dönüşme noktasına geldi. Bu durumda bir yirmi sene daha gidilemez. Sorunların kökten çözümü için demokratikleşme, demokratik cumhuriyete- demokratik özerk Kürdistan’a dayalı yeni bir anayasa ve tüm farklılıkların kendisini özgürce ifade edebileceği bir demokrasi ilk şarttır.

Ne var ki içte ve dışta demokratikleşme sözü veren AKP iktidarı 10 senedir bu konuda ciddi ve kalıcı bir adım atmamıştır. Atmaya niyetli de görünmüyor. AKP sözcüleri kendilerinin çok büyük adımlar attıklarını iddia ediyorlar ama gerçekler öyle mi? Bir kaç örnek:

- 12 Eylül anayasası ve yasaları öz olarak yürürlüktedir. Hala tek tek diye bağırılmakta ve anadilde eğitim hakkı bile reddedilmektedir.

- Tek din ve tek mezhep devlet eliyle okullarda ve hayatın her alanında dayatılmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı hala güçlendirilirken okullardaki zorunlu din dersi eğitimi sürmektedir. Gündemde olan 4+4+4 sistemi de dinci yaklaşımın devamıdır.

- Yüzde 10 barajı denen ucubeyle daha doğrusu faşist yasa ile halkın iradesi yok sayılmaktadır.

- Çalışanların sendika-toplu sözleşme hakkı bile fiilen kaldırılmıştır.

- Özel yetkili mahkemeler-savcılar marifetiyle hukuk ayaklar altına alınmıştır. KCK operasyonlarıyla halkın seçtiği milletvekilleri, belediye başkanları başta olmak üzere binlerce siyasetçi ve yazar keyfi olarak zindanlara atılmıştır. Milletvekilleri bile sesini duyurabilmek için açlık grevi yapmak zorunda kalıyor.

- Binlerce çocuk TMK adlı faşist yasa ile zindanlara atılmıştır, orada büyümektedirler.

- Dağlardan gelen çatışma ve ölüm haberleri artmaktadır.

Bu gidişatın sonu büyük bir felakettir. Bunu durdurmak ve  Erdoğan’ın son seçimlerden sonra vaat ettiği “herkesin benim anayasam” diyebileceği bir anayasa ve bu anayasaya dayalı demokrasiyi kurmak acil görevdir. Burada herkes ve her toplum kendisini bulabilmeli, özgürce ifade edebilmelidir.

Bugün cemaat-camia denilen topluluklar tamamen yasadışı-gizli ve şaibeli konumdadır. Sadece Gülen cemaati değil birçok cemaat-tarikat olduğu biliniyor. Bu cemaatler pratikte görüldüğü gibi her işe karışmakta ama işler ters gidince “O bizi bağlamaz, bu bizi bağlamaz” vb. mazeretler arkasına sığınmaktadır. Yani cemaatler sadece kara ortaktırlar. Sorumluları-yöneticileri-üyeleri belirsizdir. Vatandaş bir partiyi oylarıyla destekleyebilir ya da cezalandırabilir. Suç teşkil eden davranışları için yargıya baş vurabilir. Ama cemaatlere bir şey yapamaz. Çünkü bu gizli örgütler “var desen var değil, yok desen yok değil” cinsinden bir muammadır. Öyleyse yeni anayasa bu cemaatlere de yasallık sağlamalı, cemaatler üyeleriyle, yöneticileriyle, program-tüzük-gelir giderleriyle açık olmalıdırlar. Bunları yerine getirmiyorlarsa varlıklarına son vermelidirler.

Eski sistem aslında çoktan bitmişti ama yokuş aşağı boşta giden bir kamyon gibi gidiyordu. Durumdan memnun olan küçük bir azınlık da şoföre alkış tutuyordu. Ama artık kamyon düze indi, duvara tosladı ve durdu.

Ne kadar zor olursa olsun yeni sistem kurulacaktır. Bu süreci kısaltmak için demokratik çözümlere yönelmek herkesin çıkarına olacaktır.

SUAT BOZKUŞ
suatbozkus@hotmail.com

Katar ve Türkiye, Cezayir'deki İslamcı Partileri Finanse Ediyor!

Cezayir - Cezayir’deki İslamcı partilerin Katar ve Türkiye’den para aldığı iddia edildi.

Fransızca yayın yapan Cezayir gazetesi Reflexion, Katar’dan bir kaynağa dayandırdığı haberinde Cezayirli İslamcı partilerin Katar ve Türkiye’den para aldığını öne sürdü.

Bu iki ülkenin İslamcı partilerin finanse etmekle suçlandığını ifade eden gazete, “Türk modeli üzerinden antlantist bir İslam’ı pazarlamak için birlikte çalışıyorlar” dedi.

Cezayirli İslamcı partilerin Erdoğan’ın AKP’sine yakınlığının artık bir sır olmadığını belirten gazete, “Açık ki Türkiye ve Katar’a gidenler kendilerine birkaç dolar verilmesi için çalışıyor ve karşılığında, döndüklerinde Türk modelinin tanıtımını yapıyorlar” diye yazdı.

Tunus’ta Ekim ayında seçimleri kazanan Ennahda partisinin de AKP tarafından finanse edildiği iddia edilmişti. Kasım ayında Fransız LCP kanalında yayınlanan panele katılan Paris X-Nanterre Üniversitesi profesörü ve aynı zamanda “Tunus Baharı” isimli kitabın yazarı Abdelwahab Meddeb,AKP’ye sempatisini gizlemeyen islami hareket Ennahda’ya “bir kısım paranın Türkiye’den geldiğini” söylemişti.

ANF NEWS AGENCY

Batı Kürdistan'da İnşa Süreci Tamamlanıyor

Ulusal ve Demokratik Değişim İçin Koordinasyon Komitesi üyeleri
PYD Lideri Salih Müslüm

Suriye’de Ulusal ve Demokratik Değişim İçin Koordinasyon Komitesi Başkan Yardımcısı ve PYD lideri Salih Müslim, Newroz’a kadar komite ve meclis örgütlenmelerinin tamamlanacağını söyledi. Anayasa referandumunu boykot edecekleri belirten Müslim, Suriye Ulusal Konseyi’nin Kürtlere “özerklik” sözünün de hiçbir temelinin olmadığını ve sadece laftan ibaret olduğunu kaydetti. PYD, Rusya ve İranla yaptıkları diplomatik görüşmeler hakkında ANF’ye bilgi verdi.

Tunus ve Mısır rejimlerinin çöküşü ardından Mart 2011’de başlayan Suriye’deki ayaklanmaları kanlı bir şekilde bastırmaya çalışan Beşar El Esad rejimi ayakta kalmaya devam ediyor. Batılı güçlerin desteğiyle ayaklanmalar bir süre sonra “Özgür Suriye Ordusu” adı altında silahlı çatışmalara dönüştü. Moskova ve Pekin’in desteğini alan Esad rejimi ise, özellikle Rusya ve İran’ın bölgesel çıkarlarına dayalı olarak varlığını sürdürmeye çalışıyor. Ayaklanmalar ve uluslararası baskılara rağmen Esad rejimi, gerçek bir demokratikleşme lehine henüz ciddi bir adım atmış değil.
TUNUS KONFERANSI SONUÇ BİLDİRGESİ

Son olarak Tunus’ta 24 Şubat günü 60 ülkenin bir araya geldiği konferansta, Batının desteğindeki Suriye Ulusal Konseyi, bugüne kadar dillendirmekten kaçındığı Kürt sorununu en üst perdeden ağzına alarak “özerklik” sözü verdi. Konferansın sonuç bildirgesinde 60 ülke Suriye’yi insani yardımın girişine imkan tanıması için derhal şiddete son vermeye çağırırken, Suriye’ye karşı yaptırımların güçlenmesi ve uygulanması için de tedbir almaya angaje oldu. Suriye’nin Dostları Grubu, Suriye Ulusal Konseyi’ni “barışçıl demokratik değişim arayışında olan Suriyelilerin meşru bir temsilcisi” olarak gördüklerini belirtirken, “Tüm hassasiyetleri içeren bir temsiliyete kavuşması için teşvik” etti. Bildiride muhalefete efektif destek sunulacağı belirtilirken, bu konuda başka detay verilmedi. Arap Birliği’nin BM Barış Gücü önerisinin ise not edildi ve bu konuda tartışmaların sürdürülmesine karar verildi. Bildirgede Suriye’nin Dostları Grubu’nun bu ülkenin “egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne” bağlı olduğu vurgulandı, krize siyasi bir çözümün gerekliliği ifade edildi.

GALYON’UN AÇIKLAMASI LAFTAN İBARET

Tunus’ta temaslarda bulunan Koordinasyon Komitesi’nin başkan yardımcısı ve PYD lideri Salih Müslim, ANF’ye yaptığı açıklamada Ulusal Konseyin Başkanı Burhan Galyon’un açıklamasının laftan ibaret olduğunu söyledi. “Programlarında bir şey yok. Kimseyle varılmış bir anlaşma da değil” diyen Müslim, bu konuda ne kendileriyle ne de Komitenin diğer üyeleri ile herhangi bir görüşme olmadığına dikkat çekti.

TUNUS KONFERANSI SURİYE HALKI VE KÜRTLER İÇİN TOPLANMADI

Bu sözlerin samimiyetten uzak olduğunu ve inandırıcılığının bulunmadığını ifade eden Müslim, Tunus’taki konferans kararlarının da dışarıdan hazırlandığını, ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin dışişleri bakanlarının Suriye halkı ve Kürtler için toplanmadıklarını kaydetti. Amacın bazı Kürt gruplarını yanlarına çekmek olduğunu söyleyen PYD lideri, artık Kürtlerin temeli olmayan sözlere inanmayacağını belirtti. PYD lideri, Suriye Ulusal Konseyi ile görüşmek istediklerini de sözlerine ekledi.

PARTİLER ARASI BİRLİK İÇİN KOMİTELER KURULUYOR


Kürt partileri arasında da bir anlaşma sağlandığını hatırlatan Müslim, Kürt Halk Meclisi ile Ulusal Kürt Meclisi arasında görüşmeler sonucu protokol imzalandığını ifade ederken, birkaç gün önce bir görüşme daha gerçekleştiğini dile getirdi. Müslim, Kürt gruplar arası çatışmaların giderilmesi ve birliğin sağlanması için ana bir komite ile tüm şehirlerde alt komiteler oluşturulma çalışmalarının başladığı bilgisini verdi.

Ocak ve Şubat aylarında PYD ve ittifak içinde olduğu dört parti ile çoğu geçtiğimiz 28-29 Ocak tarihlerinde Hewler’de toplanan diğer Kürt partilerinin yer aldığı Ulusal Meclis arasında bir çok görüşme gerçeklemişti.
RUSYA İLE GÖRÜŞME YAPILDI

Moskova ve Pekin ile aynı cephede yer almadıklarını ancak buluştukları ortak noktaları olduğunu ifade eden Müslim, geçen hafta Şam’da Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı ve parlamento alt kanadı Duma’nın Dışilişkiler temsilcisi ile görüştüğüne dikkat çekti. Müslim, “Dış müdahaleye ve muhalefetin silahlandırılmasına karşı olmak konusunda ortak noktalarımız var” dedi. Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye yönelik karar tasarısını veto ettiğini hatırlatan Müslim, kendilerinin de Suriye rejiminin mevcut durumda dışarıdan zor kullanarak yıkılmasına karşı olduklarını zira çok kan akmasına yol açacağını belirtti. “Biz akan kanı durdurmak için uğraşıyoruz” diyen Müslim, Rus temsilcilere “Esad rejiminin gitmesi gerektiği” yönündeki yaklaşımlarını ilettiklerini ve bu görüşlerinin olumlu karşılandığını kaydetti.

İRAN İLE ÜÇ GÖRÜŞME OLDU

Koordinasyon Komitesi adına heyetlerin geçen aydan beri İran ile de üç görüşme gerçekleştirdiğini belirten PYD lideri, İran rejiminin de aynı şekilde olumlu yaklaştığını sözlerine ekledi. Suriye rejimi zihniyetinin halen değişmediğini vurgulayan Müslim, “Halen öldürmek ve baskıyla sonuç alacaklarını düşünüyorlar” dedi.

ANAYASA REFERANDUMUNA BOYKOT

Esad rejimi ile ise bir görüşmelerinin olmadığını söyleyen Müslim, bu rejimin tamamen değişmesini istediklerini belirtti. Esad rejiminin 26 Şubat’ta yapacağı yeni Anayasa referandumunu da boykot etme kararı aldıklarını açıklayan PYD lideri, “Yeni Anayasa’da Kürtler için herhangi bir şey yok” dedi.

Anayasayı yazmakla görevli komisyonun, Cumhurbaşkanı’nın yedi yıllık görev süresini iki defa ile sınırlandırmayı öngördüğü belirtilirken, 2014’de görev süresi dolan Esad’ın bir daha Cumhurbaşkanı seçilip seçilmeyeceği konusu henüz açıklığa kavuşmuş değil. Anayasa metninin başta Kürt sorunu olmak üzere ülkenin diğer temel sorunlarına herhangi bir çözüm içermediği kaydediliyor.

SİLAHLI UNSURLARIN ARKASINDA TÜRKİYE VAR

Bir yandan kanlı olaylar devam ederken, diğer yandan Suriye’ye mevcut durumda askeri bir müdahale beklemediklerini söyleyerek Tunus konferansının halkı silahlandırmaktan yana olduğuna dikkat çeken PYD lideri, bunun da çok tehlikeli sonuçları olabileceği konusunda uyardı. Müslim, Türkiye’nin de silahlı unsurların arkasında olduğunu ve bunların Türkiye’de kamp kurduğunu ifade ederken istihbaratçılar yolu ile de Suriye’nin içine uzandıklarını belirtti.

KOMİTELER YOL KONTROLÜ YAPIYOR

Türkiye kaynaklı Kürt sempatizanlarından “karakol baskını” gibi haberleri de yalanlayan PYD lideri, Batı Kürdistan halkının örgütlü olduğunu, mevcut yol kontrollerinin de halk komiteleri tarafından yapıldığını ifade etti. “Bunlar dışarıdan gelen silahlı kişiler değil” diyen Müslim, “Halkımız örgütlüdür. Her yerde halk komiteleri ve meclisleri var. Kendi savunmalarını kendileri yapıyorlar” diye belirtti.

Suriye rejiminin Kürtlerin karşısına almaktan çekindiği için müdahale edemediğine işaret eden Müslim, zaman zaman Suriye askerleri ile bu komiteler arasında gerginlik olduğunu ve en son Kobani’de bir istihbaratçının öldürüldüğünü belirtti. Ancak genel anlamda karşılıklı olarak birbirine dokunmadıklarını söyleyen PYD lideri, bölgede meclis ve komiteler biçimindeki örgütlenmenin de tamamlanma aşamasına geldiğini söyledi.

KÖY VE ŞEHİR İSİMLERİ DEĞİŞİYOR

Tüm köy ve şehirlerde komiteler kurulduğunu ve daha çok sembolik anlamı olan dil okulları açıldığını belirten Müslim, “Son günlerde köy ve şehirlerin isimleri de Kürtçeleştiriliyor, tabelalar değiştiriliyor, eski isimleri konuluyor” diye konuştu.

NEWROZ’A KADAR BİR SÜREÇ TAMAMLANIYOR

“Newroz’a kadar seçimleri, meclis ve komiteleşmenin tamamlanacağını umuyoruz” diyen PYD lideri, Newroz’dan sonra ise artık bu kurumların aktifleşeceğini sözlerine ekledi.

ARTIK GERİ DÖNÜŞ YOK

Müslim, “Çok dikkatli olmamız gerekiyor. Çok büyük oyunlar oynanıyor” derken, Kürtlerin kazanımları açısından da “artık geri dönüşün sözkonusu olmadığını” kaydetti. “Bundan sonra elde ettiğimiz kazanımları kalıcılaştırmamız gerekiyor” şeklinde sözlerini sürdüren Müslim, mevcut durumda parti olarak Batı Kürdistan’ın her yerinde varlık gösterdiklerini vurguladı.

ANF NEWS AGENCY

Demirtaş: Kürtler Duygu Olarak Devletten Koptu (VİDEO-Haber)

video


Amed - BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Roboski katliamı sonrasında hükümetin tavrı, siyasi ve askeri operasyonlar, tutuklamalar, çağdışı yargılamalar ve anadile yönelik hareketlerin Kürt halkını duygu düzeyinde devletten kopardığını söyledi.

BDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Gültan Kışanak, PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin sonlandırılması, Öcalan'a özgürlük talebi ile siyasi ve askeri operasyonları protesto etmek amacıyla BDP Kayapınar ilçe binasında açlık grevi nöbetini devralan Diyarbakır İl Genel Meclis üyelerini ziyaret etti.

Sürdürülen açlık grevinin onurlu bir mücadeleyi ifade ettiğini, her yerde sahiplenmesi gerektiğini ve on binlerce insan tarafından ziyaret edilmesi gerektiğini dile getiren Demirtaş, cezaevinde başlayan direnişe en anlamlı cevabın meydanlardan alanlardan verilmesi gerektiğini vurguladı. 8 Mart ve 21 Mart'ın yanı sıra her gün her baskıya karşı alanlara çıkılması direnişin yükseltilerek cevap verilmesi gerektiğini dile getiren Demirtaş, gelinen noktada devlet yöneticilerinin, Kürt halkının duygu düzeyinde devletten koptuğunu anlaması gerektiğini söyledi.

Kürt halkının büyük bölümünün devletin kendi devleti olmadığını gördüğüne işaret eden Demirtaş, "Bu devletten beslenenler ihalesini alanlar rantı yiyen bazı çevreler, devlete sıkı sıkı sarılmış olabilir. Ama bu Roboski katliamı sonrası hükümetin tutumu bütün bu siyasi tutuklamalar, bütün bu çağ dışı hukuk dışı, ahlak dışı yargılamalar, ana dilimize yönelik bu hakaretler artık Kürtleri duygu düzeyinde devletten koparmıştır. Devlet bunu yapa yapa halkı kendinden duygu düzeyinde koparmıştır" ifadelerini kullandı.

‘KİMİN KANDAN BESLENDİĞİ ORTADA’

"BDP'nin kandan ve savaştan besleniyor" sözlerini hatırlatan Demirtaş, bu güne kadar barışın tesis edilmesi amacıyla yaptıkları açıklamalara dikkat çekerek, AKP'nin bu yönlü her hangi bir açıklamasının olmadığını ifade etti. Savaşın ve çatışmanın çözüm olamayacağı çağrılarını yenileyen Demirtaş, bunun tek bir AKP'li tarafından dile getirilmediğini ifade etti. "Kandan beslenme" suçlamalarına tepki gösteren Demirtaş, "Hem operasyonları yapıp kan döküyorlar, hem de kandan besleniyorlar diyorlar. Madem kandan besleniyoruz; bu kadar barış çağrısını biz yapıyorsak siz bunun yüzde birini neden yapmıyorsunuz? Kimin kandan beslendiği ortadadır. AKP'li milletvekillerine sesleniyorum; yüreğiniz varsa çıkın barış için iki çift söz söyleyin. BDP'li İl Genel Meclis üyeleri bunun için 3 gün bedenini açlığa yatıracaklar. AKP'nin kiler nerde? BDP'nin vekilleri alanlarda cezaevinde bile açlık grevinde, AKP'nin vekilleri nerde? Siz ne yapıyorsunuz? Bırakın artık genel başkanınızın kanatları altında sus pus olmayı. Bu gün sesinizi çıkaracaksanız çıkarın. Yoksa sonsuza kadar susun. Gelin iki tarafa da bu çatışmayı durdurması çağrısını beraber yapalım. Diyalogun müzakerenin başlaması için girişimde bulunalım. Bunları yapmak kutsal bir iştir. Biz demokratik çözüme demokratik zafere inanıyoruz tecrit değil özgürlük istiyoruz. Operasyon değil müzakere istiyoruz" dedi.

"Roboski'ye sessiz kalacaksınız, herkes tutuklanacak, sessiz kalacaksınız, gece gündüz cenazeler morglarda paramparça üst üste bırakılacak sessiz kalacaksınız, gençlerin bedeni yakılacak sessiz kalacaksınız. Ama kameralar karşısına geçip barış kahramanı olarak kendinizi ilan edeceksiniz. Bize de kandan besleniyoruz diye iftira atacaksınız" diyerek eleştirisini sürdüren Demirtaş, AKP hükümetine "Ya tarihi görevinizi sorumluluğunuzu yerine getirip halkın size verdiği temsili yeti layığı ile yerine getirin ve barış için çaba sarf edin ya da aradan çekilin" çağrısında bulundu.

‘ULUSAL KONFERANSA KATILIM KISITLAMASI YOK’

Her kesimin barış için kanın durması için daha fazla çaba sarf etmesi, müzakerenin yeniden başlaması için daha cesur olması gerektiğini vurgulayan Demirtaş, aksi takdirde cesur olmayanların yarın savaş kızışınca kahramanlık yapamayacağına dikkat çekti. Basın mensuplarının Ulusal Konferans'ın tarihine ilişkin soruları üzerine Demirtaş, tarihin net olarak belirlenmediğini fakat teknik detaylar ile ilgili tartışmaların kararlaştırıldığını söyledi. Bütün Kürt parti ve hareketlerinin bu konferansa davetli olduğunun altını çizen Demirtaş, bu konuda herhangi bir kısıtlamanın bulunmadığına işaret etti.

Yeni anayasa çalışmalarına ilişkin soruya ise Demirtaş, şu ana kadar talepleri konusunda beklentilerini karşılayacak her hangi bir çalışmanın yapılmadığını dile getirdi. Başından beri yol temizliği yapılmadan ifade, basın özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı sağlanmadan yeni bir anayasa yapmanın mümkün olamayacağına işaret ettiklerini söyleyen Demirtaş, talepleri ile ilgili henüz hayata geçen hiçbir şeyin bulunmadığını söyledi. Anadilde eğitim istediği için öğrencilerin, "Demokratik Özerklik Kürtlerin hakkıdır" diyen Kürt siyasetçinin tutuklu olduğunu hatırlatan Demirtaş, "Bu durumda nasıl özgürce konuşacağız. Kürtlerin taleplerini özgürce konuşamayacaksak bunun için miting yapamayacaksak yürüyüş yapamayacaksak peki bizim taleplerimizi anayasaya kim yansıtacak. Basın üzerinde muazzam bir baskı var; genel yayın yönetmeninden kameramanına kadar köşe yazarından medya patronuna kadar herkesin üzerinde muazzam bir baskı var. Bu gün hangi basın mensubu ben aklımdan geçeni yazabiliyorum ya da haberleştirebiliyorum diye bilir. Herkes bir oto sansür altında kendini sansürlüyor. Böyle bir ortamda yeni Anayasa nasıl yapılabilinir? Biz diğer partilerin anayasa çalışması konusunda çok istekli ve samimi davranmadığına inanıyoruz. Eğer samimi ve istekli olunsa yeni anayasa konusunda öncelikle bu taleplerimizin dikkate alınması gerekirdi. Bu nedenle biz yeni anayasa konusunda ısrarlıyız. Yapılması gerekir talepkarız ama diğer partilere bakınca çokta umutlu değiliz" diye kaydetti. .

ANF NEWS AGENCY

Gerillalar Anlatıyor: 49 Nolu Karakol Nasıl Vuruldu?

Behdinan - Hakkari’nin Çele ilçesinde 9 Şubat günü ondan fazla askeri üssü hedef alan eyleme katılan gerillalar, eylemleri başarıyla gerçekleştirdiklerini belirtirken, Türk ordusuna ağır bir darbe vurduklarını söylediler.

HPG gerillalarının Çele’de saat 02.15’te ondan fazla askeri noktaya yönelik gerçekleştirdiği eylemde çok sayıda askeri mühimmat imha edilmiş, askeri lojmanlar ve araçlar tahrip edilmişti. Ağır kış koşullarına rağmen gerçekleşen ve askeri kayıpların gizlendiği eylemi gerçekleştiren HPG gerillaları ile konuştuk.

Eylül Amed, Önderliğimizin üzerindeki tecrit, uzun süredir devam eden tutuklamalar, yine son günlerde yaşadığımız şahadetler de eylemin gerçekleşmesini gerekli kılıyordu. Şırnak Uludere’deye bağlı Roboskî köyünde yaşanan katliamı da unutmadık. Bu eylemin başarıyla gerçekleşmesini sağlayan tek bir şey var, o da önderliğimize olan bağlılığımızdır. Yoksa bu koşullarda böyle bir eylemin gerçekleşmesi kolay değil” dedi.

49 NOLU KARAKOL NASIL VURULDU?

Metrelerce yağan karda ve ağır kış koşullarında böylesi bir eylem için büyük hesapların yapılması gerektiğini, hazırlık aşamasının da çok önemli olduğunu vurgulayan Eylül Amed, “Ağır silahlardan tutalım da savunma ve saldırı gruplarının yerlerini almasına kadar özellikle metrelerce karda yürümek, gecenin soğuğunda eylem gücünü mevzilendirmek kolay değil. Bu eylemin deşifre olmadan başarılması gerillanın ulaşmış olduğu düzeyi göstermektedir” diye konuştu. Birçok karakolun hedeflerinde olduğunu ancak esas eylem yapılan karakolun 49 nolu karakol olduğunu belirten Gerilla Eylül Amed eylem gününü şöyle anlattı:

“Yerde bir metreyi aşan kar vardı. Arkadaşlar üç buçuk, dört saat boyunca karın içinde yer yer sürünerek, yer yer uzanarak o soğuk havada hedeflenen 49 numaralı karakolun dibine kadar gittiler. En azından o koşullarda bile gitmek insanın donma tehlikesi var. Düşmanın hedefine vardıktan sonra ciddi bir direniş yoktu. Öyle mevzilerde kalkıp bizimle saatlerce çatışabilecek Türk askerini karşımızda görmedik. Tank ve panzerleriyle çatışmak istediler. Onların dışında havan ve obüs toplarını yoğun bir şekilde kullandılar.”

“TUGAYI DA VURDUK”

Eylül Amed, Irak sınırında olan Gıre (Darsinge) Karakolu’na da ağır ve ferdi silahlarla yoğun bir şekilde saldırı gerçekleştirdiklerini, Çele merkezde bulunan ve TSK’nin operasyon gücünü topladığı komando taburunun bulunduğu alanın da yoğun bir şekilde B-7 roketleriyle ateş altına alındığını, tabur içinde bulunan cephaneliğin de imha edildiğini aktardı. Çele’de içinde yaklaşık dört bin askerin bulunduğu tugayın da vurulduğunu ifade eden Eylül Amed, Çele İlçe Emniyet Müdürlüğü’nün de vurulduğunu söyledi.

Eylem planının çok kapsamlı olduğunu belirten gerilla Yaşar Berçelan 49 nolu karakolun yüzde 80 oranında imha edildiğini belirterek, şunları anlattı:

“Eylem gücünün bir kolu sekiz mevziiyi vurdu. 49 karakolunda bir bölük kalıyor. Yani 70-80 asker var. Bir tank, bir panzer var. Çevresinde üç kat tel vardı. Yüksek bir duvar vardı. Bu karakol tam sıfır noktasındadır. Adını da 49 nolu sınır taşından alıyor. Gire ve Sivri tepeleri de karakolun savunmasını yapıyor. Yine Çele merkezdeki askeri güçler de müdahale edebilir. Sersingeyi arkadaşlar birçok koldan vurdular. Sivri tepeyi vurdular. Çele merkezde Hakkari Komando Taburu’nu vurdular. Yine Çele tugayını hedefledik. Tugay da ağır silahlarla vuruldu. Hakkari komando taburu da ağır silahlarla vuruldu. Cephanelik ve birçok araç imha olurken lojmanlar da darbe aldı. Arkadaşlar Gire karakolunu da 6 koldan gece ve gündüz sürekli olarak vurdular. 30’dan fazla asker cenazesini arkadaşlar kendi gözleriyle gördüler.”
ÖLEN PARALI ASKERLER NE OLDU?

Eylem için hazırladıkları planın yüzde 80’ini başarıyla gerçekleştirdiklerini ifade eden Yaşar Berçelan, eylemin 2012’nin nasıl geçeceğine dair mesajlar verdiğini vurguladı. Yaşar Berçelan, şunları kaydetti: “Bu sınırdaki askerlerin çoğu paralı askerlerdir. Onun için de kendi kayıplarını saklıyorlar. Bu konuda AKP ve Genelkurmay başkanı birlikte hareket ediyorlar. Kendi kayıpları açığa çıkarsa hem askerlerinin morali bozulacak hem de muhalefeti susturamayacak. Gerçekler açığa çıkarsa AKP ayakta kalamaz. Bir diğeri paralı askerlere bir mukavele imzalatıyorlar. Bu anlaşmaya göre vuruldukları takdir de devlet onlara sahip çıkmayacak ve gizlice onları alıp gömecek. Bu durumda ölen askerin ailelerinin de haberi var.
“KARAKOL İKİYE BÖLÜNDÜ”

Takviye grubunda bulunan gerilla Zelal Harun da sadece 49 karakolu değil, diğer hedeflerin hepsinin sonuç alıcı bir şekilde vurulduğunu söyledi. Baskının sızma amacıyla yapıldığını ama daha sonra bir baskına dönüştüğünü ifade eden Zelal Harun, şunları aktardı:

“Saldırı grubu karakola girdiğinde biz de hazırda bekliyorduk. Arkadaşlar karakola girdikten sonra biz de ardından karakola girdik. Düşman sadece ağır silahlarını kullanarak, çatıştı. Bire bir ferdi çatışan hiç kimse karşımıza çıkmadı. Askerler bize karşı savaşamadı. Karakolda 70’den fazla asker vardı. Karakola girdikten sonra birçok cenazenin üzerine gittik. Birçok mevziiyi düşürdük. Zaten sekiz kulübe vardı ve hepsi de vuruldu. Bir arkadaşımla birlikte bir kulübenin önündeydik. Kulübedeki askerlerin seslerini duyuyorduk. Bir asker yaralanmıştı. Kendi aralarında konuşuyorlardı. Bir asker diğerine “Sesinizi çıkarmayın, onlar mevziinin arkasında. Sessiz olursak belki bizi fark etmezler” diyordu. Bizim orada olduğumuzu biliyorlardı. Ama bize karşı savaşamıyorlardı. Sessiz konuşarak gizlenmeye çalışıyorlar. Çatışma başladıktan kısa bir süre içinde mevziler düştü. Sağ kalan askerler gidip kendilerini panzerin arkasına attılar. Bir mevzide kaçan askerlerin yanlarında kendi yaralılarını da götürdüklerini gördüm. Ön taraftaki askerlerin hepsi de geri çekildi. Karakol ikiye bölündü. Ağır silahları da tepelerdeydi. Onlar bize cevap veriyordu.”
Eylem sırasında ağır silahlar grubunda yer alan gerilla Çektar Suruç, “Bizim hedefimiz Gıre karakoluydu. Gıre kale gibi yapılmış ve kimsenin orayı vuramayacağı sanılan bir yerdi. Ama biz ağır silahlarla Gıreyi vurduk” dedi. Bu karakolda 400-500 asker olduğunu ve çok sayıda tankın bulunduğunu söyleyen Çektar Suruç, şöyle devam etti:

“Biz Gire karakolunu altı koldan vurduk. Havanlardan, uçak savar bataryalarına kadar ağır silahların hepsini kullandık. Böyle bir havada kar altında eylem gerçekleşebileceğini beklemiyorlardı. Normalde her eylem sonrası uçaklar ve kobralar gelip çatışma alanına müdahale ediyordu. Ama bu eylemde ne uçak ne de kobra helikopterleri geldi. Çaresiz kalmışlardı. Çünkü gerilla bu kış koşullarında eylem gerçekleştirdiği için düşman bir panik yaşadı. Bu eylem önderliğimizin söylediği “yirmi dört saat gerillacılık” sözünün pratikleşmesine örnektir.”
Aynı zamanda Çele doğumlu olan gerilla Delil Simko, eylemin amaçlarından birisinin de Gelyê Tîyarê’de (Kazan Vadisi) şehit düşen gerillalar için misilleme olduğunu belirterek, şunları aktardı:

“Kimyasal silahlar kullanılarak gerçekleştirilen bu saldırının intikamını alacağımızı söylemiştik. Ben eylemde yakın savunma ve suikast grubundaydım. Bu silahlarla arkadaşların savunmasını daha güçlü yaptık. Karakol güçlü bir karakoldu. Ani vuruş tarzımızdan kaynaklı karakol etkisiz hale getirdi. Karakolun içindeki tanka ve panzerlere bile bombalarla saldırdık. Yoğun saldırımız sonucu mevzilerin tamamı düştü, bina ateş aldı. Bu karakollardaki askerlerin çoğu paralıdır. Onlarca asker cenazesinin üzerine gittik. Kendi gözümüzle gördük ama kendi aralarındaki anlaşmalar gereği kayıplarını vermiyorlar.”
“4 GÜN KARIN İÇİNDE YÜRÜDÜK”

Yaklaşık 20 yıldır gerilla saflarında bulunan ve HPG’nin doçkacısı olarak bilinen gerilla Sipan Doçkacı da bu eyleme katılanlardan. Bu eyleme katılmak için HPG komutanlığı tarafından çağrıldığında çok sevindiğini belirten Sipan Doçkacı, şöyle konuştu:

“Düşmanın binlerce askerlerinin bulunduğu 10 ayrı nokta hedef alındı. Silahların hepsini sırtımızla ve katırlarla taşıdık. Kar çok fazlaydı, hava soğuktu. Metrelerce karın içinde 4 gün direndik, doğru düzgün yemek bile yiyemedik. Yakın noktalar ferdi ve orta silahların yanı sıra aynı zamanda diğer ağır silahlarla yoğun ateş altına alındı. İçinde yaklaşık 70-80 askerin bulunduğu 49 karakolunun yüzde 80’i imha oldu, diğer noktalar da ağır bir bicimde darbelendi.”
“KAÇAN ASKERLERİ GÖRDÜK”

Gerilla Viyan Penaber, saldırı sırasında yakın savunmada B-7 silahını kullandığını söyledi. bulunduğu gerilla grubunun 3 kişiden oluştuğunu ifade eden Viyan Penaber, şunları anlattı:

“Her birimizin hedefleri farklıydı. Ben sürekli B-7 roketleriyle 2 katlı asker kulübelerini hedef alıyordum. Attığım her roket isabet ediyordu. Hedef alan her roket mermisi sonrası kulübelerin içi büyük bir gürültü ile yanmaya başlıyordu. İlk başta ellerim donmuştu tetiğe basamıyordum, çünkü karın içinde çok fazla beklemiştik. Üstümüzdeki elbiseler de tamamıyla ıslaktı. Parmaklarımın hareket edebilmesi için birkaç saniye saçlarıma sürterek biraz ısıttım. Ve saldırının ilk saniyelerini öyle yaşadım. Saldırı grubu karda sızarak karakola yaklaştıktan sonra saat 02.15’te savunma grubu yoğun bir şekilde 49 karakolunu ateş altına aldı. Biz durduğumuzda saldırı grupları karakolun içine girdiler. Eylem başladığında biz karakola iyice yaklaşmıştık. Karakolun arka tarafında kaçan askerleri görüyorduk, kaçma fırsatını bulamayanların nasıl ağladıklarını ve bağrıştıklarına tanık olduk.”

Eyleme saldırı grubunun birinci kolunda yer alarak katılan gerilla Bager Erbaba, karın içinde karakola yakın bir yere kadar sürünerek sızma yaptıklarını, belirterek, şunları aktardı:

“Düşen kulübelere girdim, o kulübelerin içinde ve etrafında 16 askerin cenazesini saydım. Yine diğer kolda gelen arkadaşların düşürdükleri kulübelerin içinde girerek asker cenazelerini görmüşlerdi. Karakolun sol köşesinde bulunan kulübeyi düşürmek için arkadaşlar panzer ve tankla çatışıyorlardı. Eylem başlar başlamaz karakoldaki askerlerin çoğu karakolun arka duvarında atlayarak kaçtılar. Bizim grubun olduğu tarafta bizimle savaşacak asker kalmadı. Koordineden gelen talimatla geri çekilerek yerimize ulaştık.”

AY IŞIĞINA RAĞMEN…

Eyleme yakın savunma gruplarında yer alarak katılan ve BKC silahı kullanan gerilla Argeş Van, karın içinde ağır yüklerle saatlerce yol yürüdüklerini söyledi. Eylemin çok kapsamlı planlandığını, birçok koldan saldırı ve savunma grupları oluşturulduğunu belirten Argeş Van, şunları anlattı:

“Eylemin başlayacağı saatlerde ay ışığı vardı her yer gündüz gibi görünüyordu. Ona rağmen bütün gruplar yerlerini almayı başardı. 49 karakolunda bizimle çatışacak asker kalmadı birkaç kişi kalmıştı onlar da kaçtılar. Karakolda kalan tank ve panzerlerle çatıştık. Tank ve panzerlere rağmen birçok mevziinin içine girdik ve o mevziilerde 3 silah ele geçirdik.”
Eylemde ağır silah gruplarında yer alan gerilla Erdal Çermik, havan silahını üç kişi birlikte kullandıklarını ve özellikle Gıre Karakolu’nu hedef aldıklarını belirterek, şunları söyledi:

“Bu karakol sürekli kendini bize bir korkuluk gibi gösteriyordu hiç kimse bize karşı savaşamaz diyordu. Karakolun tamamı büyük duvarlarla örülüdür. En gelişmiş tekniğe sahiptir. Ve tekniğine güvenerek bize meydan okuyordu. Bu eylemde 6 kolda Gıre Karakoluna eylem gerçekleşti, ben de 2 arkadaşımla bir kolda yer alıyorduk. Net olarak 2 ölülerini gördük. Büyük bir Termalleri ve A-4 adında ki silahları imha oldu. Bunlar sadece dışarıda gördüklerimizdir. Çünkü atığımız bütün atışlar çok isabetli karakolun içine düşüyordu. Onun için kayıplarının daha fazla olduğunu tahmin ediyorum. Aslında Türk devleti için bir gelenek olmuş, asla doğru yaklaşmazlar, 100 askerleri de ölse dahi hepsini de saklayacak kadar yüzsüzdürler.”

ANF NEWS AGENCY