3 Şubat 2012 Cuma

Deprem Günlüğü (Fotoğraflarla Van Depremi)

video


Adına afet denilir ya, kimileri bunu kabul eder, kimileri Allah’ın işidir der, kimileri de isyana durur ve direnir. Enkaz bilançosunda ise acı, öfke, çaresizlik, beklenti, umut ve karmaşa gibi farklı duygular ortaya çıkar.

Naylonların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş adına çadır denilen yerin kapısında oturan hasta çocuklar, yaşlılar…Ve gözlerinin derinliklerindeki beklentiler… Harabeye dönmüş binalar, yerlerde kaldırılmamış enkazlar görüyoruz biraz ilerde. Her an enkazın altından bir insan canlı çıkacak umuduyla gözlerimiz enkaza takılıyor.Bu görüntüleri arkamızda bırakıp Van merkezden ayrılıp köylere doğru yol almaya başlıyoruz.Sonunda ulaştık o viraneye. Köy alt üst biçimde. Evler, ahırlar, nerdeyse her adım yerle bir olmuş. Beklenti içerisindeki acılı anneler, kardeşler, babalar ve çocuklar.Yani herkes… Bizleri deprem tespit ekibi sanıyorlar. Herkes derdini anlatmak için yarış halindeydi. Hava soğuk, çocuklar ve yaşlılar tir tir titriyor. Ve sonrasında ‘basında mısınız abi’ diye ekliyorlar.Birçok kişi gelen erzakın muhtar tarafından stokladığını ve muhtarın bunları dağıtmadığını söylüyor. Kendini BDP li olarak , kardeşini de iktidar yanlısı olarak tanıtn muhtarın kardeşi’hangi insan evladı bunu yapar,hiç mi vicdanı yok ‘diye sitemlerini dillendiriyor. Muhtarı bulup konuyu muhtarla konuşuyoruz,söylenenleri inkâr ediyor,’yok böyle bir şey, yardımlar gelmiyor köyümüze "diyor ve bizler de oradan uzaklaşıyoruz. Tarif edilen yere yardım kamyonu yaklaşmış ve stoklama yapılıyor. Gördüğümüz fotoğraf muhtarı yalanlıyor. BDP’li olan kardeşi haklı çıkarıyor. 

Birçok Köy, kasaba, belde ve ilçede dolaştık. Her saat başı artçı depremlerle sallandık durduk. Herkes bulunduğu yerden uzaklaşıyordu. Hatta çadırlar da olanlar bile. Deprem hem fiziksel olarak hem de psikolojik olarak insanları sarsmaya devam ediyordu.

Herkes uykusuz ve yorgun.. insanlar dışarıda.. kimileri taşla örülmüş ahırlarda, kimileri kendi imkânlarıyla yaptığı naylon çadırlarda kalıyor.Vebilirizki herkes soğuğa dayanamaz ama içimiz acısa da elimizden çok şey gelmiyor maalesef.

Kamyonlar ve tırlar yanaşıyor, birçok tır ve kamyon organizasyon yetersizliğinden dolayı tabiri caizse talan ediliyor. Bazı kamyonlar, valinin talimatıyla Van sınırına girmeden el konulup stoklanıyor.bir tarafta Bir an önce gıda ve çadırların dağıtılması konusunda ısrar eden depremzedeler varken bir tarafta gelen malların stoklanması da garip bir olay. Görüştüğümüz yetkililer,malları depolardan dağıtacaklarını belirtiyorlar. Yaklaşık 10 gün geçmesine rağmen gıda ve çadır ulaşamayan depremzedelerin sayısı oldukça fazla. 

Kardeşlerini, eşlerini, akrabalarını kaybedenlere durumlarını sorduğumuzda, sitemden başka bir şey duyamuyoruz. Soğuk hava yaşadıkları acıyı yüreklerine gömmelerine sebep oluyor. Organizasyondaki eksikler, acılarına bir de çaresizlik eklemiş durumda… 

Kuşkusuz depremden herkes etkilendi ama en çok köylüler etkilendi. En sessiz kalan yine onlardı. Ulaşılmayan da onlardı. Seslerini duyurmayanlar da onlardı. Bazı köyler oldukça uzaktı. Köy yolunda gelecek bir arabayı ya da kamyonu bekliyorlardı. Ne elektrikleri vardı ne de telefonları çalışıyordu. Çünkü bataryalarını şarj edebilecek elektrikleri de yoktu. 

Gelen yabancıların karşısına çıkıp ağlayan kadınlar ve yaşlılar. Acılarıyla bütünleşmenin en derin anı gibi… Sanırım çaresizliği o zaman hissediyor insan... 

Durumunuz nasıl diye söze başladığımızda hepsi dertli, hepsinin söyleyeceği çok şeyi var. Herkes bir an önce kendi derdini anlatamaya çalışıyor. Kimileri evini gösteriyor, kimileri gıda, çadır ve battaniye istiyor ve ekliyorlar hiç kimse buraya uğramadı. İlk defa siz geliyorsunuz diyorlar. Talep listesi de uzayıp gidiyor. Çünkü her şeye ihtiyaçları vardı… 

Söylenenlerin karşısında durup muhasebe yapma zorunluluğu hissediyorsunuz. Bu söylenenlerin üstüne bürokratik mekanizmayı sorgulamaya başlıyoruz Ve İnsanlığın merkeze alınması gerekir diyoruz ama uygulamalara bakınca maalesef siyasetin birçok şeyden önce geldiğini görüyoırsunuz.
Bu insanlık trajedisi karşısında, acı iliklere kadar işliyor. Birde devlet erkinin yandaşlığına sitem ediliyor. Televizyonların ekranlarına yapışanların, organizasyonda hiç bir sorun olmadığını ve devlet erkinin olaya el koyduğunu söylemesine rağmen, depremzedelerin söyledikleri karşısında devlet erkinin nasılda "yalan" söylediğini görüyoruz. 

Birçok evde yas var. Bu kadar acıyı nasıl kaldırıyor bu insanlar. Direngenler... Cenazeler, evsizler, taziyeler, yiyecek-giyecek bulamayanlar ve daha çok şey. Duygularına yüklenen o büyük sorumluluklar... Yaşamlarına tahakküm etmeye çalışsa da, büyük bir irade ile bunlarla mücadele etmeyi göze aldıklarını görüyoruz. Bir yandan ölümler,bir yandan çaresizlikler,soğuk,kış ve sıcak bir çorba hasreti…

Acının her tür rengini tatmış olan bu insanların arasında biz de acının ve ölümün soğukluğunu iliklerimize kadar hissediyoruz.Ölümün nerden ve nasıl gelirse gelsin acı olduğunu bir kez daha kendi gözlerimizle gördük…

İHSAN KAÇAR

İhsan Kaçar'ın diger fotoğrafları için aşağıdaki linki tıklayın

Dondurucu Havada Uzun Yürüyüş 3. Gününde

Lozan - Avrupa Kürt Dernekleri Konederasyonu’nun (Kon-Kurd) çağrısı üzerine 1 Şubat günü Cenevre’de başlayan uzun yürüyüş, dondurucu soğuklar ve kar yağışına rağmen üçüncü gününde devam ediyor. Eylemciler Kürdistan’ı dörde bölen anlaşmanın imzalandığı Lozan’daki bina önünde miting yaptı.

İsviçre’nin Cenevre kendi ile Fransa’nın Strasbourg kenti arasındaki yürüyüş üçüncü gününe girdi. Dün geceyi Morges'te Mors Loasis Kilisesi'nde geçiren eylemciler, içilen çaylar, edilen sohbetlerle kısmen de olsa son iki günün yorgunuluğunu üzerlerinden atararak bu sabah saat 08.00’de yeniden yola koyuldular.

Fransızca "Özgürlük ve Adalet İçin Cenevre'den Strasbourg'a Yürüyüş" pankartı ardından Strasbourg’daki Birleşmiş Milletlerden (BM) Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi'ne (CPT) doğru yol alan onlarca eylemci, dondurucu havada zafer işaretleri yaparak ve sloganlar atarak ilerliyorlar.

EKSİ 8 DERECEDE ONLARCA KM YOL KAT EDİLDİ

Sarı-kırmızı-yeşil renkli eşarp, atkı, şapkalar ile puşilerle kendilerini soğuktan koruyan eylemcileri mola verdikleri yerlerde sıcak çay içerek ısınmaya çalışıyorlar. Bir yandan dondurucu soğuklar, diğer yandan yoğun kar yağışı eylemcilerin kullandığı güzergahı zorlu hale getiriyor. Kimi zaman geçilen yollarda yürüyecek alan olmadığı için bazen tarla kenarlarında, çamurlara bata çıka da olsa yola devam ediliyor.

Eylemciler arasında yer alan ileri yaştaki kadın ve erkekler de sağlık problemeleri de baş göstermeye başladı. Yürüyüş sırasında yolun, eksi 8 derecede kat edilen 34 kilometrelik bir bölümünde 4 eylemci sağlık merkezlerinde tedavi görmek zorunda kaldı. Eylemciler arasında farklı yaş gruplarının yanısıra, farklı inanç, kültür, meslekten katılımcılar da bir arada bulunuyor.

LOZAN’DA PROTESTO

Üçüncü etabı 14 kilometre olan bugünkü yürüyüşün konaklama durağı Lozan oldu. 24 Temmuz 1923’te Kürdistan’ın resmi olarak dörde bölündüğü bu kente, dört buçuk saatlik bir yolun ardından ulaşıldı. Eylemciler kent girişinde, Lozan’daki Kürtler tarafından "Öcalan'a özgürlük" sloganlarıyla karşılandı. Merkezde yapılan yürüyüş ardından uzun eylemciler sloganlar eşliğinde Lozan Anlaşması'nın imzalandığı Place de Rumine Köşkü'nün önündeki Riponne Meydanı'na girdi.

Sarı-kırmızı-yeşil renklerin hakim olduğu meydanda Öcalan posterleri dalgalanırken, yoğun ilginin gösterildiği mitingre İsviçreli siyasetçiler de katılarak destek mesajlarını iletti. Sosyal Demokrat Federal Parlamento Milletvekili Erick Vouruz yaptığı konuşmada, "Bu sert koşulları içinde yürümenize hayranım. Kürtler verdikleri bu mücadeleyle özgürlüklerini kazanmışlardır. Bize sadece buna saygı duymak kalıyor" dedi.

2011 genel seçimlerinde gözlemci olarak Diyarbakır’a gittiğini söyleyen Lozan Kanton Milletvekili ve Sosyal Demokrat Parti Kanton Başkanı Nicola Roche ise, "Diyarbakır'daki Kürtlerin coşkusu ile buradaki birbirine çok benziyor. Sizin taşıdığınız inanç ile Diyarbakır'daki Kürdün inancı birbirini tamamlıyor. Burada Diyarbakır'daki coşku ve inancı gördüm. Sizleri Strasbourg'a kadar yalnız bırakmayacağız” ifadelerini kullandı.

Diğer bir konuşmacı Sosyal Demokrat Federal Parlamento Milletvekili Jofiame Oubert, Kürtlere yönelik artan baskılara dikkat çekerek, Türkiye'nin yanısıra Avrupa ülkelerine de tepki gösterdi. Milletvekili Oubert, "Türkiye'deki Kürtlere uygulanan politikalar çok siddetli biçimde devam ederken Avrupa'da Kürtlere karşı çok sessiz biçimde bir politika izleniyor. Bunun en son örneğini de Roj TV'de gördük. Ama sizlerin burada yürüttüğü mücadele Avrupa'yı insan hakları açısından bir sınava zorlayacak" şeklinde konuştu.

Lozan Kanton milletvekili adaylarından Kürdistanlı İhsan Kurt’un da katıldığı mitingde eylemciler de konuşma yaparak, uluslarararası topluma duyarlılık çağrısında bulundu. Eylemciler, Öcalan’ın esaretini ve Kürtlerin statüsüz bırakılmasını artık hiçbir şekilde kabul etmeyeceklerini vurguladılar.

YARIN FEDERAL MECLİS’E YÜRÜYECEKLER

Miting ardından yola çıkan eylemciler araçlarla İsviçre'nin başkenti Bern'e doğru yola çıktı. Eylemciler burada İsviçre Kürt Kültür Dernekleri Federasyonu (FEKAR) tarafından eylemciler ile dayanışma amacıyla yapılan panele katıldı. Geceyi Bern'de geçirecek olan eylemciler yarın İsviçre Federal Parlamento binasına yürüyecekler. Parlamento önünde yapılacak eylem ardından Legnau'ya doğru yürüyüş devam edecek.

Birleşmiş Milletler temsilciliğinin bulunduğu İsviçre’nin Cenevre’de start alan yürüyüş, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT)’nin bulunduğu Fransa’nın Strasbourg kentinde 18 Şubat günü uluslararası komployu protesto amacıyla yapılacak büyük gösteri ile sona erecek.

Tanrıkulu: Uludere'deki Ölümlerden Pilotlar Değil, Hükümet Sorumlu

Amed - Diyarbakır'da görülen JİTEM davasını izlemeye gelen CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, adliye bahçesinde gazetecilere açıklamada bulundu. Bölgede İHD'nin hazırladığı 253 ayrı yerde toplu mezar haritası olduğunu belirten Tanrıkulu, "Bununla ilgili olarak bir irade ortaya koysunlar" dedi. Tanrıkulu, 34 kişinin hayatını kaybettiği Uludere'deki ölümlerden de bombaları bırakan pilotların değil hükümetin birinci derece sorumlu olduğunu söyledi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, bugün Diyarbakır'da görülen ve eski Kayseri İl Jandarma Komutanı emekli Albay Cemal Temizöz ve Cizre eski Belediye Başkanı Korucubaşı Kamil Atak'ın yargılandığı duruşmayı izledikten sonra gazetecilere açıklamalarda bulundu.

Diyarbakır'da devam eden faili meçhuller ile ilgili davanın önemli olduğunu belirten Tanrıkulu, "Faili meçhul dosyalar bakımından önemli bir dosya. Soruşturmaların arkasında bir siyasal irade, hükümetin iradesi ve adli irade yoktur. Eğer bugün bu dava açılabilmişse Diyarbakır'daki ve bölgedeki avukatların, insan hakları savunucuların ve baroların başarısının sonucudur" dedi.

Diyarbakır Sur İlçesi tarihi İçkale bölgesinde devam eden ve 26 kişiye ait kafatası ile kemiklerin bulunduğu kazılara da değinen Tanrıkulu, "Diyarbakır'daki kazı bir restorasyon çalışması sırasında tesadüfen ortaya çıkan kemiklerdir. Bunun da arkasında siyasal bir irade yok. Siyasal bir irade varsa, İnsan Hakları Diyarbakır Derneği'nin hazırladığı toplu mezar haritası var. Başbakan, 'bizim dönemizde kazılar yapıldı diyor, hâlbuki kazılar tesadüfen ortaya çıktı. Bunun arkasında yine siyasal irade yok. İnsan Hakları Derneği'nin toplu mezar haritası var, 253 ayrı yerde toplu mezar olduğu iddiası var. Bununla ilgili olarak bir irade ortaya koysunlar" diye konuştu.

ULUDERE'DEN HÜKÜMET SORUMLU

Şırnak'ın Uludere İlçesi Irak sınırında 34 kişinin hayatını kaybettiği katliama da değinerek hükümeti bu ölümlerden sorumlu tutan CHP Genel Başkan Yardımcısı Tanrıkulu, şöyle dedi:

"İnsan Hakları Komisyonu'nun da başkanvekili olarak söylüyorum, 40 gün geçmesine rağmen henüz olay yerine gidilmemesi de Türkiye'ye özgü bir durumdur. Hava muhalefeti engel değil, bu işlere. Genel başkanımız olaydan hemen sonra Van'dan Uludere'ye 7 saatlik karayoluyla gitmiştir. Uçağın veya helikopterin olmadığı bir yerde İnsan Hakları Komisyonu gidip inceleme yapamayacak mı? Dinlemeyecek mi? Dolayısıyla hava şartlarının mazeret gösterilmesini bu olayın küçümsenmesi olarak görüyorum. İnsan Hakları Komisyonu anında gitmeliydi. Anında inceleme yapmalıydı. Herkesten önce orada olmalıydı, oradaki mağdurları dinlemeliydi. Ama maalesef bunları bugüne kadar yapamamıştır. Bundan sonra yapılacak incelemenin de olayın vahameti karşısında, olayın vahametine denk düşecek bir inceleme olacağını tahmin etmiyorum."

"ÖLÜMLERDEN PİLOTLAR DEĞİL HÜKÜMET SORUMLUDUR"

Ölümlerin kesinlikle bir kaza sonucu meydana gelmediğini kaydeden Tanrıkulu, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Kesinlikle bu bir kaza değildir. Engellenmemiş, engellenmek istenmemiştir. Büyük bir tirajedi ve facia vardır. Vicdanları yaralayan bir olay vardır. Bu uçaklar, dünyanın en gelişmiş savaş uçaklarıdır. İçindeki bombalar, insanları imha etmeye yönelik bombalardır. Dolayısıyla bunları kaldırmışsanız, imha etmek amacıyla atıyorsanız, öldürmek amacıyladır, sağ yakalamak amacıyla değildir. Buna bir kaza demek hükümete özgü bir jargon olur. Bu bir kaza değil, doğrudan doğruya sonucu tasarlanmış bir operasyon ve ölümdür. Bana göre bunun sorumlusu ne uçaktaki pilotlardır ne de bombayı atanlardır. Bunun sorumlusu birinci derecede demokrasilerde siyasal iktidar ve hükümettir."

Katliamda yaşamını yitiren 34 kişinin ailesine para ödenmesine de karşı çıkan Tanrıkulu, "O para da Başbakan'ın cebinden çıkan bir para değil. Onun söyleneceği yer de grup toplantısı değildir. Eğer bir yardım yapılacaksa bu kamuoyunun önünde insanların acısıyla alay eder gibi yapılmaz. Başbakan, bunu bir reklam meselesi yaparak, insanların acısını bir sefer daha derinleştirmiştir. İlk önce failleri ortaya çıkartın. Adalet, duygusunu tatmin edin. Zaten insanlar dava açarlar, 100 değil, 200 bin lira da kazanırlar buradaki adliyelerde. Bunun yolu var. Bunu bir telafi mekanizması olarak da ortaya koyması da acizliğini ortaya koyuyor" dedi.

BKP: Şeriatçı AKP Kıbrıs'ta İstila Sürecini Başlattı

Lefkoşa - Birleşik Kıbrıs Partisi (BKP) Örgüt Sekreteri Abdullah Korkmazhan, “Gülen Cemaati, siyasi uzantısı AKP ve işbirlikçileri UBP hükümetinin dini gericiliği, Sünni İslam yaşam tarzını Kıbrıs’ın kuzeyinde egemen kılarak, laik ve çağdaş bir toplum olan Kıbrıslı Türkleri yok etmeye çalıştıklarını” söyledi.

BKP Örgüt Sekreteri, yaptığı yazılı açıklamada “Türkiye’yi İslami bir Cumhuriyete dönüştürmek için her türlü zorbalığı mubah sayan, aydınları, yurtseverleri, gazeteci ve barış yanlısı siyasileri hapsederek, demokrasi ve insan haklarını ayaklar altına alan şeriatçı AKP hükümeti, ülkemize yönelik çok boyutlu bir istila sürecini yürürlüğe koymuş bulunmaktadır” dedi.

Açıklamada şu ifadeler kullanıldı: “DAÜ İlkokulu, Koleji ve Kreşi’nin Doğa Koleji aracılığı ile ele geçirilmesi, YDÜ’de İlahiyat Fakültesi, Haspolat Meslek Lisesi bünyesinde ise İlahiyat ve İmam hatip bölümü açılması, tarikatların ve kuran kurslarının okullarımıza kadar girmesi, Doğanköy’de 14.Yüzyıl Lüzinyan dönemine ait tarihi eser değeri taşıyan kilise arazisine cami inşası yapılması için başlatılan çalışmalar, Bafra sahil şeridindeki 200 yıllık Azize Thekla Kilisesi’nin buldozerle bir gecede yıkılması, özelleştirme adı altında kurumlarımızın AKP yanlısı sermaye odaklarına peşkeş çekilmesi ve son olarak, Gülen Cemaatinin uzantısı olan Kıbrıs İlim, Ahlak ve Sosyal Yardımlaşma Vakfı’na İlahiyat Fakültesi ve Külliye yapımı için Haspolat’ta 200 dönümlük arazinin peşkeş çekilmesi çok boyutlu istila sürecinin somut delilleridir.”
BKP Örgüt Sekreteri Abdullah Korkmazhan, “ABD’de yaşayan ve CIA’den icazet alan Fethullah Gülen’in, Cemaatin ve siyasi uzantısı AKP hükümetinin adeta “Müritlerine” dönen işbirlikçi UBP hükümeti, Kıbrıs Türk toplumuna ihanetten farksız olan tutumlarının bedelini çok ağır ödeyecektir” diye ekledi.

“İlahiyat Fakülteleri ve İmam Hatip Liseleri, ne toplumsal bir ihtiyaçtır ne de imam ve müezzin yetiştirme amacı taşımaktadır” ifadelerinin yer aldığı açıklamada, “İlahiyat Fakülteleri ve İmam Hatip Liseleri, Siyasal İslam’ın örgütlenmesi ve kadrolaşması için faaliyet yürütmektedir. Bunun en açık örneği Türkiye’de yaşanmaktadır” diye belirtildi.

Gerici ve sömürgeci AKP ve İmamın ordusuna karşı, ülkeyi korumak için toplumun tüm ilerici kesimlerinin en geniş mücadele cephesinde bir araya gelmesi gerektiğinin altını çizen Korkmazhan, inanç özgürlüğüne saygılı olduklarını vurguladı. Korkmazhan, ancak yapılmaya çalışılanın belli bir dinin belli bir mezhebini dayatmak ve beyinleri dogmalar ve hurafeler ile doldurmak olduğunu, inanç tacirleri tarafından halkın saf duygularını sömüren uygulamalar ve süregelen asimilasyon politikaları karşısında kararlılıkla durmaya devam edeceklerini söyledi.
ANF NEWS AGENCY

Başbakanlık 'Dolmabahçe Şantajı'nı Yalanladı

Ankara - Başbakanlık, 2007 yılında Erdoğan ile Büyükanıt arasında Dolmabahçe yılında yapılan görüşmeye dair Aydınlık gazetesinde çıkan şantaj iddiasına ilişkin yaptığı açıklamada, "Başbakanımız, gerçekle örtüşmeyen bu tür iddiaları esefle karşılamaktadır" dedi.

Başbakanlık, eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasında 4 Mayıs 2007 tarihinde Dolmabahçe Çalışma Ofisi'nde yapılan görüşmeye ilişkin yayınlanan haberlerden dolayı yazılı açıklama yaptı.

Açıklamada, "Görüşmeye dair bugün bazı gazetelerde ileri sürülen şantaj iddiası gerçeği yansıtmamaktadır. Mesnetsiz iddiaların haber olarak sunulması, kamuoyunu doğru bilgilendirme ilkesiyle de bağdaşmamaktadır. İlgili yayın organlarına karşı her türlü hukuki hakkını mahfuz tutan Sayın Başbakanımız, gerçekle örtüşmeyen bu tür iddiaları esefle karşılamaktadır" dedi.

27 Nisan 2007'deki e-muhtıradan hemen sonra Başbakan Erdoğan ile Yaşar Büyükanıt, 4 Mayıs'ta Dolmabahçe'de özel bir görüşme yaptı. Görüşmenin içeriği ile ilgili bugüne kadar hiçbir açıklama yapılmazken, Başbakan Erdoğan görüşmenin içeriği hakkında, “Benimle birlikte mezara kadar gidecek” demişti.

Aydınlık gazetesinin bugün sürmanşetten yayınladığı haberde, Wikileaks belgelerinde Türkiye’ye ilişkin vahim bir belgenin ortaya çıktığı iddia ediliyor. Bunag göre ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nde, 21 Kasım 2008’de yapılan brifingte, Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın kızının özel hayatına ilişkin fotoğraflar sunuluyor. ABD Büyükelçiliği Siyasi İşler Müsteşarı Daniel O’Grady imzasıyla gönderilen kriptoda, Türk polisinin Büyükelçilik’te Ergenekon operasyonları konusunda birifing verdiği belirtiliyor. Polisin elindeki belgelerle ilgili bilgi verilen kriptoda, “Eski Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın kızının cinsel aktiviteleri hakkında fotoğraflar ve belgeler bulundu” denildiği iddia ediliyor.

ANF NEWS AGENCY

Korucubaşı Atak: Konuşursam Yer Yerinden Oynar

Korucubaşı Kamil Atak
Amed - Şırnak'ta 1993-95 yılları arasında işlenen cinayetlerden dolayı yargılanan ve aralarında Kayseri eski İl Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz ile Korucubaşı Kamil Atak'ın da bulunduğu 7 sanığın yargılanmasına devam edildi. Duruşmada konuşan Korucubaşı Atak, "İstihbarat benim aleyhime konuşuyor. Ama benim de bildiklerim var: Eğer ben de konuşursam yer yerinden oynar" dedi.

Şırnak'ta işlenen faili meçhul cinayetlerden dolayı haklarında dava açılan Kayseri eski İl Jandarma Alay Komutanı Cemal Temizöz, Korucubaşı ve Cizre eski Belediye Başkanı Kamil Atak, korucular Kökel Atak, Tamer Atak ile itirafçılar Abdülhakim Güven, Hıdır Altuğ ve Adem Yakın'ın yargılanmasına Diyarbakır 6.Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam edildi.

Duruşmada tanık olmadığı için dosyaya eklenen evrakları okuyan Mahkeme Başkanı Menderes Yılmaz, sanık Cemal Temizöz'ün 1994 yılında 1-14 Şubat tarihleri arasında yurtdışına çıkıp çıkmadığının Türk Hava Yollarına sorulduğu ve gelen cevapta, "Kayıtların 10 yıl tutulduğundan, söz konusu kişi ile ilgili 1994 yılında ilgili kayıt bulunmamaktır" denildiğini söyledi.

Talimatla Cizre Asliye Ceza Mahkemesi'ne ifade veren Rezzan Avşar, babasının 1994 yılında evden, tutuklu sanık Temizöz tarafından alındığını, taksiyle Silopi'ye götüreceği 3 müşterisiyle birlikte bir daha geri dönmediğini, bu nedenle sanık hakkında şikayetçi olduğunu söyledi. Aynı mahkemeden yine talimatla ifadesi alınan Kamuran Candoruk ile Reşit Gasyak da Temizöz'den şikayetçi olduklarını dile getirdi.

Duruşmada söz alan Korucubaşı Kamil Atak, istihbarat birimlerinin kendisi aleyhinde sürekli ifade verdiğini belirterek, "İstihbarat birimleri benim aleyhimde sürekli konuşuyor. Diyorlar ki '1995 yılında niye Kuzey Irak'a gittin Mesut Barzani ile niye görüştün?' Eski Türkiye'nin yetkilileri biliyor benim neden gittiğimi. Ben gizli gitmedim ki. Yeni Türkiye'nin istihbaratı benim aleyhimde konuşuyor, ama benim de bildiklerim var. Eğer ben de konuşursam yer yerinden oynar. Ben bugüne kadar devlet aleyhinde tek bir kelime söylemedim. Ben kendim için değil ama oğlumun tahliyesini istiyorum. Ailemiz perişan olmuş. Onun suçu yok, benim de yok" dedi.

İddia makamı da tanıkların dinlenmesi için Cizre Asliye Mahkemesi'ne müzakere yazılması ve sanıkların delilleri karartabileceği ihtimali gözönünde bulundurarak, tutukluluk hallerinin devamına karar verilmesi talebinde bulundu.

‘PKK'nin Katılmadığı Bir Konferans, Ulusal Olmaz’

Hewler - DTK ve BDP heyetinin, Federal Kürdistan Bölgesi'nde "Kürdistan Ulusal Konferansı" için yaptığı görüşmeler devam ediyor. Görüşmelerde, Kürt siyasi parti temsilcileri, Kürdistan Ulusal Konferansı'nın baharda yapılmasını isteyerek, YNDK Sekreteri PKK'nin katılmadığı bir konferansın ulusal olmayacağına dikkat çekti.

Federal Kürdistan Bölgesi'nde "Kürdistan Ulusal Konferansı" görüşmelerini sürdüren Van Milletvekili ve DTK Koordinasyon Kurulu üyesi Özdal Üçer, Kars Milletvekili ve DTK Koordinasyon Kurulu üyesi Mulkiye Birtane ve Adana Milletvekili Murat Bozlak, dün KDP Sözcüsü Fazıl Miranî ile yaptığı görüşmenin ardından gece saatlerinde de Şeroton Otel'de siyasi parti temsilcilerini kabul etti.

Heyet, ilk önce Suriye'nin en güçlü Kürt partisi Demokratik Birlik Partisi'nin (PYD) Federal Kürdistan Bölge Temsilcisi Dr. Hüseyin Koçer ile görüştü. Görüşmeler sırasında konuşan Bozlak, Suriye'deki Kürtlerin geliştireceği ulusal birliğin Kürtler açısından büyük öneme sahip olduğunu belirtti. Birliğin Kürtler açısından hayati öneme sahip olduğuna dikkat çeken Bozlak, her alanda özelliklede Suriye'de gelişecek olan ulusal bir tutumun konferans açısından da olumlu olacağını dile getirdi.

Ulusal konferansın da bu açıdan önemli olduğunu ve Kürtlerin parçalandıkları her alanda haklarını güvence altına almasının bir kanalı olacağını ifade eden Bozlak, kongrenin bir an önce yapılması gerektiğini söyledi.

PYD: KONFERANSA HAZIRIZ

PYD Temsilcisi Dr. Hüseyin Koçer ise, Kürtlerin çok kritik bir dönemden geçtiğini vurgulayarak, böylesi bir süreçte Federal Kürdistan Bölgesi Hükümeti'nin Suriye Kürtlerine ilişkin uyguladığı politikanın Kürtlerin çıkarına olmadığını vurguladı. Koçer, izlenen politikanın Kürt halkının ulusal çıkarlarına hizmet etmediğini belirterek, bu politikanın Suriye'de bulunan Kürt partilerini birbirine yaklaştırmaktan ziyade uzaklaştırdığını ifade etti. Böylesi bir dönemde Kürdistan Ulusal Konferansı'na her zamankinden daha fazla ihtiyaç olduğuna dikkat çeken Koçer, "Her zamankinden çok daha fazla ulusal konferansa ihtiyacımız var. Biz Suriye Kürtleri olarak bu konferansa hazırız ve gerçekleşmesi için ne gerekiyorsa yapacağız. Tarih karşısındaki sorumluluğumuzu yerine getireceğiz" dedi.

PYD ile yapılan görüşmenin ardından görüşmelere Kürdistan Komünist Partisi ile devam edildi. Görüşmede heyet adına konuşan Birtane, "Umut ediyoruz ki konferans bir an önce gerçekleşsin. Bu görüşmelerin de konferans için önemli bir adım olmasını istiyoruz. Bu sefer kesinlikle konferansı ertelemeye yer bırakmaksızın, bu bahar tüm tarafların katılımı ile gerçekleşmesi için çaba harcayacağız. Burada bulunan tüm partilerin bu konuda hazır olduğunu görüyoruz. Federal Kürdistan Bölgesi yetkililerinin de bu konuda irade ortaya koyması ve pratik çaba içersine girerek konferans için çalışması gerekiyor" dedi. Birtane, konferansın Kürtler açısından hayati olduğunu dile getirerek, konferansın gerçekleşmesi durumunda bütün Kürtlerin haklarını güvence altına alacağını ifade etti.

‘KÜRTLERİN HAKLARI GÜVENCEYE ALINSIN’

Kürdistan Komünist Partisi Merkez Üyesi Muhammed Şehani ise, "Biz her zaman konferansın bir an önce gerçekleşmesini istiyoruz. Konferansın gerçekleşmesi için de tüm parçalardaki Kürtlerin ortak tutuma sahip olması gerekiyor. Bu konferansa tüm tarafların katılması ve dışında hiçbir Kürt örgütünün kalmaması gerekiyor. Konferansın tüm dünyaya ortak bir mesaj vererek, Kürtlerin varlığını güvence altına alması ve uluslararası kamuoyunda Kürtlerin haklarını savunması gerekiyor. Kürtlerin haklarının korunması için de konferansın bir an önce gerçekleşmesi gerekiyor" diye konuştu.

DTK ve BDP heyeti, daha sonra Kürdistan Emekçiler Partisi Sekreteri Bilen Abdullah'ı kabul etti. Abdullah, konferans çalışmasının uzun süreden beri yürütüldüğünü hatırlatarak, "Talebimiz kısa bir süre içinde konferansın gerçekleştirilmesi ve içinden geçtiğimiz bu süreçte ortaya çıkan tarihsel fırsatları ulusal çıkarlarımız için değerlendirmemiz gerekiyor" şeklinde konuştu.

GÜNEY PARTİLERİ TUTUM BELİRLESİN

Kürdistan Demokratik Ulus Birliği Partisi (YNDK) ile yapılan görüşmelerde konuşan Van Milletvekili Özdel Üçer, "Şu ana kadar yaptığımız görüşmeler çok olumlu geçiyor ve ortak talep bir an önce konferansın gerçekleştirilmesi. Biz de DTK ve BDP olarak konferansın bu bahar gerçekleşmesi için çaba harcıyoruz. Federal Kürdistan'da bulunan bütün partiler ile görüşmeye çalışacağız. Planlama dahilinde görüşmelerimizi sürdüreceğiz. Bu bahar konferansın toplanması için gayret sarf edeceğiz" dedi. Türkiye'de Kürtler ve temsilcilerine yönelik baskılara ilişkin de konuşan Üçer, AKP hükümetinin baskı politikasının her geçen gün daha da artığını belirterek, "AKP'nin baskılarına karşı Güney Kürdistanlı tüm partilerimizin tutum belirlemesini istiyoruz" diye konuştu.

PKK'NİN KATILMADIĞI BİR KONFERANS, ULUSAL OLMAZ

Görüşmede konuşan YNDK Sekreteri Gaffur Maxmuri ise, içinden geçilen bu süreçte Kürtlerin tamamının birlik olması gerektiğini söyledi. Maxmuri, "Kürdistan'da mücadele yürüten tüm hareketlerimizin bu konferansa katılması ve dışında bırakılmaması lazım. Eğer herhangi bir örgütümüz ya da PKK bu konferansın dışında tutulursa bu konferans ulusal olmaz. Bizim bütün hareketlerimizin konferansa katılması için çaba harcamamız lazım" şeklinde konuştu.

DTK ve BDP heyeti, bugün de siyasi parti temsilcileriyle görüşmelerine devam edecek.

ANF NEWS AGENCY

Washington Post: ‘İsrail İran’ı Baharda Vuracak’

WASHİNGTON - İsrail'in İran'ın atom bombası yapmasını engellemek için önümüzdeki bahar aylarında bu ülkeye saldıracağı iddia edildi.

Washington Post gazetesi yazarı David Ignatius imzalı "İsrail İran'a saldırı hazırlığında mı?" başlıklı makalede, ABD Savunma Bakanı Leon Panetta'nın, İsrail’in önümüzdeki birkaç ay içinde İran’a saldırı yapacağı olasılığından büyük endişe duyduğu ifade edildi.

Ignatius'a göre, ABD Savunma Bakanı Panetta, İsrail'in önümüzdeki nisan, mayıs ya da en geç haziran ayında İran'a askeri saldırı düzenleyerek, Tahran'ın nükleer bomba üretme ile ‘dokunulmazlık bölgesine’ girmesinin önüne geçeceğine inanıyor.

Ignatius, İsrail’in, İran'ın nükleer bomba yapmak için gerekli olan uranyum zenginleştirmesini gerçekleştirdiği ve yer altında inşa ettiği nükleer tesisinde atom bombası üretme çalışmalarına başladığına inandığını belirti.

Bunun sonucu olarak İsrail’in son zamanlarda diplomatik girişimlerini arttırdığı kaydedilen makalede, ancak İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun İran'a tek başına askeri bir saldırıda bulunmak istemediği, bu nedenle ABD'yi yanına çekmek için yoğun çaba harcadığı vurgulandı.

İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak'ın İran'a askeri müdahale olasılığı nedeniyle İsrail ve ABD'nin mayıs ayında planladığı füze tatbikatını ertelediği ve bu nedenle ABD'den özür dilediğine dikkat çekildi.

ABD’nin olası İsrail saldırısı karşısında nasıl bir tutum alacağı konusunda henüz bir karar vermediği belirtilen makalede, ancak Obama yönetiminin çatışmanın dışında kalma, İran’ın ABD çıkarlarına saldırması durumunda ise sert karşılık vermeden yana olduğu ifade edildi.

Bir İsrailli yetkilinin ABD’de “Siz kenarda kalın, bırakın biz yapalım” tavsiyesinde bulunduğu belirtilen makalede, “Kısa savaş senaryosunda, BM ateşkesi ile takip edilecek olan 5 günlük sınırlı İsrail hava saldırısı varsayılıyor. İsraillilerin nükleer programa zararın sınırlı olabileceğini kabul ederek, birkaç yıl içinde ikinci bir saldırıya gereksinim duyulacağını söyledikleri belirtiliyor” dendi.

'İSRAİL'E KARŞI HER GRUP VE ÜLKEYİ DESTEKLERİZ'

Bu arada, İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney bugün yaptığı bir açıklamada, “İsrail'le çatışan ve savaşan" her türlü grup ve ülkeyi desteklemeye hazır olduklarını söyledi. Hamaney, uluslararası tüm baskılara rağmen İran'ın nükleer programından taviz vermeyeceğini de dile getirdi.

ANF NEWS AGENCY

Jirinovski: Türkiye Suriye Kürtlerine Saldırmayı Planlıyor

Moskova - Suriye’de Başar El Esad rejimine yönelik olası bir askeri müdahaleye karşı çıkan Rusya Liberal Demokrat Partisi Başkanı Vilademir Jirnovski, askeri müdahale halinde Türkiye’nin Kürtleri hedef alacağını, ardından da Güney Kürdistan’ı bu planlarına katacağını iddia etti.

Kendisini merkezci ve reformcu olarak tanıtan, Batılı medyanın da “milliyetçi” olarak tanımladığı Liberal Demokrat Partisi Başkanı Vilademir Jirnovski, Rusya yönetiminden Suriye’ye daha fazla destek istedi.

Rosbalt sitesine göre Jirinovski, Suriye’ye yönelik ambargoya karşı olduğunu ifade ederken, “Suriye egemen bir ülkedir. Rusya’nın hiçbir yabancı askeri bu ülkenin sınırlarına girmemesi için destek olması gerekiyor” dedi.

Jirinovski, Rusya ve Çin’in vetosuna rağmen Batılı güçlerin manevra yaparak saldırabileceğine dikkat çekerek, bu durumda “kendisini sözde demokrasi koruyucusu olarak gören” Türkiye’nin geri durmayarak devreye gireceğini söyledi.

Jirinovski, “Her şeyden önce, uzun zamandan beridir amaç edindiği çıkarları doğrultusunda Suriye’nin kuzeyindeki Kürtlere saldıracak ve Irak’ın kuzeyini de bu plana dahil edecek. Türkiye’nin esas amacı budur” dedi.

YAZIN İRAN’A KARŞI DA SAVAŞ BAŞLAYACAK

Geçen yıl seçimlerde yüzde 11’in üzerinde oy alan Liberal Demokrat Partisi’nin Başkanı, “Unutmamamız gerekir ki, yazın İran’a karşı da bir savaş başlayacak” diye ekledi

Jirinovski, Ağustos 2011’de de yaptığı bir açıklamada Türkiye’nin Suriye’ye olan büyük ilgisi ve bu ülkede yaşanan kargaşa ve olaylardaki aktif rolüne dikkat çekerek, Türkiye’yi üçünü dünya savaşını provoke etmekle suçlamıştı.

Göç: Nedenler de Engeller de Sayılamakla Bitmiyor

Göçmenler özellikle son yıllarda Batı dünyasında en çok tartışılan konular arasında. Dünyada ekonomi giderek daha da globalleşirken artık iş gücü oluşturan kesimleri için sınırlar daha kolay aşılır hale geldi. Özellikle nitelikli işgücünü oluşturan insanlar için neredeyse artık sınır yok.

Dünyada şu anda 215 milyon kayıtlı göçmen bulunuyor. Kaçak göçmenler de hesaba katıldığında bu rakamın 250 milyonu bulabileceği tahmin ediliyor. Küresel alanda gelişmiş ülkeler en çok göçmeni barındıran ülkeler. Dünyadaki göçmenlerin yüzde 50’sinden fazlasına gelişmiş ülkeler ev sahipliği yapıyor. Körfez ülkeleri de yine işgücü açığını göçmen işçilerle karşıladığı için bu bölgede de göçmenlerin oranı son derece yüksek.

Günümüzde ABD’nin nüfusunun yüzde 13’ünü, Avrupa Birliği’nin nüfusunun yüzde 10’unu göçmenler oluşturuyor. Hem ABD hem de AB en çok göçmene ev sahipliği yapan ülkeler sıralamasında ilk iki sırayı paylaşıyorlar.

Uluslararası Göç Ajansının verdiği bilgilere göre son 50 yılda dünyadaki göçmenlerin sayısı ikiye katlandı. Bu tarihten önce en çok göçmen zaten göçmenlerin kurduğu ABD’de bulunuyordu. Son 50 yıldaki artışın yüzde 75’inden fazlası AB ülkeleri ve Ortadoğu’da gerçekleşti. Yine Rusya da ciddi bir göçmen nüfusuna ev sahipliği yapan bir ülke olarak dikkat çekiyor.

DEMOGRAFİ

Tüm Avrupa kıtasının siyasal ve demografik yapısını değiştiren 5. yüzyıldaki Kavimler Göçü sırasında dünyanın nüfusu 250 milyonu biraz geçiyordu. Doğudan gelen göçmen kabilelerinin ve onların yerlerinden ettiği barbarların batıya doğru göçleri Batı Roma İmparatorluğunu yıkmış ve Avrupa kıtasında asırlar boyunca güçlü bir merkezi idare kurulamamıştı.

Bugün ise dünya üzerinde büyük bir çoğunluğu gelişmiş ülkelerde olmak üzere 215 milyon kayıtlı göçmen bulunuyor. Yani dünya nüfusunun yüzde 3’ünden biraz fazla. Başka bir deyişle dünyanın beşinci en kalabalık toplumunu oluşturuyor göçmenler.

Dünyada en çok göçmene 45 milyonla ABD ev sahipliği yapıyor. ABD’nin en yakın rakibi olan Rusya 12,3 milyonla takip ederken Almanya ise 10 milyon göçmenle üçüncü sırada. AB ülkeleri bir bütün olarak ele alındığında yaklaşık 115 milyon göçmen bu bölgede yaşıyor.

Göçmenlerin nüfusa oranları açısından ilk sırada nüfusunun yüzde 86’sını göçmenlerin oluşturduğu Katar yer alıyor. Katar’ı yüzde 71 ile Monaco, yüzde 70 ile Birleşik Arap Emirlikleri ve yüzde 68 ile Kuveyt takip ediyor.

En çok göçmen veren ülkeler sıralamasında ise Meksika, Hindistan, Rusya ve Çin ilk dört sırada yer alıyor. Türkiye de bu listede 10’uncu sırada.

GÖÇÜN NEDENLERİ

Küresel alanda göçün nedeni hiç şüphesiz ki çok çeşitli. Göçmenlerin büyük bir kısmı ekonomik nedenlerle kalıcı olarak göç ederken dörtte biri ise kendi ülkelerinden zorla ya da politik nedenlerle çıkarılmış ya da çıkmak zorunda kalmış insanlardan oluşuyor.

ABD ve AB merkezli küresel ekonomik sistemine uyumlu olarak göçmenlerin büyük bir bölümü nitelikli işgücü olarak planlı bir şekilde kabul ediliyor. Nitelikli işgücü, beyin takımı kendi ülkelerinden koparılarak küresel sistemin kalbine çekiliyor ve buraya hizmet etmeleri sağlanıyor.

GÖÇÜN AVANTAJLARI DEZAVANTAJLARI

Göçmenler geldikleri ülkeye bir dizi avantaj ve dezavantajla beraber geliyor. Öncelikle göçmen işçiler daha ziyade yerli nüfusun yapmadığı ya da yapamadığı işlere koşuluyor, ucuz işgücü olarak çalışabiliyor, ev sahibi ülkenin toplumuna kendi kültüründen izler bırakarak bir zenginlik oluşturabiliyor ve yeni göçmen nesiller ülkenin nitelikli nüfus potansiyelinin artmasını sağlıyor.

Dezavantajlar ise çok düşündürücü. Göçmen işçiler köle gibi çalıştırılarak sömürülebiliyor, beyin göçü ile gelişmekte olan ülkeler kalkınma sürecinde geri bırakılabiliyor ve göç etmek isteyen insanlar uluslararası suç şebekeleri tarafından kullanılıyor. Yine ev sahibi ülkelerde özellikle sağ siyasetçiler göçmen politikalarını popülist bir şekilde kullanabiliyor.

HEM NEDENLER HEM DE ENGELLER ÇOK

Göçmenler için başka bir ülkeye, tamamen yabancı olduğu başka bir yaşama adım atmanın nedenleri çok fazla ama bunun önündeki engeller de oldukça fazla. The Guardian gazetesinin yazar Gary Younge’a göre dünya üzerinde mallar ve eşyalar insanlardan daha özgürce dolaşabiliyor. Hatta dünyanın bazı ülkelerinde insanların ülke içindeki hareketlerine dahi sınırlamalar getirilebiliyor.

Dünyanın en çok göçmen alan ülkesi konumunda ABD’de Göç Ofisi tarafından tutulan göçmenlerin hükümlülerle aynı muameleyi gördükleri ve insanların senelerce kapalı kapılar ardından cezaevini aratmaya koşullarda tutulduğu biliniyor. ABD özellikle 1990larda patlayan göçmen akınını filtreleyerek sadece belli düzeyde eğitim almış insanlara kapılarını açıyor. Kalifiye olmayan göçmenler ise reddediliyor.

İngiltere’de ise göçmenlerin önü son yıllarda çıkarılan yasalarla ciddi anlamda kesilmiş durumda. İngiltere, Hollanda, Belçika gibi ülkelerde bırakın bir göçmen olarak kabul edilmek varolan göçmenlerin aile birleşimi yapmaları önünde dahi yasal engeller bulunuyor.

Bu ülkede medya da göçmenler konusunda sıkça eleştiriliyor. Sağ ve hatta bazen sol görüşlere yakın yayın organlarında dahi göçmenlik karşıtı göçmenlere karşı önyargı oluşturacak haberlere yer veriliyor. Bunun bir yansıması olarak İngiltere’de geçtiğimiz yıllarda yapılan bir ankete göz atabiliriz.

İngiltere’de nüfusun yüzde 73’ü ülkeye çok fazla göçmen alındığını düşünüyor. Yüzde 75’i göçmenlerin sosyal hakları suistimal ettiğine, yüzde 39’u göçmenlerin ülkeye hastalıkları taşıdığına inanıyor. İngiltere’nin göçmenler sayesinde çokkültürlü bir ülkeye dönüştüğüne inananların sayısı ise sadece yüzde 25.

EKONOMİ, FAKİRLİK VE GÜNAH KEÇİLERİ OLARAK GÖÇMENLER

Göçmen işçiler genel olarak geldikleri ülkede ya küçük işletmeler kuruyor ya da işçi olarak çalışmaya başlıyor. Göçmenlerin çalıştıkları ülkelerde ekonomik durum kötüye gittiği ya da işsizliğin arttığı zaman hemen ilk gündeme gelen şey yine ülkelerin göçmen işçi politikaları oluyor. Almanya’da 2008 yılında işsizliğin arttığı sırada sık sık ülkede Almanların işsiz kalıp göçmenlerin çalıştığı yönünde yapılan yorumları hatırlatabiliriz.

1970 ve 80lerde Hindistan ve Pakistan kökenli göçmenler İngiltere’de sürekli olarak ırkçı tacizlerle karşılaşırdı. Bu göçmenlerin hemen hemen tümü Doğu Afrika’da göçmen konumundayken kaçmak zorunda kalmış ve İngiltere’ye yerleşmişti. Bu süreçte İngiltere’de sayısız protesto gösterisi düzenlendi. Neyse ki yıllar geçtikçe göçmen Hindistan ve Pakistanlılar ile İngiliz toplumu arasındaki temas arttıkça bu tepkiler azaldı. Ama 2000li yıllara geldiğimizde aynı tepkiler Polonyalı işçilere karşı yapılmaya başlandı.

1990ların sonlarında da Doğu Asya küresel ekonomik krizden oldukça kötü etkilenmişti. Bu sırada Endonezya’da 2 haftaya yakın bir süre Çinli göçmen işçilere karşı saldırılar düzenlendi. Bu saldırılarda çok sayıda kişi de öldü.

Yakın tarihe gelecek olursak 2008 yılında Güney Afrika’da yerliler ile Zimbabweli göçmenler arasında çatışmalar yaşanmış ve en az 50 göçmen öldürülmüştü. Bu saldırıların artından binlerce göçmen tekrar ülkelerine dönmek zorunda kalmıştı.

GÖÇMENLERİN MEMLEKET EKONOMİSİNE KATKISI


Göçmenlerin gelişmiş ülkelerde çalışarak kendi ülkelerine gönderdikleri paranın işlevi oldukça önemli. Bu paranın toplamının, zengin ülkelerin yoksullara yaptığı mali yardımlardan daha fazla ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri için büyük önem arz eziyor. Örneğin göçmen işçiler her sene Bangladeş’e 11,1 milyar dolar para geri gönderiyor. Nijerya’da 10, Lübnan’da 8, Mısır’da ise 7 milyar dolarlık bir miktar her sene ülke dışında yaşayan vatandaşlar tarafından bu ülke ekonomilerine kazandırılıyor.

Göçmen işçilerin gönderdiği paralar Tacikistan’ın gayrı sarfi milli hasılasının (GSMH) yüzde 36sına tekabül ediyor. Bu oran Nepal ve Moldova’da yüzde 23, Ürdün’de yüzde 16, Haiti’de ise yüzde 15.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Fonu’ndan Jeni Klugman’a göre “Göç, göç edenlere olduğu kadar, etmeyenlere de fayda sağlıyor. Fakat göç, tek başına, insani gelişmeyi hızlandıracak bir ulusal strateji olamaz. Ülkeler, kendi insani gelişmeleri önündeki engellerle baş etmeye devam ederken, göçü de, geniş kapsamlı politikaların potansiyel bir öğesi olarak görmeliler.”

GÖÇMENLER İŞSİZLİK YARATMIYOR

Özellikle Batılı ülkelerde göçmenlerin işsizlik yarattığı yönündeki mitini destekleyecek hiçbir kesin kanıt bugüne kadar tespit edilemedi. Örneğin 2004 yılında AB ülkeleri tarihi genişleme öncesinde bir göçmen akınından, dolayısıyla işsizliğin artacağından endişe ediyordu. Ama bu hiçbir şekilde yaşanmadı. İngiltere, Almanya ve Fransa gibi ülkelere Doğu Avrupa ülkelerinden çok sayıda göçmen geldi ama bu ülkelerin hiçbirinde işsizlik buna bağlı olarak artış göstermedi. Aksine her üç ülkenin de ekonomisi dinamizm kazandı.

Aynı durum kendi ülkeleri içinde göç eden 740 milyon kadar insan için de geçerli.

GÖÇMENLER EKONOMİK GELİŞMEYİ DE SAĞLIYOR

2011 yılında Amerika'da sıfırdan yaratılan (start-up) en büyük 50 şirketin yarısını göçmenler kurdu. Göçmen çalışanlar aynı zamanda ülkenin büyük şirketlerinin hayati öneme sahip yönetim ve geliştirme kademelerinin %75'ini oluşturuyor.

Göçmenlerin kurduğu şirketler arasında kitap kiralama şirketi Chegg ve zanaat sitesi Etsy de bulunuyor. "National Foundation for American Policy "(NFAP) tarafından hazırlanan rapora göre girişimciler en çok Hindistan, İsrail, Kanada, İran ve Yeni Zelanda kökenlilerden oluşuyor.

KÜRESELLEŞMENİN ASKERLERİ

Göçmenler küreselleşen dünyanın en yakın tanıkları. Gittikleri ülkeye yabancı olan ve kendi ülkesine de kuşak atladıkça yabancılaşan göçmenler bir dünya kültürünü temsil ediyor aynı zamanda. Kimlik her ne kadar ciddi bir sorun olsa da çok farklı kültürlerle bir arada yaşamayı bilen, değişik toplumlarla temas edebilen milyonlarca insan var. Ne kendi köklerinden, ne de başka ülkelerde kurdukları yaşamlarından vazgeçiyorlar.

Birçok aydın göçmenleri küresel kültürün sinir hücreleri olarak nitelendiriyor. Onlar kültürleri birbiriyle buluşturuyor ve birbirine tanıtıyorlar. Yani dünyaya katkıları sadece ekonomik değil aynı zamanda kültürel. Öyle ki zamanla ev sahibi topluma dahi kendi kültürlerini benimsetebiliyor.

Buna en hoş örneklerden biri Almanya Dışişleri Bakanı Otto Schily’nin Afganistan ziyareti sırasında yaşadığı bir anı.

Schily Afganistan’daki Alman askerlerini ziyaretinde Afgan polislerini eğitmekle görevli Berlinli bir Alman polisle sohbet eder. Kendisine “Almanya’yı özledim” diyen polise “en çok neyi özledin” diye soran Schily’nin aldığı cevap oldukça ilginçtir: “Döner Kebap”.

ANF NEWS AGENCY

Irak’taki Düğüm Suriye’de mi Çözülecek?

Irak’ta, Sünni ve Şia Araplar arasındaki çelişkiler uzlaşmaz olarak görülmektedir. Tarihsel dayanakları olan bu çelişkilere İran, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın dahil olmasıyla içinden çıkılmaz bir hal almış durumda. Bu durumu Türkiye’nin bir müdahalesi olarak değerlendiren Nuri Maliki başkanlığındaki Irak ile çelişkiler karşılıklı restleşmelerle devam etmekte.
 
Haklarında tutuklama kararından sonra Tarık El-Haşimi ve Salih Mutlak’ın Güney Kürdistan’a sığınması Şia ve Sünni çelişkisine Kürtleri ortak etmiş durumda. Irak İçişleri Bakanlığı Güney Kürdistan yönetiminden haklarında gözaltı kararı verilen Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi ve beraberindeki 14 kişinin hemen gözaltına alınıp yargıya teslim edilmesini istedi. Bağdat’ın talebine Erbil’den yanıt gecikmedi. Yerel Kürt Yönetimi İçişleri Bakanlığı’ndan “Tarık El Haşimi’yi teslim etmeyiz” açıklaması geldi. Haşimi kriziyle açığa çıkan sorunların çözümü için devreye giren Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani “Ulusal Kongre” çağrısında bulundu.

Celal Talabani’nin “Ulusal Kongre” çağrılarına şartlı olarak katılacağını ilk açıklayan Güney Kürdistan Bölge Başkanı Mesut Barzani oldu. Bağdat’a toplanacak bir kongreye katılmayacaklarını açıklayan Barzani’n açıklamasından sonra Sünnilerin de Bağdat’a toplanacak bir Kongreye katılmayacaklarını açıkladılar. Bu açıklamalar Bağdat’ın meşruluğunu da gölgelemiş durumda. Böyle bir Kongrenin Bağdat’a yapılmasında ısrar edilmesi durumunda, Kürtlerin ve Sünni Arapların katılmamasının Irak’ta yeni bir süreci başlatacaktır.

Sünni ve Şia Araplar arasındaki çelişkiler uzlaşmaz olarak görülmektedir. Tarihsel dayanakları olan bu çelişkilere İran ve Türkiye-Suudi Arabistan’ın talih olmasıyla içinden çıkılmaz bir hal almış durumda. Bu karmaşıklığa İran’ın, Suriye bir blok görünümü vermesi ve buna Hizbullah’ın (Lübnan) dahil olması yeni bir bloklaşmayı ortaya çıkarmış durumda. Her ne kadar Nuri Maliki’nin Suriye’yi desteklemediklerini söyleyen açıklamalarda bulunsa da, Ortadoğu’da İran merkezli mezhepsel bir bloklaşma ortaya çıkmaktadır. Şia eksenli bu bloklaşmaya Türkiye’nin bir müdahalesi olarak değerlendirebilecek Nuri Maliki başkanlığındaki Irak ile çelişkiler karşılıklı restleşmelerle devam etmekte.

Tarık Haşimi’nin sorunlu ‘misafir’liği

Şia Araplarını Irak’taki nüfuslarına dayalı olarak etkinlik sahalarını artırmak ve Sünni Arapların çoğunlukta bulunduğu şehirlerde de Şia ağırlıklı merkezi hükümetin etkinliği artırmak istemektedir. 2006 olduğu söylenen bir bombalama eyleminden kaynaklı olarak Irak Cumhurbaşkanı yardımcısı Tarık Haşimi’yi tutuklanmak istenmesi, bu çabanın bir sonucu olarak gelişti. Buna karşı Sünni partilerinin Irak Meclisinden çekilmesi sonuçlandı. Kürt milletvekillerinin de meclis oturumlarına katılmama kararı buna eklenince, Irak meclisi fiili olarak meşruluğunu ortadan kaldırdı. Irak merkezi hükümetinin ve Meclisinin yeniden meşruluğu sağlamak için Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin girişimleriyle toplanması planlanan “Ulusal Kongre”nin şimdiden toplanma şartları zayıflamıştır.

Irak’ta yeniden merkezi bir devleti kurmak isteyen Şia Araplarının bu amaçlarına ulaşmak için, başta Sünni Araplar üzerinden ciddi baskılar kurmaktadır. Sünni Araplar ise şimdiye kadar federal bir bölge ilan etmediler. Bu baskıların sonucunda Sünni Arapları da kendi federal bölgelerini ilan edebilirler. Tekrardan merkezi devletti denetimleri altına almayı hayal eden Sünni Araplar, şimdiye kadar federasyona sıcak bakmamışlardı. Fakat ABD’nin Irak işgaline son vermesi sonrasında Şia Araplarının merkezi hükümete etkinliklerini artırmaları, Sünni Arapları kendi federal bölgelerini ilan etmeye yöneltmekte. Bu durum Irak Sünnilerinin tekrardan merkezi hükümete iktidar olacaklarına dair hayallerinin de bittiğini göstermektedir.

Üç aşamada oluşan sorunlu 140. madde

Tarık Haşimi’nin Kürdistan bölgesine sığınması ve Bağdat’ta olacak bir mahkemeye katılmayacağını açıklaması, Irak içişleri bakanlığını Haşimi’nin teslim edilmesine dair çağrılarına rağmen Kürt Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin Haşimi’yi “misafiri” olarak nitelemesi, Kürtler ve Sünni Araplar arasındaki çelişkileri biraz yumuşatmış görünüyor. Saddam Hüseyin iktidarında Kürtlere yönelik soykırım politikalarında 182 bin insanın katledilmesinin yarattığı Sünni Arap düşmanlığının da bu politikayla yumuşadı. Fakat bu yumuşama geçicidir. Çünkü, Kürtlerin Sünni Araplarla tarihsel, hem de günümüzde Şia Araplara nazaran çelişkiler ve çatışma noktaları daha fazla. Özellikle federal Kürdistan Bölgesi dışında kalan ve Kürtlerin çoğunlukta olduğu Kürt bölgelerinin hukukunun netleşmesi için Irak Anayasın da yer alan ve 140. madde olarak bilinen yasanın uygulanması durumda Sünni Araplarla Kürtler arasındaki çelişkilerin çatışmalara dönüşmesi olasılığı arttırmaktadır.

Irak’taki çatışma noktalarından bir tanesi olan Irak Anayası‘nda yer alan 140. maddesidir. 140. Madde uygulanmaması için bölge güçlerinin dahil olduğu karmaşık bir denge oluşmuş durumdadır. Kürtler de dahil, Türkmenlerin, Arapların ve Asurilerinde içinde bulunduğu ve mevcut Kürdistan Bölgesinin 3/1 fazla bir coğrafyanın kaderi belirleyecek bu yasanın uygulama şartların ortadan kalkmış görünmektedir. 140. madde üç aşamadan oluşmaktadır. Birinci aşamada Saddam rejimi döneminde göç etmek zorunda kalan ailelerin Kerkük’e geri dönmesi ve zararlarının karşılanması ve Kerkük şehrinin sınırlarının eski sınırlara çekilmesi ki, Saddam döneminde Kerkük’teki Kürt nüfusunun azalmak amacıyla Arapların yoğunlukta yaşadığı ilçeleri Kerkük’e bağlamıştı. İkinci aşamada Kerkük, Xaneqin, Şengal ve Musul’un bir bölümünün içinde bulunduğu yerlerde nüfus sayımı yapılacak, üçüncü aşamada ise Kürt Bölgesine dahil olmak istiyor musunuz üzerinden referandum yapılacaktı. Anayasada kabul edilmesine karşın, şimdiye kadar yasanın uygulanmaması, yasanın bundan sonra uygulanma şansını azaltmakta.

Kürtler hem federal yapının sürmesini, hem de Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı bölgelerin Federal Kürdistan bölgesinin denetimine verilmesi amaçlayan bir denge siyaseti yürütmektedir. Bu siyaset şimdiye kadar belli sonuçlar elde etse de, bu yasanın uygulanmasında başarılı olmuş değil. Şimdiye Kadar 140 madde için milyonlarca dolar harcanmasına rağmen halkın durumunda her hangi bir değişim olmadı. Kürtlerin de bu durumu kabul eden bir politika izlemektedir. Bölge devletlerinden Türkiye, İran ve Suudi Arabistan’ın içinde bulunduğu bu karmaşık konu, uluslararası güçlerinde bu devletler üzerinden yürüttüğü politikalar da eklenince ve Kerkük’ün dünya enerji kaynağın yüzde 2’sini karşıladığı düşünüldüğünde ciddi bir çatışma noktası durumunda.

Güney’de dengeler sarsılmış durumdadır

Şia ve Sünniler arasındaki çelişkilerin çatışmalara dönüşme olasılığı artarken, Güney Kürdistan’da her şey güllük gülistanlık değil. KDP ve YNK’nin mutlak egemenliklerinde tutmak istedikleri Kürdistan Bölgesi’nde farklı sesler de duyulmaya başlandı. 3 Aralık 2011’deki olaylar ve Goran Hareketi’nin son bölge seçimlerinden önemli bir oy alması Bölge Kürdistan’daki KDP-YNK ittifakındaki dengeleri sarsmış durumdadır. Goran Hareketinin Süleymaniye ve çevresindeki etkisi, yine İslami partilerin Duhok ve Hewler’deki etkilerinin artması yeni dengelerin oluşacağını göstermektedir.

Zaho’daki olayların normal bir durum olmadığı KDP ve YNK ortak oluşturduğu iktidara karşı kitlesel bir reaksiyon olduğu açık. Fakat bunun İslami partilerin yönlendirmesi, İran ve Türkiye’nin KDP ve YNK dışındaki partiler üzerinden kendi politikalarını devreye sokma çabaları. Mesut Barzani’nin Papa ile görüşmesinde, Bölge Kürdistan’ındaki Hristiyanlarını korumasını istemişti. Zaxo olaylarının temelinde alkolü içki içilen yerler ve bunların büyük çoğunluğunun Hristiyanların yerleri olması, Bölge Kürdistan’ında hem ırksal hem de dinsel bir çatışmanın zemini oluşturulmak istenmişti. KDP bu durumu İslami partilerin etkinliklerini zayıflatmak için kullanmış ve olayların merkezine İslami partileri koymuştur.

İslami partilerin Güney Kürdistan’da etkinlik kazandıklarını artık herkes tarafından kabul görmektedir. Bunda KDP ve YNK’nin geliştirdiği politikaların etkisi büyük. Modernleş adı altında uygulanan politikalar, yolsuzluklar ve gelir paylaşımındaki dengesizlik, Güney Kürdistan halkı İslami partilere sempati duymaya itmekte. Geleneğin temsili olarak kendini gösteren Yekgirtu İslami ve Komela İslami partiler, Batılaşma eksenindeki KDP ve YNK’nin etkinliğini azaltmaktadır. Buna karşın KDP ve YNK’nin elindeki askeri, siyasi ve ekonomik güçle Zaho’da çıkan olayları bastırarak, geçici olarak azalan etkinliğinin üstünü kapatmış durumda. Fakat bunun uzun süremeyeceği ön görülmektedir.

Yolsuzluk ve adaletsizliğe tepkiler artmakta


KDP’nin etkinliğindeki bölgede İslami yükseliş sürerken, YNK’nin etkinliğindeki Süleymaniye bölgesinde ise “Arap Baharı”nın etkisiyle geçen yılki halk hareketinin üzerinden çok zaman geçmiş değil. Halkın yolsuzluk ve adaletsizliğe karşı  geliştirdiği protestolara Goran Hareketi’nin sahip çıkması sonucundan 11 kişi yaşamını yitirmiş, 50 yakın kişi de yaralanmıştı. Halk içinde özellikle yolsuzluk ve gelir dağılımındaki adaletsizliğe karşı tepkiler artmakta. Bu protestolar sonucunda Goran Hareketi’nin böyle bir halk hareketine öncülük edecek güçte olmadığı açığa çıktı. Güney Kürdistan’da 1991 yılından bu yana iktidarı paylaşan KDP ve YNK’nin 2003 yıllında Saddam rejiminin yıkılmasından sonra bir değişim ve demokrasi gücü olmadığı halk tarafından daha iyi görüldü.

Irak’taki mezhepsel ve ırklar arasındaki çelişkilerin öyle normal bir şekilde çözülmeyeceği aşikar. Sünnilerin halen Irak’ın genelinde iktidara gelme hayali, Şiaların Irak’ın kuruluşundan bu yana ilk defa iktidara gelmesi ve iktidarı bırakmak istememesi göz önünde bulundurulduğunda, yakın gelecekte bu iki kesimin uzlaşması uzak bir ihtimal. Kürtlerin ellerindeki federasyonu daha fazla genişletme çabası içinde olacakları, yaptıkları petrol anlaşmaları ve Irak merkezi hükümetinden bağımsız olarak geliştirdikleri dış politikayla ortaya koymaktadır.
Gelecek için Irak’ta üç olasılıktan bahsedilebilir.

1- Sünniler, Şia Araplar arasında bir iç savaşın çıkması ve bunun sonucunda Irak’ın üç devletle bölünmesi,

2- Kürtlerin de içinde yer alacağı ve Kerkük ekseninde çatışmaların yayılması veya Kerkük’ün Sünni Araplara verilerek Kürt-Sünni Arap ittifakına gidilmesi,

3- Karşılık çatışmaların yoğunlaştığı Irak’a bölge devletlerinin müdahil olduğu bölgesel bir savaş olasılığı.

Bu her üç olasılıkta da Irak’ın bölünmesinin engellenmeyeceğidir. Bölünmüş bir Irak’ın sınırlarının ise güç dengelerinin belirleyeceği açıktır. Mevcut durumdaki güç paylaşımından rahatsız olan Sünnilerin Kürtlerle ittifaka gitmesi, Haşimi’nin Güney Kürdistan’a sığınmasını da göz bulundurursak gerçekçi bir analiz olacaktır. Bu açıdan Kerkük’ün ne olacağı önemli bir nokta olmaktadır. Geçenlerde taksine bindiğim bir şoför “eğer Kerkük Kürdistan bölgesine dahil olmasa, o zaman bu kadar sene niye savaştık. Zaten Saddam da bu şehirler Kürtlere verilmişti” diyordu. Kürtlerin Kerkük’ten vazgeçmeyecekleri görülmektedir. Ama bu durum Sünnilerle çatışmalı bir süreci başlatabilir.

Irak’ta düğüm nasıl çözülecek?


Maliki ve Şia mezhebinin çoğunluk iktidarının tüm Irak haklarını çıkarları için politikalar geliştirmeyeceği görülmektedir. Son zamanlar Şia ve Sünni Arapların karşılıklı saldırılar, Kerkük’te Kürt yetkililere yönelik patlatılan bombalar ile bu durumun daha geniş bir çatışma sinyali vermektedir.
Diğer taraftan Suriye’deki rejim değişikliğinin Irak’taki gelişmeleri ciddi biçimde etkileyecektir. Suriye rejiminin değişmemesi durumunda Irak’ta Arap Şialarının ve bölgede ise İran eksenin güç kazanacaktır. Bu durumda Türkiye’nin bölgedeki etkisinin azalacağı gibi, ABD’nin Ortadoğu politikaları ciddi bir darbe yiyecektir.

Bölgesel çatışmanın Suriye merkezli olurken, Irak’taki krizin yakın zamanda çözülmemesi durumunda, Kürtlerin bağımsızlıklarını ilan edebilecekleri ciddi biçimde tartışılmaktadır. Hata ilanın bu baharda olacağına dair söylemler dolaşmaya başladı bile. Konuştuğumuz bazı önemli şahsiyetler bu durumu doğrulamaktadır. Bu durumda İran, Türkiye’nin nasıl bir yaklaşım içine girecekleri önemli olacaktır. 

Kürtlerin, Şia iktidarının Irak’ta adaletli bir paylaşıma gideceği konusu güvenleri kalmamış durumda. Yine Sünnilerin Haşimi olayından sonra Maliki iktidarıyla yeniden hükümet içinde yer almayacağı görülmektedir. Kürt Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin toplamaya çalıştığı Ulusal Kongre’nin nerede toplanacağı üzerine yapılan açıklamalar girişimi başlatmadan sekteye uğratmış durumda.
Sonuç olarak; Irak’taki siyasi dengelerin kaderi İran-Suriye-Lübanan (Hizbullah)-Irak (Şia Araplar) eksenin kaderiyle iç içe geçmiş durumdadır. Kürtlerin Suriye’deki konumları, Güney Kürdistan’daki Kürtlerin geleceğini belirleyecek gibi görünüyor.
 
BİTTİ

AZİZ KÖYLÜOĞLU

Bozacılar, Şıracılar, Oral Çalışlar

Sartre bir Fransız Aydını olarak tek başına Fransa Devleti'ne kafa tuttuğunda, Cezayirli direnişçileri eleştirerek başlamamıştı, işgal altındaki Cezayir'in safında yer tutmuştu. Paris yönetiminin bahçesinde dolaşıp, Cezayir direnişinin ”haksız olduğunu kanıtlamaya” çalışmadı. Sartre, Cezayir'in bağımsızlığını savunurken eğmeden, bükmeden sömürgeciliğin karşısına dikilmişti. Sartre'ın karşı çıktığı Fransız sömürgeciliğiydi. O, hem nalına hem mıxına küçüklüğüne düşmeden açıkça Cezayir direnişini savundu.

Son süreçte, özellikle AKP hükümeti ile PKK arasında yapılan görüşmeler, devletin PKK'ye ilişkin, konuya ilgili olduğunu iddia eden bir çok Türk, "aydınından" daha ciddi bir bakışa sahip olduğunu gösterdi. Hakan Fidan'ın, bugüne kadar yalanlanmayan görüşmede, Kürt Özgürlük Hareketi'nin, ödediği bedelleri ve verdiği mücadeleyi dikkate alarak Kürt Halkı'nın meşru muhatabı olduğunu söylemesi dikkat çekicidir. Ayrıca Fidan'ın bu sözleri, kendisini görevlendiren başbakan adına söylediğinin altını ısrarla çizdiğini de unutmamak gerekir. AKP Hükümeti'nin Kürt sorunu konusunda Özgürlük Hareketi'ni tasfiyeyi amaçlayan bir plan içinde olduğu açık. Ancak buna rağmen PKK ile masaya oturmak zorunda kaldığı da ortada.

Türk ”aydınının” yukarda sözü edilen anlamdaki prototiplerinden Radikal Gazetesi yazarı Oral Çalışlar iki gün üst üste yazdığı yazılar ile olduğunu var saydığı Kürtler arası bir tartışmanın, ”kapağını araladığını” iddia ediyor. Çalışlar'ın 31 Ocak ve 1 Şubat tarihli yazılarını sondan başlayarak ele almakta fayda var.

Çalışlar, 1 Şubat tarihli, ”Burkay PKK tartışması ve tepkiler” başlıklı yazısının hemen girişinde, ”Amacım birilerini mahkûm etmek, aklamak veya desteklemek değildi. 30 yıldan uzun bir süreden beri, bu tartışmayla 'iç içe'yim... Kürtlerin kimlik haklarını başından beri kararlılıkla savunuyorum, savunmayı da sürdüreceğim.” diyor.

Jacques Derrida, ”Hoşgörü dersinin, Hristiyanlar'ın sadece kendilerinin dünyaya verebileceği bir ders olduğunu” söyler. Yine Derrida'ya göre, ”Benim evimde benim kurallarımla prensibi, ötekini anlamak değil tam tersine kendi hiyerarşisini bir kez daha üretmek” anlamına gelir.

Çalışlar'ın baştan sona Kürt sorunu konusundaki kibrini ortaya döktüğü yazılarını bundan daha iyi izah eden bir belirleme az bulunur. Zira bakın Çalışlar aynı yazıda nasıl devam ediyor;

”Kürt sorununda şiddeti, bir siyasi mücadele biçimi olarak hiçbir zaman onaylamadım. Öcalan'ın da sorunun çözümü ve şiddetten arındırılması konusunda bir 'ağırlık' olarak değerlendirilmesinden yanayım. Şiddete ve silaha dayalı formüllerin Kürt sorununun özgürlükçü bir düzlem içinde ele alınmasını zorlaştırdığını, devlet içindeki şahinleri heveslendirdiğini biliyoruz.”

Çalışlar, bir gazete yazarının tanımını, sınırlarını çok aşan bir üslupla, kendisini bir onay merci yerine tayin ediyor. Kürt sorununu var eden tarihsel nedenlere hiç değinme ihtiyacı duymayan Çalışlar, kesin yargılarda bulunabiliyor. Kürtler'e, ”en uygun mücadele biçimleri” dersi vermeye kalkışıyor.

Bununla da yetinmiyor. Daha ileri giderek, Çalışlar da AKP gibi iyi Kürtler'ini, kötü Kürtler'ini sınıflıyor. O'nun Kürtler'e karşı, ”hoşgörüsü” O'na bu gücü de veriyor. Çalışlar'ın iyi Kürtler'i, bireysel olarak, ”kötü Kürtleri'nin” milyonlarla temsil edilen kurumları kadar etkilidir O'nun ”dünyasında”

”Kürt sorununda çözümün iki tarafı var: Bir taraf devlet, öteki taraf Kürtler. 'Kürtler'e PKK da dahildir, BDP, Kemal Burkay, Muhsin Kızılkaya, Orhan Miroğlu ve AK Parti milletvekili Galip Ensarioğlu da... Kürtlerin temel kimlik talepleri ortaktır. Ayrılık noktaları ise mücadelenin yöntemine ilişkindir” diyor Çalışlar.

PKK, BDP kendilerini destekleyen milyonlarca insanla bir taraftadır, Çalışlar'ın kıymetleri kendilerinden menkul ”iyi Kürtler'i” bir tarafta. Ancak bu Çalışlar'ın ”hakkaniyet” terazisinde eşitlikli bir değerlendirmedir.

BDP'lilere de açıkça ifade etmediği bir öfke içinde Çalışlar. ”Son dönemde, "Kürt meselesinde silah miadını doldurdu" düşüncesi, BDP içinde korkak bir tonda da olsa seslendiriliyor” diyerek, kendi fikrine yakın dahi olsalar BDP'lilerin ancak korkak olabileceğini söylüyor Çalışlar.

Kürt Özgürlük Hareketi milyonlarca Kürdün desteğini alsa da, BDP Kürdistan'ın en büyük Kürt partisi olsa da Çalışlar, Kürtler'in ezici çoğunluğunun fikrini de biliyor. ”Ne olursa olsun, Kürtler'in ezici çoğunluğunun temel isteği, sorunun silahların konuşmadığı bir ortamda masaya yatırılması ve her iki tarafın da şiddet dilini terk ettiği yeni bir iklimin doğması yönünde.” diyen Çalışlar, Kürtler'in ne istediği ile değil ne istemesi gerektiğini dikte ediyor.

Çalışlar manipule etmekten de çekinmiyor, ”Hükümeti, 'çözüm karşıtı' anlayışların etkisine kapıldığı ve milliyetçiliğe teslim olduğu noktalarda, PKK'yı ise şiddete başvurduğu, şiddet dilini öne çıkardığı noktalarda eleştirmeyi sürdüreceğiz. Şiddetin tek taraflı bir mesele olmadığı, şiddetin şiddeti tetiklediği açık. Devletin geleneksel çizgilerinin, inkârcı ve imhacı anlayışların aşılmasının kolay olmadığı açık. Öte yanda ise yıllardır sorunu 'şiddetle götürmeye' alışmış ve bu şekilde kurumsallaşmış bir 'Kürt hareketi' görüyoruz...” derken, şiddetin kaynağında PKK olduğunu, devletin şiddetinin, ”PKK'nin şiddetinden” kaynaklandığını savunarak devleti aklıyor.

Çalışlar 31 Ocak tarihli ”Burkay, Miroğlu, Öcalan ve PKK” başlıklı yazısında da, ”Kemal Burkay’ın TBMM Araştırma Komisyonu’nda yaptığı değerlendirmeler PKK tarafından sert ve tehditkar ifadelerle karşılık buldu, bulmaya devam ediyor. Bazı BDP’li milletvekilleri de Burkay’ı suçladılar. Şurası açık: Elinde silah bulunduranların tehditkar bir dil kullanması, tartışma ortamını zehirliyor” diyor. Ancak yazısının hiç bir yerinde bu tehditlerin ne olduğunu, ne zaman, nerede yapıldığını izah etme ihtiyacı duymuyor. İzah edemez çünkü ortada bir tehdit yok. Tehdit varmış gibi gösterip tehditten rant devşirmek isteyenler var.

Çalışlar, Burakay'ın bir AKP projesi ile İstanbul'a getirildiğinin yazılmasından da rahatsız. Zira eğer bu saptama doğru ise Burkay'a dönüşünde yol arkadaşlığı yapan Çalışlar da bu projenin uygulayıcılarından biri olarak anılmaktan rahatsız görünüyor.

Çalışlar, iki yazısında da Burkay'ın iddialarına yer verip onlar üzerinden yargı da oluşturuyor. Ancak Burkay'ın bir dönem yakın siyaset arkadaşı İbrahim Aksoy'un, ”Burkay'ın üç gencin infaz emrini verdigi” açıklamalarına hiç değinmiyor.

erdemcan@riseup.net

Faşizm, Terörizm ve AKP

Son süreçlerde AKP lideri Erdoğan, önüne gelene faşist, terörist, diktatör vb. yakıştırmalarda bulunmaktadır. O kadar bayağı bir dille bu kavramlar kullanılıyor ki, bu konuda birkaç söz söylemek yerinde olacaktır diye düşünüyorum. 

AKP Lideri, PKK ‘ye karşı yıllardır kullanılan “Terörist, eşkıya, uyuşturucu tüccarı, insan kaçakçısı...’’gibi hakaretleri yeterli bulmamış ve kinini-öfkesini yeterince dile getirmediğini düşünmüş olacak ki, PKK’nin faşist olduğu konusunda da söylemler geliştirmeye başladı.

Peki, nedir bu faşizm ve terörizm? Erdoğan bu üslubu kullanırken ne kadar doğru söylüyor? Ya da bir Kürdün bu kavramlarla ne kadar ilişkisi olabilir? Bunları ele almakta ve yanıtlar bulmakta yarar vardır.

Faşizm, kavramsal ve sistematik uygulama olarak İtalya’ da doğdu. Musolli’nin faşist partisi İtalyan toplumu ve devletinin tekleştirilmesi-bütünleştirilmesi üzerinden bir paradigma oluşturmuştu. 

Toplumu devletin kendisi olarak oluşturmaya, toplumla ilgili tüm karar ve uygulamalarda devleti tek söz sahibi kılmaya çalışıyorlardı. Devletin kutsal, en yüce organ ve karşı çıkılmaması gereken otorite; toplumu ise bu devlete itaat etmekle görevli yığınlar olarak gören bu anlayışa faşizm adını verdiler.

Faşizm, ırkçılık esasları üzerinden Nazi Almanya’sında tanımlandı. Ari ırkının dünyada bulunan diğer ırklardan daha üstün olduğunu, Ari ırkının bunu bilerek dünyaya hâkim kılınması gerektiğini, dünyanın geri kalanının ise bu üstün ırka itaat etmesi gerektiğini savunuyorlardı. Yani fikirlerinin esası, bir ırkın diğer ırklar üzerindeki üstünlüğüne dayanıyordu.

Faşizm, İspanya ve Portekiz gibi ülkelerde kısmi bazı değişiklikler olsa bile aynı parametreler üzerinden uygulandı.

Marksizm literatüründe faşizm, burjuvazinin, kendi egemenliğini zor araçlarına dayanarak sürdürmesi olarak ifadelendirilmektedir.

Siyasal literatürde faşizmin tanımı kaba hatlarıyla bu şekildedir. Şimdi buradan hareketle Erdoğan’ın PKK’yi faşist olmakla suçlamasında ne kadar haklı olduğuna bakalım. Birincisi; PKK devlet ve toplumun ayrı ayrı oluşumlar olduğunu, devletin esas olarak toplum üzerinde örgütlenmiş toplum dışı ve zora dayalı bir örgütlenme olduğunu; devletin asla toplumla bir olamayacağını, son tahlilde devletin tarihin çöp sepetine atılması gerektiğini belirtmektedir. Yani PKK’ye göre devlet, kutsal olan değil aksine insanlığın tüm kutsallarını ortadan kaldırmak üzere örgütlenmiş bir tekeldir. Dolayısıyla Erdoğan’ın bu anlamda PKK’yi faşistlikle suçlamasının haklı bir gerekçesi yoktur.

Diğer yandan Erdoğan’ın kendisi sabah –akşam besmele çeker gibi Türk milletinin nasıl devletin parçası olduğunu sayıklayıp duruyor. Toplumun, örneğin Kürtler, fazla da söz hakkı olmadığını devletin onlar adına da     “en doğru ve en iyiye’’ karar vereceğini, verilen bu kararın kutsal olduğunu ve itiraz edilmemesi gerektiğini belirtiyor. Yani Musollini devlet ve toplum anlayışıyla Erdoğan’ın devlet ve toplum anlayışı arasında bir fark yoktur. Bizler bu anlamda Erdoğan’a faşisttir diye biliriz.
 
İkincisi; PKK dünyada bulunan bütün insanların eşit olduğunu, dünyada bulunan bütün insan oluşumlarının eşit düzeyde değerli olduklarını, her birinin korunup geliştirilmesi gerektiğini; hiçbir ırk, ulus vb. oluşumun diğerlerinden daha değerli olmadıklarını savunmaktadır. PKK, kırk yıllık mücadelesinde hiçbir yazılı ve görsel yayınında, hiçbir parti değerlendirmesinde “Kürtler, diğer halklardan daha üstündür ve daha fazla hakka sahip olmalıdır,’’ dememiştir. Bütün insanlar aynı biyolojik kökenden gelmektedirler ve tarihin belli bir aşamasında kendilerini ulus olarak, dünyanın değişik bölgelerinde örgütlemişlerdir. Durum kısaca budur.

Erdoğan PKK’ye bu anlamda da faşist diyemez. Ancak Erdoğan’ın başında bulunduğu Türk devleti, kurulduğu günden bu yana Türkleri, Anadolu’da yaşayan diğer halklardan daha üstün görmektedir.  Türklere her türlü eğitim, dil, örgütlenme hakkı tanınırken diğer halklara bu haklar verilmemektedir. Bu hak gaspını da ordu, polis, yargı gibi organlarla sürdürmektedir. Dolayısıyla, Türk ırkını diğer ırklardan daha üstün görme anlamında da Erdoğan’a faşisttir diyebiliriz.

Üçüncüsü; ‘Terör’ kavramının içeriğine ilişkindir. Fransız devriminden sonra iktidara gelen jakobenler, kendi muhaliflerini tasfiye etmek için giyotinle insanlarını kafasını kesme dâhil; sürgün etme, tutuklama, sindirme gibi yöntemleri devreye koydular. Jakobenlerin, muhalefeti sindirme, ezme politikalarına ve bu döneme Fransa tarihinde ‘TEROR’ dönemi denildi. Terör kavramının kökeni budur.

PKK, kendi muhaliflerini ortadan kaldırmaya çalışan bir devlet iktidarı değildir. PKK, kendi halkının varoluşuna yönelik olarak geliştirilen imha saldırılarına karşı direnen bir halk hareketidir. Ve PKK, şiddet olgusunun, varlığını koruma ve özgürlüğünü sağlama şartları dışında kullanılmasının çılgınlık olduğunu belirtmekte ve karşı çıkmaktadır.

Türk- AKP devleti, son yıllarda binlerce Kürt yurtseveri ve siyasal çalışanını zindana attı. Bütün Kürt kurumlarına yönelik saldırılar geliştirerek legal siyaset zeminini ortadan kaldırmaya çalıştı. Bütün uluslararası güçlerin teknik, askeri ve diplomatik desteklerini alarak Kürt gerillasına karşı imha operasyonları düzenledi. Reber APO’ya karşı çılgınca bir tecrit politikası uyguladı. Bütün bu politikalardaki amaç; Kürt’lerin örgütlü muhalefetini bitirmektir. Katliam, tutuklama, tecrit, psikolojik savaş gibi unsurların tümü bu amaca yöneliktir.

Bu verilerden hareketle, Erdoğan’ın, Kürtlere ‘terörist’ demesinin herhangi bir haklı gerekçesi yoktur. Ama Kürtlerin, Erdoğan’a ve onun devletine terörist deme hakkı vardır. Bazıları, şiddet kullanımının terörizm olduğunu belirtiyorlar. Bu parametreden hareket edersek esas teröristler bizzat devletlerin kendileri olmaktadır. Devletlerin yasal güç kullanıcıları olduğunu iddia edenlere ise şunu söylemek gerekiyor: size bu yetkiyi tanrı mı verdi? Bu yetkiyi kimden aldınız? Birileri bir araya geldi ve bu kuralları koydular. Dolayısıyla terörist yakıştırması için bu gerekçe de yeterli değildir.

Sonuç olarak; Erdoğan çevresindeki tüm güçlere düşmanca ve tüm kinini kusarak yakıştırmalarda bulunurken, aslında aynada görünen çirkin yüzünü tanımlamaktadır. Bundan sonraki süreçte Erdoğan, birilerine PKK’ye yönelik kavramlar kullandığında o kavramları Erdoğan’a uyarlayarak anlamakta fayda vardır. 

Seyit Rıza

Kendini Yönetme Hakkı Bir Ayrıcalık Değildir


Herkes de bilir ki sorunlar, çekişmeler, çatışmalar ve savaşlar siyasal ve ulusal taleplerden kaynaklanır. Kürtleri bir ulus, bir toplum olarak kabul etmediği için ulusal ve siyasal talepleri reddetmektedir. Bu durum işbirlikçi, uşak ve ruhunu satmış Kürtlere ithaf olunur.

Türkiye Cumhuriyeti, Kürtler üzerinde siyasi egemenlik kurmak ve kültürel soykırımı gerçekleştirmek üzere şekillenmiş bir özel savaş devletidir. Özellikle de Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte ulus-devlet yaratma adına Kürtler başta olmak üzere tüm etnik toplulukların kültürel soykırımla ortadan kaldırılması hedeflenmiştir. İnanç olarak da Sünnilik hakim kılınarak Türk-İslam sentezli bir ulus yaratılmak amaçlanmıştır. Bu amaçlar uğruna Türkiye bir kültürler mezarlığı haline getirilmiştir. Belki Ermenilere uygulandığı gibi fiziki soykırım esas alınmamış, ama halkların, kültürlerin yok edilmesi için kullanılmayan yol ve yöntem kalmamıştır. Şu anda da tüm eski tecrübelerin toplamı ve sentezi olarak görülmemiş kirli bir psikolojik savaş yürütülmektedir.

Medyanın önemli bir güç olduğu dönemde psikolojik savaşa ağırlık verilerek, bu savaşa dayanılarak Kürt Özgürlük Hareketi tasfiye edilmek istenmektedir. Askeri saldırılarını da siyasi saldırılarını da bu psikolojik savaşa dayanarak sürdürmektedir. Psikolojik savaşa ne kadar ağırlık verdikleri Kürt basınına yönelik saldırılardan da anlaşılmaktadır.

Kürt halkının mücadelesinin bir anlamı olmadığını, kendisini Türk devletinin kültürel soykırım insafına bırakması gerektiğini her gün medya aracılığıyla vaaz etmektedirler. Dün Kürt yok deniyormuş, bugün ise Kürtler ben Kürt’üm diyebiliyormuş! Kürtçe müzik dinleyebiliyormuş! Evinde, köyünde, sokağında Kürtçe konuşuyorlarmış! Hatta Kürtçe bilmeyen analar zindanlarda çocuklarıyla Kürtçe konuşabiliyormuş! Zaten TRT 6 açılmış, dünya tv de Kürtçe yayın yapıyormuş, bu nedenle Kürtlerin direnmesi anlamsızmış! Silahlar da bırakılmalıymış! Otuz yıldır zaten bütün dertleri silah bıraktırmak içindir. Binlerce faili meçhul cinayet de köy yakıp yıkma da bu amaç için yapılmıştı. Şimdi amaç değişmemiş, ama amaçlarına farklı yöntemlerle ulaşmaya çalışıyorlar.

Zılgıt çekmek bile suç unsurudur


Kuşkusuz sadece silahlı direnişi değil, her türlü direnişi kırmak istiyorlar. Zaten Kürt halkının taleplerini içeren her gösteri yasadışıdır. En başta da gösterilerde taşınan pankartlar ve atılan sloganlar suç unsurudur. Hatta zılgıt çekmek bile suç unsurudur. Başbakan’a göre zaten Kürt sorunu kalmamıştır, Kürtlerin sorunu bulunmaktadır. Dolayısıyla Kürt sorunu var diyenler ve bunun için mücadele edenler bölücülük ve bozgunculuk yapanlardır.

Terörü ortadan kaldıracağız derlerken “sadece askeri yöntemlerle olmayacağını biliyoruz; ekonomik, sosyal ve kültürel tedbirler de gereklidir” diyorlar. Bu söylem on yıllar öncesinin söylemidir. Şimdi buna biraz bireysel kültürel haklar denilen boyut katılmıştır. Zaten bunları da esas olarak yaptıklarını söylemektedirler.

En son Başbakan’ın Kürt sorununda yoğunlaşan has danışmanı Yalçın Akdoğan ağzındaki baklayı çıkardı. O da şimdiye kadar söylendiği gibi PKK’nin bir ulus yaratmak istediğini söyledi. İşte sorun budur. Kürtler için hala ulusal bir sorundan çok ulusal varlığını kabul ettirme sorunu vardır. Ulusal varlığı kabul edilse zaten sorun kısa sürede çözülür. Çünkü Kürtler en makul talepleri istemektedirler. Herkes de bilir ki sorunlar, çekişmeler, çatışmalar ve savaşlar siyasal ve ulusal taleplerden kaynaklanır. Sorun yaratan mücadelede kullanılan yöntem değildir. En ağır savaş yürütenler bile taleplerde anlaşıldığında sonunda barış yaparlar. Kürt sorununda Kürtler en makul taleplerde bulunmasına rağmen bir anlaşma olmuyorsa nedeni Türk devletinin zihniyeti ve politikasıdır. Kürtleri bir ulus, bir toplum olarak kabul etmediği için ulusal ve siyasal talepleri reddetmektedir. Bu durum işbirlikçi, uşak ve ruhunu satmış Kürtlere ithaf olunur.

Kürtleri bir ulus olarak tanımamak ve haklarını vermemek için şimdi de Demokratik Özerklik talebini çarpıtıyorlar. Kürtler için değil de kendileri için bir şeyler istiyorlar diyerek Kürtlerin kendi kendilerini yönetme hakkını reddediyorlar.

Demokratik Özerklik bir partiye ait olmayacaktır

Demokratik Özerklik’e, PKK’nin kendine diktatörlük kuracağı alan istiyor demek tamamen çarpıtma, yalan ve demagojidir. Demokratik Özerklik, dünyanın birçok ülkesinde uygulanan özerkliğin demokratik karakterinin daha geliştirilmiş halidir. İspanya’da tanınan özerklik nasıl ki herhangi bir partiye ve siyasi düşünceye tanınan bir özerklik değilse, Kürdistan’da veya Türkiye’nin başka yörelerinde tanınacak özerklik de bir partiye ait olmayacaktır. Demokratik Özerklik tanınırsa her parti bu özerk yönetimler için serbest seçimlere katılacaktır. Her parti seçime katılarak Kürdistan’daki meclis ve yönetimler içinde yer almaya çalışır. Hangi parti halkı ikna ederse o yönetim olur.

Diğer yandan PKK tam düşünce ve örgütlenme özgürlüğü istemektedir. Her siyasi düşüncenin kendini her alanda örgütleme; kendi siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel politikalarını pratiğe geçirme özgürlüğü olmalıdır. Her siyasi düşünce hiçbir zor ve baskıya başvurmadan düşünce ve örgütlenme özgürlüğü içinde kendini her alanda örgütlemelidir. PKK, tanınacak Demokratik Özerklik’te şu ekonomik, şu siyasi sistem olsun ya da olmasın talebi içinde değildir. Evrensel demokratik kriterler çerçevesinde böyle bir özerklik talep etmektedir. 

Kuşkusuz PKK’nin de bir ideolojik ve siyasi görüşü vardır. Eğer Kürtlerin Demokratik Özerklik’i hukuki olarak Türkiye siyasal sistemi içinde yer alırsa PKK düşünce ve örgütlenme özgürlüğü içinde kendini toplumsal kesimler içinde örgütlemeye çalışacaktır. Kendi kadın, gençlik anlayışını verecektir. Yine toplumda dayanışmacı komünal ekonomiyi model olarak geliştirmeye çalışacaktır. Bu konuda bir dayatma değil, gönüllülüğü esas alacaktır. Özel ekonomi olacaktır. Özel ekonomiye yönelik fiziki ya da başka bir zor kullanım içinde olmayacaktır. Demokrasi ve ikna içinde sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomi anlayışını pratikleştirme çabası içinde olacaktır. Dolayısıyla demokrasi ve düşünce özgürlüğünün olduğu herhangi bir ülkede herhangi bir siyasi gücün kullandığı düşünce ve örgütlenme özgürlüğü haklarını istemektedir.

Tüm Türkiye için Demokratik Özerklik


PKK’nin düşüncesi beğenilmeyip karşı çıkılabilir; başka siyasi güçler de kendi politika ve projelerini ortaya koyarlar. Tüm bunlar demokrasi ve her alanda seçim sisteminin tam demokratik biçimde işlediği koşullarda gerçekleşir.

Ancak Türk devletiyle siyasi çözümden söz ederken, Kürtlerin kendi kendini yönetmesini anayasada tanınmasını ifade eden Demokratik Özerklik’i kast etmektedir. Bu Demokratik Özerklik’i tüm Türkiye için istemektedir. Tercihi budur. Ancak diğer bölgelerde böyle bir talep yok deniyorsa o zaman Kürtlerin bu talebi karşılanmak durumundadır. Demokratik Özerklik tanınmadan Kürt sorunu çözülemez. Kürtler bir ulus ve toplumsa bu hakkı tanınmak zorundadır. Kürtlerin kendi kendini yönetme haklarını tanımadan Kürt sorununu çözeceğim demek bir kandırmadır. Eğer Türkiye demokratik olacaksa bu hakkı tanımak zorundadır. Bu hak öyle düşünüldüğü gibi yerel yönetimlerin hizmet alanı genişletilerek karşılanamaz.

Sadece AKP ve yandaş kalemşorlar değil, kendini liberal ya da demokrat olarak tanıtan bazı yazarlar da “PKK kendisinin hakim olacağı bir alan istiyor” diyerek AKP’nin Kürt sorununu çözmeme, sorunu bireysel haklar temelinde ele alma yaklaşımına güç veriyorlar. Daha doğrusu AKP’nin çözümsüz politikalarına destek veriyorlar.

Türkiye’de aydınlar ve yazarlar da psikolojik savaş baskısının etkisindedirler. Kürtlerin kendi kendini yönetmesini cesaretlice savunamıyorlar; özerkliğin en makul çözüm yöntemi olduğunu söyleyemiyorlar. Bu, aslında Türk devleti ve bugün iktidardaki AKP gibi Kürtleri bir ulus olarak tanımama anlamına geliyor. Kürtlerden söz ediliyor, ama en doğal ulusal, kültürel ve siyasi haklarını savunma konusunda tutarlı değiller. Dolayısıyla psikolojik savaşın en fazla etkili olduğu alanların başında Türkiye’deki aydın ve yazarlar geliyor.

Bülent Arınç bir süre önce Kürtlerin haklarını vereceğiz dedi. Ama kendi kendini yönetmeyi tanımıyor, anadilde eğitim ve çok dilli yaşam olmaz deniliyor. Kürdistan kavramına hala tahammül edilmiyor. Bu durumda sorarlar, sen hangi hakkı vereceksin? Sürekli, dün şöyleydi bizim zamanımızda öyle değil diyerek demagoji yapıyorlar. Zaten eski iflas ettiği için seni iktidar yaptılar. Sen de eski politikayı yeni koşullarda kimi psikolojik savaş argümanlarıyla takviye ederek sürdürüyorsun, farkınız buradadır.

Onlar için PKK bitsin de ne olursa olsun

Zihniyette ve Kürt politikasında esasta değişiklik yok. Dün Kürt yok denilerek tasfiye edilmek istenirken; bugün var örtüsü altında Kürtler soykırım sistemi içinde tutulmak isteniyor. Değişikliğin esası budur. AKP’nin bir farkı da işbirlikçi Kürtleri bu politika doğrultusunda kullanmasıdır. Kuşkusuz bu Kürtlerin kullanılması ve PKK karşısında etkili olmasının sağlanması için onların bazı şeyler söylemesine rıza gösteriyorlar. Kürtlerden söz ederlerse, federasyon ve anadilde eğitim derlerse Kürtler içinde PKK için söyledikleri inandırıcı olur diyorlar. Öyle ya, bunlardan söz etmezlerse PKK için söylediklerinin psikolojik bir değeri olmaz.

Bu ruhunu satmış işbirlikçiler için PKK yenilsin de, Apo zindanlarda çürüsün de ne olursa olsun. Onların tek amacı, PKK ve Apo’nun başarısızlığını görmektir. Nero’nun Roma’yı yakması gibi, onlar için PKK ve Apo bitsin de ne olursa olsun!

O kadar kendini kaybetmişler ki, akıllarını PKK düşmanlığında o kadar bozmuşlar ki, Apo’nun ajanlığını, PKK’nin MİT tarafından kurulduğunu Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın sözlerine dayandırıyorlar. Apo şunu söylemiş, Apo bunu söylemiş diyerek iddialarını doğrulamaya çalışıyorlar. Apo söylemiştir, ama ne için söylemiş, bu yok. Bunları tartışmak ve dile getirmek bile züldür. Ama alçaklıkta sınır tanınmayınca cevap verilmek zorunda kalınıyor.

PKK’nin Pilot için söylediklerini başka yerden duymamışlardır ki! PKK Lideri ve PKK Pilot’un ajan olabileceğini 1978 yılından beri söylüyor. Ajan olduğundan şüphelenen birinin durumunun ve hareketlerinin PKK tarafından değerlendirilmesini PKK Önderi ve PKK için kullanmak ancak hasta bir kafanın ürünü olabilir.

Bu bunak kafanın sahipleri 12 Eylül öncesi PKK içindeki bir devrimci Kürt olan Kemal Pir’e Türk olduğu için ajan diyorlardı. Şimdi bu bunak kafa PKK içindeki diğer Türk devrimcileri hakkında kuşku uyandırmaya çalışıyor. Ey bunak adam, bu devrimci öldürülmek için vurulmuş, ama yaralı kurtulmuştur. Altı yıl cezaevinde yatmıştır. Her an yaşamından olacağı saldırılar altında devrimci çalışmasını yürütmektedir. Senin bir ay bile dayanamayacağın bir yaşamı kırk yıla yakındır sürdürmektedir. Bırakalım senin böyle bir devrimciye dil uzatman, böyle bir devrimcinin yanında konuşmaya bile hakkın yoktur.

Örgütünü ayakta tutmak için ne yaptın?

Bu halkın hesap soracağı birisi varsa o da sensin. İnsanların bir zamanlar umut için yöneldiği örgütü ve kadroları ne yaptın? “12 Eylül geldi bizim örgüt eridi” diyorsun. Bu bile hesap verme nedenidir. Düşman her şey yapabilir, sen örgütünü ayakta tutmak ve mücadele etmek için ne yaptın? Yaptığın tek şey, herkes senin gibi yenilsin, el ayağa düşsün, senden farkı kalmasın ki kaç ayar olduğun anlaşılmasın. Senin 35 yıldır yaptığın budur.

Dost-düşman 15 Ağustos hamlesinin Türk devletinin eski Kürt politikasını iflas ettirdiğini, Kürt sorununu gündeme koyduğunu itiraf ederken, sen hala bu büyük direnişi karalamak için uğraşıyorsun. Ne diyelim, yüreğin zift bağlamış. Halkın dediği gibi hasetlikten karnın şişmiş.

Doğru, sen eskiden beri PKK’ye karşı düşmanlık yapıyorsun. Bu senin temizliğini değil de ne kadar kirli olduğunu gösterir. Kaldı ki şimdi konuştuklarının yüzde 90’ı ise psikolojik savaş merkezlerinin yıllarca dillendirdikleridir. Senin söylediklerin psikolojik savaş merkezinin kara propagandasıyla birleşince daha da kirli hale geliyor.

AKP yandaşları ve kimi işbirlikçi Kürtler şimdi yeni bir kara propaganda bulmuşlar: PKK gerçeğin açığa çıkarılmasını istemiyormuş! Ey utanmazlar, Hakikatleri Araştırma ve Adalet Komisyonu’nun kurulmasını ilk isteyen ve ısrarlı olan PKK Önderliği ve PKK değil midir? Bu konuda bir komisyon kurulursa PKK yardımcı olacağını söylememiş midir? Türkiye’deki en kirli işlerin kimler tarafından yapıldığını ilk söyleyen PKK ve Liderliği değil midir? Özal’ın, Eşref Bitlis’in ve diğer birçok kuşkulu ölümün derin devlet ve kontrgerilla tarafından yapıldığını ilk söyleyen PKK Lideri değil midir? 

Bilmiyorlarsa bunu ilk dillendirenin kim olduğunu gidip Semra Özal ve Ahmet Özal’a sorsunlar. Eşref Bitlis’in çocuklarına sorsunlar. Ya da bu ölümlerden hemen sonra Kürt Halk Önderi’nin yaptığı değerlendirmelere baksınlar.

Kürtler üzerinde kültürel soykırım vardır

PKK yıllardır Ergenekon’un Fırat’ın doğusundaki cinayetleri araştırılsın diyor. Ergenekon esas uçlarını burada işlemiştir. Eğer Türk devleti zihniyet ve politika değiştirecekse, temizlenecekse başta Özal cinayeti olmak üzere Kürt sorunuyla ilgili işlenen suçlar ortaya çıkarılsın ve sahipleri cezalandırılsın demiştir. PKK, bir Ergenekon gitsin diğeri gelmesin; tümden temizlensin diyor. Binlerce faili meçhul cinayetlerin ne için ve kimler tarafından yapıldığının açığa çıkarılmasını en fazla isteyen PKK’dir.
BDP defalarca mecliste bunların araştırılması için komisyon kurulması için öneri yapmadı mı? Kendi çıkarı söz konusu olduğunda gözü kara olan AKP, bu konularda neden ciddi adım atmıyor? Sadece bizim zamanımızda faili meçhul cinayet yok diyor. Kaldı ki AKP zamanında da yüzlerce faili meçhul cinayet var. Bırakalım toplu katliamları, polis tarafından vurulan çocukların katilleri bile bulunmamıştır. Mehmet Uytun, Yahya Menekşe, Ceylan Önkol, Uğur Kaymaz gibi birçok çocuk katledilmiştir. Polis katledince faili belli ve meşru mu oluyor?

Hiç kime demagoji yapmasın; faili meçhul cinayetlerin açığa çıkması için en fazla uğraşan PKK ve BDP’dir. Cumartesi anneleri yıllardır neyin mücadelesini veriyor? Cumartesi anneleri için AKP’lilerin neler söylediğini bilmiyor muyuz? Kaldı ki öldürülenlerin yüzde 99’u PKK sempatizanı ve taraftarıdır.
Hiç kimse demagoji yapmasın! PKK içinde olduğu yanlış olaylar konusunda da özeleştiri yapmıştır. Kongrelerinde bile somut olaylar üzerinde durup değerlendirmeler, özeleştiriler yapmıştır. Haksız olarak öldürülenlerin itibarını iade etmiştir. PKK hiç eksik ve yanlış yapmadık diye bir şey söylememiştir.

Şimdi devletin işlediği suçlar, yaptığı haksızlıklar üzerine gidemeyenler, AKP’nin bu konudaki tutumunu eleştirmeyerek gündem saptırmaya çalışıyorlar. AKP şu anda on yıllık hükümettir. Bütün suçları açığa çıkarma sorumlulukları vardır.

Her şeyden önce de Kürtler üzerinde yürütülen bir kültürel soykırım vardır. Çözülmesi gereken Kürt sorunu vardır. Bu sorun çözülmeden hiçbir sözün ya da günü kurtarmak için yapılan şeylerin anlamı yoktur.

MUSTAFA KARASU