2 Ocak 2012 Pazartesi

Leman İdris Naim'e Uludere'den Çaktı!

Haberler konusunda medyaya ayar vermeye çalışan İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin son olarak şairleri, tuvallerine resim yapan ressamları suçlamıştı.

Kararlı Olmak

 Türk basın sahtekarlığı, kendi ordularının katlettiği 35 Kürt için sahte gözyaşları döküyor. "Olmamalıydı; 35 sivil Kürt yerine, 35 PKK'li öldürülmeliydi." Diyorlar.

Bazen: "Silah çözüm değil," demelerine de aldanmayın. En liberalleri; Ahmet Altan ve Cengiz Çandarlar dahi hükümetin PKK karşısında başarılı olduğunu ve ağır kayıplar verdirttiğini yazıyorlar.

Bazen de, "o insanlar kaçakçılık yapıyorsa devlet utansın," diyorlar.

Uyduruk sınırları, Kürt halkının beynine çekilmiş sınırları sorgulayan yok. Kürdün niye pasaporta içinin ısınmadığını anlayan yok.

Herhangi bir Kürdün bu basına demeç veya röportaj verdiğini gördüğümde, elimde değil, içim soğuyor. Murat Karayılan'ın Taraf gazetesindeki mektubunu okuduğumda, aynı hislere kapılmıştım.

Türk basını, savaş ve alçaklığın basınıdır. Bu basın, ikna edilemez, savaşın tarafıdır, tavır alınır.

Leyla Zana, Kürtlerin statüsünün ne olması gerektiğini konuşmaya kalktığında, Türk köşe yazarları Birinci Dünya savaşı'ndaki Balkanlar ve Yunanistan'la olan nüfus mübadelesini gündeme getiriyorlar. Kürtler dört ilde oy oranı olarak güçlülermiş. Ayrılık gayrılık gündeme geldiğinde, Türk şehirlerindeki bütün Kürtler bu dört ile sürülerek "alın size ayrılık" diyeceklermiş. Bütün Kürtler dört şehirde koyun koyuna, ahırdaki gibi yaşayacakmışız.

Vicdan, adalet ve hukuk yoksa, sınırları savaşın çizeceğini biz de biliyoruz. Kürtler dört ile mi hapis olur yoksa 24 ile mi o da belli olmaz.

Ama biz sınırlardan öte Kürt özgürlüğünü tartışıyoruz. Biliyoruz, ayrılıkta bile Türk devleti cepçilik yapıp, Kürdistan'ın bir çok yerleşim birimine el koyacak. Fakat Anadolu ve Kürdistan'ı gasp etmiş iktidar köpekliği de işte o an çökecek. Birbirini soyup soğana çeviren "vatan, millet ve sakarya"cı zihniyetin yurttaşlarını mutlu edemediği, sürekli çalıp çırpan, üstelik hain Kürtlerin de başlarına bela olarak kalacağı berbat bir kargaşa dönemi başlayacak.

"Bir çakıl taşı dahi vermeyiz," demelerindeki mantığın altında, o çakıl taşı gittikten sonra soykırım ve katliam suçlusu devletlerinin yıkılacağı korkusu yatıyor.  Türk köşe yazarları aylık maaşlarını yüzbin dolarlar üzerinden alan bir hırsızlar ekibidir. Devletin zaafa düşmesinden en çok bunlar korkuyor.

Ama Kürtler, böyle bir devlete yatırım yapmak zorunda değil. Bu yatırım batak bir yatırımdır. Bu devlete emeğini altın olarak yatırır, teneke olarak geri alırsın. Sağlıklarına dikkat etmeleri ve can güvenliklerini korumaları dışında hiç bir beklentimin olmadığı Türk meclisinin asma yaprağı rolündeki BDP milletvekillerinin bunca olup bitenden sonra niye hala orada olduklarını anlamış değilim. Türk meclisine gitmeyince, milletvekili olamıyorlarmış öyle mi?

Kürdün oyunun değeri var, ama kendine özgü milletvekilliğinin değeri yok.

Seçil, yemin içme!

Seçil, meclise gitme!

Seçil, kendi halk meclisini kur...

Seçil, toplantı merkezini Diyarbakır'a al...

Kürtler bunları yapamadığı için, uzak ve yakın bakışları sis altında kaldığı için meclise kapağı atmayınca hiç bir şey olamayacağını sanıyorlar. Öyle sandıkları için de hakikaten hiç muamelesi görüyorlar.

Kürt siyasal mücedelesini dağlardan ve meclisten ibaret sanan anlayışa, ayrı bir halk olmanın ayrı kurumlar gerektirdiğini izah etmek gerekiyor.

Kürtler olmazın teorisini yapıyor. Bu teori, Türklerin teorisidir. Türklere göre ayrılmak felakettir. Ne kadar dehşet verici bir anlayış. Avrupa'da köylerin dahi anayasası var. Bizimkiler hala Türklerle Kürtleri memnun edecek ortak bir anayasa ve rejim peşindeler.

Olmayınca da kızyorlar. Suçu düşmanın "alçaklık"ına yıkıp, sıyırdıklarını sanıyorlar. Sanki düşmanı alçak olmayan başka uluslar varmış gibi...

Türk basınını kendi basının, Türk milli eğitimini kendi kurumun, Türk silahlı kuvetlerini kendi silahlı kuvetlerin sayarsan daha başlamadan bitmişsin demektir.

Türk basını Kürtlere birer Mandela ve Gandi arıyor. Gandi, daha çok genç iken işe İngiliz Kimliğini yırtarak başladı. Biz direnişte Gandi veya Mandela kadar net olamayız. Türk basının peşinde olduğu Mandela ve Gandi tipi belli: Kürdistan talebinden arındırılmış, dokunduğunda gözyaşı akıtan ıslak bir sünger...  

 Dün gece  Bahman Ghobadi'nin, "Sarhoş Atlar zamanı" adlı filmini bir kez daha izledim. Benzerleri bir kaç gün önce katledilen Kürt kaçakçılarını anlatıyordu.

Cemil Bayık ve Murat Karayılan, 2012 yılının şiddetli çatışmalarla geçeceğini söylüyorlar. Her iki Kürt komutanı da şunu unutmasın. Hedefsiz ve çözümsüz savaşlar en çok iktidarda olanın işine yarar. Mağdur olan zaten iktidar yoksunudur, güçsüzdür, elinden olanaklar alınmıştır. Hızlı hareket etmek, atik davranmak ve isyan anlarını iyi değerlendirmek isyancıların işidir. Yoksa 2012 yılındaki çatışmalar da Kürtleri psikolojik olarak ezer. Linç kültürü yaygınlaşır. İmamın Ordusu Kürdistan'ın kasaba ve şehirlerini hallaç pamuğu gibi atar.
Kürtler, Türk sistemine ve basınına karşı ağlamayı bırakmalıdırlar. Ağlamak ve yakarmak faşizmi güçlendirir.

Türk faşizminin geriletecek davranışın şifresi bellidir. Kararlılık ve netlik 2012 yılı Kürtlerin taleplerini netleştidikleri bir yıl olmalı...

Herkesin yeni yılı kutlu olsun...

bildiricihasan@hotmail.com

Diyarbakır Valisi 14 Vetonun Ardından Bütçeyi Onayladı

Sömürge Valisi, Kronik BDP Düşmanı Mustafa Toprak
Diyarbakır Valiliği özel kalem masrafları olmak üzere birçok bütçe kaleminde kısıntı yaptıkları için Vali Mustafa Toprak tarafından 14 kez veto edilerek geri gönderilen İl Genel Meclisi bütçesi meclis üyelerinin ödenek ayrılmasını istediği bazı kalemler kaldırılarak onaylandı.

Diyarbakır İl Genel Meclisi'nin BDP ve AKP'yi üyeleri tarafından Valilik özel kalem harcamaları başta olmak üzere birçok bütçe kaleminde kısıntı yaparak onaylanan ancak Vali Mustafa Toprak tarafından 14 kez veto edilerek geri gönderilen İl Genel Meclisi bütçesi, Valiliğin Milli Eğitim Müdürlüğü'ne ayrılması planlanan 11 milyon ile Cezaevi'ne spor salonu yapılması ve 5 köy yolu için ayrılmak istenen 2 milyon TL kesinti yapılarak onaylandı.

Son bir yıldır Valilik tarafından bütçenin onaylanmaması üzerine, Diyarbakır'da personel maaşı ile zorunlu harcamalar dışında yatırımlar için harcama yapılmamış ve yılsonu itibariyle bütçe onaylanmadığı için bekletilen para hazineye devredilmiş oldu.

Kemal Burkay ‘O Ödülü’ Almış Kadar Oldu

Amed Dicle


Kürdistan’da büyük acılar kol geziyorken ve alabildiğine hayati önemde konu varken, bu başlığa sahip bir yazı ile canınızı sıkmak istemezdim ama Burkay'ın önce kendi sayfasından, hemen ardından "sahibinin" bülteni Zaman'dan "Anadolu’dan görünüm" programındaki itirafçılar modunda tüm Kürtlerin canını sıkmasına sessiz kalamazdım elbet.

Tarih 28 Aralık gecesini gösterirken Kürdistan yine ve yeni bir soykırıma ev sahipliği yaptı, Qileban’da büyük bir katliam yaşandı.

Katliamdan ve akabindeki gelişmelerden, baskılanmaya çalışılan ama bir türlü bastırılamayan Kürt medyasının, gerçekleri anında göstererek gerçekleştirdiği büyük özveri sayesinde hepiniz ve hemen hemen tüm dünya haberdar.

Gelişmeleri kısaca özetleyecek olursak;

Katliam’dan sonra başta Kürdistan olmak üzere hemen dünyanın her yerde protestolar yapıldı, herkes bu katliama tepki gösterdi.

Malumunuz başbakan ve hükümet, açıklamalarıyla mağdur aileler ve Kürt halkıyla adeta dalga geçtiler. Kılıçdaroğlu taziyeye gitti, Bahçeli bile olayı "cinayet" olarak tanımladı. Ayrıca PKK’yle bağlantıları olup olmadığını araştırılmasını için de not düştü…

BDP’lileri biliyorsunuz, olay anının hemen sonrasından beri, gerçeklerin karanlıkta kalmaması için oradaydılar ve hayati önemde rol oynadılar.

Bunun yanı sıra diğer birçok Kürt kurum, kuruluş ve şahsiyetleri de kendilerine yakışır şekilde tavır, tutum sergilediler.

Tam da bu esnada, AKP Hükümeti'nin yurt içinde devşirdiği Kürt taraftarları işe yaramayınca, havaalanlarında vali yardımcılarına karşılatıp, Türk polisinin eskortuyla dolaştırdığı, yurt dışında, ”gönüllü sürgün” yaşayan Kürtler arasından yaptığı "bakan kankası" büyük transfer Kemal Burkay bir açıklamada bulundu.

(Unutmadan; Bu mantıksız refleks Türklerde gelenektir, örneğin futbolda'da böyledir. Ülkedeki genç ama ismi duyulmamış oyuncular dururken, yurtdışında şişirilmiş ismi dışında bir meziyeti olmayan, tabiri caizse ahı gitmiş vahı kalmış hiçbir işe yaramayan yaşlı bir futbolcuya tonla para yatırılır ve akabinde cümle aleme rezil olunur)

Burkay'ın kendi bülteninde servis ettiği açıklamayı Facebook üzerinden okudum. Yeri gelmişken belirtelim Burkay’ın Facebook'ta kendisini ifade ettiği bir Fan sayfası var ve 4500 civarında ‘beğeneni’ var. Daha geçen hafta ‘Noel baba adam olsaydı bacadan değil kapıdan girerdi’ diyerek büyük bir entelektüel, tarihi ve dini tartışmaya çığır açan Keşan müftüsü adına açılan hesaplar Burkay’ınkinden iki kat fazla… Yani Burkay, PKK'yi ve Kürt özgürlük hareketinin tüm bileşenlerini hedef alacağına, kendisi gibi aslen akdeniz ikliminden olduğu söylenen Noel baba'yı hedef alsaymış daha büyük bir taraftar kitlesi olabilirmiş belki.

Her neyse, konuyu dağıtmadan itiraf etmeliyim ki; ilk defa Burkay’ın bir yazısını sonuna kadar okudum. Daha önce denemedim değil, birkaç kere denedim ama ortasındayken yazının başlığını unutuyordum başa git yine gel vs. zaman alıyordu. Ama bu defa başarabildim.

Meğer Burkay, Akdeniz sahillerinden Stockholm’e kadar yaşadığı maceraları anlatan bir yazı yazmışken Qileban katliamı vuku bulunca yazıyı değiştirmek durumunda kalmış.

Acaba Burkay hangi lanetleme cümleleriyle Qileban katliamını kınıyor, düşüncesiyle yazıyı okudum ama birde ne göreyim, katliamı kınama adına hiçbir cümle, ima, tema yok!

"Üzüntüsünü" dile getirdikten sonra esas meramına geçmiş ve PKK'yi, Kürt özgürlük hareketini eleştirmeye başlamış."


Burkay’ın yazısının anafikri korkunç; ‘PKK dağda olunca bu tür katliamlar olur, olacak’ demeye getiriyor özetle. Yani Qileban’da 35 Kürt çocuğunu öldürenleri değil onlar adına mücadele edenleri hedef tahtasına koyup eleştiriyor.

Tıpkı geçtiğimiz günlerde “Atatürk Uluslararası Barış Ödülüne” "LAYIK" görüldükten sonra, "acaba ben ne yaptım da beni bu ödüle layık gördüler" diye düşünüp, kahrından kafasını duvardan duvara vurmak yerine, sayın Öcalan'ı ima edip "ödülü bana değil ona verin" diyerek, kendi günahlarını düşmanın elinde esir olan bir halkın liderine yüklemeye çalıştığı gibi. Yağma yok, o ödülü sana layık gördüler, almış kadar oldun!

Tayip Erdoğan’dan mesajını almış olacak ki; aynı üslubu kullanarak katliamı kınayanların yapacakları ‘provokasyonlara’ dikkat çekiyor. Düşünün; katliam olmuş, cenazeler defn edilmiş, Kürt halkı olayın acısını yaşıyor, yılbaşı yas olmuş ve henüz İdris Naim Şahin bile konuşmamışken Akdeniz’in sıcak kıyılarından Stockholm’ün soğuk diyarlarına henüz gelmiş Burkay açıklama yapıyor, katliamı kınamadığı gibi PKK’yi eleştiriyor ve bu vahşeti protesto edenleri provokatörlükle suçluyor.

Yazıyı yazdığı günün hemen sonrasında, Zaman gazetesi apar topar bir röportajla Kemal Burkay'a "Kürt halkına itidal ve sağduyu çağrısı" yaptırarak aslında bu olaydan devlet olarak ne kadar korktuklarını ele veriyor.

Sizce bundan öte söylenecek söz var mı?

Biliyorum yok diyeceksiniz ama ben bir kaç söz daha söyleyerek bu konuda bir daha sizi rahatsız etmeyeceğime dair söz vererek yazımı sonlandıracağım.

Şöyle ki; Kemal Burkay veya başkası PKK'yi de eleştirebilir, PKK’de onları... Bu kendilerini bağlar. Ancak konuya vakıf Kürlerin aklıyla dalga geçmek kimsenin haddine değildir. Burkay bu yazısında aynen böyle yapıyor. Cemil Bayık ve Murat Karayılan’ı devletle işbirliği yapan insanlar olarak lanse ediyor.
Hem de daha dün nerede ne yaptığı hangi devlet adamıyla neler yaptıkları tüm kamuoyunun gözleri önündeyken…

Yok yok, şu an devletin bakanlarıyla olan kankalığı ve polis korumasıyla yaşadığından bahsetmiyorum. Koruma demişken aklıma geldi, sahi Burkay neden Roboski'ye taziyeye gitmedi? Yoksa gidemedi mi? Kemal Burkay (ve gibiler) bugün Uludere kaymakamı gibi Roboskî'ye gitmiş olsalardı aynı şekilde Kürt halkından dayak yiyeceklerini korkuyorlar değil mi?

Her neyse... Gelelim Burkay hakkında "herkesin bildiği" gerçeklere.

Her platformda "Kendisini Kürt meselesinin silahsız çözümüne adamış Kürt aydını" temasıyla sunulan Burkay’ın bir zamanlar başında olduğu örgüt (PSK) 1994’lerde silahlı mücadele kararı alıyor. PKK’den destek istiyorlar. PKK adına Cemil Bayık destek sözü veriyor. Burkay’ın bir adamı PKK’nin yardım edeceği kampa gidiyor. Ön hazırlık yapacaklar ve gelecek kadroları eğitecekler. O gece orada kalıyor. Havanın soğuk olmasından dolayı PKK’li yönetici parkasını ve battaniyesini bile bu kişiye veriyor. Ertesi gün bu arkadaş "bu iş bize göre değil heval" diyerek kampı terk ediyor.
İşte size "silahlı mücadele doğru değil" diyen PSK’nin silahlı mücadele macerasından küçük bir örnek.
Meslek büyüğümüz, Ferda Çetin vakti zamanında bunları yazdı. Burkay cevap veremedi…

Şimdi Burkay söz konusu yazısında Bayık ve Karayılan için ‘dağları kendilerine mesken tutanlar’ olarak tanımlıyor. Kürtler için dağlar mı yoksa Akdeniz kıyılarımı daha kutsal onun cevabını da ben vermiş olmayayım. Amerikalı Noam Chomsky "Kürtlerin dağlardan başka dostu yok " diyerek hiç vermesin. Yine kesinlikle benimsemediğim post-modern kültürün ablası olarak nam salan Whoopi Goldberg’ın bir sorusunu cevabiyle burada hatırlatayım. ‘Cehaletle deha arasındaki gerçek fark nedir biliyor musunuz? Dehanın sınırları var cehaletinse hiçbir sınırı yoktur.’
Burkay’ın birçok kişiden önce bazı sorulara vermesi gereken cevapları var. Kendisi halkın bunları bilmediğini sanıyor olmalı. Kendi partisinin merkez komite üyesi Burkay’ın bundan bir kaç sene önce bir kaç defa Türkiye’ye gidip geldiğini söyledi. Gidebilir elbette. Ama ne gereği var, "2011 yılında 30 yıl sonra ilk defa gidiyorum" diye milleti kandırmaya çalışmanın?

Tamam, hoş, gittin, bir yandan lümpenizm konusunda doktora yapmış Egemen Bağış sana Kuran-ı Kerim hediye ederken, yetinmeyip diğer yandan, alttan alta Atatürk ödülü için nabız yokladın. Baktın tepkiler var 5 gün sonra istemiyorum dedin. Bunlara ne gerek var sayın Burkay?
Sakın unutma, devlet Kürdü nasıl itibarsızlaştıracağını çok iyi bilir. Bazen bir ödülle bile beş paralık eder insanın onurunu. Ya da işi bitince "aşüfte" yaftası yapıştırır.

Hadi tüm bunlara amenna...

Ama ortada bir katliam var. Ve bu katliam öyle bir katliam ki, artık "en iyi Kürt ölü Kürttür" sloganını bile hafif kalıyor yanında. Çünkü bu sefer ölü Kürtler bile sahiplenilmiyor, iyi olarak nitelenmiyor.

Sen de bu katliam konusunda diyeceğin bir şey varsa onu söylersin. Katliamı kınamadığın gibi katliamı yapan hükümetin bakanına ‘sayın’, katliama karşı çıkan Kürt siyasetçilerini ise kendince aşağılıyorsun.
Tarih ve felsefe konusunda kendisinden çok şey öğrendiğimiz Mestrius Plutachus derki; ‘Sezar ihaneti sever, hainlerden nefret ederdi.’ Bende şunu diyorum; bütün iktidarlar ihaneti sever ama hiç bir iktidar hainleri sevmez. Egemen'e, Ertuğrul’a, Arınç’a yanılma sayın Burkay...

Binler Mekin Kar’ı Son Yolculuğuna Uğurladı






Amed - Diyarbakır'da infaz edilen Mekin Kar (Xebat Rodî), on bini aşkın kişinin katıldığı törenle toprağa verildi. Hüzün ve öfkenin hakim olduğu cenaze töreninde Başbakan Erdoğan'a tepki gösteren Kar'ın yakınları, "Sevinemeyeceksin Erdoğan, çünkü ağlamayacağız" dedi.

Diyarbakır'da geçtiğimiz gün infaz edilen ve dün ailesi tarafından cenazesi Malatya'dan alınarak Diyarbakır'a getirilen PKK militanı Mekin Kar'ın (Xebat Rodî) cenazesi, on bini aşkın kişi tarafından vasiyeti üzerine babasının mezarının yanında defnedildi.

Kar ile yaşıt olan ve geçtiğimiz yıl bedenini ateşe veren Mustafa Malçok'un evinin karşısındaki Fiskaya Mahallesi Ferit Köşk Camii'nde bekletilen Kar'ın cenazesi için binlerce kişi mahalleye akın ederken, gençler mahallenin tüm sokak ve caddeleri ile yüksek noktalara "Fiskaya isyandır gerillaya selamdır", "PKK", "KCK", "Xebat Rodî yoldaş ölümsüzdür" şeklinde yazılar yazdı.

Karanfiller ile cami önünde toplanan kitle, yakalarına Kar'ın fotoğraflarını iliştirdi. Kitlenin toplanmasının ardından Kar'ın PKK bayrağına sarılı ve karanfillerle süslü tabutunu omuzlayan kitle, önde çıtalara bağlanmış PKK ile KCK bayrakları, Öcalan, Kar ve bedenini ateşe veren Mustafa Malçok'un fotoğrafının yer aldığı "Newroz yanan bedenlerde gürleşecek" yazılı pankart ile Roboski'de yaşamını yitirenlerin fotoğraflarının yer aldığı "İşte AKP işte vahşet" yazılı pankart eşliğinde Ferit Köşk Mezarlığı'na doğru yürüyüşe geçti. Alkış ve zılgıtların dinmediği yürüyüşte sık sık "Ey şehîd çeka te li erdê namîne", "Mekin yoldaş ölümsüzdür", "Şehîd namirin", "Gençler vuracak Kürdistan'ı kuracak", "Bijî Serok Apo", "Katil Erdoğan" ile "PKK halktır halk burada" sloganları atıldı.

ONBİN KİŞİ MEKİN İÇİN YÜRÜDÜ

Yürüyüş sırasında Kar'ın puşisi tabuta sarılırken, yakınları ellerinde yeşil sarı kırmızı renkli mumların yer aldığı kına ile yürüdü. Kadın, genç, yaşlı, çocuk on bini aşkın kişinin katıldığı yürüyüşte operasyonlara öfke yağdı. Yürüyüş boyunca ağlamayarak, "Sevinemeyeceksin Erdoğan, çünkü ağlamayacağız" diyen Kar'ın yakınları, duygusal anlar yaşattı.

Dicle Nehri karşısındaki Ferit Köşk Mezarlığı'na getirilen Kar'ın cenazesi binlerce kişi tarafından "Şehîd namirin" sloganı ile toprağa verildi. Vasiyeti üzerine babasının mezarının yanına defnedilen Kar'ın mezarına kırmızı karanfiller konuldu. Cenaze töreninin ardından kitle "Çerxa şoreşê" marşı eşliğinde Kar şahsında yaşamını yitirenler anısına saygı duruşunda bulundu.

Törenin ardından konuşan Kar'ın ağabeyi Nesip Kar, kardeşinin infaz edildiğini belirterek, "O sadece bizim değil Kürdistan'ın şehididir" dedi. Ardından konuşan MEYA-DER Başkanı Hüseyin Kuğu da, askeri operasyonlara tepki göstererek, "Kürt halkının evlatları infaz edilerek susturulmak isteniyor. Kürt halkı bu mücadelesinden asla vazgeçmeyecektir" diye konuştu.

Törenin ardından kitle Kar'ın taziyesinin kabul edildiği Ferit Köşk Yasevi'ne doğru yürüyüşe geçti. Polis tarafından yoğun önlemlerin alındığı Fiskaya Mahallesi'nde yer yer gerginlikler yaşandı.








HPG: İnfaz edilen iki kişi özsavunma çalışmalarında yer alıyordu

HPG, Diyarbakır’da 31 Aralık günü polis tarafından infaz edilen iki gencin özsavunma çalışmalarında yer aldıklarını bildirdi. 
 
HPG basın İrtibat Merkezi’nden (HPG-BİM), “31 Aralık günü Amed’in Kayapınar ilçesi Huzurevleri mahallesinde özsavunma çalışmalarında yer alan Mekin Kar ile Agit Altan isimli değerli insanlarımız faşist polisler tarafından hunharca infaz edilmiştir. Halkımızı şehit düşen bu yiğit evlatlarını serhildan ruhuyla karşılamaya ve Kürt halkına dayatılan katliamlara karşı direnmeye çağırıyoruz” dedi.


ANF NEWS AGENCY

Özgür Halk Editörü Sürmeli’ye 47 Yıl Hapis

İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi Özgür Halk Dergisi 7 çalışanın yargılandığı davada Kürt gazetecilere ceza yağdırdı. Derginin editörlerinden Sebahattin Sürmeli 47 yıl, diğer 6 gazeteci ise 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Özgür Halk Dergisi'nin çalışanlarının 2006 yılından beri yargılandıkları davanın karar duruşması görüldü. İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen karar duruşmasında, 7 yıldır tutuklu bulunan dergi editörü Sebahattin Sürmeli ile dergi çalışanları Tuncay Gündoğan, Yaşar Duman, Mahmut Bozdoğan, Suat Kolca, Fettullah Erkan, Erdinç Bolca ve avukatlar hazır bulundu.
Karar duruşmasında Sebahattin Sürmeli Kürtçe savuma yapmak istedi. Ancak Sürmeli’nin savunması mahkeme tarafından "Sanık Kürtçe dilinde konuştu, ancak anlaşılamadı" denilerek kesildi.

Bunun üzerine söz alan Sürmeli’nin avukatı Hacer Çekiç, savunmalarının hazırlayabilmeleri için mahkeme heyetinden süre talep ederken, mahkeme bu talebi "Mahkemeyi uzatmaya yönelik bir talep" gerekçesiyle ret etti. Bu duruma tepki gösteren Çekiç, yapılanın AİHM sözleşmesinin 5. ve 6. maddelerinin ihlali olduğunu belirtti. Gazetecilik yapan müvekkili Sürmeli’nin iddianamede ‘örgüt üyesi’ gibi muamele edildiğini belirten avukat Çekiç, Sürmeli'nin katıldığı cenaze törenlerinin de suç delili olarak dosyaya konmasının kabul edilmez olduğunu, müvekkilinin 5 yıldır tutukluluk süresinin de göz önünde bulundurularak serbest bırakılmasını talep etti.

Savunmaların ardından mahkeme heyeti Sürmeli'ye, "Patlayıcı madde bulundurmak" iddiasıyla 3 yıl, "patlayıcı madde kullanma" maddesinden 4 yıl 6 ay, "örgüt adına suç işlemek" maddesinden 5 yıl, "örgüt üyeliği" maddesinden 7 yıl 6 ay ve "sahte kimlik kullanma" maddesinden 2 yıl olmak üzer ikişer defa ceza verirken, "Örgüt propagandası yapmak" iddiasıyla üçer defa olmak üzere 3 yıl hapis cezası verdi. Sürmeli'ye toplam 47 yıl hapis cezası verilirken, dergi çalışanı Yaşar Duman için ise "Örgüt propagandası" maddesinden 1 yıl ve "Sahte kimlik kullanmak" maddesinden 2 yıl olmak üzer toplam 3 yıl hapis cezası verilirken, diğer sanıklara ise "Örgüt propagandasından" birer yıl ceza verildi.

Böylece, çoğunluğu Kürt olmak üzere, dünyada en çok gazetecinin cezaevinde bulunduğu ülke unvanına sahip Türkiye, yeni yıla da Kürt gazetecilere ağır hapis cezaları ile girmiş oldu.

22 Aralık günü Kürt medyasına yönelik eş zamanlı operasyonlar düzenlenerek, 49 gazeteci ve medya çalışanı gözaltına alınmıştı. Bunlardan 35’i 24 Aralık günü tutuklanmıştı. Türkiye 95 tutuklu gazeteci ile dünyanın gazeteciler açısından en büyük cezaevi durumunda. Bundan dolayı Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) geçtiğimiz günlerde Türkiye’yi basın özgürlüğü düşmanı ülkeler listesine almıştı.

Öcalan’a 20 Günlük Hücre Cezası

Asrın Hukuk Bürosu avukatları, 29 Kasım 2011 tarihinde müvekkilleri Abdullah Öcalan'a 20 günlük hücre cezası uygulandığını belirterek, Öcalan'ın en temel haklarının bile siyasi malzeme ve şantaj konusu yapıldığı bildirdi.

PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın avukatlarıyla görüşmesi 27 Temmuz 2011 tarihinden bu yana engellenirken, İmralı Cezaevi'nde Öcalan'a yönelik 29 Kasım 2011 tarihinde 20 günlük hücre cezası verildiği ortaya çıktı.

Öcalan'a yönelik tecrit ve hücre cezasına ilişkin Asrın Hukuk Bürosu tarafından yapılan yazılı açıklamada Öcalan üzerindeki tecrit koşullarının son dönemlerde ağırlaştırıldığı ve daha da kapsamlı hale getirildiği vurgulandı ve şöyle denildi:

"Müvekkilimiz Sayın Abdullah Öcalan ile haftalık olağan görüşmelerimiz 27 Temmuz'dan beri değişik gerekçelerle engellenmekle beraber müvekkilimiz Sayın Öcalan'ın, mektup ve telgraf yoluyla iletişim kurmasına da izin verilmemektedir. İçerisinde bulundukları son durumu öğrenmek için kendisine en son gönderdiğimiz 16 Kasım 2011 tarihli (kendisine verilip verilmediğini bilmediğimiz) mektuba da cevap almış değiliz. Müvekkilimiz Sayın Öcalan'a telefon hakkı tanınmadığı ve yazdığı mektuplar da gönderilmediğinden dış dünyayla tüm bağı koparılarak, tam bir tecrit içinde tutulmaktadır. Müvekkilimiz Sayın Öcalan ve orada tutulan diğer 5 müvekkilimizle 5 aydır görüştürülmediğimiz için kendilerinden ve içerisinde bulundukları koşullardan haberdar olamamaktayız. En son müvekkilimiz Sayın Cumali Karsu'nun yazmış olduğu bize ulaşan fakstan, İmralı Cezaevi'ne sonradan getirilen 5 müvekkilimizin önceki cezaevlerinde almış oldukları disiplin cezalarının (bazı etkinliklere katılmaktan alıkonulmak) uygulamaya konulduğu ve müvekkilimiz Sayın Öcalan' a ise 'hücre cezası' verildiğini, bu durumun 29 Kasım 2011 tarihinden başlayarak devam ettiğini öğrendik.
2009 YILINDA VERİLEN CEZAYMIŞ

Ancak cezaevi yetkililerinden şifahen aldığımız bilgiye göre; müvekkilimiz Sayın Öcalan' a 2009 yılında verilmiş olan 20 günlük hücre cezası 29 Kasım 2011 tarihinden itibaren uygulamaya konulmuştur. Müvekkilimiz Sayın Öcalan'ın avukat ve aile görüşmeleri dışında herhangi bir yolla iletişim kurma olanağı da bulunmadığından uygulamaya konulan bu hücre cezasından, bittikten sonra haberdar olabildik. Dolayısıyla bu uygulamalara karşı hukuk yollarına başvurma olanağımız ortadan kaldırılmış, bu temelde Sayın Öcalan'ın savunma hakkı yine ihlal edilmiştir. Ayrıca son dönemde iktidar tarafından hazırlanan kişiye özel bir kanun teklifiyle, fiili olarak uygulanan bu insanlık dışı işkence anlamına gelen ağırlaştırılmış tecrit koşulları yasallaştırılmaya çalışılmaktadır. Yine evrensel hukukun genellik ve eşitlik ilkelerine aykırı olarak müvekkilimiz Sayın Abdullah Öcalan'a yönelik hazırlanan bu kanun teklifi ile zaten kısıtlı olan savunma hakkını tamamen ortadan kaldırmaktadır. Müvekkilimiz Sayın Abdullah Öcalan'ın en temel haklarını bile siyasi malzeme ve şantaj konusu yapan, savunma hakkını ortadan kaldıran ve fiili olarak uyguladığı işkenceyi yasallaştırmaya hazırlanan devlet ve hükümet yetkililerini bir an önce tecrit politikasına son vermeye çağırıyoruz."
KURUMLARA ÇAĞRI

Açıklamada, kamuoyuna, insan hakları kurumları ve devlet yetkililerine şu çağrı yapıldı: "Bu temelde başta AİHM ve CPT olmak üzere tüm hukuk ve insan hakları kuruluşlarını, devlet ve hükümet yetkililerinin hukuku ve insan haklarını hiçe sayarak müvekkilimiz Sayın Öcalan'a uyguladığı insanlık dışı işkence anlamına gelen ve demokratik çözüme, barışa hizmet etmeyen tecrit politikasına karşı etkili girişimlerde bulunmaya çağırıyoruz."

ANF NEWS AGENCY

Türk Medyasının 'Öldürdüğü' Segvan Encü Maxmur'da Çıktı!

Maxmur - Uludere'deki katliamı görmezden gelen Türk basını, şimdi ise katliamı aklamak için çabalıyor. Encü soyadlı bir Kürt gencini Facebook'tan bulan medya, sözkonusu kişinin ölenler arasında olduğunu sandı ve saldırıya geçti.

Türk ordusunca yapılan bombardıman sonucu yaşamını yitirenlerden sanılan Segvan Encü’nün Facebook’ta PKK propagandası yaptığını belirten Türk medyası, katliamın üstünü örtmeyi görev edinmiş durumda. Oysa Segvan Encü ise Mahmur Mülteci Kampı'nda yaşayan bir mülteci.

Özellikle AKP'ye yakın basında Uludere'de yaşamını yitirenlerin "PKK sempatizanı" oldukları konu yapılarak, Roboski katliamı meşrulaştırılmak isteniyor.

Segvan Encü’nün ailesi de 1992 yılında Türk devletinin kirli politikaları sonucu binlerce Kürt ailesi gibi Zaxo’ya göç ettiler. Birkaç ay sonra Segvan dünyaya geldi. Şimdi de Maxmur Mülteci Kampında yaşıyor.
Roboski katliamında Sevgan’ın çok sayıda akrabası yaşamını yitirdi. Bunlardan 13 kişi yakın akrabalarıydı. Segvan da neredeyse her Kürt genci gibi PKK lideri Öcalan'ın ve Kürt gerillaların fotoğraflarını Facebook sayfasında yayınlamıştı. Türk basını, katliamda Segvan Encü'nün de yaşamını yitirdiğini sanarak, şu haberi geçtiler: "Şırnak'ın Uludere İlçesi'nin sınırında TSK'nın bombardımanında yaşamını yitirenlerden Segvan Encü'nün Facebook sayfası PKK propagandasıyla dolu. PKK'lı yöneticilerin fotoğraflarıyla dolu sayfa 'PKK'lı değillerdi' görüşünü çürütüyor."

Sevgan Encü ise konuyla ilgili olarak ANF’ye konuştu. Türk basınının "ahlaksızlık yaptığını ve yaşamını yitiren insanlara bile saygı duymadığını" belirten Encü, şu ifadeleri kullandı: "O kadar yakınımızı katlettiler. Biz Türk devletinin baskılarından dolayı göç ettik. Ben köyümden uzak doğdum. Türk medyası ve devleti yalan haber yapıyor. Ben de her onurlu Kürt genci gibi Abdullah Öcalan’ı kendi siyasi iradem olarak görüyorum ve o benim için Kürt Halk Önderidir. Aynı zamanda gerillalar da bizim kardeşlerimizdir. Bizim özgürlüğümüz için savaşıyorlar."

Encü, Türk basınının tutumu kınayarak, çağrıda bulundu: "Türk medyası Encü ailesinden özür dilemelidir. Yaşamını yitiren insanların sivil olmadıklarını kanıtlamaya çalışıyorlar. Bütün dünya biliyor ki yaşamını yitirenler sivil insanlardı. Türk devleti Kürt halkına karşı katliam yaptı. 35 Kürt gencini katletti. Türk basını da bu katliama ortaklık ediyor."

TÜRK BASINININ 'HABER'İ, ŞÖYLEYDİ:

"Şırnak'ın Uludere İlçesi'nin sınırında TSK'nın bombardımanında yaşamını yitirenlerden Segvan Encü'nün Facebook sayfası PKK propagangasıyla dolu. Sadece kaçakçılık yaptıklarını ve PKK'lı olmadığı iddia edilenlerden biri olan Segvan Encu'nın Facebook sayfası söylenenleri yalanlar nitelikte.

Bombardımanda yaşamını yitirenlerden birisi olan Encu, sayfasında örgüte ait resimler, Apo fotoğrafları ve videoları yer alıyor. PKK'lı yöneticilerin fotoğraflarıyla dolu sayfa 'PKK'lı değillerdi' görüşünü çürütüyor."


ANF NEWS AGENCY

Tanık: Polis Şerzan Kurt'a Hedef Gözeterek Ateş Açtı (VİDEO-Haber)


video
Eskişehir - Şerzan Kurt davasında tanık konuştu: Sanık polis ilk andan itibaren öğrencileri hedef alarak ateş ediyordu.
Eskişehir 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam eden Şerzan Kurt davası kapsamında ifade veren gizli tanık X olay anına ilişkin bildiklerini Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde anlattı.

İki grup arasında yaşanan çatışmayı evinden izlediğini söyleyen X, Şerzan Kurt'un vurulma anına ilişkin şunları anlattı: "Sonra polisler geldi, önde sivil polisler vardı, arkada resmi polisler vardı. Çizgili sweat tarzında üzerinde kıyafet olan, ayağında spor ayakkabısı olan sivil polis gençlere doğru koştu, onlara doğru ateş etti. Vurulan genç, grubun arkasındaydı, sırtından vurulunca yere düştü. Arkadaşları ne olduğunu anlamaya çalıştı. Arkadaşları önce onun yere düştüğünü zannettiler, sonra vurulduğunu anladılar, polislere doğru karşılık verdiler, sonra burada bulunan ve maktüle ateş eden polis ortadan kayboldu. Resmi kıyafetli polisler yerde bir şeyler arıyorlardı. Sonra bir grup resmi polis gençlerin yanına gitti. Daha sonra da zaten ambulans geldi."
'ARADA 100 METRE VARDI'

Kurt'un vurulmasının ardından resmi kıyafetli polislerin havaya ateş ettiklerini gördüğünü anlatan gizli tanık X, "Mesafe olarak ateş eden polis memuru ile maktülün arasında yaklaşık 100 metre mesafe vardı" dedi.

Gizli tanık X, Emniyet Müdürlüğü'nde fotoğraflar üzerinde yaptığı teşhisin doğru olduğunu, sanığın olay sırasında ayağında spor ayakkabısının bulunduğunu söyledi, "Yine Komiser Hamdibey Polis Merkezi'nin güvenlik kameralarından elde edilen görüntülerde yaptığım teşhis de doğrudur" dedi.

'SANIK İLE MAKTÜL KARŞI KARŞIYAYDI'

Bir soru üzerine, sanığın olay sırasında koşarak ilk andan itibaren havaya değil direkt öğrencileri hedef alarak ateş ettiğini belirtti. Gizli tanık X, şöyle konuştu: "Sanık ateş ederken eli sağa sola, havaya hareket etmiyordu, koşarak yukarıdan gelip öğrencilere doğru direkt hedef alarak ateş etti. Ben öğrencilere doğru baktığımda ise tekrar kafamı çevirdiğimde sanığın oradan kaybolduğunu, orada olmadığını fark ettim, sanık 90 derecelik bir açı ile direkt hedef alarak ateş etti. Sanık ile maktül karşı karşıyaydılar."

DAVA ESKİŞEHİR'DE GÖRÜLÜYOR

Muğla'da üniversite öğrencisi Şerzan Kurt, 12 Mayıs 2010 tarihinde Kürt öğrencilere yönelik ülkücü saldırı sırasında açılan ateş ile yaralanmıştı. Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi'ne kaldırılan 21 yaşındaki Kurt, 19 Mayıs günü yaşamını yitirmişti. Olayın ardından sanık polis Gültekin Şahin hakkında açılan dava, "güvenlik" gerekçesiyle Eskişehir'e alınmıştı

ANF NEWS AGENCY

Türkiye'de Son 24 Saatin Bilançosu; İşkence, Gözaltı, Ölüm, Sansür!

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ‘Kardeşlik yılı’ olacak dediği 2012 yılının ilk gününde ‘Kürtçe’ yasaklandı, Kürt çocuklar cezaevine tıkıldı, cezaevlerinde siyasi tutsaklara cezalar yağdırıldı, 7 gerilla katledildi, onlarca kişi gözaltına alındı.

AKP Hükümeti, 2011 yılında Kürtlere karşı katliamlar, infazlar, işkenceler, baskılar, siyasi soykırım operasyonları, gözaltılar ve bombardımanlar yapmaktan geri durmadı.

Yılın son günü 31 Aralık’ta 2 Kürt gerillası Diyarbakır’da sokak ortasında polisler tarafından infaz edildi. Kürtler bu katliam ve infazlara öfke ve tepkilerini sokaklara çıkarak gösterirken, Erdoğan ise ‘ulusa sesleniş’ konuşmasında 2012 yılının ‘kardeşlik yılı’ olacağını iddia etti.

Ancak, yılın 2012 yılının ilk günü 1 Ocak’ın bilançosi ise bu kardeşliğin ne anlama geldiğini gösterdi.

1 Ocak günü 38 kişi gözaltına alındı, 155 BDP’li yeni yıla Terörle Mücadele Şubesi’nde girdi, 3’ü çocuk 7 kişi tutuklandı, 7 gerilla yaşamını yitirdi, bir kişi karakolda işkence edilerek hastanelik edildi, Roboski katliamını protesto eden yüzlerce kişiye müdahale eden polis adeta sokak ortasında ‘işkence şovu’ yaptı, Kürtçe takvim yasaklandı, Bitlis’te siyasi tutsaklara ceza yağdırıldı.

2012 yılının ilk 24 saatinin bilançosu şöyle;

*Adana'da Roboski katliamını protesto eden gruba polis gaz bombaları ve tazyikli su ile sert müdahale de bulundu. Çıkan olaylar da 9 Kürt çocuğu gözaltına aldı.

*Uludere'nin Şenoba (Sêgirk) Beldesi'nde askerlerce evlere düzenlenen baskınlarda, BDP Belde Yöneticisi Taner Babat'ın da aralarında bulunduğu 4 kişi gözaltına alındı.

* Şırnak'ın Uludere İlçesi'ne bağlı Robosk Köyü'nde katledilen 35 köylünün taziyesine giden Uludere Kaymakamı Naif Yavuz’u protesto eden 6 kişi gözaltına alındı.

*Hakkari’de Roboski Katliamı’nı protesto eylemine katıldığı gerekçesiyle Uğur Akınlar adlıyurttaş polisler tarafından gözaltına alındı.

*Hakkari’de 31 Ocak günü Roboski olaylarını proteso gösterisinde gözaltına alınan 14 kişi ise geceyi Terörle Mücadele Şubesi’nde geçirirken, Emniyet’teki sorgulamaları ise sürdü.

*Urfa’da tablo değişmedi 56 kişi yeni yıla Terörle Mücadele Şubesi’nde girdi. BDP Urfa İl Örgütü, ile Urfa Demokrasi Platformu'nun 31 Aralık günü Roboski Katliamı'nı kınamak amacıyla yapmak istediği yürüyüşe polisin sert müdahalesi sonucu göz altına 14'ü çocuk 56 kişinin sorgulamaları Urfa Emniyet Müdürlüğü’nde sürdü.

*Adana merkeze bağlı Seyhan İlçesi Hürriyet Mahallesi’nde evlere yapılan baskınlar da 4 kişi gözaltına alınırken, polisler baskın yaptıkları evleri dağıttı bir çok eşyayı kullanılamaz hale getirdi.

*Kardeşlik yılının ilk gününde tutuklamalar hızından bir şey kaçırmadı. Ağrı'nın Doğubayazıt İlçesi'nde evlere yapılan baskınlarda gözaltına alınan 2'si çocuk 6 kişi ‘örgüt propagandası’ yapmak iddiasıyla tutuklandı.

*Diyarbakır'da karıştığı bir kavga sonucunda ifadesi alınmak üzere Bağlar Emniyet Müdürlüğü'ne götürülen B. Yılmaz adlı gence karakoldaki görevli polisler tarafından işkence edildi. Çenesi, dişleri ve burnu kırılan B. Yılmaz hastane de tedavi altına alındı.

*Mersin'in Tarsus İlçesi'nde Roboski katliamını protesto etmek amacıyla yapılan gösteriye polis sert müdahalede bulundu. Sokak ortasında işkence yapan polis, 9 Kürt çocuğunu gözaltına aldı.

*Manisa 3. Sulh Ceza Mahkemesi, BDP Manisa İl Örgütü’nün hazırladığı 2012 takviminde Kürtçe’ye yer verildiği gerekçesiyle toplatma kararı verdi.

*Bitlis E Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulanan siyasi kadın tutuklulara, PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridi protesto etmek amacıyla başlattıkları açlık grevi nedeniyle Cezaevi İdaresi tarafından altı ay açık görüş ile iletişim cezası verildi.

* Başbakan Erdoğan’ın kardeşlik yılı dediği 2012’nin ilk günü Dersim’de sürdürülen operasyonlar sonucunda 7 gerilla yaşamını yitirdi. Yaşamını yitiren gerillaların cenazeleri Malatya Adli Tıp Kurumu’na getirildi.

*Diyarbakır genelinde Roboski katliamının protesto edildiği eylemlerde gözaltına alınan 58 kişi yeni yıla Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde girdi. Gözaltındakilerin işlemleri sürerken, 28 Aralık günü Bismil İlçesi’nde gözaltına alınan 27 kişi ise yeni yıla nezarethane de girdi.

*Bismil’de gözaltına alınan 27 kişi adliye ye sevk edildi ve bir kişi tutuklandı.

*Uludere’ye bağlı Robaski Köyü’nde 35 Kürdü hava bombardımanı ile katleden AKP Hükümeti, katliamı protesto edenleri yeni yılın ilk gününde, gaz bombaları, tazyikli su, jop, panzer ve biber gazı ile karşıladı.

*İstanbul’un Gazi, Esenyurt ve Sultanbeyli İlçeleri’nde BDP’nin düzenlediği protesto yürüyüşlerine polis sert müdahalede bulundu. BDP’lilere TOMA araçları, panzerler ve gaz bombalarıyla müdahale eden polis, sokak ortasında adeta ‘işkence şovu’ yaparak bir çok kişiyi hastanelik etti.

*AKP Hükümeti’nin 2011 yılının son gününde katliam ile birlikte infazları da Kürtlere hediye olarak sunmuştu. Diyarbakır’da polis tarafından infaz edilen HPG'li Mekin Kar ile Agit Altan'ın cenazeleri Malatya Adli Tıp Morgu’ndan alındı. Cenazeler Diyarbakır ve Siirt’e doğru yol alırken AKP polisi ise iş başında idi. Cenazeler Diyarbakır’da yüzlerce kişi tarafından karşılanırken, Cemaat polisi ise cenazelerin yüzlerce araçlık konvoy ile kente girmesini engellemek istedi. Bazı araçları panzer ile ezmeye çalıştı.

ANF NEWS AGENCY

Türk Medyasında Son Nokta: ‘Olay Doğru Ama Siz Benzin Bidonları Deyin’

Amed Dicle
 

Türk devletinin 28 Aralık gecesi Qileban’da gerçekleştirdiği katliamı ilk duyuran başta Roj TV olmak üzere Özgür Basın kurumları oldu...

Hani Türk devletinin her gün saldırdığı, kapatılması için her şeyini peşkeş çektiği, editor ve muhabirlerini tutuklattığı, 166 yıl, 135 yıl gibi insan ömrünü aşan cezalar verdiği, onlarca şehidi olan ama gerçekler asla karanlıkta kalmayacak şiarıyla çalışan özgür basın ve emekçileri…

Bu katliam vesilesiyle neden saldırı altında olduğumuz ve Türk medyasının devletine ne kadar sadık olduğu da bir kez daha ortaya çıktı. Biz görevimizi yaptık, bundan sonra da yapacağız bu konuda diyeceğimiz bir şey yok.

Ama bu katliam daha çok konuşulacak ve Selahattin Demirtaş’ın deyimiyle bu defter burada kapanmayacak. Ve şüphesiz bu defterde konuşulacak en önemli konulardan biri de medyanın durumu olacaktır.

Türk medyası için söylenecek çok söz var. Katliam’ın duyulduğu ilk saatlerde sosyal medyada Cemaat çevresi ve özellikle bazı Taraf yazarları (ki aynı çeşmeden su içiyorlar) böyle bir şeyin olmadığı PKK propagandası olduğunu söylediler.

Bu sırada biz moda deyimle ana akım medyanın, hükümet kurumlarının uykuda olduğunu sanıyorduk. Hatta sosyal medya’da bazı kullanıcılar ‘The Turkish media is sleeping… Don’t disturb!’(Türk Medyası uyuyor...Rahatsız etmeyin!) diye konuya dikkat çekmek istediler.

Meğer öyle değilmiş. Onlarda bizim gibi uyumamış gelişmeleri izlemişler ama haber etmek için değil haber olmasını engellemek ve perdelemek için.

Selahattin Demirtaş’ın geçen dikkat çektiği gibi Başbakanlık Özel Kalem Müdürü bizzat Başbakanın talimatıyla medya kurumlarının genel yayın yönetmenlerini arayarak Hükümet tutum belirlemeden görmeyin diye uyarmış. Hatta kısmen ‘ama efendim’ vs. bir şeyler demek isteyenler net ifadelerle tehdit edilmiş.

Sabah saatlerinde bazı medya kurumları yayın yönetmenlerine başbakanlıktan aynen şöyle bir not geçiyor; ‘olay doğru vurulanlar kaçakçı ama siz yayınlarda benzin bidonları patladı ve bunlar yanarak can verdi’ deyin.

Bazı medya kurumları tam böylesi bir yayın yapmaya hazırlanıyorken Roj TV 35 cenazenin bulunduğunu aktardı. Cenazeler parçalanmış katliamın olduğu yerde kazan bombalarının açtığı derin çukurlar var onlarca insan bunu görmüş, kayıt etmiş.
Haliyle bu senaryo tutmayınca medya ne yapacağını bilemez duruma düşüyor ve hükümetten bir emir bekliyor. Katliamı nasıl perdeleriz amacıyla Ankara’da toplantı üzeri toplantı yapılıyor. Ancak henüz toplantıları bitmeden Roj TV cenaze görüntülerini yayınladı. Artık Türk tarafının söylenecek sözü kalmamıştı ve Genelkurmay’ın o ‘zeka özürlü’lüğünü tescilleyen açıklaması geldi ve akabindeki gelişmeler…

Burada açık ve net olan şudur; devlet katliamı perdelemek, manipüle etmek istedi medya’da buna araç olmak için hazırolda bekliyordu.

Daha önce yaşanmış onlarca örneğinden biliyoruz; medyanın bu konudaki sicili kirli. Son yıllarda devletin yaptığı her katliamı mümkünse PKK’ye yüklemek isteyen, bu olmayınca devletin ‘bazı kurumları’ diyerek devleti aklamak için çırpınan, bu da tutmasa bilgi kirliliğiyle olayı kapatmak isteyen TARAF gazetesi Uludere katliamında da aynı şeyi yaptı, yapıyor.

Bu gazetenin Kortek Katliamında devleti aklamak için nasıl takla attığı hafızalarda. Uludere’de ‘benzin bidonları’ boşa çıkmasaydı şu an neler yazacağını az çok tahmin ediyoruz. Polis devşirmesi bir yazarları Roj TV’nin daha önce çatışmada yakınlarını kaybeden bir aileyi hedef gösterdiğini ama şimdi sahip çıktığını yazmış. Kendisine Twitter’de; Roj TV’nin bu ailenin ismini herhangi bir şekilde telaffuz etmişse kayıtlarda var ispatlayabilirsin ama ispatlayamazsan alçaksın dedim. Ne yanıt verse iyi. Hiç, sessizlik… Her konuda bizimle sataşan bu zat bu soruya cevap veremedi.

Örnekleri çoğaltabiliriz, ama bir iki noktaya daha dikkat çekmek istiyorum.

Yıl 2008, 19-27 Şubat arası. Türk Ordusu Güney Kürdistan’a Zap bölgesine operasyonda, yoğun çatışmalar var. Gün boyu canlı yayınlarla oradaki gelişmeleri aktarıyoruz. Türk ordusunun gerillaya karşı hüsrana uğradığını anlatıyoruz. Ordunun sınıra KDP üzeri gönderdiği yüzlerce cenaze torbasını sadece biz haber yapıyoruz. Ama Türk Medyası başka bir havada Zap’ın düştüğü ve askerlerin bir iki günde Kandil’de olacağını yazıyorlar. M. Ali Birand her gün yeni saatiyle Çukurca kaymakamlık bahçesinden muhabirini sınırın sıfır noktası diye yayına bağlıyor.

Bu yoğun çatışma esnasında 22 Şubat’ta bölgedeki muhabirlerimiz bir helikopterin gerilla tarafından düşürüldüğüne dair haber geçtiler. Haberi yayınladık. Ertesi sabah görüntü çektik dediler ve gönderdiler. Görüntüler geldi. Bu sırada Türk makamları ve medyası sanal bir zaferi anlatmaya çalıyorlar. Helikopterin düştüğünü söyledik ve yanında Mayıs 1997’de düşen bir helikopterin görüntüsünü kullandık.

Genelkurmay bu yayından yarım saat sonra açıklama yaptı ve bunun eski görüntü olduğunu söyledi. Zaten bizim beklediğimizde bu açıklamaydı. Ve bir saat sonra yeni düşen helikopter ile 97 de düşen helikopterin görüntülerini iki ayrı pencereden ekrana taşıdığımızda Genelkurmay helikopterimizi kırıma uğradı dedi. Ve orada helikopterle düşen bir de Genelkurmay oldu. (Entel Başbuğ o zaman KKK komutanı olarak operasyonu yönetiyordu)

Zaman geçiyor, konular, olaylar değişiyor ama Devletin ve Medyasının durumu değişmiyor.

ANF NEWS AGENCY

Devletin Aslında Demek İstedikleri...

Gafları ve Düşünceleriyle Meşhur, Beyin Tecevüzcüsü Bakan İ.N.Şahin 









Yasaların, yönetmeliklerin, polisiye tedbir ve pratiklerin, bir de kurumsal ve şahsi politik beyanların alanından çıkıp konuşan, söz alan, dile gelen devletin, bu yolla ne denli trajikomik bir aygıt olarak teşhir olduğuna en nadide örnekleri belki de, Türkiye siyasetinin yeni yüzü olarak İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin vermektedir. 

Her şey, eski CHP tek parti totalitarizmi ve kültürel formasyonunu eleştiren merkez-sağ liberal dilin, bu iklimi yeniden, ama biçim değişmiş kavramlarla üretmesi şeklinde gelişmektedir: ''Devlet tayin eder, tasnif eder, beyan eder, arz eder, talep eder, öğretir, düzeltir, kurar.'' Radikal’in 26 aralık 2011 tarihli haberinde Naim Şahin’in vaazettiği üzere: “Devlet düzendir, devlet hukuktur, devlet hiyerarşidir, devlet mülkiyettir, devlet namustur, devlet özgürlüktür, eğitimdir, sağlıktır, devlet hayatın ta kendisidir.” Bu kadar çeşitli sözcük ve mefhumun aynı cümle içinde, aynı özneyi belirlemesinde garipsenecek bir şey yoktur; devletin “hayatın ta kendisine” yükseltildiği, ve zaruri olarak onu içerecek şekilde aşkınlaştığı savına varmak için bunca farklı kavramı aynı potada eritmek gerekecekti. Bu kavramsal şaşılık, mevcut dil politikasının hem koşulu, hem de sonucudur.

Naim Şahin’in verili haberdeki açıklamaları bu dil politikasının ikili veçhesini sunuyor: İlk adım, iyiyi kötüden ayırt etmekteki en üst merci olarak devleti tayin etmektir. Burada devlet zamansız, zeminsiz, mutlak düstur olarak belirlenmektedir. Verili açıklamasında Şahin, birçok kez, her ikisinin de yeşil renkte olduğuna aldanmadan ayrık otunu iyi ottan ayırmak gereğinden söz ediyor. Bu metaforda ideolojiler üstü, çağcıl bir argüman da gizli: Doğal ve beklenmedik olan, bilinemez bir zemin ve zamanda kendi dinamikleriyle filizlenip büyüyen ayrık otu, “iyi otu” belirleyen devletin bahçesinde (o bahçe ki ‘hayatın ta kendisi’) istenmemektedir. Devlete yüklenen bu tipik tanrı-kral-baba figürü, bu şaşılık ve artık kurumsallaşmış çelişki Şahin’in şu sözlerinde billurlaşmaktadır: “TBMM kürsüsünden daha özgür, özgürlüğün ifade edildiği bir yer mi var? Dokunulmaz bir yer. O kürsüdesin.” Yani parlamento, ifade özgürlüğünün, Söz’ün yeter koşulu ve yegâne meşru zeminidir. Bitti.

“Dokunulmaz” sıfatı, dokunan özne’yi gizlemesi, bu öznenin varlık ihtimalini yoksaması yoluyla da kurnaz bir sözcüktür esasında; çünkü yalnızca bu muhtemel özneyi susturmaya muktedir olanı bilmekteyizdir biz: Tüm yüklemlerin yegane efendisi olarak Devlet! O halde başka özneler türetmenin maddi imkanı yok, zira o ‘hayatın ta kendisi’dir: Aynı zamanda özgürlüktür de, farklı söylemlerin, tek söylem lehine yedeklendiği bir merkez olarak parlamentoda ses çıkarma özgürlüğü. Bir şeyi yalnızca ifade etmenin, onu yapmış olmaya yükseltildiği/eş tutulduğu algısını da atlamamak lazım; bu, bir zamanlar resmi paranoyayken artık soyut düşünce yoksunu bir demokrasi psikozu halini almıştır: İfade ediyorsun (devletin algısında: ‘eyliyorsun’) ya işte, daha büyük özgürlük mü var? Bu durumu Naim Şahin şöyle ifade ediyor: “Bu ülkede hiçbir vatandaş için daha öteye bir kürsü yok. Daha öteye bir meclis yok. Buna tahammül eden, buna toleranslı bakan, buna ‘özgürlük’ denen bir yapıdayız.” Yani devlet, demokrasiye ve özgürlüğe tahammül etmesi, toleranslı bakması yönüyle demokratiktir. Vatandaşın kusurunu, onun gençliğine veren bir babacan demokrasi: Naim Şahin suretinde vücut bulan devlet ufku işte budur.

Meselenin ikinci veçhesi, ilkine yaslanır; ilgili açıklamada görüldüğü üzere “terör” kavramı sanata, kültüre, bilime, psikolojiye genellenmektedir ve ‘arka bahçe’ olarak kodlanan sivil kulvarlar bu ayrık otunun iklimidir. Terörist edimin sahası genişletilir; nasıl artık sivil alan ‘arka bahçe’ olmuşsa, sanatsal-bilimsel ifade de terörist bir edimdir. Devletin, kötü olan her şeyi içine yığdığı ‘boş gösteren’ olarak PKK, yuttukça genişleyen bir kara deliğe dönüşür; “ya bizdensin ya değil” miyopluğu böyle yaratılır. Ya hayatın ta kendisi olarak devletin bahçesindesin, ya da toleransla bakmaktan usandığımız arka bahçede. Yine aynı açıklamada geçen “domuz eti yeme”, “Zerdüştlük” ve “eşcinsellik” de, özgür mecliste özgürce ifade bulamadığı içindir belki de, o Kötü’nün boş göstereninde hayat hakları olmayan dini ve cinsel ayrık otlarıdır. Yine Naim Şahin’in sözleriyle bitirelim, ama buradaki yöntemi, onunki kadar düz mantıkla olmasa da, bizim de kendisi için izlediğimiz şerhini düşerek: “(…) hatta hepsinin dilini tersten okursak çok rahat anlarız. Ne diyorlarsa tersine çevirmek lazım. (…) İyi dedikleri her şey kötüdür, kötü diyorlarsa iyidir. (…) Ne diyorlarsa tersidir. Tersten okuyunca onların düzü anlaşılır.”

Tutuklu Gazetecilerden Mesaj Var

İstanbul - AKP hükümetinin Kürt sorunundaki soykırımcı politikaları sonucu olarak tutuklanan Özgür Basın emekçisi 35 arkadaşımız mektup gönderdi. İşte o mektup:

‘’20 Aralık günü Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın itiraf ettiği “entegre projesi” kapsamında 48 özgür basın emekçisi gözaltına alındık. 35 kişi tutuklandık. Herhalde “Merdi Kıptı şecaat arz ederken sirkatin söylermiş” tabiri bunun için söylenmiş olsa gerek. Atalay da “entegre projesi” yiğitliğini anlatırken anti-demokratik 12 Eylü Anayasası’nın bile ırzına nasıl geçirdiğini kamuoyuna açıklıyordu.

Yargının işini “ne kadar güzel” icra etmekle övünen bir hükümet ve zihniyetin ayyuka çıkan adaletsizliğini anlatmak ve bunlara son verilmesini istemenin faydasız ve gereksiz olduğunun farkındayız.

Bunun için şimdilik çağrımız; zulmünüzü arttırın ki sonunuz tez gelsin. Direnişimizin de zulmünüzü kıracak düzeyde gelişeceğinden şüpheniz olmasın. Bu adaletsizliğe dur demenin yegane yolunun direnmek olduğunu da biliyoruz.

Nitekim mahkeme salonunda hakim önceden verilmiş olan “entegre proje” ürünü kararı okurken, tahliye olan bir arkadaşın bize dönerek “Tahliye olduğum için sizden özür dilerim arkadaşlar. Sizinle olmak vardı” demesi gerçeği halka ulaştırma mücadelesinde gerekli bedeli ödemeye ne kadar hazır olduğumuzun ifadesidir.

Dolayısıyla oynanan temsilin farkındayız. Ancak bu temsilde bize biçilen hiçbir rol ve figüranlığı kabul etmeyeceğiz. Ama bu sahneyi de terk etmeyeceğimiz gibi kendi rolümüzü de biz belirleyeceğiz.
Son olarak hiçbir güç ve kudret bizi halkımıza hizmet etmekten alıkoyamayacaktır. İçeride de olsak dışarıda da olsak bu böyle biline. Bayrağı yerde bırakmayan ve bize destek sunan herkese şükranlarımızı sunuyoruz.

Hakimlerin, saçmalıklarına güldüğü ve inanmadığı iddianamelere dayanarak insanları tutuklamak zorunda kalmadığı günlerde buluşmak dileğiyle...

''Tutuklu Özgür Basın Emekçileri''

Mikrofona Konuş!

Ezgi Başaran *



Başbakan yardımcısı Bülent Arınç TBMM 2012 Bütçe görüşmelerinin kapanış konuşmasında şöyle diyordu: ‘Kimlik inkarı ve bununla yola çıkanlar bilsinler ki Kürtçe konuşmanın yasak olduğu günlerden, cezaevinde işlenen işkencelere ve sonrasındaki faili meçhul cinayetlere ölüm listeleri yapılmasına, bütün bunlar bir kimliğin inkâr edilmesi ile ortaya çıkmış kötü sonuçlardır.’
**

Arınç’ın ‘Kürtlere haklarını vereceğiz’ diye bitirdiği sözleri çoğu insanda ‘Madem ki haklar var, bugüne kadar niye vermediniz, vermiyorsunuz?’ haklı isyanını yaratmaya vakit kalmadan...

Yani bu sözlerden tam 6 gün sonra Kürt siyasetçilerin yargılandığı KCK davasının 31. duruşmasında ülke gerçeğiyle karşılaşıldı.

Savunmalarını anadilde yapmak isteyen sanıklar, buna yeltenince önlerindeki mikrofon kapatıldı. Kürtçe, kayıtlara bilmem kaçıncı kez ‘bilinmeyen bir dil’ olarak geçecekti ki, avukatlar ‘dilimizin tanımlanmasını talep ediyoruz’ dedi.

Adalet fukarası utanç tiyatrosunda bu berbat oyunu hâlâ bize kakalıyorlar. Haklar var, vereceğiz ama mikrofona konuşmayın?

**

Hayır, tam da mikrofona konuşulacak günler. En temel insani durumları konuşmak için bile ‘bir avuç cesur yürekliye’ ihtiyaç olduğundan, konuşan, konuşabilen bari sesini duyursun. Mikrofona konuşsun.

Çünkü bakın, sessizlik ne yapıyor?

Çarşamba gecesi akşam 9 civarı... Karlara bata çıka ilerliyordu, yaşları 12-18 arasında değişen, çoğu akraba olan lise öğrencileri. 40-50 kişi kadar. Aralarından biri annesini aramıştı, yoldayız geliyoruz diye. Irak sınırından Türkiye’ye girmek üzereydiler. Heybelerinde mazot ve sigara... Köylerine döndüklerinde bunları satacak, dersane ücretlerini çıkaracaklardı. Dı. Ama olmadı. İnsansız Hava Araçları (İHA) tarafından tespit edilip, Uludere sınırında savaş uçaklarından atılan bombaların kurbanı oldular.

**

Biz bu bütün bilgilere ulaştığımızda ertesi günün öğle saatlerini buluyordu. Genelkurmay her zamanki açıklamalarından birini yapmıştı. Hükümet ise fecaatle ilgili yüksek görüş ve düşüncelerini akşamüstü 17.00 sularında, yani olaydan 20 saat sonra belirtmişti: Operasyon kazası oldu.

Hayat bu kadar ucuz. Malum bölgedeyseniz, canlıysanız, üstüne üstlük aksi gibi bir de hareket ediyorsanız, kafanıza bir bomba düşebilir. Kazara.

Evet, hayat bu kadar ucuz ama rastlantısal da değil.

Haksız utanç tiyatrosunun son perdesi...

**

Haber almanın, ses çıkarmak için, ses çıkarmanın bu tiyatro oyununu repertuvardan kaldırmak için gerekli olduğunu anlatmaya hacet yok. Bu ülkede haber vermenin zorluğunu en iyi bu gazetenin(Özgür Gündem) çalışanları ve okurları bilecektir. Ama yine onlar, yılmamak ve vazgeçmemek üstüne de doktora sahibidirler. İnsansız Hava Araçlarına karşı insanlarla dolu sayfalar ve gazeteler yapalım. Çünkü haberin ve sözün kuvvetine inanan gazeteciler, bu toprakların kapanmayan mikrofonlarıdır. Hayatıdır.

* Kaynak: Özgür Gündem

Ver Parayı, Kaldır F-16'yı

Özgür Amed


Öncelikle İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in, içerisinde subliminal yolla bile olsa, resim, heykel, şiir, origami ve kumdan kaleleri terör propagandası sayacağını anladığımız mesajından bir tık sonra Emniyet Müdürlüklerine gönderdiği "Terör eylemlerine Facebook ve Twitter gibi sosyal paylaşım siteleri üzerinden takip dönemi başlıyor" tehdidinden korkup, bilgisayar ve internet modemlerini çoooooook "az" bi zaman önce kasetleri gömdüğümüz gibi henüz toprağa gömmeyen Kürtler ile "Bordo Klavyeli" Türk ırkçıları arasında "War of Roboski" adıyla gelişen Twitter meydan savaşını "Başkalarının senin hakkında ne düşündükleri konusunda endişe duyduğun sürece, onlar senin sahibindir." sözüyle bıçak gibi kesen Xalê Neale Donald Walsch'a Dağkapi'da ciger sözü vererek, Devlet Bahçeli'den kaptığım ve bir kere bile olsun 40 yapamadığım, hep 35 dolaylarında gezindigim matematiksel kabiliyetle bir hesap yaparak başlamak istiyorum yazıma.

Bugün basına yansıyan bilgilere göre; Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı sınır köyü Roboski’ye yapılan katliam sonucu yaşamını yitiren köylülerin ailelerine ödenecek tazminat belirlenmiş. Şırnak Valiliği Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zarar Tespit Komisyonu, yasaya göre her bir köylü için en fazla 22 bin 561 lira tazminat önerebilecek. Aileleri, komisyonun belirleyeceği miktarı kabul ederlerse tazminat eş, çocuklar ve çocuğu bulunmayanların ise anne-babası arasında miras payları ölçüsünde paylaşılacakmış.

Avrupa'nın en Amed'e benzemeyen şehrinde, "abê daaatliii istiiyeeeen" sesiyle uyanıp, başımı camdan çıkararak "oxlim dua et piyango bizim bılete çıksın, tüm tepsiyi alacam qûran! ele degil la fero allahan?" diye bağırıp, piyangonun babamın biletine çıkacağı hayaliyle para hesabı yaptığım Amed'deki çocukluk yıllarımın özlemiyle ve o zamanki fırlama ticari zekamdan geriye kalan kırıntılarla hemen hesap yapıyorum. Her katledilen Kürt için 22 bin 561 veriliyorsa, 35 katledilen Kürt için eder 789.635. Bu rakamı 35 milyon Kürt için bi de milyonla çarparsak, koşuyolundaki fırının önünde dama oynayan Xalê Sofi'nin deyimiyle "errrikkkkkk" diye niteleyebileceğimiz kadar büyük bir rakam ortaya çıkar.

Ekonomisi teğet geçtiği için bu parayı zorlanmadan ödeyebilecek tüm Kürt düşmanı ülkeler için süper kampanya. Topla parayı, kaldır uçağı, gönder Kürt köylerine doğru..

Haa diyeceksiniz ki, hepinizi öldürsek parayı kimse vereceğiz?

O da kolay...

Dün Başbakan Erdoğan, devletin Kürtlerinden başka kimsenin olmadığı "sözde" taziye evini arayıp yine "sözde" taziyesini bildirdiğinde, "sözde" taziye sahibi diye sunulan ama "özde" katledilenlerle yakından bir alakası bulunmayan "sözde" Kürt'den gelen cevap "TÜRK milletinin başı sağolsun sayın Başbakanım"dı.

Bundan daha açık adres olabilir mi, katledilen Kürtlerin tazminatını ödemek için?

Ha unutmadan, Kürt katliamı piyangosu için ağızları sulanan devletin tatlı su Kürtlerine tavsiyem , bugün Milliyet gazetesinde Hasan Cemal'in köşesinde yayımlanan BDP Batman Milletvekili Ayla Akat ATA'nın mektubundaki şu cümleyi evlerindeki çeyiz sandığına kazımaları;

"Sonraki gidişim cenaze töreni ve taziye içindi. Bir korucunun oğlu ve korucubaşının yeğeni, ölen gerilla...

Babanın gözleri yaşlı, anne feryat figan.
Eşine, hayat arkadaşına sesleniyor, “Oğlumu siz öldürdünüz, mezarına toprak atmayın” sözleri bende kalan..."

Bugün bu mektuptaki bu cümleleri okuduğum andan beri düşünüyorum. Evladın mezarına atılacak bir kürek toprak kaç milyon eder? Ve bu parayla kaç F-16 alınır?

İHA'lar ve Qileban(Uludere) Katliamı

Meral Çiçek


Qileban katliamı, İnsansız Hava Uçakları'nın Türk devleti için sadece HPG gerillalarına karşı değil, sivillere yönelik katliamlar için ne denli önem arz ettiğini de gözler önüne serdi.

Türk devletinin ABD'nin verdiği istihbarat bilgilerine dayanarak Medya Savunma Alanları'na düzenlediği ilk hava saldırısı 16 Aralık 2007'de gerçekleştirildi. ABD ordusuna ait İnsansız Hava Uçakları (İHA) hedefleri tespit ederken, Türk savaş uçakları da verilen koordinatları 11 gün boyu bombaladı.

Wikileaks belgelerine göre, bu işbirliğin temeli bir ay öncesinde resmileştirilmişti. Kasım 2007'de, dönemin ABD Başkanı George W. Bush ile Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 'Ortak İstihbarat Füzyon Hücresi' (Combined Intelligence Fusion Cell - CIFC) adı verilen bir birimin oluşturulmasına karar verdiler. Ankara merkezli bu birimde son dört yıldır iki devletin yetkilileri İHA'lardan sağlanan bilgileri ve değişik istihbaratları analiz edip, bu bilgileri operasyon planlamalarına kavuşturuyor.

YENİ KONSEPT

Ancak yakın zamanda bu birimde esas alınan 8 aşamalı prosedüre dayalı operasyon kararı usulü, yeni bir konsept için rafa kaldırıldı. Dün ANF'de yer alan bir habere göre, Qileban'a bağlı Roboski köyünde 35 köylünün vurulduğu katliam, AKP'nin ağustos ayında belirlediği 'yeni saldırı konsepti'nin bir sonucu. Haberde, Roboski için vur kararının 2 saat içinde verildiğine dikkat çekildi. Son dönemde HPG gerillalarına karşı hava saldırılarında 'zaman kaybı' önlemek için, konuyla ilgili yetki Batman'daki Hava Üssü ve Malatya'daki 2. Ordu Komutanlığı'na verildi. İHA'ların topladığı bilgiler Batman'da analiz edilirken, bu bilgiler temelinde operasyonel emirler Malatya'da veriliyor.


Wikileaks'in yayınladığı belgeler arasında yer alan 7 Şubat 2008 tarihli bir telgrafa göre, Medya Savunma Alanları üzerinde uçuş yapan ABD'nin İHA'ları şöyle: U-2, Lockheed EP-3, Boeing RC-135, Global Hawk ve Predator. Özellikle Predator'ler Türk ordusunca tercih ediliyor, zira bu model İHA anlık bilgi sunarken, hareket halindeki hedeflerin vurulmasını da mümkün kılıyor. Şimdiye kadar Irak'taki ABD Predatorlerden faydalanan Türk devleti, Irak'tan çekilen ABD'lilerden, İHA'ların Türkiye'de konuşlandırılmasını istemişti. Ardından geçen ay dört tane Predator İncirlik Üssü'nde konuşlandırıldı.

'ASİMETRİK SAVAŞ' VE QİLEBAN

Günümüzde 'Asimetrik Savaş' yürüten devletler açısından giderek daha büyük önem kazanan İHA'lar, savaş teknolojileri endüstrisi açısından da temel bir faaliyet alanı oluşturuyor. Qileban'da Kürtlerin, İHA'ların verdiği koordinatlar doğrultusunda Türk savaş uçaklarıyla vurulduğu gün BBC ABD'nde özel şirketlerce geliştirilen İHA'larla ilgili kapsamlı bir habere yer verdi. Aynı gün El Cezire televizyonunda da, konuyu eleştirel bir perspektiften hak ve hukuk ihlalleri ile birlikte ele alan yaklaşık 30 dakikalık bir program yayınlandı.

Türk devleti açısından 'Asimetrik Savaş ve İHA'lar konusunun ne denli 'stratejik' bir alan oluşturduğunu, ABD'deki Jamestown Vakfı'ndan Dr. Andrew McGregor'un Haziran 2008'de hazırladığı 'Asimetrik Savaş İçin Silahlanma: 21. Yüzyılda Türkiye'nin Silah Endüstrisi' başlıklı 34 sayfalık raporu da gözler önüne seriyor. Türkiye'nin 'olağan' savaşlar için donanımlı olduğu belirtilen raporda, ’ TSK, sayısal ve yapısal olarak asimetrik savaş durumunun oluşturduğu yeni tehditleri karşılamaya hazır mı?" diye soran McGregor, İHA'ların asimetrik savaşın vazgeçilmez temel aracını oluşturdunu vurguluyor. Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt da Ekim 2006'da TSK'nin modernleştirilmesi için ihtiyaç duyulan teknikler arasında İHA'ları sıralıyordu. ABD Ankara Büyükelçisi tarafından 28 Mayıs 2009'da Washington'a gönderilen bir telgrafta da ise "Türkler, şimdiye kadar PKK'ye karşı sağlanan askeri başarıların büyük kısmını ABD İHA'larına borçlu olduklarını anladı" deniliyor.

Türk ordusu, şimdiye dek Heron'larını ABD ve İsrail'den satın alırken, kendi insansız savaş sistemini geliştirmeyi de esas alıyor. Türk Havacılık ve Uzay Sanayii tarafından şimdiye kadar üretilen en büyük İHA olan Anka, 22 Ekim'de bir dizi testten geçti. 3 bin metre yükseklikte 130 dakika boyunca havada kalan Anka tipi İHA üzerinde çalışmaya devam ediliyor, zira teknik sorunları henüz çözülmüş değil. İHA'lar kadar, onların tespit ettiği hedefleri vuran savaş uçakları da önem arz ediyor. ABD Kongresi geçtiğimiz ay, uzun bir süredir HPG gerillalarına karşı düzenlenen operasyonlarda kullanılan AH-1'lerin bir üst modeli olan AH-1 Super Cobra modelinden üç adet helikoperin 110 milyon dolar karşılığında Türkiye'ye satılmasını onayladı. Türk Havacılık ve Uzay Sanayii tarafından üretilen Phoenix modeli savaş uçağının da 2012'de kullanımına açılması planlanıyor.

İHA'LAR SİVİL KATLİAM ARACI

İHA'lar bir başka boyuttan daha ele alınmalı. O da, Qileban katliamının örtbas edilmesi için Türk devleti ve onun polisçik medyasının sarıldığı 'hata' argümanı. Oysa sadece son on yılda NATO'nun Afganistan ve Pakistan sınır bölgesinde İHA'lara dayalı 3 bin sivili katlettiği dikkate alındığında, bu tekniğin 'asimetrik savaş' yanı sıra sivillerin katliamdan geçirilmesi için muazzam imkanlar sunduğu açık.

ANF NEWS AGENCY