31 Ağustos 2012 Cuma

BDP Konvoyu HPG Gerillalarının Yol Kontrolüne Takıldı

video

Önce “ne bu muhabbet” diye şaşkınlıklarını dile getirdiler.

Sonra ağır ağır küfretmeye başladılar.


Bunun üzerine Savcı “dokunulmazlıklarının kaldırılması” arzusuyla, “arzuhalini” hazırladı.


Şemdinli savaşı, sonuçlarını tahmin edemeyeceğimiz siyasi bir krize gebe. AKP Hükümeti “görüntü” yüzünden kendi Meclisi’ni kundaklamaya hazırlanıyor. BDP’li vekillerin dokunulmazlığı ile oynamak Türkiye’de “silahı” “tek yol” yapar ve ülkeyi iç savaşa sürükler. O zaman “vekillerle gerillaların kucaklaşma” görüntülerinin yerini Türkle Kürdün “boğazlaşma görüntüleri” alır. Siz şimdiki “görüntülere” şükredin.


O halde şu “görüntüler” hakkında kısa birkaç söz söylemeliyiz. Herkes Kürkçü’ye bu “görüntülerin neyi görüntülediğini” sorup duruyor:


Eğer, “duble yolla dağın kesişme noktasında”, BDP konvoyunu TSK’ya bağlı, diyelim ki, Bolu Komando Tugayı’nın bir “timi” kesseydi. Askerler Ertuğrul Kürkçü’nün boynuna sarılarak, “şu anlamsız savaşa son verme yolunda yaptığınız hizmetlerden dolayı sizi kucaklıyoruz” deseydi. Sonra da onu yanaklarından öpseydi, bu durumda Kürkçü ne yapardı?


Askeri kucaklar, yanaklarından öperdi.


Ama işler böyle olmuyor. BDP konvoylarını karşılayan askerler BDP’li vekillere, yöneticilere ve kitleye ellerindeki silahları doğrultuyor. Zırhlılar namlularını onlara çeviriyor. En küçük bir hareketlenmede bu askerler galiz küfürlerle konvoya saldırıyor.


Bu durumda Kürkçü askere nasıl sarılsın, nasıl öpsün?


Gerillaya gelince… Gerilla BDP konvoyunun önünü kestiğinde askerin yaptığı gibi yapmıyor. Konvoyu selamlıyor. Vekillere “barış için yaptığınız çalışmalardan dolayı sizleri kutluyoruz, daha çok çalışın, daha az kan dökülsün” diyerek kucaklıyor. Onlar böyle dedikleri için, vekiller de, BDP’liler de, orada bulunan halkımız da onları kucaklıyor, yanaklarından öpüyor… Kürkçü de öyle yapıyor.
Başka ne yapsın?


Silahsız insanın “barış” demesi doğaldır. Ama silahlı bir insan “barış” diyorsa, onu iki yanağından öpmek farzdır, vaciptir, yerindedir, isabetlidir.


Özel paşa “yaşasın barış” dese Kürt milleti onu öper, bir de başına koyar…


Nereden biliyorum? Gerçek meydanda. Öcalan “barış” dediğinde, Karayılan “barış” dediğinde, Kürkçü “barış” dediğinde, Kışanak “barış” dediğinde, Demirtaş “barış” dediğinde bu Kürt milleti, silahlısı ve silahsızıyla, çocuğu ve ihtiyarı ile bağrına basıyor. Kucaklıyor. Yanaklarından öpüyor. Bu millet “Barış Annelerinin” milletidir çünkü.


Görüntülerin gösterdiği de bu değil mi?  Siz de bir denesenize. BDP konvoyunun yolunu, “mavi”, “yeşil”, “mor” her renkten berelilerle, son model tanklarla, obüs toplarıyla, kirpilerle kesip, onları “hoş geldiniz barışın savunucusu sevgili TBMM üyeleri, sizinle gurur duyuyoruz” desenize… 


Deneyin görün sizi nasıl öpecekler, kucaklayacaklar…

Ama hayır. Siz öyle yapmıyorsunuz. Yapmayınca da Kürkçü sizi öpmüyor. Öpmez. Neden öpsün. Siz onu öpüyor musunuz?


Ama gerilla öpüyor.


 Mesele bu…


Ve asıl konumuza gelelim. Medya matrak. Ortada “görüntü” olmasa, “olaylar neyi gösteriyor” diye görüntü arayan medya, ortalık görüntüden geçilmezken, “görüntü neyi görüntülüyor” diye saçmalıyor. Madem sordular biz anlatmayalım da, bunu bir Hükümet yanlısı yazar anlatsın. O yazarın adı Abdülkadır Selvi. AKP’li yazarlar içinde, tüm AKP’lilerin iç dünyasını samimiyetle yansıtan biricik yazar o. Bakın “görüntü”nün neyi “görüntülediği” hakkında neler diyor:


“Uludere tam bir kırılma noktası oldu. Psikolojik üstünlük örgütün eline geçti, Şemdinli olayından sonra ise mücadele farklı bir konsepte taşındı.


Örgütün stratejisini biliyoruz, sorun, bizim ne yaptığımız. Şu ana kadar, PKK’nın kalabalık gruplar halinde yapacağı saldırıya karşı özel eğitimli birliklerle önlem alındı.


Çok yanlış bir yöntem değil. En azından iyi eğitimli Özel Harekat Timleri ile yapılan savunma, örgüte ağır zayiatlar verdiriyor. Böylece saldırıları daha az kayıpla atlatıyoruz.


Ama bu nereye kadar devam edecek?


Örgütün bakana saldırıyı göze aldığı bir dönemde, her şey normalmiş gibi davranılması beni kaygılandırıyor. Süratle yeni bir konsepte geçmeliyiz. Ama bu yönde bir çaba gözükmüyor. Tam tersine Şemdinli’ye atandığı için istifa eden general utancını yaşıyoruz.


O zaman biz gariban çocuklarını Şemdinli’ye nasıl göndereceğiz?”


İşte böyle…AKP’deki ve ordudaki iç çöküntü sanılandan da derin. Onlar bir aya yaklaşan savaşın bilançosunu bizden çok daha iyi biliyorlar. Böyle bir savaşta “karşılıklı ölü sayılarını yarıştırarak” sonuç alınamayacağını da çok iyi biliyorlar. Otuz yıldır “biz beş bin, onlar kırk bin ölü verdi” denile denile gelinen yerde artık bu savaşı “sınırlayamadıklarını“ da görüyorlar. Yeni “konsepte geçmekten” o nedenle yana yakıla söz ediyorlar.


Selvi, “diplomat” değil. Diğerleri gibi “içte başka, dışta başka konuşanlardan” da değil. Bildiğini söylüyor. O şimdi “istifa eden” general “utancını” açığa vuruyor. Şöyle ya da böyle, bir general “savaşmak” istememiştir.


Ve ben eminim ki, BDP konvoyunun yolu, bir gün kazara, “Şemdinli’ye atandığı için istifa eden general”le kesişirse, BDP konvoyunda kim varsa o generali mutlaka öpecektir. 


Kısaca “görüntüler” işte bunu “göstermektedir.”


VEYSİ SARISÖZEN

‘Saç, Sakal, Tıraş’ ve Medyanın Keli



VEYSİ SARISÖZEN

Okuruna saygısız, kendine karşı da ahlaksız bir medya var.

Bu medya öyle çaresiz kaldı ki, artık haberleri “çarpıtarak” işin içinden çıkamıyor, “haber” uyduruyor.


Bir ara Ali Atıf Bir’in dediği gibi, “T.C. PKK’ye karşı propaganda savaşını kaybediyor.”


AKP medyası dün bir haber yayınladı. Güya BDP’li vekillerin yolunu kesenlerden biri teslim olmuşmuş, itiraflarda bulunmuşmuş ve şöyle demişmiş:


“BDP’lilerin o gün geleceğini biliyorduk. Saç tarayıp, tıraş olup onları karşıladık.”


Haberde resim kullanılmasa, “vay canına, şu gerillalar da ne kadar nazik insanlar” diye düşünmekten kendimizi alamayacağız. Öyle ya, vekilleri karşılamaya çıkarken, saç sakal traşı oluyorlar, saçlarını tarıyorlar. Bizim muhayyel “itirafçı” hızını almasa, “aramızdan bazılar pedikür, manikür yaptırdı, bayan gerillalar fön çektirdi” diyecek de, belli aklına gelmemiş…İtirafçı, mitirafçı, ne de olsa gerilla… Nerden bilecek “manikürü, pedikürü, fönü,”… 


Garibim erkek gerillalara saç-sakal traşı yaptırmış, kadın gerillalara da saç taratmış. Ötesine dili varmamış.
Her neyse…


Haber müthiş. Bu haberle BDP “kapatılabilir”. Vekillerin dokunulmazlığı kaldırılabilir. Hapse atılabilir.


İddia dehşet. Gerillalarla vekillerin karşılaşması “planlıymış”. Kanıt ne? 


Kanıt da korkunç: Sakal traşı ve saç taraması…


Savcı diyecek ki, “eğer bu gerillalar BDP’li vekillerle karşılaşacaklarını önceden bilmeseydiler, hiç sakal tıraşı olurlar mıydı, saçlarını tararlar mıydı? Gerilla dediğinin doğal hali sakallı olması ve saçının başının dağınıklıdır… Oysa bu gerillaların suratları sinek kaydı tıraşlanmış, bir de perdahlanmış gibi parlak, kadın gerillaların saçları ise inek yalamış gibi kalıplı…”


Yıkıcı bir konuşmadır bu. BDP’li vekillerin savcı karşısında ağızları muhtemelen bir karış açık kalacaktır. Ertuğrul Kürkçü sakalını sıvazlayacak, Aysel Tuğluk zırt-pırt gözüne giren saçlarını düzeltecektir. Hakimin “bu delillere ne diyorsunuz?” sorusuna her ikisi de “vallahi ne diyelim hakim bey” gibi bir yanıt vereceklerdir.


Gördüğünüz gibi AKP yanlısı medya, BDP’ye karşı savcıların eline, itirazı gayr-ı mümkün deliller vermek için işte böyle bir haber uydurmuştur.


Uydurmakla kalmamıştır. Bir de, uydurduğu “saç-sakal, tıraş, tarak” delillerini “görüntüyle” de kanıtlamak için haberin içine koskocaman bir resim eklemiştir. Bu resimde silahlı iki erkek gerilla BDP’li vekillere bir şeyler söylemekte, vekiller de onları dinlemektedir. Gerillaların saçları üç numaraya vurulmuştur.


Yani, taranacak bir durumu yoktur. Hatta öyle ki, birinin saçları üç numara tıraşa rağmen “dağınıktır”. Belli ki kendisi gibi, saçları da “inatçı” bir genç bu gerilla. Yani bu gerilla yarım santimlik saçlarını taramamıştır.


Resimde her iki gerillanın da bir haftalık sakallarıyla vekilleri “karşıladıkları” açık bir şekilde görülmektedir. Elbette eğer vekillerin geleceğini bir saat önceden bilseler, onların Şemdinli’de bir kuaföre gidip, kendilerine çeki düzen vereceklerinden şüphe etmiyoruz. Ama işte, ne yapacaksın… Vekilleri “hazırlıksız” karşıladıkları için, kusurlarına bakmamak icap eder. 

 
Buyurun bir de resme birlikte bakalım:


Medyanın bu zavallı hale yuvarlanması hiç de şaşırtıcı değil. Fırat’ın Batısında Medyada tam tekel kuruldu. Medyada tam tekel demek, işte böyle “sahte haber” üretmek demek. Rakipsiz medya, okurlarıyla, izleyicileriyle dalga geçiyor.


Bir ülkede İçişleri Bakanı, “o yazıyı ağzına tıkarım” dediğinde, bir Başbakan gazete patronuna “o köşe yazarını işten at” diye emir verdiğinde, gazeteciler birer birer işlerinden atıldığında, o atılan gazetecilerin “köşe komşuları” ahlaksız bir vurdumduymazlık içinde kendi “köşelerini” korumak için bu tasfiyelere ses çıkarmaz ve yüzden fazla gazetecinin tutuklanması karşısında dut yemiş bülbüle dönerlerse o medya “saçı başı dağınık, bir karış sakallı gerilla” resmini basar, altına da, “resimde görüldüğü gibi BDP’li vekilleri karşılamak için sakallarını tıraş etmişler, saçlarını da taramışlar” diye yazar.


Ordu Şemdinli’de askeri savaşı, medya da İstanbul’da propaganda savaşını kaybediyor. AKP Hükümeti ordusu ve medyasıyla “düşüşte”…


Ne diyelim? Hey Allah, “kesin tıraşı” deyip de kabalık yapacağımıza, Desidero arkadaşın tarzıyla medyatörlere,  “hayırlı tıraşlar” dileyelim.


YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

İngiliz Askerleri Suriye’de!

İngiliz özel kuvvetlere bağlı 200’den fazla asker, savaş bahanesi olacak kimyasal silahların yerini belirlemek için Suriye’ye gönderildiği ileri sürüldü.

Suriye’ye müdahale için bahane arayan Batılı devletler, kimyasal silahlar üzerinden baskıyı artırmaya çalışıyor. Suriyeli muhaliflere istihbarat desteği sağlayan İngiltere, Esad rejiminin elinde olduğu belirtilen kimyasal silahların peşine düştü. İngiliz gazetesi ‘Daily Star’ın iddiasına göre Özel Kuvvetlere bağlı 200’den fazla asker, Suriye’ye geçerek kimyasal silahların nerede olduğunu bulmaya çalışıyor.

İngiltere Özel Kuvvetler’i (SAS) 19. yıldan bu yana geniş çaplı operasyonlar gerçekleştirmesiyle biliniyor. İkinci Dünya Savaşı sıralarında Başbakan ‪Winston Churchill‬’ın talimatıyla “düşman hattında veya topraklarında görevini yerine getirebilecek özel eğitimli askerler“ ile kurulan SAS, şimdi Esad’ın kimyasal silahlarını arıyor. Türkiye kurulan mülteci kamplarında Suriyeli muhaliflere askeri eğitim veren SAS komandoları, Londra yönetiminin emriyle Suriye topraklarına geçti. ‘Daily Star’ın askeri kaynaklarına dayandırdığı habere göre özel seçilmiş askerlerin kimyasal silahların yerini belirlemesinden sonra İngiliz komandoları sözkonusu bölgede üslenecek.

Obama’ya baskı artıyor


Geçtiğimiz hafta da Los Angeles Times gazetesi "ABD’nin Esad rejiminin kimyasal silahları kullanmasının önüne geçmek için Pentagon’un (Savunma Bakanlığı’nın) bir plan üzerinde çalıştığını" duyurmuştu.


Kasım ayında yapılacak seçimleri düşünen ABD Başkanı Barack Obama, "Suriye’ye yönelik bir askeri operasyonu düşünmediklerini ancak ‘kimyasal silahların kullanılması’ durumunda operasyon için düğmeye basacaklarını" söylemişti. Obama, kimyasal silahların ABD için ‘kırmızı çizgi’ olduğunu dile getirmişti. ABD, 2003 yılında Irak’a müdahale ederken, kimyasal silahları bahane etmişti.


Ancak ABD’de Suriye’ye müdahale edilmesi konusunda Obama’ya baskı artıyor. Baskılar özellikle Cumhuriyet Partisi kanadından geliyor. En son Obama’yı eleştiren isim, ABD’nin bir önceki başkanı George W. Bush döneminde dışişleri bakanlığı ve ulusal güvenlik danışmanlığı görevlerini yürüten Condoleezza Rice oldu. Rice, Obama yönetimindeki Washington’un artık başta Türkiye olmak üzere Katar ve Suudi Arabistan’ı taşeron olarak kullanmaktan vazgeçmesini ve Suriye krizinde inisiyatifi ele almasını istedi. „Geriden liderlik yapılamaz“ diyen Rice ABD’nin Ortadoğu’da aktif politika yürütmesini isteyerek „iç çekişmeler ve hasmane komşuların Irak’ın genç, kırılgan demokrasisine meydan okuduğu, İran ve Suriye’deki diktatörlerin kendi halkını katlettiği ve bölgesel güvenliği tehdit ettiği, Rusya ve Çin’in buna yanıt verilmesini engellediği bir ortamda herkes, ‘Amerika nerede duruyor?’ diye soruyor. ‘’Ya hiç kimse liderlik etmeyecek ve kaos olacak ya da bizim değerlerimizi paylaşmayan birileri bu boşluğu dolduracak. Liderlik etmede isteksiz olamayız ve geriden liderlik yapamazsınız“ diyrek ABD’nin Türkiye’ye verdiği vekaleti geri alarak Suriye konusunda aktif politika yürütmesini istedi.

‘Türkiye yönetimi cahil’


Öte yandan Baas rejimi, silahlı muhaliflere aktif destek veren Türkiye’ye yönelik eleştirilerinin dozajını arttırıyor. Geçtiğimiz günlerde Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Türkiye’nin ABD’nin taşeronluğunu yaptığını söylemişti. Önceki gün de Devlet Başkanı Beşar Esad, Suriye’de tampon bölge kurulmasını öneren Türkiye yönetiminin cahil olduğunu belirterek „Türkiye’nin tavrı malum. Suriye’de olanlarda doğrudan sorumluluğu var. Ayrıca dökülen Suriyeli kanlarıyla ilgili de sorumluluğu var“ şeklinde konuştu. 


YENİ ÖZGÜR POLİTİKA 

Yalanlarla Geldiler Bugüne...

AHMET KAHRAMAN

Dünya garibi, garan garabeti Türk devletinde, en usturuplu, en inandırıcı, oyalayıcı yalan söyleyen, en iyi “uyu yavrum ninni” hayal satıcıları hep birinci oldu, olmaya devam ediyorlar. Türk halkının sorunu, ama yalanlarla, dolandırmayla geldiler bu güne.
Köle niyetine Avrupa’ya ihraç edilen ve o dönemde, her birine karşılık 350-500 Mark gelir elde edilen işçilere bugün, herhangi bir tepki olduğunda, Türk medyası “ırkçılık hortladı” sloganlarıyla ortaya çıkıyor. Ama Türk sözkonusu ise dünya tırıs geliyor, dört nala gidiyor. Türk’e her şey, ırkçılık da mübah. Onlar suç işlemede istisnalı yeryüzülülerdir. Onun için Kürtleri gördükleri yerde, dişlerini sıkıp, çivili sopalarla vahşice saldırıyorlar.


Irkçılığın adı, medyada “halkımız galeyana geldi”dir. Yani akılsız, geri zekalı, ufacık esinti ile öldürmeye hazır, deli yaratık.


Öbür yanda “bir Türk dünyaya bedel”dir. Yeryüzüne iğne ucu kadar katkısı bilinmez, ama 'dünyaya medeniyeti yayan Türkler’dir. Evren’in en mutlu insanı Türk’tür ki, “ne mutlu Türküm diyene”dir.


Kompleksten hasta, bozuk ruh hali dünyasında Kürtler yok, onlar Ön Asyalı Türk’tü. Kürtler, gaspçıya var olduklarını 40 bin evladının kanıyla kanıtladılar. Şimdi de yurtlarını ve esir alınmış haysiyetlerini kurtarma savaşı veriyorlar.


Bir halkın varlığını inkar, ülkesini gasp (çalma), dilini, kültürünü, geleneklerini işkence, cinayet, toplu kırım ve yangınlarla yasaklamak “terör” değil, “insaniyetleri”dir. “Terörist” olan Kürtler, çünkü hırsız, uğursuzla mücadele ediyor, götürülmüş, üstüne oturulmuş yurtlarını geri almak, onurlarını kurtarmak istiyorlar.


Kürtler “terörist”, yalanın öbür yüzünde, Suriye’ye terör ihracatında esrarkeşler, kiralık katiller, El Kaidecilerle müttefikler. Yalanın ön yüzünde egemenlik parlamentoda, ancak, işlettikleri terör kamplarına parlamento üyeleri bile giremiyor.


Yalanın insaniyeti bu ve bugüne kadar idare edegeldiler. Ama bitti. Kürt mücadelesi artık, yalanla yaşamalarına da imkan vermiyor. Her büyük yalandan sonra, biri çıkıp, “onu, bunu bırak Kürtlere yaptığına bak” diyor çünkü…


Türk generalleri, düne kadar, “yok ettik” dedikleri savaşçılar karşısında bu gün şaşkın. Artık, “püskürtüp, sığındığımız kışlaları koruduk” demeyi kar sayıyorlar.


 Türk medyasının kimi kalemleri ise Şemdinli dağlarındaki yenilginin yasını tutuyor, “100 bin kişilik ordu, 700 gerilla ile başa çıkamıyor” diye yazıyorlar.


Oysa, tarihin yazgısı böyledir. Direnen mazlum ve masumun kaybettiği görülmemiştir. Çünkü o haklı ve davasına adanmış olarak kovmaya, kendisine ait olanı, çekip alarak, adım adım ilerlerken gaspçı, şimdilik tutunmayı kar sayıyor.


Gerilla ile başa çıkamayınca, Kürt tavuklarına savaş açıyor,  gidip Kandil dağlarının eteklerindeki tavuk kümeslerini bombalıyor, ölü tavukları zaferin övünmesi yapıyorlar.


Talancılıkla, insan doğramakla övünmeyi okullarda, “düşman kanıyla sildik palamızın pasını” övünme marşı lakin dünya, “sen Ermenilere ne yaptın bakim?” diye sorunca, kabasına iğne batmış gibi “biz soykırımcı değiliz, adalet duygumuz yücedir” diye bağırıyorlardı. Ermeni soykırımı davası nedeniyle bütün dünya ile kavgalı, ama soykırım gerçeği, sonunda Fransa okullarında ders oluyordu.


Kirletilip, kendilerine benzetilmeyen değer kalmadı. En son dini ele doladılar. İslam dininde, bireyle Allah arasında aracı, cennet yolunda rehbere ya da kişiyi cehenneme yolcu eden yoktur. Aracısızdır İslam. Fakat, onu da “götürmenin” hal yoluna koydular.  


Fethullah Gülen, bu yollarda dolanan, aşka geldi numarasından kafasını şaplatıp, yumruklayarak göz yaşı döken “rehber”dir. Bilgi fukaralarına rehberlik hizmetine karşılık topladığı paralarla, yer yüzünün en büyük taciri ve Banka sahibi, yani Banker Feto, öbür yanda iktidar ortağıdır.


İktidar, “Allah’ın izniyle, askeri vesayete son verdik” naralarıyla, generallerden korkanların oyunu topluyor, yoksul halkın vergileriyle karıları, kızlarının altına banyolu, yatak odalı uçaklar çekiyor, oğulları, damatları bir gecede dolar miyoneri oluveriyordu.


Gücü olanın istediği kadar götürdüğü düzene, “Yağma Hasan’ın böreği” deniyor.
TC, bugün Yağma Hasan’ın böreği gibi AKP-Bankacı Gülen’in çiftliğidir.


Onlar, sülaleleriyle bu dünyada cenneti yaşarken, RT Erdoğan dere, tepe dümdüz giderek, “alın lan idare edin” diyerek camii vaadlerini sıralıyor, sonra Generallerle, “Milli Güvenlik Kurulu” adı altında, çiftliğin iç ve dış gidişatını karara bağlıyordu. Yalanlar serisi içinde ise “askeri vesayeti (etkin gücünü, görünmez ikidarını) kırdık” oluyordu.


Generaller, son Milli Güvenlik Kurulu’ndan sonra, Güney Batı Kürdistan’a tehdit bildirisi yayımladılar. ''İzin''lerine bağlıymış gibi, bir zamanlar, Güney Kürdistan için kullandıkları dille “otorite boşluğuna” müsamaha edip, Kürtlerin özgürleşmesine ''izin'' vermeyeceklermiş.


Mafya düzeninde, gücü olan tetikçi, muhafız kiralıyor. Bunlar, yazar istihdam ediyorlar. Dalkavuk, yandaş ve yalaka yazarları, son günlerde yeniden Sri Lanka modelini dillendirmeye başladılar. Yani, Kürtleri bir baştan öteki başa kadar kırmayı ve kurtulanları teslim almayı çare olarak sunuyorlar.


Soykırımcılık bunlar için, yeni ve yabancısı da değildirler. Ama o günler geride kaldı. Kürdistan’da köpekler serbest, taşlar bağlı değildir, artık. Gerilla, davetiye ile yollarını bekliyor:
“Hadi hamle yap da göreyim, seni” diyerek…

Araftaki Türkiye

GÜNAY ASLAN

Geride bıraktığımız Pazar günü AKP yandaşı Star Gazetesi'nde, Türkiye'nin yeni yetme iç savaş ideologlarından Sedat Laçiner'in 'Arafta Kalmak' başlığıyla bir yazısı yayınlandı.

Çanakkale Üniversitesi'nde rektör de olan Laçiner, "Osmanlı yıkılınca Türkiye'nin en önemli sorunu yalnızlığı oldu" diyor.


Dokunaklı bir tonla ülkesinin Doğu'da olduğu gibi Batı'da da gerçek bir dostunun olmadığından yakınıyor.


İç savaş ideologu rektöre göre Batı, Türkiye'yi 'yabancı', Doğu ise 'Batı ajanı' olarak görüyor ve bu yüzden de ülkesi 'ne yaparsa yapsın' kimseye yaranamıyor.


Gerçi, halkını katliamdan geçirmiş Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir'in varlığı bu durumu vahim olmaktan çıkarıyor ama, rektör- yazar onu görmezden geliyor.


Böylece Türkiye'nin dünyadaki en yakın dostu El Beşir'e ve onunla muhabbeti ve münasebeti takdire şayan olan Erdoğan'a haksızlık ediyor!


Bu bir yana Laçiner, ülkesinin derin yalnızlığının nedenlerine de değinmiyor.


Alışıldık refleksle sadece işin kolayına kaçıyor ve Amerika'dan İran'a, İsrail'den Rusya'ya sorumluluğu başkalarına yüklüyor.


Oysa Türkiye'nin içine düştüğü derin yalnızlığının biricik nedeni başkaları değil, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kendisi; onun kuruluş felsefesidir.


'Arafta kalma'nın nedeni; çok uluslu, çok dinli ve çok kültürlü  yapıya sahip Osmanlı İmparatorluğu'nun kalıntıları arasından etnik (Türkçü) tekele dayanan katı bir ulus devlet kurmak ve bunu da Batı vesayetine teslim etmektir.


Türkiye'nin temel meselesi tek tipçi üniter cinneti ve Batı vesayetidir.


Osmanlı sonrası kurulan 'ulus devletin' misyonu Lozan'da 'tampon ülke' yani 'ileri karakol' olarak belirlendi ve içeride de buna uygun olarak bir 'özel savaş rejimi' inşa edildi.


Lozan'la birlikte Türk ulus devletine bölgesinde Batı'nın 'bekçisi ve tetikçisi' görevi verildi. Yeni devletin dış ve iç siyaseti buna uygun olarak dizayn edildi.


Bu yüzden içeride normal bir hukuk düzeni yerine halkı baskılayan 'çete sistemi' tercih edildi. 


Türkiye Cumhuriyeti bu temelde kuruldu ve varlığını sürdürmesine bu nedenle izin verildi.


Türk devleti yaptığı 'tetikçilik ve bekçilik' karşılığında Batı'dan askeri, ekonomik ve siyasi destek sağladığı, kendini bu yolla güvenceye aldığı için de yeni devletin ihtiyaç duyduğu reformları yapmak yerine, Osmanlı'dan devraldığı kurum ve araçları bir parça rötuş yaparak halka dayattı ve yoluna öyle devam etti.


Yeni devlet kurulurken iç birikime dayanmak yerine, başkalarının çıkarlarına dayanmayı esas aldığından kurulur kurulmaz da vatandaşlarıyla çatışmaya girdi.


Kimini şapka takmadığı, kimini Kürtçe ıslık çaldığı, kimini cem yaptığı, kimini çan çaldığı için ezdi ve düzeni sağlama adına şiddeti 'tek meşru araç' haline getirdi.


Bu nedenle rejim kendisini evrimle yenileyecek iç dinamizm kazanamadı ve dolayısıyla da sorunlarını daha da ağırlaştırdı.


Fakat, Türkiye Cumhuriyeti ağır yapısal sorunlarına rağmen Batı adına yaptığı 'tetikçilik' sayesinde varlığını Soğuk Savaş'ın sona erdiği 1990'lı yıllara kadar devam ettirmeyi de başardı.


Ne var ki Soğuk Savaş bitince 'ileri karakol' görevi de bitti. Böylece Türkiye, Batı nezdindeki önemini yitirdi.


Ayrıca pahalı bir 'paralı askerdi!' Bu yüzden Batı onun yükünü daha fazla çekmek istemedi.


Batı dünyası Türk devletini hem kendi halkına hem de bölge halklarına karşı yüz yıla yakın bir zaman kullandı; işi bitince de kaderine terk etti.


O gün bu gündür Türkiye derin bir yalnızlık ve ürkütücü bir beka sorunu yaşıyor.


Türkiye'de hiçbir süreç doğal mecrasında yaşanmadığı, Türk toplumu 'tasada ve kıvançta ortak şuuru olan' bir millet dahi olamadığı için, bu sorun gün geçtikçe daha bir ağırlaşıyor.


Tarikatlar, cemaatler, mezhepler, abiler, ablalar, dini önderler, hocalar, medyumlar, hacılar, türbeler, paşalar, derin yapılar, çeteler derken birbirine paralel toplumlar ile devlet içinde birbirine paralel yapılar oluştu!


Ve, şimdi bunlar birbirinin gözünü oymaya çalışıyor!


Laikçiler İslamcılarla, İslamcılar farklı etnik, dinsel, mezhepsel ve kültürel dinamiklerle, Sünniler Alevilerle, ırkçı Türkler Kürtlerle, milliyetçiler herkesle kavga halinde!


MİT polisle, polis MİT'le, asker hem polis hem MİT'le, bürokrasi bütün toplumla mücadele ediyor. 


Türkiye'nin yüz yıl sonrası geldiği yer burasıdır! Herkes bir diğerini 'öteki' saymaktadır. Buradan birkaç adım ilerisiyse Osmanlı gibi dağılmak ve tarihe karışmak olacaktır.


Türkiye, Osmanlı gibi dağılmak ve tarihe karışmak istemiyorsa şayet, geçmişine bakmak; kuruluş felsefesiyle yüzleşmek ve elbette hesaplaşmak zorundadır.


Bu sayede ancak kendi halkıyla ve coğrafyanın kadim halklarıyla barışabilir ve onlarla ortak bir gelecek inşa edebilir.


Kürt halkının özgürlük kavgası Türkiye'yi tam da buna zorluyor.


Laçiner gibi yeni yetme savaş ideologları aksini iddia etseler de, Kürtlerin mücadelesi Türkiye'ye araftan ve yüz yıllık yalnızlıktan kurtulması için önemli bir şans sunuyor...

30 Ağustos 2012 Perşembe

AKP'nin Türkmen Kartı Kürtlere Karşı

AKP, Suriye'deki iç savaşa İslamcı grupların yanı sıra, Türkmen kartını da devreye sokuyor. Tehlikeli etnik çatışmaya oynayan AKP'nin, Türkmenleri Kürtlere karşı kullanacağı belirtiliyor.


 
Türkiye, Suriye'deki iç savaşa, doğrudan kendi denetimindeki güçleri devreye sokuyor. Suriye'de, Türkmenlerden oluşan iki tugay kuruldu. Tugayların isimleri de, yayılmacı heveslere uygun bir şekilde, Fatih Sultan Mehmet ve Sultan Abdülhamit olarak belirlendi. Emperyalistlerin maşası Özgür Suriye Ordusu'nun El-Tevhid biriminin çatısı altında savaşan Türkmen tugaylarını yöneten Ali Beşir, “Özgür Suriye Ordusu'na kaydolan bin 500 Türkmen askerin isimleri bende. Ancak şu anda bunların sadece 300'ü savaşabiliyor” dedi.

'PYD'YE KARŞI TAMPON BÖLGE'

Daha yakın zamana kadar hiç adları bile geçmeyen Türkmenlerin Suriye'deki iç savaşta öne çıkarılmaya çalışılması, Türkiye'nin ve AKP Hükümetinin politikalarının bir sonucu olduğu ortaya çıkıyor. Nitekim, ting tang kuruluşları aracılığıyla yapılan “analiz”lerde, ''Türkmelerin PYD'ye karşı en büyük koz olduğu'' ileri sürülüyor. Böylece, Batı Kürdistan'da Kürtlerin statü kazanmasına karşı, Türkmen şantajı devreye sokuluyor.

Bunlardan birisi, ORSAM'dan Bilgay Duman. Suriye ve Irak'taki Türkmenler hakkında rapor hazırlayan ORSAM'ın “Ortadoğu Uzmanı” Duman, '' Suriye ve Irak'ta toplam 7 milyona yakın Türkmen'in yaşadığını'' iddia ederek (ki bu rakam fazlasıyla abartılı), ''PYD oluşumunun Türkmenler tarafından önlenebileceğini'' söyledi.

Eski bakanlardan Hasan Celal Güzel, “Suriye'nin PYD oyununa karşı Türkmenler'in Türkiye için önemli bir koz olduğunu'' söyledi. ''Suriye'deki Türkmenler'in bölgede tampon olabileceğini'' öne süren Güzel, şöyle konuştu: "Ortadoğu'da 10 milyondan fazla Türkmen yaşıyor. Suriye'de nüfus 23 milyona yakın ve bunun yüzde 20'ye yakını Türkmen. Özellikle 146 köy Türkmen köyüdür. Türkiye soydaşı, dindaşı ve eski vatandaşı olduğu için Türkmenler'e sahip çıkmak zorundadır. İkinci olarak diplomasi bakımından da Türkmenler Türkiye'nin kozudur. Nasıl PKK, PYD'yi Suriye'de koz olarak kullanıyorsa bizim de Türkmenler'i koz olarak elimizde bulundurmamız gerekir. Suriye'de eğer bir güvenlik bölgesi(tampon bölge kastediliyor) oluşturabilirsek bunu Türkmenler'den yapmamız gerekir. Zaten Özgür Suriye Ordusu'nun yarısı Türkmenler'den oluşuyor. Esed özellikle Türkmenler'i öldürüyor."

YANDAŞ MEDYADAN İÇ SAVAŞ TEHDİDİ

Hükümete yakın Star Gazetesi, konuyla ilgili haberinde, Türkmenlerin durumuyla ilgili şunları yazıyor: “Zor şartlara rağmen Türkmen semtlerinde direnişin güçlü olmasının lojistik ve coğrafi nedenleri de var. Türkiye sınırından Halep’in Türkmen semtlerine kadar olan bölgede çok sayıda Türkmen köyü ya da Türkmen-Arap, Türkmen-Kürt karışık köyler var. Bu nedenle oralardan bir saldırı ihtimali yok. Üstelik Suriye rejimi askeri polisi bu köylerden tamamen çekilmek zorunda kalmış. Türkmenler bu bölgede eski resmi daireleri, karakolları ev ya da karargaha dönüştürmüş. O kadar ki eğer isteseler buradaki Türkmenler Kürtler gibi kenti otonomilerini ilan edebilecek durumdalar. İki grup arasındaki Suriye’nin geleceğine ilişkin yaklaşım farkı bu köylerde rahatça gözlemlenebiliyor. Türkmen köylerinde sadece özgür Suriye bayrağı Türkmen-Kürt karışık (mesela Duyun köyünde) hem Özgür Suriye hem de Kürdistan bayrağı var. Sınırdan hemen sonra Kürt Dağı’nın diğer tarafında Suriyeli Kürtlerin ilk kurtarılmış bölgesi Afrin’e bitişik bu bölgedeki Kürtlerin bu tutumu sürpriz de değil. Genç Türkmen savaşçılar Esad gittikten sonra, Araplar’la Kürtler hatta Kürtler’le Türkmenler arasında çatışma başlamasından duydukları endişeyi gizlemiyor. Sınır boyunca aralarında sadece birkaç kilometre mesafe bulunan köyler arasında Şebbiha (Esad yönetimine bağlı paramiliter güç) köylerinin de bulunuyor olması bu endişeyi güçlendiriyor. Yani Esad sonrası bölgede, hatta sınırın hemen yanı başını bir etnik çatışma ihtimali hiç az değil.”

Gazete, Kürt, Arap ve Türkmen coğrafyası üzerinde çizdiği haritayla iç savaş “uyarısında” bulunmaktan ziyade, iç savaş tehdidinde bulunuyor.

TÜRKMENLERİN İPİ AKP'NİN ELİNDE

Suriye Türkmenlerini, Suriye'de yaklaşık bir buçuk yıldan bu yana devam eden silahlı ayaklanmanın son birkaç ayda daha da göze çarpan bir rol üstlenmeye iten nedenlerin en başında "AKP etkisi" bariz bir şekilde göze çarpıyor.

Geçtiğimiz gün Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Ankara'da görüşen bir heyetin bağlı olduğu "Suriye Demokratik Türkmen Hareketi", Mart 2012'de İstanbul'da kuruldu. Türkmenler bu kuruluş aşamasından hemen sonra, Suriye Ulusal Konseyi toplantılarına temsilci göndermeye başladı. Hareketin sözcüsü Ziyad Hasan, hareketin kuruluş aşamasından Suriye Ulusal Konseyi bünyesine dahil olmasına kadar her aşamasında AKP hükümetinin siyasi desteğinin arkalarında bulunduğunu söyledi. Hasan, "Diğer gruplar Fransa'dan, ABD'den destek alıyorlar. Ama bizim Suriye Türkmenleri olarak Türkiye'den başka bir dayanağımız yok" dedi.

Hasan, Kahire'de yapılan ve Türkmenlerin Halid Hoca tarafından temsil edildiği Suriye Ulusal Konseyi toplantısında "Beşar Esad sonrası dönemin anayasası" için "Misak" adı verilen bir taslak oluşturulduğunu ve taslakta, "Türkmenler Suriye'nin bölünmez bir parçasıdır. Milli, kültürel ve dil hakları kesinlikle korunacaktır" ifadesinin yer almasını sağladıklarını açıkladı.

Ziyad Hasan aynı zamanda, AKP hükümetinin siyasi yönlendirmesiyle hareket ettiklerini gösteren bir değerlendirmesinde de Suriye'deki Kürtlerle, PKK'ye yakın olduğu bilinen PYD'nin ayrı tutulması gerektiğini iddia ederek, "PYD Suriye Kürt halkı içerisinde yer bulamayacaktır. Suriye'deki Kürtler dindardırlar. Bu yüzden Kürt halkının çoğunluğunun teveccühünü kazanamazlar" demişti.

http://www.etha.com.tr/Haber/2012/08/11/guncel/akpnin-turkmen-karti-kurtlere-karsi/

‘Düşen’ AKP’nin Ucuzlayan Malları


VEYSİ SARISÖZEN


AKP’li vekillerin en tipik temsilcisi kimdir?

AKP Erzurum milletvekili Muhyettin Aksak’tır.

Bu adam AKP’yi Erdoğan’dan, Gül’den, Arınç’tan çok daha iyi, tam, kesin ve esaslı surette temsil etmektedir. Aksak, AKP’nin “ruhu”dur. “Aslı”dır. “Öz”üdür. AKP hamurunun “ham” halidir. O hamurdan Erdoğan, Gül, Arınç imal edilmiştir. Hepsi Muhyettin Aksak’ın hamurundandır.
İsterseniz gidin bakın. Bir Erdoğan’ın burnuna şöyle dokunun, bir de Muhyettin’in burnunu sıkın. Aynıdır. Hatta bunların hepsi “şıp” demiş, Muhyettin’in burnundan düşmüştür.

Muhyettin geçtiğimiz gün, AKP hükümetinin ve devletin içinden geçenleri en veciz şekilde ifade etti. Onun ifade ettiği cümleleri Başbakanlık konutuna, Cumhurbaşkanlığı köşküne, Genelkurmay Başkanlığı makam odasına ve elbette Diyanet İşleri Başkanlığı’nın en mümtaz köşesine asmak iyi olacaktır.

Bana sorarsanız, aşağıdaki cümleyi, Türk-İslam sentezine en uygun bir şekilde yazıp, duvarlara asmak için, yapılması gereken, Muhyettin’in sözlerini Çağatayca’ya çevirmek ve aynı zamanda da bu ırkçılığı kamufle etmek için onun sözlerini Kur’an Arapçasına benzetmek de matluptur.

O halde Muhyettin Aksak’ın sözlerini aktaralım:

“Çocuklarımızı öldürenlere ‘halk kahramanı’ veya ‘ölüler’ diyecek kadar yanlış bir cümleyi seçemezdim, gebertilmiş demeyi de az buluyorum. Bunların ölmüş halleri de leşlerdir.”

Bu Muhyettin denilen adam, “gebertilmiş ve leş” dediği insanların “Ermeni dönmelerinin çocukları” olduğunu da sözlerine eklemekte...

AKP, Başbakan, ötekiler bu adama ne diyor? Ne diyecekler? Hiçbir şey demiyorlar. Diyemezler. Aynı hamurdan imal edilmişlerdir. Muhyettin “Ermeni dönmelerinin gebertilmiş leşleri” laflarını herhangi bir demokratik ülkede sarfetseydi, tutuklanırdı.

Ama onu tutuklatacak şahıs da onun hamurundan.

Şimdi ben İdris Naim Şahin, bu Muhyiddin’in hamurundan imal edilmiştir dedim diye, sizce İçişleri Bakanı bana hukuk diliyle mi, yoksa Muhyiddin’in diliyle mi hitap eder? Gerçekten de ne der sizce? Bakın Hasan Cemal’i dehşete düşüren sözleriyle şöyle der:

“Ankara’da, İstanbul’da oturmuş köşesine, almış kalemini eline, içiyor purosunu... Denizin maviliklerine, ağacın, bahçelerin yeşilliklerine bakarak yazı yazanlar, fikir üretenler... Büyük ulema, büyük mütefekkir grubu... Ağzına tıkarım ben o yazıları senin...”

AKP yönetici çekirdeğinin aslı işte budur.

Ben bu Muhyettin’in laflarını duyduktan sonra, seçim izlenimleri yazdığım sırada tanıştığım bir muhterem Mele’yi aradım. “Hocam dedim, Türk vekiller şehit düşen PKK’liler için ‘gebertilmiş Ermeni dönmesi leşler’ tabirini kullanıyor, acaba sizin civarınızdaki şehit gerilla aileleri de askerler için ‘onlar şehit değil, gök gözlü Selanik dönmesinin gebertilmiş asker leşleridir’ diyorlar mı?” Mele, anında “tövbe estağfrullah” dedi, “bir insan ister şehit olsun, ister ecel saati vurduğunda son nefesini versin, bir kimse Allah’ın yarattığı kul için ‘gebermiş leş’ derse Cehenneme gider... Biz hem askerin, hem de gerillanın cenazesi önünde saf tutup, namaz kılıyoruz, onlar için Allah’tan şefaat diliyoruz; ‘gebermiş leş’ için namaz kılınır mı?”

Bu Muhyettin’in mutlaka Şemdinli’ye gitmesi gerekiyor. Dua ediyorum; inşallah gider...

Sizce bu garabet haller neyin işareti? Bence AKP’nin “düşüş” halinde olduğunun işareti. Muhyettin’in sözleri bu “düşmenin”, “alçalmanın”, “mürtedleşmenin”, “inhitatın” işaretidir.

Başka işaretler de var.

İşte Mustafa Karaalioğlu. Onun suratını ekranda ne zaman görsem, ağlayacak oluyorum. Malum gülme gibi ağlamak da sari. Karaalioğlu her daim ağlıyor gibi. Neden acaba? Çünkü o, AKP’nin düşüşte olduğunu en iyi bilenlerden birisi.

Yazmış:

“Türkiye, Esad’ı devirirse ve şimdi olduğu gibi bunu ABD desteği olmadan yaparsa, oyunun kazananı olacaktır. Kimlere karşı?

Rusya-Çin-İran blokuna karşı... Sır değil, bu bloğun hararetli ve gizli müttefiki de İsrail’dir.

ABD ise seyircidir. Hem de nasıl bir seyirci? ‘Suriye kimyasal silah kullanırsa durum değişir’ diyerek, aslında Esad rejimine kimyasal silah kullanmadığı müddetçe dilediği kadar öldürebileceği mesajını veren, pek de pasif sayılmayacak bir seyirci. Türkiye’nin pozisyonu meşru, politikası haklı; ama durumunun kolay olduğunu söylemek iyimserlik olur.”


Rusya, Çin, İran, İsrail ve ABD...

Bu satırları Apê Musa’ya okusaydık, şöyle derdi: “Vah, vah, Türkiye ölmüş de, namazını kılan yok...” Karaalioğlu’nun suratını neden limon yemiş gibi ekşittiği çok açık.

Başka?

Bir de elbette ilim, irfan, aritmetik, matematik ve istatistik var. Ben AKP “düşüşte” dediğimde bana inanmıyorsanız, işte size inanılacak bir veri:

Andy - Ar Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin yaptığı araştırmada son bir yılda AK Parti’nin oy oranlarında 8 puanlık bir erime gözleniyor. Buna karşılık BDP’nin oyları yüzde 10 barajını zorluyor... Ve ekonomik büyüme hızı da yüzde 10’dan, yüzde 4’e gerilemiş... Yani “düşüş”...
Ah, TBMM Başkanvekili Sadık Yakut’u unuttum. İdam istiyor, BDP’lileri Meclis’ten atmak istiyor.

Bu nedir?

Bu “düşmek” bile değil. “Kıç üstü şapa oturmaktır”...

Şemdinli Garnizona Döndü


HAKKARİ - HPG gerillalarının kırsal kesimini 1 ayı aşkın bir süredir denetiminde tuttuğu Hakkari’nin Şemdinli ilçesi adeta garnizona döndü. 11 Eylül 2011’deki baskının ardından yığınağın yapılmaya başladığı ilçede Belediye Başkanı Sedat Töre’ye göre asker sayısı sivil nüfus ile aynı düzeye ulaştı.

Şemdinli’deki son gelişmeler hakkında ANF'ye bilgi veren Belediye Başkanı Sedat Töre, ilçede bir ayı aşkın süredir yaşanan durumun devam ettiğini belirterek “Değişiklik söz konusu değil. Köylerin bir kısmı hala boş, köylüler dönmüş değil. Dün öğlene kadar Derecik-Şemdinli yolu trafiğe kapatılmıştı. Şemdinli'den Derecik istikametine hiçbir aracın geçişine izin verilmedi. Bölge giriş ve çıkışlara kapatılmıştı" dedi.

İlçe merkezine özel askeri birliklerin sevk edildiğine dikkat çeken Töre, Bolu Tugayından askerlerin tabor düzeyinde Şemdinli’in Derecik beldesi yakınlarında konumlandırıldığını söyledi.

11 Eylül 2011'den itibaren Şemdinli'ye askeri yığılmanın arttığına vurgu yapan Belediye Başkanı Töre, "İlçe merkezinde de özel birlikler için yeni yapılar yapıldı. Son zamanlarda Şemdinli'deki askeri birlik alay durumundan tugay düzeyine çekilmiş durumda" dedi.

Töre, Şemdinli'de ilçe nüfusuna eşit oranda bir asker sayısına ulaşıldığına değinerek, şu bilgileri verdi: "Şemdinli'nin nüfusu 20 bin civarında. İlçede 20 bine yakın askerden de bahsedebiliriz. Askeri yapı, son dönemlerde güçlendirilmiş jandarma karakolları olarak isimlendirilmeye başlandı. Karma birliklere, yani çoğunlukla piyade birlikler var. Jandarma idari işlemler için bulunduruluyor. Çatışmalardan sonra asker sayısında yoğun artışa gidildi. Sürekli olarak Yüksekova'dan Şemdinli'ye doğru askeri sevkiyatlar yapılıyor."

ŞEMDİNLİ FARKLI BİR STATÜDE

Şemdinli’de son 40-45 gündür çatışmaların hiç durmadığını ifade eden Töre “Her gece savaş tekniğinin en yüksek seviyede kullanıldığı durumla karşı karşıyayız. Bu durum, Şemdinli'nin farklı bir statüye kavuştuğunu gözler önüne seriyor. Olağan hiçbir gün geçmiyor" dedi. Tüm kamu kurumlarının ablukaya alındığını belirten Töre bu nedenle insanların devlet dairelerinde hizmet almakta zorlandığını söyledi.

Belediye Başkanı Töre, sivillerin de devletin yöntemlerinden zarar görmesi hakkında, şunları bildirdi: "Sürekli ilçe merkezinden top atışlarının sürmesi, özellikle çocuklarda ciddi sorunlara yol açıyor. Psikiyatri kliniklerine sevk edilen çok sayıda hasta gözlemliyoruz. Son bir aydır bu sayı oldukça artmaya başladı. Tugay komutanlığına yakın evlerde ikamet edenlerin çocuklarında ciddi sorunlar var. Çünkü askerin yöntemleri bu kişilerin evlerinde çatlaklar, hasarlar meydana getiriyor. Evlerin duvarlarında çatlamalar, kırılmalar görülüyor."

'ŞEMDİNLİ HALKI TÜRK BASININA GÜLÜYOR'

Türk basınının Şemdinli'ye dair haberlerini de eleştiren Sedat Töre, "Şemdinli halkı devletin yanında", "Aşiretler PKK'ye savaşa hazırlanıyor" şeklindeki haberlerin ilçe halkı tarafından gülünç bulunduğunu belirtti. Töre, söz konusu haberlerin gerçeği yansıtmadığına ve yerelden hazırlanmadığına dikkat çekti: "Türk basınının Şemdinli ile ilgili haberleri tek merkezden çıkıyor. Okuduğumuzda, hepsinin aynı içerikte, kelime kelime aynı olduğunu görüyoruz. Bu haberlerin bir merkezde hazırlanıp gönderildiğini biliyoruz. Hepsi de Ankara'dan hazırlanıyor; yerelden hazırlanmıyor. Tamamen kamuoyunun burada neler olup bittiğini bilmemesi adına, dezenformasyon içeren yayınlar yapılıyor. Halk bunları okuyunca gerçekten gülüyor, şaşkınlıkla izliyor. "Aşiretler savaşa hazırlanıyor"muş! Hangi aşiretler bunlar, neden isim verilmiyor? Bunlar gerçeği yansıtmıyor."
'HALK SAFINI BELİRLEDİ'


Son olarak, 'Şemdinli halkının yer aldığı safın yeterince belirgin olduğuna' vurgu yapan Töre, "Halk hangi safta yer aldığını daha ne kadar netleştirecek? Eylemselliğiyle dile getiriyor, seçimlerle gösteriyor. Halkın talepleri oldukça netleşmiş durumda. Devletin defalarca denediği yöntemlerden vazgeçmesini istiyor. AKP Hükümeti'nin iktidarlaştıkça gerçek niyetinin açığa çıktığı konusunda, Şemdinli halkı hemfikir" diye konuştu.


ANF

Ekonomist Sönmez: AKP Rejimi Düşüş Döneminde


ANKARA - Ekonomist Mustafa Sönmez Türkiye’nin ekonomik büyümesinin yüzde 9-10’lardan yüzde 4’lere gerilediği ifade ederek ihracatta yaşanan daralmanın da veriler ile oynanarak kamufle edildiğini söyledi.

ANF'ye konuşan Sönmez, Türkiye ekonomisindeki mevcut durumu ve kısa vadede yaşanacaklara dair öngörülerini açıkladı.

Sönmez, AKP hükümeti için, "her alanda zemin kaybediyor" diyerek, şu tespitlerde bulundu: "Dış politikada büyük bir fiyasko var. Muhalefete karşı izlediği şiddet yanlısı politikalarla bir yerlere varılamadığı görüldü. Kürt sorununda çuvallamış durumda, acilen Çiçek eliyle getirilen düzenlemeler göstermelik ve içi boş. Öğrencilere 'bir parmak bal' niteliğindeki harçları kaldırma önleminin hiçbir derde dermanı yok. Çünkü öğrencinin yoksulluğu başka alanlarda dizboyu."

'Dış kaynak ile iki yıl üstüste büyüyen ekonominin yarattığı cari açık sorunlarının vites küçültmeyi zorunlu hale getirdiğini' belirten Ekonomist Sönmez, bunun ekonomiyi durgunlaştırdığını kaydetti.

Sönmez, büyüme oranının yüzde 9-10'lardan yüzde 4'lere çekildiğine de dikkat çekerek, bunun anlamını ise "yeniden işsizlik ve durgunluk" şeklinde açıkladı.

'KÖTÜ TABLO KAMUFLE EDİLİYOR'

İşsizlik verileri ile oynanarak Türkiye'deki kötü ekonomi tablosunun kamufle edildiğini kaydeden Mustafa Sönmez, şöyle devam etti: "İhracat verileri ile oynanarak gerçek daralma kamufle ediliyor. AB'de ekonomi daraldıkça Türkiye için kötü sonuçlar daha çok ortaya çıkacak, düşen ihracat, fabrikaların işçi çıkarması demek. AB'yi telafi edecek coğrafyalarda Türkiye'nin Suriye duruşunu onaylamayan bölgesel güçlerin borusu ötüyor. BDT coğrafyasında Rusya, Orta Doğu coğrafyasında İran ile Irak, en büyük ihraç pazarları ama Suriye'deki duruşu itibariyle Türkiye'yi köşeye sıkıştıracak bölgesel güçler aynı zamanda. Bunlara Çin'i de eklemek gerek."

Yeni verilere göre, tarım alanı haricindeki çalışan sayısının 19 milyona yaklaştığını; bunun yüzde 16'sına tekabül eden 3 milyon 160 bin kişinin kamu istihdamının oluşturduğuna vurgu yapan Sönmez, 2009 ortalarında bu sayının 2 milyon 974 bin olduğunu hatırlattı. Sönmez, iki yılda kamuda istihdamın sadece yüzde 6 artmış olmasını, ekonominin iyi yönde ilerlemediği üzerinden değerlendiriyor ve işsizliğin, “resmi” görünümün çok üzerinde olduğuna değiniyor.

'AKP, GAP'I BAHANE EDİP İŞSİZLİK FONU'NU KULLANIYOR'

Sönmez, "işsizleri korumanın ve çalışmayı desteklemenin" devletin anayasal görevlerinden olduğunu anımsatarak, bu amaçla oluşturulduğu iddia edilen İşsizlik Sigortası'nın kullanımını, 'cimri' davrandığı için eleştiriyor. Fon'un kasasında 50 milyar TL’nin üstünde para biriktiği halde, bundan 2,5 milyon işsizden yalnızca 20 bin dolayında işsizin maaş alabildiğini söyledi. Sönmez, AKP Hükümeti'nin İşsizlik Fonu'nda birikenleri son 3 yıldır, GAP yatırımlarını bahane ederek bir kısmını merkezi bütçeye aktardığını kaydetti.

Sönmez, "Dış borç yükü 320 milyar dolara ulaşan Türkiye kapitalizmi için en büyük risk, dış kaynak girişinin azalması ve kurun yukarı fırlaması. Sıcak para girişi, banka kredilerinde azalış, kurguyu bozabilir" dedi.

Ekonominin, 'inşaat furyası
' ile ayakta tutulmak istendiğini söyleyen Mustafa Sönmez, "Bu aslında balon yapıyor ve her an ciddi patlamalara sebep olabilir. Hanehalkının tüketici kredisi ve kredi kartı borçları 275 milyar TL ile ileri düzeyde ve borcu borçla kapatan çok aile var. Bu borçluluk hali, onları AKP rejiimine rehin hale getiriyor aynı zamanda. Bu rehinlik hali 320 milyar dolar dış borcun üçte ikisine sahip özel sektör için de geçerli" diyerek, bu kesimler için, "bir altüst oluş yaşanmasın diye, AKP'li düzenin duacısı gibiler" ifadelerini kullandı.

'AKP POLİTİKASI, İŞSİZLERİN ÖFKESİNİ ARTIRIYOR'

Sönmez, AKP'nin yürüttüğü kötü ekonominin toplumdaki öfkeyi de artırdığına dikkat çekti: "2,5 milyon işsizin yanında iş aramadığı için işsiz görünmeyen 2 milyon işsizle birlikte 4,5 milyon işsizin biriken öfkesi var. Evlere hapsedilen kadın nüfus 'ev kadını' adı altında kodlanıyor ve sayıları 12 milyona yaklaşıyor. Eğitimde, kültürde yaşanan gericilik, muhafazakarlaşma; dinsel, cinsel, etnik ayrımcılık birçok kesimi, artan geçim zorulkları ile birlikte daha çok muhalif kılıyor."

'AKP rejiminin siyaseten, diplomasi olarak ve ekonomik yönden bir düşüş dönemine girdiğini' bildiren Ekonomist Sönmez, ekledi: "Artık bir tırmanıştan değil, bir düşüşten söz edebiliriz. Bu düşüşün hızını en aza indirme, yumuşatma, en az kayıpla geçiştirme çabalarıdır, geriye kalan. Gelecek, bu anlamda AKP rejimine pek mutlu ufuklar vaadetmiyor."


ANF

HPG: Antep Saldırısının Failleri Yargılanacak


Behdinan - HPG Basın İrtibat Merkezi Sözcülüğü yaptığı açıklamada, 20 Ağustos günü Antep’te 8 kişinin ölümüne 60’ı aşkın kişinin yaralanmasına yol açan patlamanın faillerinin Ankara’da olduğunu belirterek, “Yeşil Ergenekon işi” dedi. Sözcülük, saldırının faillerinin Kürt hareketi tarafından ortaya çıkararak yargılanacağını söyledi.

HPG’nin saldırı ile hiçbir ilgilerinin olmadığını açıklaması ve KCK’nin de patlamayı kınamasına rağmen, hareketlerinin hedef alınmaya devam ettiğini ifade eden HPG-BİM sözcülüğü, “HPG’nin Antep’te işlenen vahşi saldırıyla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır” dedi.

Antep’teki patlamanın en çok iktidarın işine yaradığına dikkat çeken HPG-BİM sözcülüğü, “Kürdistan özgürlük hareketi 2012 yılını ciddi gelişecek bir yıl olarak ele aldı ve adım adım bu ciddiyete denk bir eylemlilik içerisinde oldu, olmaya da devam ediyor” dedi.

Kürdistan’ın birçok yerinin gerilla denetiminde olduğunu vurgulayan HPG-BİM sözcülüğü, 2012 yılı gerilla eylemlerinin yarattığı tabloyu şöyle özetledi: “Artık halkımıza el uzatanlar, düşmanla direk ilişkide olan hain ve işbirlikçiler ile devletin memurları istedikleri gibi artık Kürdistan’da cirit atamamaktadırlar. Yine Kürdistan’ın yeraltı ve yerüstü zenginliklerini talan eden tüccarlara da artık izin verilmemektedir. Her gün bir yerlerde bu gaspçıların -ki bunlar halkımızın kanı üzerinde bunca parayı kazanmaktadırlar- serbest hareket etmelerine ve Kürdistan’ı sömürmelerine izin verilmemektedir. En önemlisi de AKP’nin SS’leri olan polisleri bile istedikleri gibi hareket edememektedirler. Bununla birlikte halka karşı alenen suç işleyen AKP’liler Kürdistan’da artık eskisi gibi dolaşamayacak ve hareket edemeyeceklerdir.”

Özgürlük mücadelesi tarihinde eşine ender rastlanılan alan hakimiyetini daha fazla derinleştirmek için HPG’nin “devrimci operasyonlar” başlattığını kaydeden sözcülük, AKP rejimin dış politikasında yaşadığı fiyaskoya da dikkat çekerek, Türkiye’nin tüm komşularıyla, özellikle de İran, Irak ve Suriye ile ilişkilerinin bozulduğunu hatırlattı. HPG-BİM sözcülüğü, “Ortadoğu’da hemen TC devletine komşu olan bu üç ülke Türkiye için artık güvenlikli liman olmaktan çıkmış ve durumlar tersine dönmüştür” dedi.

Türk devletinin hiçbir süreçte bu kadar sıkışmadığını ifade eden sözcülük, Suriye’deki Kürt kazanımlarına da işaret ederek, AKP rejimin “alelacele Antep’teki faşizan saldırıyı yaptığını” söyledi.

Sözcülük, saldırı ardından yetkililerin açıklamaları ve egemen medyadaki yayınlara işaret ederken, saldırı sonrası yapılan suçlamalar ile birkaç gün sonra “araştırmalar sonucu elde edildiği iddia edilen” suçlamaların aynı olduğuna dikkat çekti.

HPG’nin Ramazan bayramı boyunca eylem yapmayacakları yönünde yaptığı açıklamayı da hatırlatan sözcülük, “Antep’teki katliam kimin işine yaramıştır? Kimler bu olaydan yararlanmıştır? Kimler zarar görmüştür?” diye sordu. Sözcülük, Antep’teki katliamın en çok AKP ve Erdoğan’ın ve bir bütün olarak “Yeşil Türkçülerin” işine yaradığını kaydederek, sonrasında geliştirilen ırkçı saldırılara dikkat çekti.

HPG-BİM sözcülüğü, “Antep’te yaşanan patlama bir katliamdır. Vahşettir. Ancak Antep patlamasını yapanları ne Suriye’de aramaya gerek vardır, ne de İran’da. Ve ne de Kürdistan dağlarında. Aranacak tek bir yer vardır o da: AKP’nin siyaset merkezidir. Başbakan ve yanı başında duran danışmanlarıdır. Nasıl ki Roboski katliamın faillerini Şırnak’ta arama yerine AKP merkezinde aramak gerekiyorsa, Antep olayını da bizatihi Başbakan Erdoğan’ın kendisinde aramak gerekir” dedi.

Sözcülük, Kürt hareketinin Antep olayını tüm boyutları ile açığa çıkararak “Türkiye ve Kürdistan kamuoyuna sunacaklarını” belirterek, bu “suç şebekesini adaletin önüne çıkaracaklarını” kaydetti. Sözcülük, “Adalet er ya da geç tecelli edecektir” dedi.


ANF

HPG Gerillaları, Goman Tepesine Gündüz Vakti HPG Bayrağı Dikti...

video

Halk Savunma Güçleri HPG gerillaları 23 Temmuz 2012 tarihinde Türk ordusuna karşı düzenlediği ve devrimci operasyon olarak tanımladığı harekatları ile Şemzinan'da kontrolü ele geçirdi.

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Karasu: Kürtçe Resmi Dil Olmalı


KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasu, yeni eğitim döneminde Kürtleri, okulları boykot ederek kültürel soykırıma karşı mücadeleyi yükseltmeye çağırdı. Karasu, Kürtler kendi özgülük sistemlerini kurarken işe ilk önce eğitimden işe başlaması gerektiğini kaydetti.

Mustafa Karasu’nun “Anadilde eğitim için boykot kutsal bir eylemdir” başlığıyla Yeni Özgür Politika’da yayınlanan yazısında boykota çağırırken, Kürtçenin resmi olmasını istedi. Karasu, “Kuşkusuz anadilde eğitim yanında Kürtçenin kamusal alanda kullanılması da gereklidir. Türkiye genelinde Türkçe resmi dil olsa da Kürtlerin yoğun yaşadığı alanlarda Kürtçe de resmi dil olur. İsteyen kamuda istediği dili kullanır” dedi

Karasu’nun yazısı şöyle:

“AKP hükümetinin Kürtleri aldatmak ve oyalamak için yürüttüğü psikolojik savaş önemli oranda boşa çıkmış bulunuyor. Her ne kadar Antep olayıyla birlikte psikolojik savaşı tırmandırsa da Kürt halkı artık bu psikolojik savaştan etkilenmeyecek kadar bilinçlidir. Baskı o kadar yoğunlaşmış ve çirkinleşmiştir ki, Türk devletinin ve AKP hükümetinin gerçek yüzü tüm çıplaklığıyla açığa çıkmıştır. Bu gerçek Kürtlerin mücadelesini yeni bir evreye taşımıştır. Kürtler artık sadece mücadele etmeyle yetinmeyecek, mücadelelerini kendi özgürlük sistemini kurmakla iç içe yürüteceklerdir.

AKP hükümeti ve yandaş basını psikolojik savaş gereği pratikleştirdiği bazı şeyleri Kürt sorununun çözümü için önemli adımlar olarak göstermeye çalışmıştır. Dil ve kültür alanında kırıntı kabilinden bazı şeylerle Kürt halkının özgürlük mücadelesini durduracağını sanmıştır. Kürt halkı söz konusu kırıntıların çözüm için değil, çözümden kaçmak ve kültürel soykırımı sürdürmek için gündeme konulduğunu çok iyi görmüştür. TRT 6 açmakla ve seçmeli dersle Kürt sorununu çözmeyi değil, inkarcılığı ve kültürel soykırımı yeni koşullarda sürdürmek istemektedir.

Kürt sorununun çözümünü özde ilgilendiren hiçbir adım atılmamıştır. AKP'nin politikaları Türk devletinin kültürel soykırımı gerçekleştirme hedefini değiştirmemiştir. Hatta adım olarak ileri sürülenler kültürel soykırım amacının üstünü örtmek için kullanılmaktadır. Kürt sorununun esası Kürtlerin siyasi iradesinin ve kendi özyönetiminin tanınmasıdır. Bununla bağlantılı olarak Kürtçenin eğitim dili olması ve kamuda kullanılması çözümün olmazsa olmaz bir boyutudur. Bu ikisi birlikte gerçekleşmeden Kürt sorunu çözülmüş olmaz. Bu ikisi birlikte gerçekleşmeden kültürel soykırımdan vazgeçilmiş olmaz.

Kürt halkı artık bir halk olarak kendi kendini yönetmek istiyor. Siyasi egemenlik altında olmak istemiyor. Bugüne kadarki siyasi egemenlik sistemi Kürtleri yok oluşla karşı karşıya getirdi. Bu egemenlik altında kültürel soykırımı sürdürdüler. Bu nedenle Kürtler kültürel soykırımı durduracak, Kürtler üzerinde kültürel soykırımı düşünmeyecek bir demokratik Türkiye'yi hedefliyorlar. Bu da Kürtlerin kendi kendini yönetmesi, yani demokratik özerklikle sağlanır.

Kürtler artık egemenlik ve kültürel soykırım sistemi altında yaşamak istemiyor. Bu sistemden tamamen kopmak ve kurtulmak istiyor. Bir birlik olacaksa bunun bu sistemden kopuşla ve kendi özyönetimini kurmakla olacağını söylüyor. Duyguda, düşüncede, tutumda artık bu sömürgeci ve soykırımcı sistemden koparak kendi demokratik sistemi içinde özgürce yaşamayı arzuluyor. Çünkü Türk devletinin hiçbir kurumu Kürtlere ait olmadığı gibi, Kürtler için hiçbir meşruiyeti de kalmamıştır

Kürtler için soykırım sisteminin esası da mevcut eğitim sistemi ve okullardır. Bunlar Kürt çocuklarını eğitme değil, kültürel soykırıma uğratma mekanizmalarıdır. Soykırım değirmenleridir. Bu soykırım değirmenleri çalıştığı sürece Kürtlerin varlıkları tehlikededir. Bugün Kürt çocuklarının bu eğitim sistemine mecbur kılınmaları, bu okullara gitmenin zorunlu hale getirilmesi Kürtleri kültürel soykırıma uğratmak içindir. Okullara gitmek bu nedenle Kürdistan'da zorunlu kılınmıştır. Bununla yetinilmemiş, evlerinde Kürtçe konuşan çocuklar cezalandırılmıştır. 8 yıllık zorunlu eğitimin esas nedeni de yine Kürtleri daha fazla kültürel soykırıma uğratmak içindi. Yakın zamanda 4+4+4 biçiminde bile olsa zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması da yine Kürtleri soykırıma uğratmak içindir. Belki 4+4+4 eğitim sisteminden AKP-Fetullahçılar hükümetinin farklı beklentileri bulunsa da esas olarak Kürtlerin kültürel soykırımını hızlandırmak ve tamamlamak için 12 yıllık zorunlu eğitime geçilmiştir.

Bazı Kürtler “ne iyi, çocuklarımız okuyor” diyebilir. Ama ne pahasına olduğunu düşünmeden! Mevcut eğitimler Kürtlüğü bitirmek üzerine kuruludur. Aslında üniversiteye girme yarışı da kültürel soykırım sistemine girme yarışıdır. Tabii ki Kürtler de eğitim görmelidir, ama böyle olmamalıdır. Kürtler kendi dil ve kültürleriyle yetiştikleri okullarda okumalıdırlar. Türk eğitim sisteminde okumak bir meziyet değildir. Bu okullarda okumak Kürtlere bir şeyler kazandırmıyor, aksine çok kaybettiriyor. Bu okullarda okumamak, okumaktan bin kat daha iyidir. Bu okullarda okuyanların bir kısmı tabii ki Kürtlüklerini unutmuyorlar, Kürtlüklerini koruyorlar. Ancak kültürel soykırım sisteminin bu okullarca yürütülmesi ve derinleştirilmesi bunu anlamsız kılıyor. Çünkü Kürtlüğün esas kaynakları bu okullarda tüketiliyor. Bu açıdan mevcut kültürel soykırımcı okullara kesinlikle yeni bir bakış gerekir. Bu sistemin içinde lise ve üniversite bitirmenin, bu sistemin parçası olmanın bu kültürel soykırım sistemine hizmet ettiği unutulmamalıdır.

Mevcut eğitim sistemine ve okullarına yeni bir bakışla yaklaşmadan ne kültürel soykırımdan kurtulunur ne de özgürlük kazanılır. Bu nedenle mevcut eğitim sistemini boykot etmek ve bu temelde Kürtçeye dayalı yeni bir eğitim sitemi başlatmak çok önemlidir. Kürtler kendi özgülük sistemlerini kurarken işe ilk önce buradan başlamalıdırlar. Yoksa Kürt ana ve babalarının çocuklarını bu eğitim sisteminin okullarına göndermeleri kuzuyu kurda teslim etmek gibidir. Alın bu çocuklarımızı Türkleştirin, kültürel soykırıma uğratın demektir.

Bu açıdan bu yıl okulların açılmasıyla birlikte boykotu yüksek düzeyde gerçekleştirmek; ailelerin çocuklarıyla birlikte Milli Eğitim Müdürlüklerinin (il ve ilçe) önüne yürümeleri çok önemlidir. Bu boykotla tutum koymak; il ve ilçe müdürlüklerine yürüyerek anadilde eğitim istemek bu eğitim sistemine karşı güçlü bir duruş ortaya koymak olur.

AKP hükümeti isteyen ailelerin çocuklarına haftada iki saat Kürtçe dersi verileceğini açıkladı. Kürtçenin seçmeli ders olması Türkiye'nin diğer alanlarında olabilir, olmalıdır da. Ama Kürdistan ve Kürtlerin yoğun yaşadığı yerlerde anadilde eğitimin olması istenmelidir. Kürtler için olması istenmeli, seçmeli dersin yetmeyeceği vurgulanmalıdır. Hiçbir anadil seçmeli ders olamaz. Seçmeli ders, Kürt halkına ve Kürtçeye hakarettir. Okulların açılması vesilesiyle boykotun güçlü yapılması ve anadilde eğitim isteğinin yükseltilmesi bu yıl çok önemlidir.

Kuşkusuz anadilde eğitim yanında Kürtçenin kamusal alanda kullanılması da gereklidir. Türkiye genelinde Türkçe resmi dil olsa da Kürtlerin yoğun yaşadığı alanlarda Kürtçe de resmi dil olur. İsteyen kamuda istediği dili kullanır. Dünyanın tümünde şimdi uygulanan sistem budur. Bu sistem demokratik olmanın birincil ölçülerinden biri haline gelmiştir.

Bir dil eğitim dili olmadan asimilasyon ve soykırımdan kurtulamaz. Bu nedenle Başbakan’ın inkar ve asimilasyondan vazgeçtik sözü büyük bir yalandır, demagojidir. İnkar da, asimilasyon da, kültürel soykırım da devam etmektedir. Bugün Kürt var demek Kürtlüğü yeni koşullarda bitirmek için söyleniyor. Seçmeli ders asimilasyonu örtmek ve Kürtçeyi ortadan kaldırmak için gündeme konuluyor. Kültürel alandaki kimi yumuşamalar da son hızla sürdürülen kültürel soykırımın üstünü örtmek için yapılmıştır. TRT 6 ve üniversitelerde Kürtçe (bu ad hala kabul edilmiş değil) öğretilmesi gündeme geldiğinde İlker Başbuğ ve sözcüsü “tek millet olmayı –yani kültürel soykırımı- engellemeyecek her adım atılabilir” diyerek bunları neden pratikleştirdiklerini itiraf etmişlerdir. Toplumsal hakların reddi olan liberal demokratik çözüm (İlker Başbuğ böyle adlandırıyor) işte bugün Erdoğan’ın çözüm diye Kürtlere yutturmaya çalıştığı yeni kültürel soykırım sistemidir.

Kürtler yeni eğitim yılında okulları boykot ederek kültürel soykırıma karşı mücadeleyi yükseltmelidir. Her alanda kendi demokratik kurumlaşmasını ve özgürlük sistemini gerçekleştirmede adımlar atmalıdır. Bugün Rojava Kürdistan'da halk bunu gerçekleştiriyor. Kürtler eğitim, adalet, sosyal hizmet alanları başta olmak üzere kendi demokratik özerk sistemlerini kurmaya yönelmiştir.

Kuzey Kürdistan'da da Kürtçe eğitim sistemi kurulabilir. AKP yandaşlarının Kürtçe eğitim kabul edilse de gerçekleşemez sözleri demagojidir. Zaten sözde Kürt olan Hüseyin Çelik bile anadilde eğitim olsa da Kürtler çocuklarını göndermez diyerek anadilde eğitime nasıl yaklaştıklarını ortaya koymuştur. Kürtçe eğitim sistemi hemen kurulabilir ve Kürt anaları ve babaları da çocuklarını buraya gönderirler. Türkiye'de Türkçe eğitim sistemi zorunlu kılındığında bugün Kürtler içindeki kadar eğitim verecek öğretmenleri yoktu. Bu nedenle okuma yazma bilen herkesi eğitmen yapmışlardı. Bunlar üçüncü sınıfa kadar çocuklara Türkçe öğretiyorlardı. Şimdi Kürtler içinde ilkokul eğitimi verecek öğretmeler fazlasıyla bulunur. Eğer Kürtçe eğitim dili yapma kararı olsa sadece Maxmur’daki gençler bile böyle bir eğitim sisteminin başlaması için yeterlidir. En azından birinci sınıfta başlanır, dört yıl içinde ilkokul sistemi oturtulur. İkinci dört yılda orta, üçüncü dört yılda lise sistemi yerleşir. İstenirse Kürtçe eğitim sistemi bu yıl da başlatılır. Önemli olan niyettir. Çobanın gönlü olsa tekkeden süz çıkarır derler ya! Önemli olan zihniyet değişimi ve karardır. Bu olduktan sonra Kürtçe eğitim sistemi açısından gerisi çorap söküğü gibi gelir.” 


ANF

Suriye Krizinde Yeni Perde

Esad rejimine karşı Obama ve Cameron'un sert uyarıları ardından Fransa’nın sosyalist cumhurbaşkanı François Hollande, kendisinden önceki Sarkozy’nin savaş politikasını sürdürerek Suriye'yi askeri operasyonla tehdit etti. Fransa, eski sömürge ülkesi Suriye'ye müdahaleye öncülük yapıp geleceğinde söz sahibi olmak isterken, kimi askeri uzmanlara göre operasyon hava saldırısıyla sınırlı olacak.

1920'den 1946'ya kadar Fransızların yönetiminde kalan Suriye'de tarih tekerrür eder mi? Kolay görünmüyor. Libya’da savaşa öncülük yaparak, Kaddafi rejimini kanlı bir şekilde deviren Fransa, savaş sonrası Libya’nın içinde bulunduğu ağır durumla ilgilenmezken, bu kez Suriye’de Türk rejimiyle birlikte savaş çanları çalıyor. Libya’da Fransız ve İngiliz savaş uçaklarının bombardımanı altında hayatını kaybeden binlerce kişiden de, Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesinden sonra bahseden olmadı. Geriye eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin, “kanlı diktatör” ve “halkına düşman diktatör” olarak tanıtılan Kaddafi ile işbirliğinin belgeleri kaldı.

“Arap Baharı” olarak adlandırılan ayaklanma dalgasının sıçradığı Suriye'de ise değişimin başlama fişeği, 3 Şubat 2011'de İdlib kentindeki Esad rejimi karşıtı protesto gösteriyle atıldı. Ancak geçen aylar içinde Suriye'deki tablo, batılıların 'Arap baharı' tarihsel sürecin en kanlı sayfasına dönüştü.

Batılı ve Suriye muhaliflerinin kaynaklarına göre ülkede son 17 ay içinde öldürülen insan sayısı 20 bin insanı geçerken, hafta sonu uluslararası haber ajansları Daraja kentinde 320 kişinin katledildiğini bildirdiler. Şam yönetimi ve silahlı muhalif gruplar katliamdan dolayı birbirini suçlarken, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon Esad rejiminden açıklama istedi.

ASKERİ OPERASYON SEÇENEĞİ MASADA


Geçtiğimiz hafta ABD Devlet Başkanı Barack Obama ve İngiltere Başbakanı David Cameron'nun uyarısı ve tehdidine benzer bir açıklama dün Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande'den geldi. Suriye'nin kimyasal silah kullanması halinde, bunun uluslararası camianın askeri müdahale yapması için meşru bir neden olacağını vurgulayan Hollande, operasyon hazırlığı sinyali verdi.

Ülkesinin Esad rejiminin devrilmesi için Suriye'de tampon bölge kurulmasına ilişkin müttefikleriyle çalıştığını, ancak isim vermekten kaçınan Hollande, Suriye krizinin Ortadoğu'nun güvenliğini tehdit ettiğini savundu. Hollande, muhalefetten geçici hükümeti kurma çalışmalarını hızlandırmasını isterken, Paris hükümetinin öncelikli olarak uçuşa yasak bölgesinin ilan edilmesi sürecini hızlandırması bekleniyor.

UÇUŞA YASAK BÖLGE MÜMKÜN MÜ?

ABD ve İngiltere'nin ardından Fransa'nın da Şam yönetimini askeri operasyonla tehdit etmesi Suriye krizinin önemli bir aşaması değerlendiriliyor. Zira her üç ülke, özellikle de geçtiğimiz yıl Sarkozy'nin liderliğindeki Paris yönetimi Libya'da Kaddafi'nin devrilmesi operasyonuna öncelik etmişti. Sosyalist lider Hollande'nin de benzer bir rolü alması ihtimal dahilindeyken, operasyona biçimine yönelik seçenekler masada.

Fransa’nın uçuşa yasak bölgesi kağıt üzerinde “uygulanabilir” görünse de, uzmanlar pratikte bunun pek de kolay olmayacağı görüşünde. Zira, askeri açıdan da Suriye bir Libya değil. Beşar El Esad’ın ordusunun elinde 30 mm’lik namluları olan Pantsir-S1 gibi etkili sistemleri ve araçlar üzerine bile taşınan füzeleri bulunuyor. Yine 9K37 Buk M2E füzeleri de çok etkili olduğu belirtiliyor.

Suriye’nin hava savunma sistemine en açık örnek düşürülen Türk uçağı oldu. Uzmanlara göre Suriyeliler düşürmeden önce uçağı tespit edebildi, koordinasyonu sağladı ve ateş emri verdi.

Ayrıca 20'den fazla R-178K14 füze hazır tutulurken, Sovyet yapımı 70 kilometre menzili Luna-M “ 9M21” roketlerinden 18 kompleks, 70 kilometre menzilli isabet gücü daha yüksek olan Toçka 9M79 taktik roketlerden de 18 kompleks var. Bunların yanı sıra Korelilerin Sovyet roketlerini taklit ederek yaptıkları ve sonra bu ülkeye sattıkları 550 kilometre menzilli P-17 8K14 (Scud-B) roketlerinden 20 Kompleks bulunuyor. Şam’ın elinde kendi yapımı roketlerin yanında “Grad” ve “Urgan” kompleksleri var, ki bunlar kimyasal başlıkları taşıyabiliyor.

"SURİYE, IRAK'A BENZEMEYECEK"

Perşembe günü bakanlar düzeyinde Birleşmiş Milletler Suriye gündemiyle toplanmaya hazırlanırken, batılı güçlerin öncelikle uçuş yasak ve Şam'a ambargo kararını çıkartmaya çalışması bekleniyor. İkinci aşamada en güçlü ihtimal hava saldırısıyla Şam yönetiminin 'stratejik' noktaları vurulması yer alıyor. Askeri ve güvenlik uzmanlar ise kara operasyonu ihtimalini zayıf buluyor.

Batılı güçlerin Afganistan ve Irak'taki müdahalelerden ders çıkardığını düşünen ve bundan dolayı Fransa ile İngiltere'nin kara operasyonuna kalkışmayacağını öngören Bonn Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nden Thomas Speckmann, her iki ülkenin Libya ile birlikte yeni bir doktrini de hayata geçirdiğini savundu.

Alman Die Welt gazetesi için Suriye krizini analiz eden Speckmann, bir yandan her iki ülkenin eski sömürgelerine döndüğünü, diğer yandan da ABD'nin Irak ve Afganistan'daki gibi bir role sahip olma niyetinde olduklarını belirtti. Speckmann'e göre artık yabancı güçlerinden karadan işgal etme dönemi bitti.

Ancak hava operasyonun da Libya'dan farklı iç dinamiklere sahip olması, Rusya ve İran’ın etkisi, bölgedeki Kürt faktörü, Türkiye ile komşuluk, Batı destekli silahlı gruplar, hatta Esat ordusu gibi katliamlara karışmaları, Suriye'nin sadece batı için değil dünya siyaseti için de yeni bir tecrübe olacağını şimdiden haber veriyor.

ŞAM: ŞİDDETİN YÜZDE 60’INDAN TÜRKİYE SORUMLU

Öte yandan Suriye’deki katliamlar ve şiddetlenen savaşta Baas rejiminin onlarca yıldır yürüttüğü baskıcı uygulamaların yanı sıra, ondan daha az baskıcı olmayan rejimlerin rolü tartışma konusu yapılmıyor. BM’nin açık bir şekilde savaş suçu işlemekle suçladığı silahlı grupların bu savaşı aldığı siyasi, asker ve ekonomik destekle yürüttüğü unutuluyor. Bu durumda işlenen suçlardaki Batı ve Türkiye-Katar-Suudi Arabistan üçlüsünün ortaklığı sorgulama konusu yapılmıyor.

İngiliz Independent gazetesinin deneyimli Ortadoğu muhabiri Robert Fisk’e konuşan Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Suriye'deki krizin asıl sorumlusunun ABD olduğunu savunurken, şiddetin yüzde 60'nın kaynağının ise, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan olduğunu söylüyor.

BÖLGESEL SAVAŞ TEHLİKESİ

Suriye’ye yönelik olası bir askeri müdahaleyle savaşın tüm bölgeye yayılacağı yönünde ciddi endişeler var. Özellikle Lübnan’da Sünni ve Alevi mahalleler arasındaki çatışmalar savaşın sınırların dışına çıktığını gösteriyor. Bu da beraberinde öngörülmez sonuçları doğurabilir.

Batı ve Ankara destekli silahlı gruplar ile baskıcı Şam rejimi arasındaki savaşta, askeri müdahale tamtamları yükselirken, olası bir müdahalenin türü, kapsamı ve yol açacağı sonuçlarını şimdiden kestirmek güç görünüyor. 


ANF

Devrimci Halk Savaşı, Kendi Sistemini İnşa Etme Gücüdür

Ekin DORŞİN

Demokratik modernitenin sistem olarak inşa edilmesi bu saldırıların önüne geçecek gücü oluşturmak demek oluyor. Devrimci halk savaşının gelişimi ve derinleşmesinin ekseni de bu doğrultuda Önderliğimizin özgürlüğü olmalıdır.

İnsanlık tarihi sürekli iki zıt (devletçi-iktidarcı ve komünal) güçlerin mücadelesi ile birlikte ilerlediği bir gerçektir. Sistemlerin hangisi zihniyetini, kurumlarını ve bu kurumlarını işlevselleştirdiği oranda toplumsal tarihsel yapıda geçerli olmuştur. Üstünlük kazanımı da daha çok zihniyet ve kurumlaşmanın sağlanması ile birlikte sağlanmıştır. Birçok halk devrimi bu esaslara bağlılık sonucu olarak gerçekleştirilmiştir. 

Kürdistan gerçekliğinde yüz yıllardır sürekli iktidarcı egemen güçlere karşıt bir direniş içerisinde olduğumuz bir gerçektir. Özellikle Cumhuriyetin gelişimiyle Kürtlere hiçbir biçimde insani bir yaşam imkânı tanınmamıştır. Ne kadar isyan, direniş, fedakârlık gösterilmişse ve bedeller verilmiş olsa da yöntemlerin doğru uygulanmaması bizleri katliamlarla karşı karşıya bırakmış, istenilen sonucu elde etmemizi engellemiştir. Bu yenilgiler özgürlük umudunu, inancını bizlerde zayıflatmış olduğu gibi gerçekleşen yönelimler öz değerlerimizden kopmamızı da getirmiştir. 

Reel sosyalizmin gelişimiyle gerçekleşen birçok halk devrimi, Önderliğin ortaya çıkışı ve PKK’nin öncülüğü Kürtler için yeni bir umut ve mücadele kapısı aralamıştır. Birçok ülke gibi sömürge altında bulunan ülkemiz açısından Ulusal Kurtuluş Mücadelesi vermek en doğru yöntem olarak görülmüştür. Özgürlüğünü, kimliğini, dilini yitiren Kürt halkı bu yeni umut ışığıyla yola koyulmuş, küçük bir grupla başlayan bu diriliş mücadelesi, kurtuluş mücadelesine evirilmiştir. Binlerce milyonlarca kişinin desteğiyle, iktidarcı güçlere karşı Ortadoğu’nun öncü gücü olunmuştur. 

Önderlik öncülüğünde inşa edilen Özgürlük Hareketi toplumsal yapıya nüfuz ettikçe, sadece ulusal kurtuluş hareketi olarak toplumun sorunlarına yanıt olunamayacağını fark edilmiştir. Bu fark ediş doğrultusunda, ulusal varlık sorunu çözülmeye çalışılırken toplumun farklı varlık sorunlarına da çözüm geliştirilmeye çalışılmıştır. Toplumsal gerçeklik düzleminde yaşanan sorunların hakikatle bağı kurularak tanımlanmaya çalışıldıkça, çözüm yöntemleri de yeniden ele alınıp, değişimlere gitmiştir. Çünkü kapitalist modernite toplumsallığı bozarken sadece ulusları egemenlikleri altına alarak bu bozulmayı sağlamadılar. Toplumun tüm ahlaki ve politik değerleri kapitalist modernitenin kar ve sermaye denklemi içerisinde ele alınmıştı. 

Bu gerçeklikler doğrultusunda Özgürlük Hareketi, bir ulusal kurtuluş hareketi olmanın ötesine taşınmış ve toplumun saldırı altındaki tüm değerlerini yeniden gün ışığına çıkmasını sağlamıştır. Toplumun ahlaki ve politik değerlerini ortaya çıkarma mücadelesi uzun süreli bir mücadele olduğu gibi bu değerleri var kılıp, koruma ve geliştirme mücadelesi de uzun süreli bir mücadeledir. Her şeyden öte bu uzun süreli mücadelenin yöntemlerinin de moderniteden arınmış, onu doğru bir yönden eleştirmek de gerekli. Çünkü şimdiye kadar gelişen sistem karşıtı güçlerin mücadeleleri karşıt olmalarına rağmen modernitenin oluşturduğu yol ve yöntemlerin çok da dışına çıkamayan bir düzlemde gerçekleştirildi. Dolayısıyla karşıtlık olmaktan çıkarak farkında olarak ya da farkında olmayarak liberalizmin önemli bir mekanizması haline dönüşmelerine neden olmuştur. 

Sistem karşıtı güçlerin tarihleri ele alındığında görülecektir ki modernitenin inşa ettiği yöntemlerle mücadelelerini geliştirmişlerdir. Böylece onların vardıkları yerlerden başka yerlere varamamışlardır. Mutlaka ortaya çıkardıkları önemli tarihsel değerler vardır. Fakat geldiğimiz tarihsel aşamada başarılı olamadıkları da göz ardı edemeyeceğimiz bir gerçekliktir. Buradan da anlaşılacağı kadarıyla toplumsal tarihsel inşanın bize anlattığı önemli bir gerçeklik de mücadelelerde kullanılan yöntemlerin amaçla buluşmada belirleyici olduğudur. Yol ve yöntemler ne kadar ahlaki ve politik toplum hakikatine ulaştıracak doğrultudadır? Bu yöntemler neleri ortaya çıkarabilecek özellikler taşıyor? Toplumun ahlaki ve politik niteliğini geliştirip, koruyabiliyor mu? Eğer bu sorulara özgürlük eğilimini güçlendirecek ve koruyacak temelde yanıt verebiliyorsak doğru yol ve yöntemlerle oluşuyoruz demektir. Tabi değilse toplumun özgürlük umutlarını yerle bir edecek bir pozisyonda ve değerde olduğumuz gerçekliğindeyizdir. 

Şimdi bu soruların çokça sorulduğu bir düzlemdeyiz. Kapitalist modernite çok yönlü olarak sorgulanıyor. Bu sorgulamalar karşısında kapitalist modernite saldırılarına her günkünden daha fazla saldırılarla karşıtlarını yok etme girişiminde. Kapitalist modernist güçler toplumun inşa ettiği tüm değerleri yerle bir etmeye çalıştığı, kriz yönetimleri oluşturduğu ve bu yönetimler dur durak bilmeden her an zihinlere tecavüz ettiği bir aşamadayız. Topyekûn saldırının geliştiği böylesi süreçler Topyekûn Savunma yürütülmeli. Fakat bir taraftan savunma ve direniş yürütülürken diğer taraftan asla daralmalara izin vermeyen tutumlar içinde olmak gerekir ve bu zorunlu bir ihtiyaçtır. Bu nedenledir ki Önderliğimiz içinde bulunduğumuz süreci 4. Hamle süreci olarak tanımladı ve bu hamle sürecinin temel görevlerinden biri de “Devrimci Halk Savaşını” geliştirmektir. 

Tabi burada şunu da belirtmek önem taşıyor. Toplumsal tarihsel inşada öncülük yapan kadınların, kendi değerlerine daha güçlü sahip çıkması ve geliştirmesi gerekir. İçine düşülen tarihsel hataların ve yetersizliklerin gerçekliğini ortaya çıkartarak, ahlaki ve politik toplumun savunuculuğunu yapabilmektir. Sadece savunma pozisyonunda kalmak yerine ahlaki politik toplum kurumlaşmalarına giderek sistem oluşturmak durumundayız. Kapitalist modernitenin sızdığı tüm alanlarda zihniyeti sorgulamak ve kurumlaşmalara gitmek sistemin kriz yönetimlerini zorlayacağı gibi sistemin kendisini de zorlayacaktır. Özgürlük mücadelesini yürüten kadınlar olarak şunu çok iyi biliyoruz ki zihniyetimizi sorgulamadan sistemimizi oluşturamayız. Sistemimizi sorgulamadan da zihniyetlerimizi yeniden ele alamayız. Çünkü sistemler zihniyetlerin iz düşümleridir. 

Bahsettiğimiz sistem sorunları mutlaka uzun süreli bir mücadele seyri ile inşa edilebilir. Fakat yukarıda da ifade ettiğimiz gibi kapitalist modernitenin içinde bulunduğu dönem kriz dönemidir. Özellikle Ortadoğu coğrafyasında sistem krizi daha da yoğunlaşarak devam ediyor. Kriz yönetimleri bölgeyi denetim altında tutabilmek için sürekli yeni politikalara gitme, yeni modeller oluşturma çabası içerisinde. Bu çabalar sistemin zirvedeyken aynı anda düşüşü de yaşadığının bir göstergesi oluyor. Belki bu düşüş üzerine birçok örnek verilebilir. Fakat inanıyoruz ki herkes kendi günlük yaşadığı politik gerçekler ile bu durumun çok yoğun farkındadır. Krizin derinleşerek devam etmesi uzun sürmeyecektir. Krizli ortamın derinleştiği böylesi süreçlerde sistem kendisini değiştirmeyle yüz yüze kalacaktır. Başta da belirttiğimiz gibi, bu değişimin ne yönde evirileceğini ise savaşan güçler belirleyecektir. Yerimizde durmak, izlemek, direnenler mutlaka kazanacaktır demekle bu eğilim halklardan yana gelişmeyecektir. Boşluk affetmeyen kapitalist modernite, kendisini çok yönlü geliştirmeye çalışırken, özgürlük eğilimini temsil ettiğini iddia eden güçler böylesi süreçleri çok aktif karşılamak ve yaşamak durumundadırlar. Devrimci Halk Savaşının temel gerçekliği de burada yatıyor. 

Önderliğimiz toplumsal tarihin oluşturduğu tüm demokratik ve komünal değerleri ortaya çıkarırken üzerine büyük bir emekle kendisinden kattıkları ile inşa çalışmalarını güçlendirdi. Kadının toplumsal hakikatini ortaya çıkarma çabasını ise büyük bir özenle gerçekleştirme çabası içerisinde. Dolayısıyla kapitalist modernist sistemin Önderliğimiz üzerindeki saldırısı da daha fazla yoğunlaşarak devam ediyor. Bu saldırıların önüne geçmek Önderliğin dile getirdiği yaşam sisteminin inşa edilip, toplumsal yapıda geliştirilmesidir. Demokratik modernitenin sistem olarak inşa edilmesi bu saldırıların önüne geçecek gücü oluşturmak demek oluyor. Devrimci halk savaşının gelişimi ve derinleşmesinin ekseni de bu doğrultuda Önderliğimizin özgürlüğü olmalıdır. Önderliğimizin özgürlüğü demek aynı zamanda kapitalist modernist güçler karşısında demokratik modernist güçlerin hem zihinsel hem de yapısal olarak devrim gerçekleştirmenin önemli bir adımı demektir. Bu konuda geriye çeken yaklaşımlar içerisine girmek Kürdistan’da gelişen serhildanların içine düştükleri yetmezliklerin tekerrürü anlamına gelecektir. 

Böylesi bir süreçte her türlü söylem ve eylemlerimiz bir halkın kaderini bağladığı gibi Önderliğimizin içinde bulunduğu koşulları da belirleyecektir. Özelde Kürdistan kadınları olarak bu sürecin hem zihinsel hem de kurumsal yapılanmanın öncülüğünü yapmak Önderliğimizin özgürlüğüne her günkünden daha yakınlaşmayı getirecektir. Birde Kürdistan gerçeğinde hiçbir serhildan sürecinde kadının bu kadar güçlü örgütlü bir gelişimi yaşanmamıştı. Dolayısıyla böylesi bir farkla önemli avantajlar içerisindeyiz. Diğer bir avantaj ise Önderliğimizin çok güçlü deşifre ettiği kapitalist modernite gerçeğidir. Çözümlemesi yapılmış, deşifre edilmiş bir sistemle mücadele, el yordamıyla aramaktan çok daha güçlü avantajları doğurur. Yapılması gereken bu gerçeği fark edip, anlama kavuşturup, eylemleştirmektir. Eylemleşen anlam derinleşip, yeni anlamlara doğru yol alacaktır. Bu avantajlı konumdayken, gerisinde duruş içerisinde olmak, mücadelenin her bir ferdi açısından altından kalkılamayacak tarihsel sorumluklarla bizi karşı karşıya getirecektir.