28 Nisan 2012 Cumartesi

Anti-Kapitalist Müslüman Gençler:‘Allah'ın Sesi Ekmek ile Ayrılmış’

Anti-kapitalist Müslüman Gençler, 1 Mayıs günü Taksim'de Türkçe, Kürtçe, Ermenice ve Arapça, “Kölelere özgürlük” diyecekler.

Bu yılki 1 Mayıs'ın ilklerinden biri de Anti-kapitalist Müslüman gençlerin Taksim'deki 1 Mayıs buluşmasına katılması olacak. Muhafazakarlığın ve İslam'ın merkezi olarak kabul edilen Fatih'ten, Batı modernizminin ve solun merkezi olarak kabul edilen Taksim'e yürüyecekler. En temel sloganları ise, Kur'an-ı Kerim'deki Beled Suresi'nin Fekku Ragabe ayeti olacak: Kölelere özgürlük. Bu taleplerini, Türkçe, Kürtçe, Ermenice ve Arapça dillerinde yazacaklar.

Kadınlı erkekli yoğun bir biçimde 1 Mayıs çalışmalarını sürdüren antikapitalist Müslüman gençlerden Zeynep Duygu, Zeynep Tekiner, Muhammed Cihad Ebrari, Kadir Bak, Kadir Kaçan, Mem Aslan ve Hasan Musevi Fatih'te çalışmalar için kullandıkları büroda sorularımıza yanıt verdi.

* İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs'a “Antikapitalist Müslüman Gençler” olarak katılacağınızı duyurdunuz. Bu bir ilk. Neden katılıyorsunuz?

Muhammed Cihad Ebrari: Bizler daha önce bireysel olarak 1 Mayıs'lara katılan insanlarız. Ancak ilk kez antikapitalist Müslüman gençler olarak katılacağız. 1 Mayıs bizim için emek, adalet ve özgürlüğün savunulduğu günlerden biri. Taksim Meydanı'nı da bu talepleri dile getireceğimiz bir meydan olarak gördüğümüz için ve Müslümanlar olarak emeğin, adaletin, özgürlüğün savunulduğu her yerde olmamız gerektiğine inandığımız 1 Mayıs'a katılacağız. Aslında bu bizim için gecikmiş bir karar olduğunu söyleyebilirim.

ALLAH'IN SESİ EKMEK İLE AYRILMIŞ


Kadir Bak: Müslüman gençlerin kendilerine referans aldığı kaynaklardan birisi Kur'an-ı Kerim. Diğeri İslam tarihinde ezilenlerden yana olan, hakkını arayan tüm direniş dinamikleri. Biz emeğin, ekmeğin ve irfanın bir arada akıp geldiği bir tarihin kodlarını takip ediyoruz. Ama bu özelde, 80 yıldır, genelde 280 yıldır Batılılaşma baskılarının ekseninde İslamın ulvi sesinin ezilenler cephesinden ayrıldığını ve kopartıldığını görüyoruz. Buradan yola çıkarak, başta tevhidin tüm peygamberlerinin, tüm devrimcilerin, ezilenlerin yanında olan tüm erdemli çığlıkların toplamı olarak, günümüzün 21. yüzyılında o sesi bir araya getirmek istedik. Bunu bir sorumluluk olarak üstlendik.

1 Mayıs, ne yazık ki Müslümanlardan, kendilerini “Müslüman, muhafazakar, dindar, inanan” diye tanımlayan kitlelerde, uzaklaştırılmıştır. Aynı şekilde muhafazakarların da kendilerini içinde hissetmediği bir alandır. Burada sosyolojik bir problem var. Biz bu problemin ortasına girdik ve dedik ki; Allah'ın sesi, ekmek ve yoksulla, ezilen insanların hak arayışları ile ayrılmış. Buna “dur” demek istedik. 1 Mayıs'a katılmayı, hem kendi şahitlik görevimizin gereği olarak, hem de sosyalist dünyaya ve Müslüman dünyaya bir çağrı olarak görüyoruz.

KARANLIK HAYALETİN OTORİTESİNİ KIRMAYA ÇALIŞIYORUZ
*Bu söyleminiz, Müslümanlar arasında karşılık buluyor mu?

Kadir Bak: Bizim üzerinde kendimizi bulduğumuz ve altını doldurmaya çalıştığımız söylemin, İslam tarihi ve ondan önceki tevhit dinleri tarihi boyunca karşılıkları var. Günümüzde ise, şu an “abdestli kapitalizm” diye tabir ettiğimiz ve muhafazakarların üzerine çöken karanlık bir hayaletin otoritesini kırmaya çalışıyoruz. Aynı şekilde sol, sosyalist dünyanın aydınlanmacı ve laiklikten beslenerek almış olduğu din düşmanlığının otoritesine de aynı şekilde karşı çıkmış oluyoruz.

* 1 Mayıs günü kortejinize nasıl bir katılım bekliyorsunuz?

Kadir Bak: Sayısal olarak sosyal medya verilerini söyleyebiliriz. En az 200 en fazla 600'ün üzerinde bir katılım bekliyoruz. Emeğin mücadelesinden kopmuş muhafazakar dünyanın otoritesi ile dini aydınlanmacı, laik zihniyetle okuyan solun zihniyetinin otoriteleri arasında konuştuğumuz için sesimiz bugün zor anlaşılıyor. Biz Allah dediğimizde sol dünya bunu “gericilik, feodalite, cemaat ve Amerika” diye okuyor. Ekmek dediğimiz zaman bunu muhafazakar dünya da “sosyalizm, komünizm, kafirlik, sekülerizm ve profanizm diye okuyor. Bu otoriter algıların arasında biz bu vicdani ve saf sesi insanlara ulaştırmaya çalışıyoruz. Ne kadar karşılık bulacağını göreceğiz.

MÜSLÜMANLARIN KUR'AN İLE BAĞI KESİNTİYE UĞRADI
* 1 Mayıs'a katılmak için gecikmediniz mi? Neden?

Kadir Bak: Özelde 80 yıl, genelde 280 yıldır Türkiye'de Müslüman olarak kendilerini tanımlayan insanların Kur'an'la olan bağları ciddi anlamda kesintiye uğradı. Bunun bir sebebi, toplumsal. İkincisi ise; Kemalist laik zihniyetin dini düşman olarak görmesinden kaynaklandı. Kur'an'ın ayetlerine yöneldiğimizde, ezilenin sesi ile karşılaştığımızda ve “bunu insanlar neden görmedi” diye sorduğumuzda, insanların ya karşılarında Batıcı, aydınlanmacı zihniyet taşıyan solu ya da iktidar ve tahakküm araçlarını bulduklarını gördük. Onların Kur'an'la buluşmasını engelledi. Ayrıca Müslümanlar bir türlü kendileri olamadılar. Sağ-sol süreçlerinde birbirlerine düşürülmüş bir halkın çocukları hangi arada Kur'an-ı Kerim'in Bele Süresi'ni açıp, Fekku Ragabe'yi bulup, direnişleri gördükten sonra, “İslam'ın istediği adalettir, emektir” noktasına gelecekti. Ama gelemediler. Onları savunma amaçlı söylemiyorum ama sosyolojik durumu bu.

KENDİMİZİ YENİ BULUYORUZ

İkincisi din algımızı, Ehl-i Sünneti ve'l-Cemaati Eşari ve Mürciye kollarından devraldık. Sürekli olarak kaderci ve aciz varlıklar olarak kendini düşünen süreçten bunu devraldık. İnsanın kendisi bir türlü bu söylem içinde özne olamadı. Müslümanlar gerçek vicdanın ve adaletin sesi ile bulaşamadılar. Buluşamamaları biraz kendilerinden biraz sistemden kaynaklandı. Bizim dönemin gençliği bunun imkanlarını buldu. Solu, sağı, Marksizmi, Batı düşünce tarihi, doğu düşünce tarihi, dinler tarihi okuduk. Gördüğümüz şu oldu, bizim büyüklerimiz bu mevzuyu anlayabilecek ne zamana ve şartlara sahiplermiş ne de sosyolojik olarak bilinçsel seviyeye. Emekliye emekliye gelen sosyolojik bir süreç var, biz de bu sürecin devamıyız. Bugüne kadar neden 1 Mayıs ve emek mücadelesi görülemedi, diye sorgularsak... Dindarın zihninde o kadar korkutucu ve ürkütücü bir algı var ki. 1 Mayıs'a katılırsa, kafir olacağını düşünen insanlar var. Sosyolojik olarak kendimi içinden geldiğim İslamcı gelenekte, geç kalmış ve suçlu görmüyorum. Bilakis sistemden yakamızı ancak yeni kurtarabiliyoruz. Kendimizi yeni bulabiliyoruz.

ETİKETLER ÇIKTIĞINDA GERİYE İNSANLIK KALIR


Kadir Kaçan: 1 Mayıs'la ilgili olarak dışarıdan bize gelen tepkiler ise, "Tam zamanında başladınız" şeklinde. Bizler uzun süredir kendi sorgulamalarımızı yapıyoruz. Ben Mardinli bir Kürdüm. 'Sen Müslüman mısın, sosyalist misin?' sorusu ile çok karşılaştım. Bunu sormaktansa, ortak paydalar üzerinde gidilseydi, etiketlerle uğraşmayacaktık. Bütün etiketleri çıkarttığımız zaman ortaya saf bir şey kalır; insanlık. İnsanlıkta bizim argümanımız din, sizin argümanınız sosyal bilimler olabilir. Bunun çok önemi yok bence. Fatih'ten Taksim'e köprü olacaksak, bunların hiçbirinin önemi yok, tek bir şeyin üzerinde duralım; insanlık ve insanlığın yegane temeli paylaşım.

MÜSLÜMANLAR SİLKELENMELİ


Muhammed Cihad Ebrari: Bence Müslüman toplumu aklamaya çalışmak doğru değil. Türkiye özelinde ve son 80 yıl ile sınırlandırmak da doğru değil. Bu çok geniş ve derin bir konu ama kısaca şunu söylemek istiyorum. Müslüman toplum, kesinlikle ve kesinlikle sorumludur. Türkiye kapsamında konuşursak, Kürt sorunu, Aleviler, Ermeniler, kadın sorunu konusunda asla ve kat'a hiçbir gerekçeyi mazaret olarak kabul etmiyorum. Müslüman toplum, kendine gelmeli, silkelenmeli ve bu sorumluluklarını bir an evvel yerine getirmelidir. Müslüman toplum, duyarsız, inançlarının gereğini yerine getirmiyor. Yollarında olduklarını iddia ettikleri peygamberlerin vermiş oldukları mücadelenin binde birini göstermiyorlar.

Mem Aslan: Kürt kardeşlerimiz, Ermeni kardeşlerimiz ölürken, sessiz kalamazsın. Çünkü, kabul ettiğin kitap, önder aldığın kişi zulme sessiz kalmadı. Müslümanların bunlara sessiz kalmaması, direniş göstermesi gerekiyor.
Muhammed Cihad Ebrari: Neden geciktik, sorusunun yanıtına bir ek yapmak istiyorum. Bu ne Türkiye ile ilgili 80 senelik, ne de 280 senelik bir mesele. Ali Şeriati'nin kavramlaştırdığı gibi "dine karşı din mücadelesi" vardı. Binlerce senelik bir mücadeledir. Sömürücülerin dini bir afyon ve silah olarak kullandığı bir yüzü vardır. Dinin bir de, özü dediğimiz, peygamberlerin mücadelesini yürüttüğü, emek, adalet, özgürlük, eşitlik ve barış mücadelesi vardır. Her zaman, egemenler tarafından kullanılan dinin afyon yüzü, bastırmıştır. Şu an yaptığımız çalışmaları baskılar altında yapıyoruz. Peygamberler de bu şekilde yaptılar. Tarih boyunca bir çok örnek olmasına rağmen, günümüzde bu isimlerin bilinmemesinin nedeni de, egemenlerin kullandığı din algısıdır.

Hasan Musevi: Alevi sorunu ya da Kürt sorununa karşı Müslümanların ses çıkarmamış olmalarını, masum ifadelerle geçiştiremeyiz. Türkiye'de Müslümanlar, Cumhuriyet ile beraber her zaman orta burjuvaziliğe oynadı. Son 30 yılda, orta burjuvaziye tamamen yerleşti. Orta burjuvazi neyi temsil eder? Büyük burjuvazini yerine geçmenin her gün hayalini kurar. Bu nedenle sisteme karşı bir başkaldırıyı gerçekleştirmez. En fazla kendi kurumlarına bağışlar yapar.

KADINLARIN ÖZGÜRLÜĞÜ VE EŞİTLİĞİNİ İSTİYORUZ
* Antikapitalist Müslüman gençler olarak, 1 Mayıs'ta dile getireceğiniz talepler neler olacak?

Zeynep Tekiner: Ana talebimiz, Beled Suresi'nin Fekku Ragabe ayeti, "Kölelere özgürlük" olacak. Adalet, özgürlük ve eşitlik istiyoruz. "Asgari ücret azami köleliktir" demek için Taksim'de olacağız. “Kürt halkının talepleri taleplerimizdir” demek için 1 Mayıs'a gidiyoruz. Ayrıca erkekçiliğe, erkek egemenliğine karşı, bedeni metalaştıran, kişilikleri değil dişilikleri kimlikleştirilen, kapitalizmin ve tarih boyunca tüm sömürü düzenlerini en etkili silahlarından biri olarak kullanılan, din, örf, töre adına hakları ellerinden alınan ve yok sayılan kadınların özgürlüğü ve eşitliği için orada olacağız. Tutuklularla dayanışmak için, zorunlu askerliğe hayır demek için 1 Mayıs'a katılıyoruz. Halkın ve hakkın sesini yükseltmek için orada olacağız.

BARIŞ KÖPRÜSÜ OLUŞTURACAĞIZ
* Fatih'ten Taksim'e yürüyorsunuz... Neden böyle bir güzergah?

Zeynep Duygu: Bir köprü oluşturmak, bütün mahalle duvarlarını yıkmak ve "artık yeter" demek için böyle bir güzergah seçtik. Fatih, İslam'ın bir simgesi gibi duruyor. Şimdiye kadar birbirine dokunmayan, ama birbirine karşı ön yargı oluşturan, birbirini ötekileştiren insanlarız. Ama bu tablo egemenleri mutlu ediyor. Bu tablonun değişmesi gerektiğini düşünüyoruz. Egemen sınıflara karşı birleşilmesi gerektiğini düşündüğümüz ve ön yargıları yıkmak istediğimiz için, Fatih'ten Taksim'e yürüyoruz. Bir barış köprüsü oluşturacağız. Hiçbirimiz birimizden farklı değiliz. İkimizin de bir işçi hayatını kaybettiğinde canı yanıyor. Madem öyle hep birlikte bütün duvarları yıkalım. Eğer bir kavga olacaksa, bu ezen ile ezilenin kavgasıyla, biz ezilenin yanındayız.

ANF NEWS AGENCY

27 Nisan 2012 Cuma

Aziz Nesin'in 1 Temmuz 1993 Tarihinde Sivas'ta Yaptığı Konuşmanın Tam Metni

Hepinize saygılarımı, sevgilerimi sunarım. 

Mahdum Kuli adında bir Azeri yazar var. Onun 100. doğum ya da ölüm yıldönümünde bir jübile yapılıyor Bakü’de. Nazım Hikmet’i de çağırıyorlar elbette. O toplantıya gidiyor. Ama Mahdum Kuli hakkında hiçbir bilgisi yok. Toplantıdan önce, resmi toplantıdan önce çağrılı yazarlar kendi aralarında konuşurlarken Nazım sık sık Mahdum Kuli hakkında bilgiler edinmeye çalışıyor. Ve her konuşmacıdan en canalıcı noktaları saptıyor. 

Ve ilk konuşmacı kendisi olduğu için orada öğrendiği Mahdum Kuli hakkında bilgileri dinleyicilere anlatıyor. Fakat dinleyicilerden Mahdum Kuli hakkında en canalıcı noktaları öğrendiği için, onları söylüyor. Zaten daha önceden başka bilgisi yok. Öbür konuşmacılara aşağı yukarı önemli söyleyecek bir şeyler kalmıyor böylece. Yalnız yanlış bir şey yapıyor. Türkçe’de “Mahdum” adı olmadığı için, Mahdum yani “oğul” adı olmadığı için, konuşmasında Mahmut Kuli diyor. Ve Mahmut Kuli’nin, dünyada olmayan Mahmut Kuli’nin hayatını anlatmış oluyor. Şimdi ben, Pir Sultan Abdal için buraya konuşmaya gelirken aynı durumda idim. Elbette Pir Sultan Abdal’ı genel olarak, bir aydın olarak biliyorum tabii, ama bu konuşmaya hazırlıklı gelmem gerekirdi. 

Ben programı da bilmiyordum doğrusu. Onun için başka çarem yoktu, kitap aramaya kalktım. Tam buraya geleceğim gün, havaalanında, sağa sola bakarken kitap yerine daha değerli olan Asım Bezirci ile karşılaştım. Aman dedim, bana bir Pir Sultan Abdal kitabı; hemen çantasından çıkardı, kendi kitabını bana verdi. 

Ben de Nazım gibi, yalnız tabii “Mahmut Kuli” demek koşuluyla Pir Sultan Abdal hakkında onun kitabından öğrendiğimi kendi eski bilgilerime dayanarak sizlere aktarmak istiyorum. Önce Pir Sultan Abdal, bu Abdal adı nereden geliyor? Kitapta yazılı değil, ama ben de henüz bilmiyorum. Etimolojik olarak “Abdal” sözü gezgin dervişlere verilen bir ad, ama çok aptal var, bizim öbür aptallar gibi değil, yüzde 60 aptallar gibi değil…

14 yaşımdaydım. Babam beni Cafer Ağa, Kadıköy’deki Cafer Ağa camisine götürürdü. Bir Cuma günü, demek 14 yaşımda olduğuma göre 64 yıl önce orada imam, hutbeden sonra vaaz ederken, bu abdal konusuna değindi. Onun yorumuna göre, ki ben bugün katılmıyorum ama bir yorumdur. Bimiyorum siz ne düşünüyorsunuz bu abdal sözü için, etimolojik anlamda nereden geldiği konusunda. “abdal” dedi “Ab-ü Dil’dir; Ab-ü Dil, gönlü su gibi akan anlamına gelir. Oradan doğmuştur, oradan yayılmıştır. Bu sözcük ya da deyim” demişti. Ben hala ona da inanamıyorum. 

Gönlü su gibi akan Ab-ü Dil’den abdal olduğu lafına inanmıyorum. Tıpkı şey gibi; bu bizim maydanoz midenovdan gelir, pırasa pürhasadan gelir gibi kaynakları hep Arapça’ya, Farsça’ya bağlamaktan gelen bir yorumdu. Ama böyle; bugün de ben henüz bilmiyorum, tabii içinizde bilenler vardır, niçin bu abdal sözü giriyor, “ab-ü dil” doğru mudur, değil midir bilemiyorum, ama doğruluğuna pek inanmıyorum. Bana göre Pir Sultan Abdal’ın iki büyük özelliği var. Asım’ın kitabında 4 ağırlık gösteriliyor. Ama en önemli ağırlığı propagandacı olması, ki Asım buna katılmıyor, ama bana göre bir propagandacı. Ve iyi bir şairin ve iyi bir yazarın başlıca özelliği bulunduğu toplumun ve koşulların propagandasını, ilerici propagandasını yapmasıdır. Ancak bu propagandayı nasıl yaparsa iyi bir şair olabilir. 

Sanat va estetik değeri ağır basan propaganda olursa; yoksa alt propaganda olursa o kupkuru bir şair demektir. Propaganda şairidir, çünkü Türkiye İşçi Partisi bile kuruluşundan sonraki ilk Meclis’e 15 miletvekili gönderdiği zamanki toplantılarında, ev toplantılarında, özel toplantılarında, özel toplantılarında bile “gelin dostlar bir olalım ve tevekketül Taala Allah” diye sonu, dörtlüklerin sonu böyle biten şiirini okurlardı. Demek ki 400 yıl propagandası sürebiliyor ve ona yeni bir yöntem getirmişler. Ama nasıl Allaha, şu koşullarla gelin dostlar bir olalım; efendim, kılıç çalalım filan o koşulda ne olursa olsun, yani sen eşeğini iyi bir yere bağla da sonra Allaha güven. O anlamda bir tevekkül. 

Propaganda birinci şeyi bence vasfı propaganda, bugün o propagandadan bize kalan ya da kalması gereken Alevilik propagandası değil, sanat değeri olan propagandadır. Öyle olması gerekir. İkinci büyük yanı kavga şairi olmasıdır. Ki, bu kavga şairi sürmüştür. Kavgalı, kavgacılığı sürmüştür, kendi ölümünden sonrada bugüne kadar sürmüştür. Kötüye karşı savaşım vermektir. Ve köylü başkaldırılarında, Türkiye’de köylü başkaldırılarında çok büyük etken olmuştur bu kavgacı şair. Pir Sultan Abdal’ın bir özelliği, birçok Pir Sultan Abdallar olması. Asım’ın kitabında 4-5 tane filan gösteriliyor. Bana kalırsa, nereden seziniyorum, çünkü bu kavgacılığı ve propagandasının sürmesi birçok Pir Sultan Abdalların yaşamış olduğunu gösteriyor. Ölümünden sonra da, ölümünden önce de. Ve lejander bir kahraman oluyor böylece. Yani halkın asıl malı olmak, özellikle o dönemde, 15-16. yüzyıllardaki bu anonim şairlerde güç buradan geliyor. Halk onu özümsüyor, halkın içinde eriyor ve birçok şairler çıkıyor. Aynı adı taşıyan, bu şu demektir. 

Aynı felsefi doğrultuda yazan şairler, oraya herhangi bir şair alınmaz, örneğin Nasrettin Hoca, söylememiş, yazmamış bile olsa, o doğrultuda o felsefe doğrultusunda -ki fıkralar girebilir bana göre- Pir Sultan şiirleri de bizzat tarihsel Pir Sultan’ın asılan Pir Sultan’ın şiirleri olamaz, onlardan fazla ek olarak da o doğrultuda, o felsefi doğrultuda, o inançta yazmış şairlerin şiirlerinden oluşur gibi geliyor. Bugün propagandası Alevilik üzerine, fakat bu Alevilik üzerine olan propaganda aslında bir araç olarak kullanmış bunu, yine benim yorumum.
 
Aleviler doğru söyler
 
Aslında insancıllığın propagandasını yapmış ve Alevilik ile hoşgörülük bu nedenle birleşmiş. Aleviğin Türkiye’de ve sürekli olarak hoşgörüyle ortaya çıkarmasının nedeni bana göre muhalefette olmuş olmasıdır. Çünkü muhalefetin şirketlerde olduğu gibi daima yüzde 50’den fazla şansı vardır. Yüzde 51, yüzde 52’dir. Türkiye de hiç bir zaman Aleviler iktidar olmamışlardır. Acaba iktidar olsalardı ne olurdu. Bu bir kuşkudur bende. Çünkü iş iktidarda olmayınca hep muhalefette kalıyor. Şirketlerde olduğu gibi yüzde 51 onda. Onun için muhalefette olan hep doğruyu, kendine göre hep doğruyu söylemişlerdir, hoşgörüde yanılmışlardır. 

İktidar olarak iktidar vermek zorundadır. Verebildiği ölçüde. Ama Aleviler hep muhalefette kaldıkları için hep istemişlerdir, isteyen daha çok haklıdır. En az yüzde 51 hak sahibi olmuşlardır. Tıpkı şirketlerde olduğu gibi bana göre. Aslında konu kaynağı, Aleviliğin kaynağı beni doğrusu hiç ilgilendirmiyor. Size aykırı gelebilir bu düşünce, ama ne yapayım ki böyle, ben Ali ile Muaviye arasındaki 1000 yıl önceki çekişmenin bugün hala sürmesini hiç anlayamıyorum…

Biz ilkokulda iken, Darüşşafaka da okudum. 4. sınıfta Siyer-i Nebi ya da Siyer-i Enbiya denilen bir ders vardı. Din dersi vardı. Aslında din dersi değil de peygamberler tarihi Siyer-i Nebi; Peygamber Nebi, Muhammed Peygamber’in hayatı. Siyer-i Enbiya peygamberler tarihi. Orada bu Muaviye ve Ali çatışması bize çok uzun ders olarak anlatılmıştı, öğretilmişti. 

Ve bu dersi veren hoca tabii, Muaviye’yi haklı bulmuyordu, kendisi Alevi de değildi. Zaten Muaviye’yi haklı bulan Türkiye’de Sünniler arasında pek yoktur. 

Orada bağnaz, o zamanki bağnaz Alevilerin helalarını Muaviye adına benziyor diye maviye boyattıklarını söylemişti. Çok ilginç bir saptamadır bu. Yani helasının duvarını maviye boyarsa hiçbir ilişkisi yok Muaviye’ye hakaret etmiş olacak. İş bu noktaya kadar gelmiştir ve devam ediyor. Kahramanmaraş Olayları’nda bunu gördük, can almaya kadar bu düşmanlık varabiliyor. Benim çocuklarımdan, vakıf çocuklarımdan bir tanesi, bir kız, Akşehirli bir kız, öğretmen okulunu bitirdi. Sevdiği erkek Alevi. Çok büyük bir olay oldu Akşehir’de, bir Alevi delikanlıyı bir kızın sevmesi. Bir Sünni kızın sevmesi. 

Oysa o delikanlı ne Aleviliği biliyordu ne de gerçek Aleviydi. O Sünni denilen kız da ne Sünniydi ne de Sünniliği biliyordu. İki tane Türk insanıydı. Türkiyeli iki insandı. Ve bu, büyük şeylere birçok yerlerde varmıştır, cinayetlere kadar, ama o tatlıya bağlandı, aileler dargın kalmak koşulu ile onlar evlendiler ve üç tane çocukları oldu. Bu bende çok büyük bir izlenim bıraktı. Bu olay etkilemiştir beni. Bu şey hakkında, bu düşmanlık hakkında, doğrusu beni 12 imam da, bu size aykırı gelebilir, bağışlayın beni lütfen çünkü çoğunuz sanıyorum ki Alevisiniz ve benim de bütün inanmış insanlara saygım olduğu gibi Alevilere biraz daha çoktur saygım, neden söyleyim…

 

ÖNEM VERİYORUM

Çünkü…

 

Hangi tarihsel neden olursa olsun en çok hoşgörüye dayanan bir inançtır. Ama dinsel inançlara karşı ve dinsiz bir insan olarak… Bu anlamda, Aleviliği tutmuyorum. İnsancıl yanını ve hoşgörü yanını tutuyorum. Ona çok değer ve önem veriyorum. Şii’likle ben onu da anımsıyorum ve muharemlerde 10 Muharrrem mi öyle bir şeydir, matem günündeki Şii’likle kaynak olarak Aleviliğin yakınlığı elbette vardır, hatta şöyle diyebilirim. Yanlış da olabilir, ama böyle yanlış bir düşünce var kafamda; Alevilik, Şii’liğin Türkiye’leşmesidir. Türkiye’leşmesidir, çünkü aslında bizim Türkiye Müslümanları, Arap Müslümanlarına benzemiyorlar.

Türkiye Müslümanlığı başka bir çizgiye sokmuştur genelde, bunu anlamak için “Cami-ül Eser”’in içine girmek bile yetiyor, ben “Cami-ül Eser”’e birkaç kez girdim. Medreselerini de gezdim, gördüm. Örneğin caminin içerisinde, o büyük caminin içerisinde çocuklar koşmaca oynarlar ve entarili Arap yerde yatmıştır, uyuyordu, horlaya horlaya ve entarisi açılmıştır. Cinsel organı şişe şişe kabarmaktadır, onu ben gözümle gördüm. Türkiye’de camide böyle birşey olmaz, ister Sünni olsun ister başka şeyden olsun. Yani Türkiye İslamlığı Türkiyeleşmiştir, Alevilik de bana göre Şii’liğin Türkiyeleştirilmişidir. 

Türkleştirmek demek istemiyorum, çünkü Türk olmayan Aleviler de vardır, Kürt Aleviler vardır ama, Türkiyeleştirmiştir ve insancıllığı da buradan geliyor zannediyorum. Bir de başka birşey var, tabii ırk etkisini öne almayan bir insanım bildiğiniz gibi, ama en öz Türklerdir onlar; nereden anlıyoruz, çünkü gelenekleri, Türk gelenekleri, hala sürmektedir, gelenek ve görenekleri onlarda sürmektedir.
 
Aleviliği yorumlamak

Oysa Türkiye çok karışmış bir ülkedir. Çok iyi karışmış ayrıca ama, Aleviler o kadar, onlar kadar karışmamışlardır bulundukları daha çok toprak insanları oldukları için. Yani örneğin Bektaşiler gibi şehirleşmemiş, daha çok köy insanlarına dayandığı için daha gelenekleri ile Türklüğü sürdürmüş insanlar olarak görüyorum onları. 

Şimdi bugün Aleviliği nasıl yorumlamak gerekir. Ben düşüncemi söyleyeceğim. Önce Musa idi galiba bu saz çalan arkadaşımız, bu kohmirem kohmirem diyen Sabir’in yine Azerbeycanlı Sabir’in şiirini okudu, aslında korhiyir, kohmirim filan yalan…Hem de adam akıllı korhiyir, çünkü şurdan belli, Sabir’in şiirini bozdu, “Nerede yobaz görirem korhirem”. Öyle değil ki “Harda Müselman görirem korhirem”. Korktu Müslüman görmekten korkmaktan…

Hatta bütün dillerde atasözü haline gelmiş bir deyim vardır. “Kork Allah’tan korkmayandan” derler. Onun için Allah’tan korkmayan biri başa geldiği zaman ondan Türk Halkı korkar. O deminki Sebir’de de şiirini okuyan, şiiri okunan Sabir de Şia mezhebinden. Ben bizim din ateşleriyle konuştuğum ve tartıştığım zaman bana sık sık Aleviğin mezhep olmadığını söylüyorlar. Doğru, Alevilik mezhep değildir. Ama bir tarikat mıdır, bilmiyorum, siz daha iyi biliyorsunuz. Elbette, ne olduğunu doğrusu Aleviliğin; önemli, değerli bir şey olduğunu biliyorum. 

Ama tarikat desem tarikat değil, çünkü bir şeyhten şeyhe geçmiyor, Bektaşilik gibi bir ruhsat alınarak yeni bir şeyh olmuyor, efendim, haa, mertebe o filan böyle şeyler, yani biraz somut olarak fiilen var, olan, ama adı mezhep olmayan, tarikat olmayan bir şeydir. Ve daha çok tabii, Aleviler daha çok Türkiye’ye özgü bir durumdur. Mertebe derseniz deyin, ama adı bence adı pek konmamış gibi yanlış şeyler söyleyebilirim. Ama mezhep olmadığına, tarikat olmadığına göre, bünyesi bakımından olamadığına göre bir ad bulunması gerekir. Mertebe uygunsa mertebe denilebilir. 

Ama mertebe cumhurbaşkanlığı da mertebe, Alevi değil, ama onun için onlar başka bir şey vardır ya da vardı, belki ben bilmiyorum. Bugün nasıl yorumlanmalıdır. Ben genelde 400 yıl önce ne olursa olsun, en doğru sözler olsun, bugün aynen onların yürürlükte kalmasından yana değilim. 700 yıl önce, 750 yıl önceki Mevlana da öyle, tabii bunların içinde ölümsüz değerde sözler elbette vardır. Ama o felsefe bütünüyle bugüne ait uygulanamaz ve o yüzden ben Müslüman değilim, yoksa Kuran’da da güzel sözler var. 1300-1400 yıl önceki sözlerin, kimin sözü olursa olsun, eskiyeceğine inanmıyorum. Eskimiştir. 

Bugün Pir Sultan’ı yaşatmak, ondaki gerçeklerin çağcıllaştırılma, bugünkü çağa uyar hale getirebilsek, o zaman ondaki nedir onlar, insancılık başta olmak üzere bir de haksızlıga karşı ayaklanmak ya da karşı gelmek yoluyla olabilir. Bunu sazda, sözde, şiirde yeni Pir Sultan Abdallar, çağcıl Pir Sultan Abdallar, yeni demelerle yeni deyişlerle ortaya koyabilirler ancak. Aynen tekrarında bilimsel yararlar vardır, tarihsel yararlar vardır. Ama bugünün koşullarına hepsi uymaz, uyamaz zaten. Bu mümkün değildir nokta. Değişime aykırı bir olaydır. 

Onda değişmeyen özleri bulup onları sürdürmek gerekir. Şimdi çok aykırı gelecek size, zannediyorum ki aykırı gelecek, ben saza da karşı bir insanım. Bu saz böyle devam ettikçe Türk milleti bir adım ileri gidemez. Yunus zamanında bu saz böyle çalınıyordu, 770 yıl önce Pir Sultan Abdal zamanında da böyle çalınıyordu, bugün de böyle çalınıyor. Bu sazı alıp da Pir Sultan Abdal’ın demeleriyle bunu çalarsak bu olmaz; hiçbir ilerleme olmamış demektir. Türkiye bir adım ileri gitmemiş demektir. Sazda bir hamle, bir atılım, bir modernlik, bir çağcıllık yaratırsak şiirlerinde ve şarkılarında türkülerinde yaratabilirsek bunu başarabiliriz. Bu çok güç bir iştir. Ama bu çok güç işin altından kalkmak zorunda Türkiye. Kalkamıyor bugün kadar. 

Almanya’ya giden, Avrupa’ya giden delikanlıları görüyorum, hepsinin elinde bir siyah torba içinde saz. Düşünün ki bu saz hiçbir öğretim görmeden kendiliğinden öğreniliyor. Olabilir mi böyle bir şey? Haa sazda yenilik yapanlar yok mu? Bir kaç tane yenilik yapanlar var. Bunları tanıdık, yaşadık bunlarla. İşte o yenilikleri ya da başka yenilikleri getirmesek saza, bu saz kendimizin kendi ayak bağımız olacaktır gibi geliyor bana. Hiç çağcıl bir olay değildir bu. Tıpkı cami mimarisinde Süleyman, Mimar Sinan’ı taklit ederek onun yaptığı camiler gibi cami yapmaya benzer. Kocatepe Camii böyle bir örnektir. Bir zaman sonra bu camiler bir anıtsal ören olarak kalsa, yani cami kalmasa da diyelim ki 1000 yıl sonra 3000 yılında bunlar yerin altında kalsa, arkeologlar orayı kazıyıp çıkarsalar, bakacaklar bu ne camisi, Ankara’da Kocatepe Camisi. Allah Allah, bu cami diyecekler ki yahu Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptığı caminin kötü bir kopyası, hiç Türkler ilerlememiş mi, bunu soracaklar, sazda da böyle.

Türküde de böyle, şiirde de böyle, biz nereye geldik, işte o zaman Pir Sultan ve onun gibi bunlar toplumsal ve lejander kahramanlardır, onun yoluna bağlı kalmış oluruz. Yoksa aynen yineleyerek değil. 

Aynen yinelemenin yeri tarihtir. Tarih dersidir, tarih bilgisidir. Bu atılımı yapmamız yine onlara dayanarak olabilir. Pir Sultan’ın gerçek değerini vererek. Örneğin etkinlik 4. ’süymüş galiba, burada görüyorum, 400 yıllık Pir Sultan’ın 4. kutlama töreni olabiliyor. 

Türkiye’de ağır siyasi baskılardan dolayı Pir Sultan Abdal Derneği’nin Başkanı’nı kutluyorum, candan çok güzel bir çok değerli bir konuşma yaptı, Sayın Vali’mizi de kutluyorum. Ondan ben Vali’yi kutlamaya alışık değilim, ama bu Vali’yi elbette kutlayacağım böyle bir Vali’yi…İşte benim kısaca Pir Sultan Abdal hakkında söyleyeceklerim bunlardır. Özet olarak tekrarlamak istediğim şu: Pir Sultan Abdal bir kişi değildir, Türk Halkı’nın büyük çoğunluğudur. O nereden belli, çünkü bir çok Pir Sultan Abdallar vardır, onu benimsemişlerdir, onun felsefesi doğrultusunda yazmışlardır şairler. Onlar hepsi, tıpkı bu şeylere benzer; market, mahalle bakallarını nasıl kaldırırsa bir tane Pir Sultan Abdal çıkar öbürlerinin aynı yolda olanlarının adını siler. İşte bizim tarihimizde çok var. Özellikle halk şairlerinde pek çok var. İkincisi de Pir Sultan felsefesinin doğrultusunda yenilikler ve atılımlar yapmak zorundayız. Yoksa biz gene biz oluruz, yüzde 60 mı yüzde 90 mı aptal oluruz belli olmaz.

Sağolun teşekkür ederim…

Aziz NESİN 

NOT: Devletin Kontrgerillası destekli Dinci faşistler bu konuşmayı bahane ederek 2 temmuz 1993 'te Sivas-Madımak  Katliamını gerçekleştirdiler...

Suriyeli Muhalifi Böyle Diri Diri Gömdüler VİDEO-Haber)

video

Suriye yönetimi Annan planını kabul etmesine rağmen şiddete devam ediyor. Gelen son görüntüler de bunun kanıtı oldu. Youtube sitesine konulan bir video, sivillere ve muhaliflere yönelik şiddetin kan donduran boyutunu gösteriyor.

Siteye 25 Nisan’da yüklenen video görüntülerinde, askerlerin operasyon görüntülerini çekerek El Cezire ve El Arabiya televizyon kanallarına yolladığı öne sürülen bir sivil diri diri toprağa gömülüyor. Gerçekliği kanıtlanamayan görüntülerde genç aktivistin Humus yakınlarındaki El Kuseyir kentinden olduğu belirtiliyor.

''Galyun Haklı Suriye Kürdistan'ı Yok, Batı Kürdistan Var!''

PYD Başkanı Salih Muslim Muhammed
Batı Kürdistan'da etkin olan Partiya Yekitiya Demokratik (PYD) Başkanı Salih Muslim Muhammed, Annan Planı çökerse Suriye'nin sonu görünmeyen karanlık bir tünele girebileceğini söyledi. Muhammed Güney Batıda Suni - Alevi meselesi, Dürzî - Müslüman çatışması, Kuzeyde Kürt- Arap çatışması yaşanabileceği uyarısında bulunuyor. Tarihi bir süreçten geçen Suriye Kürtleri bir yandan iç mücadeleyi yükseltirken, bir yandan uluslararası ilişkilerini yaratıyor. 

Aralarında Demokratik Birlik Partisi (PYD), Arap ve diğer halkların yer aldığı Komünist Emek Partisi ve Demokratik Marksist Parti gibi sol partiler ile Nasiri partileri olarak bilinen Arap Birlik Partisi'nin de bulunduğu Suriye demokratik muhalefet kanadından oluşan Ulusal Koordinasyon Kurulu Moskova'ya bir ziyaret gerçekleştirdi. 

*Annan planın uygulanmaya başlamasından sonra nasıl bir hava var ve eğer plan gerçekleşmezse ne olur?

-Plan yeni uygulanmaya başlandı. Ama Suriye'de çok karanlık yönler var, bu yüzden ne olacağını kestirmek güç. Ama tabi demokratik güçler, Suriye yurtseverleri ve vatandaşları diyebileceğimiz kesimler de var. Birçok güç bunun son şans olduğunu söylüyor. Eğer Annan Planı çökerse iç savaş ve parçalanma yaşanabilir, ucu görünmeyen karanlık bir tünele girilir, bunun nereye çıkacağını da kimse tahmin edemez. Çünkü muhalefet parçalı; güneybatıda Suni - Alevi meselesi, Dürzî - Müslüman çatışması, kuzeyde Kürt - Arap çatışması yaşanabilir.

Müdahaleden söz ediliyor. Ama bu uluslar arası güç dengelerine bağlıdır. Buraya yapılacak bir müdahalenin tüm bölgeyi karışıklığa sürüklemesi ve dengeleri bozması ihtimalidir. Ama en önemlisi de unutmayalım ki, rejimin elinde kimyasal silahlar var. Bunların çoğu İsrail sınırında konuşlandırılmış, eğer kuzeyden saldırı olursa onları güneyde kullanmaları mümkündür. Eğer bu silahlar kullanılırsa bütün Ortadoğu karışır. Bu ülkenin jeopolitik konumu çok önemli. Buraya müdahale Lübnan, Irak, Ürdün Filistin, İsrail'i etkiler.

*Müdahaleyi en çok kim istiyor?

-En çok Türkiye istiyor. Çünkü, Türkiye bazı güçlere Ortadoğu'daki planlarına destek sunacağına ve siyasi İslam'ın yerleşmesine destek sunacağına söz vermişti. Tunus, Mısır, Libya'da gördük, Türkiye her şeyin içindeydi, Suriye'de de benzerdir. Suriye konusunda söz vermiş; "ben size yardımcı olacağım sizde Kürt sorununu benim istediğim gibi çözeceksiniz" diye. Ama bunu yerine getirmezse Kürt meselesinin kontrolünden çıkabileceğini düşünüyor. Bu yüzden müdahale etmek istiyor. 

Örneğin Suudi Arabistan ve Katar'da silahlı muhalefeti destekleyebilir, silah verebilir, para verebilir ama kendisi girmez ve asker göndermez. Tabi Türkiye'yi müdahale için teşvik ediyorlar. Türkiye arkasına NATO'yu almak istiyor. Ama NATO da, savaş bölgeye yayılır diye çekinceli yaklaşıyor, çünkü böyle olursa kaldıramayabilirler.

'RUSYA İLE GÖRÜŞMELER OLUMLU GEÇTİ'

*Rusya sizden ne istedi neler tartıştınız?

-Ne bizim Rusya'dan ne de Rusya'nın bizden bir şey istediği yok. Bize vetoyu kullanma gerekçelerini ve şartlarını açıkladı. Elçilik, Rusya'nın bütün Suriye'ye zarar verecek kötü bir plana karşı durmak ve Suriye halkının çıkarlarını korumak için vetoyu kullandığını söyledi. Oysa Batılı güçler her şeyi tersyüz ediyor. Bunun arkasında körfez medyası var, bazı Körfez ülkelerinin parası var. Suriye Ulusal Koordinasyon Kurulu kurulduğundan beri Avrupa ve Rusya büyük elçilikleriyle ve bölge ülkeleriyle sürekli ilişkilerimiz oldu. Genel olarak bizi demokrat ve yurtsever muhalefet olarak nitelendiriyorlar. Rusya, diplomatik geleneğinde pek görülmemiş biçimde bizi resmi olarak davet etti ve Dışişleri Bakanlığı düzeyinde görüşmeler yaptılar. Görüşmeler olumlu geçti, karşılıklı görüş alışverişinde bulunduk. Bu görüşmeler boyunca düşüncelerimizin benzer olduğunu gördük.

*Sizin Kürt kimliğinizi biliyorlar ve daha önce de görüşmeler oldu. Dolayısıyla bunlar Rusya'nın Suriye'deki Kürtlerin resmi kimliğini ve demokratik mücadele gücünü tanıdığı anlamına mı geliyor?

-Suriye'yi bir bütün ele alırsak Kürt sorunu bunun bir parçasıdır ama iç sorundur. Muhalefetin de iç meselesidir. Tabii ki kendileri bizi biliyor ve kimi temsil ettiğimizi, ne düşündüğümüzü biliyorlar. Özellikle Mihail Bogdanov ve Aleksey Puşkov bizi daha iyi tanıyorlar. Bogdanov görüşmelerde yakın ilgi gösterdi ve kendilerine Suriye'deki Kürt sorunu konusunda bir dosya sundum. Bizim Suriye'den istediklerimiz onların kendi özerk bölge ve cumhuriyetlere tanıdıkları haklardan daha fazla değildir. Bu yüzden de görüş ve taleplerimizi çok makul buldular.

'AKP KÜRTLERE NASIL YAKLAŞIYORSA SUK'DA KÜRTLERE ÖYLE YAKLAŞIYOR'

*Suriye Ulusal Konseyi (SNC) lideri Burhan Galyun, "Suriye Kürdistan'ı diye bir şey yok" diyerek, gündemlerinde Kürtlerin federalizm taleplerinin olmadığını söyledi. Bunun için neler söyleyebilirsiniz?

-Bu ulusal konsey dedikleri çok yapmacık bir şeydir. Halkların davasından çok kişisel çıkar peşinde olan bazı kesimlerden oluşuyor. Suriye'de iki muhalefet çizgisi var. Biri demokratik iç dinamiklere dayanan muhalefet, ki bu Ulusal Koordinasyon Kurulu çatısı altında buluştu. Diğerleri ise iç dinamiklerle değil dış ayarlamalarla oluşan bir muhalefettir (SUK). Bunlar dışarıda bulunan köksüz ve istikrarsız kesimlerdir. Çoğu AKP tarafından her biri bir yerden toplatılıp oluşturuldu. Bu yüzden Kürt sorunu konusunda bu açıklamalarda bulunmaları şaşırtıcı değil. AKP Kürtlere nasıl yaklaşıyorsa onlar da öyle yaklaşıyor. Onlara sunulan ilk koşullar hakkında bilgimiz var. Kürtlerin anayasal olarak tanınmamasını, Adana Anlaşması'nın sürdürülmesini istiyorlar. Burhan Galyuni bunları başkalarını memnun etmek için söylüyor.

Ama Galyun yanlış söylememiş, orda bir Suriye Kürdistan'ı yok Batı Kürdistan var. Burası Suriye'nin bir parçası değil Kürdistan'ın bir parçasıdır. 'Özerklik falan yoktur' demesi, kendi kısır düşüncesini ifade ediyor. Biz Ulusal Koordinasyon Kuruluna demokratik özerklik üzerine bir dosya sunduk kendileri olumlu buldu ve kabul ettiler. Bu sadece Kürtler için de değil tüm Suriye için geçerlidir dediler. Biz kendilerine bunu Kürt bölgelerinde gerçekleştirmek istediğimizi onların da genele uygulayabileceğini belirttik.

*İstanbul'daki muhalefetin içinde Kürt var mı? Daha önce vardı ama sanki bir ara küsüp çıktılar...

-Orada birkaç Kürdün olması bir şey değiştirmez. Her çağda kendini satan birkaç Kürt çıkmıştır. Bunun bir anlamı yok. Ama sanırım bir Kürt düşüncesi veya grubu kalmaz. Bu İstanbul'daki kongreden önce Kahire'de Hamit Derviş ile beraberdim. Onlara söyledim bakın İstanbul'da böyle bir toplantı var, Kürtlere yaklaşımları bunlardır deyip onlara belgeler sundum. O da ikna oldu ve arkadaşlarına telefon açarak katılmamaları gerektiğini ifade etti. Herkes Kürtlerin Ortadoğu dengelerinde bir gücü olduğunu biliyor. Ama Kürtler tarihsel deneyimlerinden artık kimsenin askeri olmak istemiyorlar.

*Suriye askeri güçlerinin Kürdistan'daki pozisyonlarını anlatır mısınız?

-Kürdistan'da daha önce de Suriye askerleri yoktu. Onlar daha çok Şam çevresinde ve Güneyde Lübnan sınırlarında bulunuyordu. Kuzeyde yoktular hatta sınır güvenliğini bile Türkiye sağlıyordu. Biz mücadelenin barışçıl yoldan gelişmesini öngörüyoruz. Ama bu öz savunma yaklaşımını ortadan kaldırmaz. Karakollara ve devlet kuruluşlarına saldırmadık. Ordu ile sürtüşmemiz olmadı. Bazı kesimler bunun devletle anlaşmalı olduğunu söylediler. Bu iddialar gerçek değil. Kürdistan'da ordu yoktu, sadece bazı merkezlerde istihbarat birimlerinin 20-25 kişilik karakolları var. Halkımız onlara saldırmamıştır, onlar da halka herhangi bir saldırıları da bulunmadılar. Bazı sürtüşmeler olsa da bunlar büyümedi. Bugüne kadar bu tavrımızı koruyabildik bundan sonra da korumayı düşünüyoruz.

Bunlar diğer sahalarda ortaya çıkan boşluktan dolayı harekete geçen bazı çetelerin saldırısına karşı kendi mal ve can güvenliklerini korumaya çabası olarak ortaya çıktı. Bu çetelere karşı Suriye yerel polis güçleri kendi merkezlerinden çıkamaz hale gelip müdahale yeteneklerini kaybettiler. Bazı olaylar gelişti, hırsızlık gibi, adi suçlarda artış yaşandı. En son 9 kişiyi kaçırıp karşılığında fidye istediler. Bunun üzerine öz savunma birlikleri adıyla bazı örgütlenmelere gidildi. Bu, halkımızın kendini koruma çabasıdır. Ama tabi dış müdahale ve Kürtlere yönelik saldırılar gelişirse halkımız kendini savunacaktır.

KÜRTLERİ PARÇALAMAYA ÇALIŞIYORLAR

*Bu düzeyde bir siyasi örgütlenme de varı mı?

-Bizim, Tevgera Çivaka Demokratik (Tevdem) diye bir oluşumumuz var. Halkımız bu çatı altında ekonomik, politik, kültürel ihtiyaçlarını ve yaşamını örgütlemeye çalışıyor. Ayrıca seçimlerle kurulan Meclisa Gel (Halk Meclisi) var. Öz savunma bunun bir parçasıdır. Biz PYD olarak bunun öncü politik gücüyüz.

*Kürtlerin birlik düzeyi nasıl? Herkes bu örgütlenme içerisinde yer alıyor mu?

-Biz baştan beri herkesle ilişki halindeyiz. Ayırım yapmadan tüm kişilikler ve partilerle görüşmeler gerçekleştirdik. En azından Kürt gücünün koordineli çalışması için çaba harcadık. Bütün Kürtleri demokratik özerklik çizgisine çekmek mümkün olmadı. Ama halk en makul ve gerçekçi çözümün bizim olduğunu gördü. Diğer parti ve oluşumlar bir araya gelip " Encumena Niştimana Kurdên Sûriye'yê" oluşturdular. Ama bunlar bizim seçimlerle iş başına gelen Halk Meclisi gibi değil partilerin kendi beğendikleri kişileri bir ara getirerek kurdukları bir meclis gibi. Sadece Kürtlerle değil Arap halkının emekçileri ve yurtseverleriyle de birlik oluşturma çabalarımız oldu. Bu çerçevede Komünist Emek Partisi, Demokratik Marksist partisi gibi sol partiler ve Nasiri partileri olarak bilinen Arap Birlik Partisi gibi partilerle birlikte Suriye Ulusal Koordinasyon Kurulunu oluşturduk.

*Bu dönemde Kürtler için bir fırsatlar ve riskler listesi yapın dersek, ne söyleyebilirsiniz?

-Bu süreç Kürtler için tarihi bir fırsattır. Tarih boyunca kaybettiklerini elde edebilirler. Kendi birliklerini sağlayabilirler. Eğer buradaki Kürtler haklarını elde ederlerse bu diğer parçaları da etkileyecek. Riskler Kürtlerin parçalanmalarından kaynaklanabilir. Kürtlerin başarısı birlikleri örgütlenmelerinden geçiyor. Herkesin iyi düşünmesi gerekiyor. Kürtler Ortadoğu depreminin ortasında bulunuyor. Bu yüzden sadece Suriye Kürtlerini değil tüm Kürtleri dayanışmaya çağırıyoruz. Bunun en somut ifadesi bir Kürt kongresidir. Bunun önümüzdeki aylarda Hewler'de gerçekleşmesi bekleniyor. Biz bunun böyle bir süreçte olması gerektiğini düşünüyoruz.

 (Rahmi Yağmur - anf)

Haşim Haşimi: Yeni Şafak Röportajıma Sansür Uyguladı

Kürt Siyasetçi Haşim Haşimi

Yeni Şafak, AKP yanlısı, yalan ve provokatif haberleriyle dikkat çekiyor
Eski milletvekili Haşim Haşimi, Kürt sorunu konusunda kendisiyle röportaj yapan Yeni Şafak gazetesinin, söylediklerini çarpıttığını ve sansür uyguladığını söyledi. Kürt sorununun çözüm yerinin TBMM olduğunu ve PKK ile görüşmenin şart olduğunu kaydeden Haşimi, "Ancak çözüme ilişkin sözlerimin bir kısmı bilinçli olarak gazete yönetimi tarafından çıkarılmış. Üzüldüm, yapılan şık değil" şeklinde konuştu.

Kürt sorununun çözümü, BDP ve PKK konusunda kendisiyle röportaj yapan Yeni Şafak gazetesinin, açıklamalarını tümüyle yansıtmadığını belirten eski Milletvekili Haşim Haşimi, "Yapılanlar hoş değil" dedi.

Konu hakkında ANF'ye açıklamada bulunan Haşimi, "Yeni Şafak'tan bir hanım muhabir Kürt sorununun çözümü konusunda sorularını yöneltti. Ben de çözüme yönelik düşüncelerimi dile getirdim. Ancak röportajda BDP ve PKK konusunda söylediklerimin bir kısmı çıkarılmış. Muhabir ile konuştum, kendisinden kaynaklanmadığını söyledi. Gazete yönetimi bu şekilde bir anlamda röportajıma sansür uygulamış ve can alıcı bölümleri çıkartarak yayınlamış" dedi.

Kürt sorununun çözüm yerinin TBMM olduğunu ve sivil siyasetle sorunun çözülebileceğini kaydeden Haşimi, "Silahsızlanmanın nasıl olacağı, nasıl yönetileceği, hangi süreçlerden geçeceği konularının muhatabı PKK'dir. Bunlar ancak PKK ile görüşülür. Muhatabı onlardır" şeklinde konuştu.

Silahların susmasının Kürt sorununun çözümünün bir parçası olduğunu belirten Haşimi, bunun da sivil siyaseti güçlendirmenin bir aracı olduğunu söyledi.

BDP’Yİ NEFESSİZ BIRAKIYORLAR

Yeni Şafak'a verdiği röportajda BDP hakkındaki sözlerinin çıkarılarak sansürlendiğini belirten Haşimi, "BDP etkili politika yapmamakla suçlanabilir. Ancak her gün onlarca üyesi ve yöneticisi gözaltına alınan, yüzlercesi tutuklanan bir partiden kimse politika yapmasını beklemesin. Başka bir partiye aynı uygulamalar yapılsaydı o parti bırakın siyaset yapmayı, işlevsiz kalırdı. BDP'yi nefessiz bırakıyorlar. Öncelikle bunların düzeltilmesi lazım" şeklinde konuştu.

Kürt sorunu konusunda yıllardır aynı görüşleri savunduğunu belirten Haşimi, "Sözlerimin can alıcı yönlerinin çıkartılarak yayınlanması şık değil, hoş değil. Üzüldüm. Ben yıllardan beri Kürt sorunu hakkında bunları dile getiriyorum. Çözüm yeri TBMM'dir ve PKK'siz de bu sorun çözülmez" dedi.

ANF NEWS AGENCY

Depremin Vurduğu Erciş’te TOKİ Rantçılığı

Van’ın Erciş İlçesi’nde 23 Ekim 2011’de meydana gelen depremden bu yana 6 ay geçti ancak ilçede yaşam koşulları halen hasarlı. İlçeyi afet bölgesi ilan etmeyen AKP hükümeti, TOKI eliyle ilçede yapımı tamamlanacak konutlarla yeni bir rant kapısı aralamanın peşinde. Yüzde 90’ı işsiz olan, hiçbir iş sahası, sanayisi, fabrikası olmayan ilçede yaşamlarını dahi zor idame ettiren halk ise, 70 ila 75 bin TL arasında değişen konut fiyatlarıyla kendilerinin rehin alınarak, borç batağına sürüklenmek istendiğini belirtti.

Erciş’te 23 Ekim 2011’de meydana gelen ve yaklaşık on bin konutun hasar gördüğü depremin ardından 6 ay geçti ancak sıkıntılar diz boyu. Özellikle kış aylarında uzun süre çadırlarda yaşamak zorunda kalan vatandaşların konut sorunu çözülmedi. Afet bölgesi ilan edilmeyen bölgede halkın konut sorunu ise TOKİ’ye havale edilmiş durumda. Çadırlarda yaşamanın koşullarının zor oluşu nedeniyle de birçok depremzede halen hasarlı binalarda ikamet ediyor. İş sahası, sanayisi, fabrikası bulunmayan ilçede esnaf da depremin ardından işlerinde düşüş yaşanması nedeniyle ekonomik sorunlar katlanarak büyüdü.

Depremin ardından ilçeyi afet bölgesi ilan etmeyen AKP ise TOKİ eliyle yaptırılması planlanan konutlarla yeni bir rant kapısı aralamanın peşinde. Konut için başvuran kişilere de TOKI, 6 aylık elektrik, emlak ve su borçlarının olmaması şartı getiriyor. Elektrik borçlarının ödenmesi meselesi ise ayrı bir muamma konusu. Nisan ayı başında Vangölü EDAŞ, 6 aydır alınmayan elektrik borçlarının tümünün tahsil edilmeye başlanacağını duyurdu. Vangölü EDAŞ, 500, 1.000 ve 2.700 TL aralarında değişen borçların taksitlendirilerek tahsil edileceğini açıklarken, hükümet yetkilileri ise borçların Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) tarafından ödendiği açıklamasını yaparak, basında çıkan haberlerin gerçeği yansıtmadığını ileri sürüyor. TOKI konutları için sıfır borçlu elektrik aboneliği şartı getirilirken, Vangölü EDAŞ’ın hasarlı evlerini kullanmayan depremzedelerin 6 aylık elektrik borçlarının olduğunu ve bunun tahsil edileceği yönündeki açıklaması ise Ercişlilerin kafasında soru işareti oluşturuyor.

Van’ın en büyük ilçesi olan ve nüfusu 150 binin üzerinde olan Erciş halkının yüzde 90’ı ise işsizliğin pençesinde. Büyük bölümü yaz aylarında çeşitli yerlere giderek inşaatlarda, tarlalarda, düşük ücrete mevsimlik işçi olarak çalışmak zorunda kalan bir ekonomik yapıya sahip. Yılın kalan yarısında ise yine işsizliğin kol gezdiği ilçede günü birlik işlerle yaşam mücadelesi veriliyor. Afet bölgesi ilan edilmeyen ilçede esnafa ise faizle kredi ve borçlandırma yoluyla depremin yaraları sarılmak isteniyor!

ZARAR GÖREN KONUT SAHİBİ 10 BİN, BAŞVURAN 200

Bu şartlar altında 10 binin üzerinde hasarlı ve yıkılmış konut sahibinden ilçe merkezi ve çevre köylerden toplamda ancak 200 kişi TOKİ’ye başvurmuş durumda. Ayrıca konut talep edecek kişilerin de ellerinde bulunan arazi, emlak tapularının da bankaya verilerek, borçlar ödenene kadar hiçbir işlem yapamayacağı da belirtiliyor. Söz konusu konutlar için ödenecek aylık taksit bedeli ise 350 TL olarak belirlenirken, ilçe merkezinde oturanlardan toplamda 75 bin, köylerden başvuracaklar için ise 70 bin TL civarında rakamlarla satılacak. Halk ise 30 bin TL’ye mal olan 90 metrekarelik dairelerin bu fiyata satılmasına tepkili. Bunun dışında bina giderleri, ulaşım, elektrik, su gibi giderler de eklenince aylık harcamalar bir aile için yaklaşık 700-800 TL’ye varıyor. Halkın ortalama geliri ise asgari ücretin de altında. Bu şartlarda konut sahibi olabilmeleri ise mümkün görünmüyor.

‘BİZİ BORÇ BATAĞINA SÜRÜKLÜYORLAR’

Mağdurlar ise bölgenin afet bölgesi ilan edilmeyerek kendi kaderine terk edildiğini ifade ediyor. “Başbakan selden dolayı Rize’yi afet bölgesi ilan etti. Ancak Erciş'in büyük bölümünün yıkılmasına rağmen afet bölgesi ilan etmedi” diye tepki gösteren Erciş halkı, ilçede 2 bin 500 kişinin yaşamını yitirdiğini ama resmi yetkililerin bu sayıyı 600 olarak verdiğini dile getiriyor. Ercişliler, devletin TOKI konutlarıyla kendilerini rehin alacağını ve borç batağına sürükleyeceği düşüncesinde.

‘BU ŞARTLARDA ORADA YAŞAYAMAYIZ’

Evi hasar gören ve TOKI konutlarına sıcak bakmayan Cevdet Yılmaz, “Inşaat işçisiyim. 6 ay kışın evdeyim. Biz konutumuzu arsalarımız üzerinde yıkılan evlerimizin yerine yapmak istiyoruz. Devlet 25 bin TL’ye mal ediyor kar amacı güderek bize de 75 bin TL’den satmak istiyor. 10 kişilik aile nasıl 90 metrekarede kalabilir? Üstelik evler şehir merkezine uzak. Ulaşım parası da eklenecek buna” dedi.

Hacı Ali adlı vatandaş da hayvancılık ve çiftçilik ile geçimini sağladığını belirterek, şunları söyledi: “Şimdi biz TOKI konutlarına gidersek, ben ne işle uğraşacağım. Benim geçimim hayvancılık, çiftçilik. O zaman bize iş imkanı da sağlasınlar. Bu şartlarda nasıl oraya yerleşelim?”

ANF NEWS AGENCY

Zilan Katliamının Delirttiği Hayatlar...

Zamanın Türk Basınından Katliam açıkça destekleniyordu
Tayfunê Zilanî, Tenzere ve Delal, Zilan katliamından sağ kurtuldular ama yaşadıkları ve tanık oldukları vahşet akıllarını yitirmelerine neden oldu. Biri zorla akıl hastanesine kapatıldı, diğeri ceset deryasında nişanlısının cesedini görünce delirdi, bir diğeri ise her uçak gördüğünde yere yatıyor…

1930 Zilan katliamından sonra yüzlerce kişi travmaya girdi, bazıları da delirdi. Tayfunê Zilanî, Tenzere ve Delal bunlardan birkaçı. Katliam esnasında 15 yaşlarında olan Tayfun, Zilan’ın Hesenevdal Köyü’nde cesetlerin altından sağ kurtulup kilometrelerce yol yürüyerek Doğubayazıt’a varır. Kendi anlatımına göre yıllarca burada subaylara çobanlık yaptıktan sonra, akıl hastası olduğuna kanat getirilerek, Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne gönderilir. Burada tedavi edileceğine, Zilan katliamı mağduru olduğu için yoğun işkencelere maruz kalan Tayfun, sonunda bir yolunu bularak Muş’un Bulanık’ın ilçesinin Rüstemgedik köyüne yerleşir.

“ZİLAN’I ANLATMIYORDU”

1980’li yılların başında Rüstemgedik Köyün’de öğretmenlik yapan Cemal Deniz, iki yıl önce 100 yaşında yaşamını yitiren Tayfunê Zilanî’yi anlatıyor:

“Tayfur ilginç, çoğunluğun deli olarak bildiği ve insanların çoğu zaman kötü muamele ettiği ama aslında bilge bir adamdı. Tayfur, Elazığ Akıl Hastanesi'ne zorla götürüldükten sonra uzun bir süre ortalıkta görünmedi. Sonra bir gün sakalsız, bıyıksız ve takım elbiseli halde Bulanık çarşısında görüldü. Ama o elbiseler üzerinde hiç durmazdı. O yine eski elbiselerini giyer ve sakallarını uzatırdı. Kendi halindeydi, aslında dilencilik yaptığı söylense de o dilenmezdi, kimseden bir şey istemezdi, insanlar kendi rızalarıyla bir şeyler verirlerdi ve o da meşhur torbasına koyardı. Zilan’la ilgili sorulan soruların çoğunu cevapsız bırakırdı.”

ZİLAN’IN DELALI

Delaloya Dînik, ismi Delal. 25 köy, Milk Köyü civarında toplatıldığında onun da bütün ailesi ve kendisi bu mahşeri kalabalığın içindeydi. Mitralyözler seriye bağlandığında, bütün ailesi gözleri önünde parçalanıp göğe savruldu. Yaralıydı, ölmemişti. Akşam ceset deryasının içinden nişanlısının yüzünü seçebildi, delirdi. Erciş’e doğru koştu. Koştukça da delirdi.

Erciş’te ömrünün sonuna kadar dilencilik yaptı. Milis Helim Hoca’nın camisinde kalıyordu. Delal’ın ölümü de, yaşamı gibi trajik oldu. Katliamcı dedelerin torunları,1970’li yıllarda Delal’a Erciş’in Örene Çimenleri’nde defalarca tecavüz ettikten sonra karnına bir kazık çakarak öldürdüler.

Saçları sürekli erkek traşlı olan Delal’ın yaşadıklarını Erciş şehir merkezinde yaşayan herkes bir şekilde biliyor. Delal’den geriye Berber Celal’in çekmiş olduğu çok silik bir fotoğraf kalmış.

TENZERE

Ağrı şehir merkezinde bir ‘deli’, gökyüzünde her uçak gördüğünde kendini yere atıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Üzerinden çok zaman geçmedi Zîlanlı olduğu anlaşıldı. Köyleri bombalamaya gelen uçakların dehşetine kapılıp delirmişti, ya da ağır bombardımanın etkisindeydi hala. Ahmed Aras, Zîlan’nın bu delisine olan tanıklığını şöyle anlatıyor:

“1950’lerde Ağrı’da lise eğitimimi sürdürürken, Ağrı’nın en meşhur delisiyle neredeyse her gün karşılaşırdım. İsmine Tenzere derlerdi. Sanırım gerçek ismini kimse bilmiyordu. Kollarını kaldırarak uçak gibi sesler çıkararak koşardı. Çarşıyı o şekilde bir baştan bir başa koşardı. Etraftakilere sormuştum, neyin nesidir diye. Birisi bana demişti ki; ‘ismi Tenzere’dir. Zîlan’ın Hesenevdal Köyü’ndendir. Katliamda bütün ailesini kaybetmiş. Bir o kurtulmuş. Buraya akrabasına sığınmış, delirmiş. Zapt edemiyorlar evde. Sokağa salmışlar.”

ANF NEWS AGENCY

Katliam 82 yıl aradan sonra AİHM'de

Zilan Deresi'nde 1930 yılında 15 bin köylünün katledildiği ve 44 köyün tamamen yok edildiği Zilan Katliamı'na ilişkin başlatılan hukuk mücadelesi sürüyor. Katliam sonrası topraklarına el konulan ve birçok bireyi katliamda öldürülen Gürbüz ailesinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) yaptığı başvuru, kabul edildi. AİHM, dosya kapsamında Gürbüz ailesi fertlerinin tamamından imza ve bilgi istedi.
 
Ağrı isyanının bastırılması sırasında Van'ın Erciş İlçesi'ne bağlı Zilan bölgesindeki köylülerin Zilan Deresi'nde katledilmesi, Kürtlerin katliamlarla dolu tarihine Zilan Katliamı olarak geçti. 44 köy ateşe verildi. Zilan Katliamı'nda öldürülenlerin sayısı 15 bin olarak gösterilse de, dönemin tanıkları ve çeşitli kaynaklar gerçek sayının 40 binin üzerinde olduğunu iddia ediyor.

Sağ kalanlar sürgün edildi
 
Zilan Katliamı, mağdurlar tarafından 20 yıl sonra yargıya taşındı. 1950 yılında Erciş Asliye Ceza Mahkemesi'ne başvuruda bulunan köylüler, Osmanlı döneminde kendilerine verilen tapuları da delil olarak gösterdi. Zilan Katliamı'nın açığa çıkmasını isteyen köylüler, hazineye devredilen ve yasak bölge ilan edilen köylerine geri dönmek istediklerini talep etti. Köylülerin açtığı dava 56 yıl sonra 2006 yılında tapuların geçersiz olduğu gerekçesiyle düşürüldür. Bunun üzerine mağdurlardan Gürbüz ailesi, davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) taşıdı. AİHM, başvuruyu kabul ederek, dosya kapsamında aile fertlerinin tamamından imza ve bilgi istedi.

Dedesinden devraldığı dava 
 
Yıllardır hukuk mücadelesi vermelerine rağmen hiçbir sonuç alamayan köylülerden biri Mehmet Gürbüz. Dedesinin başlattığı hukuk mücadelesini ömrü yetmediği için 1995 yılında devralan Gürbüz, Zilan Deresi'nde yaşananların artık ortaya çıkarılmasını istiyor. 1930 yılında yaşanan katliam sırasında ailesinin büyük bölümünün katledildiğini belirten Gürbüz, "Katliamda amcalarım ve diğer akrabalarımı öldürüp, toplu olarak gömüyorlar. Babam ölmeden önce bana olayları tam olarak anlattı. Ve toplu mezarların yanına götürdü. Ben küçük olduğum için tam hatırlamıyorum. Ama bana anlattıklarını dinlediğimde ne tür bir katliama maruz kaldığımız açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. O sırada askerler köydeki insanları kadın, çocuk, yaşlı erkek demeden hepsini kurşuna dizmişler. Babam Ali Gürbüz, bu katliamdan yaralı olarak kurtulmuş" dedi. Zilan Katliamı'nın ardından tüm köylülerin mağdur olduğunu belirten Gürbüz, şunları söyledi: "Bizim köylüler ve akrabalar her biri bir yerde yaşıyor hiçbir şeyleri yok hepsi perişan haldeler. Türkiye'de her görevi yapmışız. Şimdi Kafkasları getirip, topraklarımıza yerleştirmişler. Artık birilerinin buna dur demesi gerekiyor. Gelyê Zîlan'da bir sürü toplu mezar var bunların hepsini biliyorum. Ama buna rağmen hiçbir hukuki işlem yapılmıyor. Yaptığımız hukuksal girişimler ise reddediliyor. Biz de bundan dolayı davamızı AİHM'e taşıdık. Bu olay açığa çıkıncaya kadar mücadelemiz devam edecektir."
 
Dedelerinden kalan 6 bin dönüm arazini yaşananlardan sonra devlet tarafından kamulaştırıldığını belirten Gürbüz, ellerinde Osmanlı dönemine ait tapular olmasına rağmen bu tapuların kabul edilmediğini aktardı. Gürbüz, "Yeri geldi mi, Osmanlının her türlü kalıntısına sahip çıkılarak, 'ecdadımızın mirasıdır' deniliyor. Fakat elimdeki tapular Osmanlı tarihinde yazılmış. Neden bu gerçek inkar ediliyor. Anlamış değiliz" diye sordu.
 
Amacının sadece topraklarını almak olmadığını da belirten Gürbüz, temel amacının, yaşanan katliamın ortaya çıkması olduğunu ifade etti.

İspanya'da Ekonomik Kriz Göçmenleri Vurdu

İspanya'da Sağlık ve Eğitime dönük kısıtlamalar protesto ediliyor
İspanya'da ekonomik kriz, 150 bine yakın göçmeni bedava sağlık hizmetinin dışında bırakacak.

Ekonomik kriz yaşayan İspanya'da kamu açığını azaltmak için önlemler alan hükümet, sağlık sektöründe de kısıtlamalar yaptı.

Bu zamana kadar sağlık hizmetinin her türlü halde, herkese ücretsiz olduğu İspanya'da ekonomik krizin etkisiyle bazı yeni kısıtlamalar getirildi. Sağ görüşlü hükümetin aldığı ve 24 Nisan itibariyle resmi gazetede yayınlanan kararname gereğince, resmi evrakları tam olmayan, Sosyal Güvenlik Kurumu'na kayıtlı olmayan göçmenler ücretsiz sağlık hizmetinden faydalanamayacak. İspanya'da yaşayan, AB dışındaki ülkelerden yaklaşık 150 bine yakın göçmeni bedava sağlık hizmetinin dışında bırakacağı tahmin edilen yeni uygulama, 18 yaşından küçük olanları, acil vakaları ve hamileleri kapsamıyor. AB ülkelerinden gelen göçmenler ise bundan sonra sağlık sigortaları bulunduğuna ilişkin belgeyi göstermek zorunda kalacaklar.

Bu arada sivil toplum örgütleri, hükümetin bu yeni uygulamasına tepki gösterdi. Irkçılığa karşı mücadele eden SOS Racismo örgütünden yapılan açıklamada "Göçmenleri sağlık hizmetinin dışında bırakmak insan hakları ihlalidir ve sosyal devlet modelinde atılan bir geri adımdır" denilirken, Uluslararası Af Örgütü de "Sağlık sistemindeki bu değişiklik, kesinlikle geriye dönüştür" değerlendirmesinde bulundu.

Öte yandan İspanya'da sağlık hizmetinin bu zamana kadar ücretsiz olmasından kaynaklanan sağlık turizminin artık son bulacağını belirten Sağlık Bakanı Ana Mato, sadece bu sağlık turizmini bitirerek, yılda 1 milyar euroluk tasarruf elde edeceklerini savundu.

Toplamda 7 milyon euroluk tasarruf hedeflenen sağlık sektöründeki kısıtlamalar İspanyolları da etkilerken, bundan böyle emekliler de gelir oranlarına göre ayda 8 ila 18 euro arasında değişen sağlık hizmeti ödemek zorunda olacaklar.

ANF NEWS AGENCY