1 Mart 2012 Perşembe

Ahmet Altan ve Psikolojik Savaş Zırvası

Muhittin CEMİL - Ender KARADENİZ
Geçtiğimiz gün Taraf gazetesinde Ahmet Altan PKK Önderi Abdullah Öcalan’ın neden kardeşiyle görüşmeye çıkmadığına dair “tahmini” bir yazı yazdı. O, bu yazıyı yazana kadar hükümet cenahına yakın hiçbir gazeteci bu konuda konuşmamıştı. Yalnızca Adalet Bakanı, ağzında geveleyerek, Öcalan’ın “Avukatlarıyla da görüşmeye çıkmadığını” söyleyecek gibi yaptı, ama devam edemedi. Ardından da, Ahmet Hakan’ın “avukatları kasıtlı mı göndermediniz?” sorusuna, çaresiz kalıp, “evet bilerek göndermedik” yanıtını verdi ve böylece hükümetin altı ay boyunca Öcalan’ın görüşme hakkını gasp ederek suç işlediğini itiraf etmiş oldu.

Bu itiraftan sonra, bir iki mırıltı halinde “Öcalan’ın kendi isteğiyle görüşmeye çıkmadığı”nı söylemeye yeltenenler oldu. Sonra hepsi sustu.


Ne zamana kadar?


En kahraman Rıdvan Ahmet Altan geçtiğimiz çarşamba günü mahut yazıyı yazana kadar. Bu yazıda Ahmet Altan, kafadan sıktığını “tahmin” kelimesiyle itiraf ederek, tipik bir psikolojik savaş mantığıyla Öcalan’ın kardeşiyle görüşmeye çıkmaması
nı, onun PKK’ye tavır alması olarak çarpıttı. En keskin zekalı psikolojik savaş uzmanlarının bile aklına gelmeyen bu “tahmin”den sonra Zaman ve Sabah gazetesi Ahmet Altan’ın yazısına dört elle sarıldı.

Yasin Doğan (Yalçın Akdoğan) tipik bir şarlatanlık örneği verdi. Şöyle yazdı:


“Oysa geçen hafta görüldü ki, Abdullah Öcalan, kardeşi Mehmet Öcalan’ın görüşme talebini reddetti, görüşme yapmak istemediğini söyledi. Böylece ‘tecrit’ ve ‘görüştürülmüyor’ söyleminin inandırıcılığı da kalmadı.”


“Dün Ahmet Altan Öcalan’ın yürüttüğü sürecin terörü tırmandıran PKK tarafından bozulduğunu, Apo’nun ise yeni bir talimat vermesi halinde sözünü dinlettirebileceğinden emin olmadığı şeklinde bir değerlendirme yaptı. Gerçekten de Öcalan, PKK tarafından boşa düşürülmüştür. Hatta aylar öncesinde yazdığım bir yazıda İmralı’nın PKK tarafından canlı canlı gömüldüğünü belirtmiştim.”


Neymiş? Demek ki, hükümet Öcalan’ı altı aydır tecrit etmemiş. Kardeşiyle görüşmeyince “tecrit ve görüştürülmüyor” söyleminin inandırıcılığı kalmamış.” Bir zırnık ahlakı olan bir gazeteci böyle laflar etmez. Bu bir. İkincisi de, PKK Öcalan’ı İmralı’ya “canlı canlı gömmüşmüş”. Çünkü Ahmet Altan’ın dediği gibi, örgüt onu dinlemiyormuş. Öcalan da, tecritte olduğu için değil de, bu nedenle altı aydır konuşmuyormuş...


Bu rezilliğe, Kürt sorununa “serin” yaklaştığı sanılan bir kişi daha ortak oldu. Mahmut Övür de, Ahmet Altan’dan neşet eden laflar etti. “Yapı” dediği PKK’yi “iyi tanıyan” bir “uzmanla” konuşmuş. “Uzman” öyle laflar etmiş ki, Mahmut Övür’e “bu uzman sen misin, yoksa Ahmet Altan mı?” diye sorasımız geliyor. Şöyle yazmış:


“Yapıyı iyi tanıyan bir uzman şöyle diyor:


‘Bu bir dönemin sonunu işaret ediyor. Şiddeti yükselterek Öcalan’ı zorlayan şahinlerin yenildiğini gösteriyor. PKK yönetimi şiddetle sonuç alınacağını ileri sürdü ve liderini zora soktu.’


Bu yorumdan çıkan kısa sonuç şu: Öcalan ‘devrimci halk savaşı’yla sonuç alınacağını söyleyip şiddeti dayatanları susarak protesto ediyor.


Bir anlamda ‘Barış sürecini bertaraf ederek beni işlevsiz bıraktınız’ mesajı veriyor.”


Şimdi burada örnek olarak ele aldığımız bu üç kafadar, kendilerini çok akıllı, okurlarını “ahmak” bile değil, “ahmak oğlu ahmak” sanıyorlar.


Efendim “Silvan’da terörü tırmandıran PKK Öcalan’ı boşa çıkartmış, Öcalan da görüşmeye çıkmayarak bu ‘şiddeti’ pro
testo etmiş...” Bunlar Silvan’dan ve görüşmelerin kesilmesinden bu yana Öcalan’ın hiç kimseyle görüşmediğini, o günden sonra ilk defa Mehmet Öcalan’la görüşecekken, görüşmeye çıkmadığını okurlarına yutturmaya çalışıyorlar.

Öcalan bu uydurma “kırılma” olayından çok sonra kardeşiyle görüştü ve bu görüşmede hükümeti ağır biçimde suçladı. Eğer bunların dedikleri doğru olsaydı, Öcalan o gün de görüşmeye çıkmazdı. Ama çıktı. O görüşmeden sonra neler oldu? PKK kışla mı bastı, bilmem kaç askeri “etkisiz hale” mi getirdi? Müzakereler o görüşmeden sonra mı kesildi?


Siz o görüşmeyle, son görüşme girişimi arasında ne olduğunu bir düşünün bakalım... Avukatların, BDP yöneticilerinin, yazarların, gazetecilerin, akademisyenlerin tutuklandığını, Roboski’de katliam yapıldığını hatırlayın...


Dillere dolanan Silvan çarpışmalarından sonra görüşe çıkan Öcalan’ın o görüşmede “örgütünü protesto etmezken”, bütün bunlardan sonra görüşe çıkmayarak örgütünü “protesto” ettiği zırvasını varın değerlendirin.


Ve Ahmet Altan’ı da bir kere daha değerlendirin...

 
Başbakan’ın gazetecisi

Sabah Gazetesi iletişim kanalı değil, gazeteci kılıklı bir takım kimselerin mide bulandıran “atıklarını” haber ve yazı diye Türk medya havuzuna akıtıyor. Onu kirletiyor.


İşte Ersin Ramoğlu adındaki kişi dün bu “kanaldan” medyayı böyle bir mide bulandırıcı atıkla kirletmiş.

Önce gıdasını nereden aldığını açıklamış, şöyle:


“Sayın Başbakan, gazeteci kimliğiyle içeride yatanların işlediği suçları bir bir açıkladı.”


Bu pespaye gıdayı hazmettikten sonraki çürük yumurta kokulu iğrenç ifrazatı da şöyle:


“Şimdi, silah ve patlayıcı madde bulundurmak, terör, darbeye teşebbüs, tecavüz gibi suçlar nedeniyle içeride olanları gazeteci mi sayacağız?


Yani bunlara gazeteci mi diyeceğiz? Bunlar için mi dünyayı ayağa kaldıracağız? Ama ülkemiz bunlar için gammazlanıyor. Gözaltına alınanlar gazeteci değil birer terörist.  Hatta içlerinde sapık olanı da var...”


Namuslu her gazeteci bu alçakça lafların hesabını sormalıdır.


Bu yazı Başbakan’ın Zaman Gazetesi’nin kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşma üzerine yazılmış...


İşte Başbakan’ın “gazetecileri” böyle tiplerdir. Her siyasetçi layık olduğu gazeteciyi bulur.

 
Roj TV ‘yıldızlar savaşı’nda

Haberi okuyalım:

“ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone, Türk gazetecilerle yaptığı sohbet sırasında Roj TV konusunda itiraf gibi bir açıklamada bulundu: “Roj TV sustu. Türkiye için yapabileceğimiz her şeyi yapıyoruz.”

Ey Türkler... Ulusalcılar... Milliyetçiler... Ülkücüler... Anti-Amerikancılık denince mangalda kül bırakmayanlar. Ey “devletimizi bölmek isteyen ABD  PKK’ye silah veriyor” diye maskaralık yapanlar. Ve ey “İstiklal caddesinde” bir aşağı, bir yukarı “anti-emperyalist” nümayiş yapan “sol ulusalcılar”...


“Utanın ve kendinize gelin!”


Ve ey medyatörler...


Hemen heveslenmeyin... Roj TV “düzenli orduya” benzemez. Bugün şu uydudan, yarın bu uydudan halka ulaşır. Nitekim bu satırlar yazılırken Kürdistan’ın bütün parçalarında Roj TV spikerleri “Roj baş” demeye başladı bile...


Şu anda Roj TV “ABD ve müttefiklerine ve Türk emperyalizmine” karşı, “yıldızlar savaşı” içindedir.


Anladınız mı?

 
Allah yazdırmaz, konuşturur

Liberal yazarlar bir “tanıtma” toplantısı yapmışlar. Neyi tanıtmışlar?


Fethull
ah Gülen’in, başlığı “şakaya” benzeyen kitabını. Kitabın adı şu: “Yaşatma ideali...”!!!

Bu “Türk-İslamcıları” ilginç adamlar. Yazarken “yaşatma ideali”nin savunucuları... Konuşurken “kökünü kurutma” sevdalıları...


Sizce bunlar “yazarken” mi samimi, yoksa “konuşurken” mi?


Halk dilinde şöyle bir söz hiç duymadık: “Allah yazdırdı!”


Allah “yazdırmaz”, “Allah konuşturur”...


Bizce Mehmet Altan, Ali Bulaç, Şahin Alpay ve diğerleri Fethullah Gülen’in “kitabını” değil, “kök kurutma, işini bitirme” klibini tanıtsalar daha iyi ederler...

 
Hem ‘çağdaş’, hem ‘korkak ve ahlaksız’

Ahmet Hakan çelişkileri mükemmel ortaya koyan sorular sormuş:


“Kenan Evren’i, Tahsin Şahinkaya’yı yargılayan ve bu
nunla gurur duyanlar, neden parti genel başkanlarını “kral” haline getiren 12 Eylül zihniyetinin ürünü Siyasi Partiler Yasası’nı değiştirmeyi akıllarının ucundan bile geçirmiyorlar?

Generalleri içeri tıkanlar, dokunulmazlara dokunanlar, neden 12 Eylül’den yadigâr “milletvekili adaylarının genel başkanlar tarafından belirlenmesi” kuralını değiştirmeyi gündemlerine bile almıyorlar?

  • Yargının CHP’nin arka bahçesi haline gelmesine son verdiklerini söyleyenler, neden kimsenin arka bahçesi olmayan bir yargı sisteminin oluşmasını sağlamıyorlar?
  • TRT Şeş’i açmakla övünenler, JİTEM kazılarından çıkan kemiklerle hesaplaşanlar, neden karanlık günlerden tevarüs edilen “yüzde 10 seçim barajı”na “dokunma yanarsın” muamelesi çekiyorlar?
  • Darbe defterlerini açanlar, 12 Eylül’le hesaplaşanlar, neden konuyu bir türlü 12 Eylül’ün “Türk-İslam sentezi” ideolojisinin oluşumuna katkı sunan Aydınlar Ocağı’na getirmiyorlar?
  • “Darbelere selam durdular” diye her gün her görüşten insanı hararetle afişe edenler, neden bir gün olsun cemaat liderlerinin darbeci general övgülerine dair kelime bile etmiyorlar?
  • 30 sene evvel devlet dersinde öldürülmüş gençlere gözyaşı dökenler, neden bugün sırf pankart açtılar diye gençleri devlet dersinde süründürmekten geri durmuyorlar?”
Sonucu biz yazalım: Çünkü insanların her şeyi duyup gördüğü bu iletişim çağında, diktatörleri içeri tıkmadan, diktatörlük yapılamaz. CHP’ci yargı suçlanmadan AKP’ci yargı egemen kılınamaz. TRT 6 açmadan, yüzde on barajı savunulamaz. 12 Eylül mahkum edilmeden 12 Eylülcü “Türk-İslam sentezi” ülkeye egemen kılınamaz. Darbe yanlısı medya suçlanmadan, darbe yanlısı Fethullah Gülen göklere çıkarılamaz. Denizlere, Mahirlere “vah vah” demeden Amedli Denizleri, Dersimli Mahirleri katletmek mümkün olmaz.

Çağımız böyle bir çağdır işte. Geçmişte katillerimiz  tarihteki bütün katillere sahip çıkacak bir  “cesaret ve”ahlaka” sahiptiler. Bugünün katilleri ise, kendi tarihlerindeki katillere küfreden korkak ve ahlaksız katillerdir. İletişim çağında katiller korkak ve ahlaksız hale gelirler...

Hiç yorum yok: