20 Ekim 2011 Perşembe

Katliam Silsilesi ve ‘Bebek Katilleri’- 5

Nuri FIRAT


Tinate Katliamı’nın izini sürerken, yolumuz Bilge Köyü Katliamı’na çıktığı gibi, 1994’teki faili meçhul cinayete de çıkıyor. Aynı zamanda Tinate’de Ağırman Ailesi’nden katledilenlerin yakınlarının 1987’de Efeler Mezrası’nda öldürüldüğü açığa çıkıyor.

Tinate Katliamı’nın hesabının sorulmamamasının, yıllar sonra Bilge Katliamı’na yol açtığını bağlantılarıyla ortaya koyduk. Aynı şekilde Tinate Katliamı’nda Ağırman Ailesi’nden katledilenlerin yakınlarının 1987’de Midyat’a bağlı Efeler Mezrası’nda katledildiğini açığa çıkarıyoruz. Öte yandan Tinate üzerinden Bilge’ye çıkan bağ, 1994’te işlenen Davut Karçi’nin faili meçhul cinayetini de aydınlatıyor.


Katliam silahı 1994'te kullanıldı


Bilge Köyü Katliamı’nın ardından İnsan Hakları Derneği Mardin Şubesi Başkanı Erdal Kuzu bir konuyu gündeme getirdi. 11 Ocak 2010 tarihinde basının karşısına çıkan Kuzu, derneklerine yapılan başvurulardan hareketle Mardin genelinde 1990-2000 yılları arasında 100’e yakın faili meçhul cinayetin işlendiğini ve hâlâ aydınlatılmadığını söyledi. Ardından ise bir olaya dikkatleri çekti. 1994’te Davut Karçi’nin faili meçhul cinayete kurban gitmesi...


Kuzu’nun yanında, yıllardan beri adaleti arayan Davut Karçi’nin yaslı eşi Suheyle Karçi ve babası faili meçhule kurban gittiğinde daha 13 yaşında olan oğlu Yavuz Karçi de bulunuyordu. Davut Karçi’nin faillerinin yıllardan beri devlet tarafından arandığını, ancak adaletin yerini bulmadığını söyleyen Kuzu, şunları dile getiriyordu: “Ancak ne yazık ki bu cinayeti gerçekleştirenlerin kimliklerinin meçhul olmadığını, devlete kayıtlı silah kullanılarak cinayetin gerçekleştirilmiş olduğunu ve bunun devlet adına silah kullanma yetkisine sahip kişiler tarafından yapıldığını kriminal raporlar ortaya koymuştur. Ancak 6 aydır devam eden bu soruşturmada kamu adına soruşturma yetkisine sahip makamların tüm taleplerine rağmen ilgili makamlar 1994 yılında silahın kimin tarafından kullanıldığını adli makamlara bildirmemiştir.”


Silah aynı ama failler gizleniyor


Bu açıklamanın ardından Kuzu, sözü, kriminal raporla belirlenen silahın Bilge Köyü Katliamı’nda kullanılan bir silah olduğuna getiriyordu: “Davut Karçi, 1994 yılında Kızıltepe ilçesinde köydeki ağaçlarını ve evlerini korumak için Derecik Köyü’ne gitmesi ile birlikte köyün girişinde yollarını kesen silahlı kişiler tarafından alınarak katledildi. Savcılık tarafından yürütülen soruşturmada Davut Karçi’nin vücuduna girip çıkmış 3 adet mermi çekirdeği ve 34 adet boş kovan tespiti yapılır. Mazıdağı Savcılığı tarafından yürütülen soruşturmada olayın örgüt üyesi kişiler tarafından gerçekleştirildiği iddia edilerek görevli Diyarbakır DGM Savcılığı’na gönderildi. Diyarbakır özel yetkili savcılık, 2009 yılına kadar daimi arama kararı ile faili meçhul örgüt üyelerini hâlâ aramaktadır. Bilge Köyü Katliamı’nda tutuklanan sanıklardan M.Ç. Mazıdağı Savcılığı’na gönderdiği ihbar mektubunda, 1994 yılında öldürülen Davut Karçi’nin 69 K 0496 seri nolu silahla öldürüldüğünü ve bu cinayetin Bilge Köyü korucuları tarafından gerçekleştirildiğini iddia etti. Mazıdağı Savcılığı tarafından, Mayıs 2009 tarihine kadar Bilge Köyü korucularında bulunan ve katliam nedeniyle el konulan 69 K 0496 seri nolu silah ile 1994 yılında gerçekleşen cinayette bulunan kovanların mukayesesini ilgili kriminal laboratuvarından istemiş, nihayetinde 69 K 0496 seri nolu silahın 1994 yılında gerçekleşen cinayette kullanıldığı bilimsel olarak ortaya konulmuştur. Mazıdağı Cumhuriyet Savcılığı, 1994 yılında söz konusu silahın kimin tarafından kullanıldığını tespit etmek için ilgili komutanlığa yazı yazarak, 1994 yılında silahın kime zimmet edildiğini sormuştur, ancak gelen cevabi yazılarda zimmet senetlerinin yakıldığı, bu neden ile kimin tarafından kullanıldığının bilinmediği ifade edilmiştir. İlgili makamlar 1994 yılında silahı kullanan kişinin ismini vermemekle failleri saklamaktadır. Bu olayda çok somut olarak fail veya failler saklanmaktadır.”


Hukuksuzluğun resmi kanıtı ortada


Aslında bütün mesele bu kadar açık ve somut bir şekilde ortada duruyor ve başından beri bağlantılar üzerinden geliştirmeye çalıştığımız katliamlar serisinin kaynağı da böylece açığa çıkıyor. Başka ne denilebilir ki!


Kuzu’nun son sözleri şöyle: “Söz konusu durum 1990’lı yıllarda bu bölgede yaşanılan hukuksuzluğun resmi kanıtıdır. Davut Karçi cinayeti koruculuk sisteminin bir suç şebekesine döndüğünün açık kanıtıdır. Bölge Köyü Katliamı soruşturmasının eksik olduğu, bu nedenle soruşturmanın ve yargılamanın genişletilmesini; Davut Karçi’nin öldürülmesinde kullanılan silahın devletin envanterinde olduğu sabit olmakla beraber, 1994 yılında kime zimmet edildiğinin bir an önce adli makamlara bildirilmesinin hukuk devletinin gereği olduğunu düşünüyoruz.”


Ağırman Ailesi iki kez katledildi

 

Her yıl tarihler 23 Ocak’ı gösterdiğinde Midyat’ın Zaxuran (Başyurt) Köyü’ne bağlı Efeler Mezrası’nda anma töreni yapılıyor. Çünkü 23 Ocak 1987’de burada 11 masum köylü katledilmişti. Her yıl törenlere katılan yetkililer PKK’yi katliamdan sorumlu tutarken, katledilenlerin yakınlarının 5 yıl sonra Tinate’de katledilmesi ise dikkat çekiyor. “Önce katlet, sonra koruculaştır!” politikasının yürürlüğe konulduğu bir dönemde işlenen katliamla ilgili bu bağlantı bugüne kadar gözden kaçırıldı ve katliam propaganda malzemesi olarak kullanıldı.
Tinate ya da Kutlubey Katliamı’ndan Bilge Köyü Katliamı’na uzanan ve arada çok da genişçe üzerinde duramadığımız başka bir sürü katliama dek genişleyen silsilenin biraz daha gerisine gitmeye çalışalım. Bir bağlantı daha arayalım.

Tinate Katliamı’nda öldürülenlerin soyadlarına baktığımızda dikkatimizi çeken bir husus öne çıkıyor. Ağırman soyadı. Tinate Katliamı’nda kurşuna dizilenlerden birisi de 32 yaşındaki Mehmet Ağırman idi. Mehmet Ağırman, oldukça acılı bir geçmişten geliyordu. 5 yıl öncesinde yaşanan bir katliam vardı ki, Ağırman kendi akıbetinin de aynı olacağını bilemeden bu korkunç olayın acısını 5 yıl boyunca yüreğinde hisseti, yasını tuttu.


Ağırman Ailesi üyeleri Efeler’de hedef seçildi


Her yıl tarihler 23 Ocak’ı gösterdiğinde bayraklı törenlerin yapıldığı, “terörün lanetlendiği” ve “devletimize ve milletimize zeval gelmemesi” cinsinden devlet yetkililerinin nutuk attığı bir köy daha vardı. Bu köy de Midyat’a bağlıydı. Başyurt ya da Zaxuran Köyü’ne bağlı Efeler Mezrası’ndan söz ediyoruz.


23 Ocak 1987’de Efeler Mezrası’nı  basan PKK kılıklı bir grup 7’si çocuk, 1’i kadın, 2’si erkek toplam 11 masum köylüyü katletti. Her yıl yapılan ve “terörü lanet” mitingine dönüşen         törenlerde “Acı Kayıplarımız” başlığı altında katledilenlerin isimleri şöyle yazılıyor: Kadri Ağırman (35), Kahya Ağırman (15), Hanım Ağırman (70), Garbi Akçay (7), Nahide Akçay (3), Vehbiye Akçay (15), Hayriye Akçay (5), Alaettin Ağırman (13), Ekrem Ağırman (23), Ata Ağırman (15).


Tinate’de öldürülen Mehmet ve 5 yıl öncesinde katledilen çocuklar... Aynı ailenin fertleri... Ve olayla ilgili kesinlikle doğru dürüst bir inceleme yapılmadı ve sadece PKK’ye mal edilerek kamuoyunda yıllardan beri bir tür “psikolojik harekatın” propaganda unsuru olarak kullanıldı.


Kılıçkaya’da siviller acımasızca katledildi


Aynı tarihlerde ve yine yakın bölgelerde yaşanan bir başka vahşi katliam daha söz konusu ve bu da anlaşıldığı kadarıyla “psikolojik harekatın” propaganda unsuru olarak değerlendirilmekten öteye ele alınmadı: 20 Ağustos 1987’de Siirt’in Kılıçkaya Köyü’nde 14’ü çocuk 24 kişi katledildi.


Esasında PKK karşıtlığı üzerinden benzer birçok katliam sıralanıyor ve liste halinde sürekli olarak “bebek katili terör örgütü”nün anti-propagandası yapılıyor. PKK’nin özellikle sınır hattında korucu köylerine yönelik yaptığı saldırılar artık PKK yetkilileri tarafından rahatlıkla kabul ediliyor ve bunun için özür dileniyor. Ancak gerçek olan şu ki, PKK’nin yaptıkları ile PKK’ye mal edilenler arasında ciddi farklar bulunuyor. PKK’nin arşivlerini açması durumunda ve burada yapılabilecek incelemelerle gerçekler ile mal edilenler daha rahat bir şekilde ayrışabilecek. Ancak şu durum da kesin ki, üstlenmediği ve lanetlediği halde birçok katliam ısrarla PKK’ye mal edilmeye devam edildi. Bunun en temel nedeni ise kuşkusuz, PKK’nin halk içindeki etkisini kırmak ve katliamların üstünü örtmek oluyor. Bu yöntem hâlâ da kullanılıyor.


PKK’nin yaptıkları ile PKK’ye mal edilenlerin harmanlanarak tamamen PKK üzerine yığılan katliamlar listesinde yukarıda, başından beri işlemeye çalıştığımız bütün katliamlar yer alıyor. İşte buradan hareketle bir saçmalığın olduğunu ve gerçeklerin tersyüz edilmeye çalışıldığını dile getirme çabasını gösteriyoruz.


Ortaya çıkan bulgularla artık birçok gerçek netleştiği için saçmalıktan öteye bir anlam ifade etmeyen listeye bakıldığında gözümüze ilişen başka katliamlar da bulunuyor. Bazı örnekler şöyle: 20 Haziran 1987’de Mardin Ömerli’ye bağlı Pınarcık Köyü’nde 16’sı çocuk 30 kişinin öldürülmesi, 11 Haziran 1990’da Şırnak Güçlükonak’a bağlı Çevrimli Köyü’nde 27 kişinin öldürülmesi (ki, bu kişiler 6 yıl sonra tarihe Güçlükonak Katliamı olarak geçen minibüsün taranması ve yakılması olayında öldürülen 11 köylünün akrabalarıydılar), 21 Ocak 1994’te Mardin’in Savur İlçesi’ne bağlı Ormancık ve Akyürek köylerinde 20 kişinin öldürülmesi...

Abdullah Gül İntikam Yemini Etti


Uluslararası Êzidi Konferansı Neden Ertelendi

Ezidilerin Kutsal Mekanı LALEŞ
Tarihte Êzidilerin başına gelenleri herkes biliyor sanırım. Êzidilerin deyimi ile tam 72 katliam yaşadıklarını söylerler. Bu yaşanan katliamlardan kaynaklı Êzidiler Kürdistan’da sürgün edildi, yerleşim yerleri ellerinden alındı, arazileri başkaları tarafından satın alındı ve Êzidilerin yönü Avrupa ve Dünya’nın çeşitli devletlerine verildi. Êzidiler inançlarından kaynaklı üzerinde doğup büyüdükleri topraklarda yaşama alanı bırakılmadı. Şimdi ise Êzidilerin en fazla yaşamış oldukları yer Güney Kürdistan’ın Şengal alanıdır. Burada yaklaşık olarak 500 bin Êzidi’nin yaşadığı söylenir.  Güney Kürdistan’da yaşayan Êzidi’lerin ne durumda olduğunu da tahmin etmek zor değildir. Şengal’da yaşayan Êzidiler 1960’lı yıllarda Güney Kürdistan’da Irak rejimine karşı başlayan savaşa aktif destek vermelerinden kaynaklı daha sonra Baas rejimi tarafından dağ yamaçlarında ki tüm köyler boşaltılarak ovada onlarca köy bir araya getirerek merkezi köyler oluşturdular.  Bu köylerin kurulduğu yerde elektrik, su v.b temel insani ihtiyaçlardan uzun süre mahrum bırakılmışlardı. Şimdi bile Êzidilerin yaşamış olduğu bu merkezi köylerde yaşamak oldukça zordur. Irak düştükten sonra Êzidiler için yeni bir süreç başladı. Êzidiler inançlarından dolayı çeşitli saldırılara maruz kaldı. Radikal İslam örgütleri Êzidilerin katliamı için fetvalar çıkararak Musul’dan tamamıyla Êzidileri sürdüler. Êzidilere Musul ve Arap tarafı tamamıyla kapandı. Yaşamış oldukları yerde ise tek bir fabrika olmadığı gibi iş imkanı da söz konusu değildir. Bulundukları yerlerde kimi aileler hayvancılıkla geçimini sağlarken kimileri de buldukları küçük tarla parçasını ekerek yaşamlarını sürdürüyorlar. Ama Êzidilerin yüzde doksanı işizdir. Yoksulluğun alt sınırlarında yaşamların sürdürmeye çalışıyorlar. Eğitim durumları ise Yüzde doksan dolayında ilkokul mezunu bile değil.

Êzidiler için tek iş kapısı Güney Kürdistan’ın Duhok, Süleymaniye ve Hewler illeridir. Burada iş imkanı bulmak ise oldukça zordur. Çünkü Êzidi elinin değdiği her şey haram olarak görülüyor. Êzidilerin anlatımına bakılırsa bindikleri bazı arabalarda Êzidi oldukları fark edildiğinde yolun yarısında indirildikleri söylenmektedir. Yine Hewler’de sabahın erken saatlerinde yazın kızgın güneş altında kışın ise yağmur altında sokak ortasında hamallık için bekleyen yüzlerce Êzidi bulmak zor değildir. Êzidiler çalıştıkları yerlerde ise Müslüman Kürtlere göre yarı fiyatına çalıştırmaktalar. Aldığımız haberlere göre Süleymaniye’de gecen hafta tüm inşaat yerlerine uğrayan asayiş güçleri inşaatlarda çalışan Êzidi, Doğu Kürdistanlı ve Maxmur mülteci kampında bulunanların derhal Süleymaniye’yi terk etmeleri istenmiş. Buna hiçbir gerekçe ise gösterilmemiş. 

Tabiî ki tüm bunlardan birinci derecede sorumlu olan Kürdistan Federal hükümetidir. Êzidilerin şuan içinde olduğu durum tamamıyla Federal Kürdistan Bölgesinin politikalarından kaynaklanmaktadır. Tüm bunları kısaca dile getirdikten sonra 15 Ekim günü yapılması düşünülen uluslararası Êzidi konferansının KDP asayiş güçleri tarafından neden engellediğine gelmek istiyorum. 

Bu konferansa Rusya, Ermenistan, Gürcistan, Ukrayna, Kuzey Kürdistan, Batı Kürdistan, Güney Kürdistan ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen delegelerin Êzidi merkezi olarak bilinen Şengal’de yapmak istedikleri konferans asayiş güçlerinin engellemesine takıldı. Asayiş güçleri dışarıda gelen birçok delegeyi gözaltına alarak hakaretler etmişler. Yapılacak konferansın kendilerinin güvenliği için tehdit oluşturduğunu konferansın arkasında PKK örgütü olduğu için izin vermediklerini ifade etmişler.
Delegeler konferansa gitmeden önce Mir Tahsin ile görüşmüşler Mir konferansa olumlu yaklaşmamış direk olmasa bile Êzidiler için böyle bir konferansa gerek yok anlamında mesajlar vermiş. Mir Tahsin kendi otoritesinin zedelenmesinden korktuğu için Êzidilerin birlik olmasından çekinmektedir. Bu konferansta kendi otoritesine alternatif ve daha demokratik bir otoritenin çıkabileceğinden korkmaktadır. Uluslar arası Êzidi konferansının esas amacı konferans hazırlık komitesinde olanların anlattığına göre, kendi topraklarında sürgüne maruz kalmış dünyanın birçok yerine dağılmış ve örgütsüz durumda ki Êzidileri bir araya getirerek daha örgütlü bir güç haline getirmekti. Yine burada Êzidilerin var olan sorunlarını masaya yatırarak bu sorunlara çözüm üretmekti. Bu sorunların başında örgütsüzlük, eğitim, işsizlik, sağlık, göç, dıştalanmışlık, baskı v.b Êzidi olan ve gerçekten Êzidilerin iyiliğini isteyen biri için bu konferansın neyi tehlikeli. Mir Tahsin için bu konferansın neyi tehlikeliydi?  Tabi ki Mir Tahsin’in tek başına bunu yaptığına inanmıyorum. Bunun arkasında bu konferansın gerçekleşmesini istemeyen esas güç KDP’dir. Şengal’de ki asayiş gücüde KDP’ye bağlıdır. Şengal’da ki Êzidiler yıllardır maruz kalmış oldukları bu uygulamaların KDP kaynaklı politikalar olduğunu iyi biliyorlar. Orada KDP’ye karşı rahatsızlık oldukça fazladır. KDP’nin bu güne kadar Êzidilere uygulamış olduğu temel politika radikal Arap İslam örgütleriyle kendi arasında tercih yapmasıdır. Radikal İslam örgütleri Êzidilere fiziksel soykırım dayatırken KDP ise onları işsiz, eğitimsiz, toplumdan dıştalanmış, horlanmış, sürekli ikinci sınıf muamelesi yaparak tüm bu uygulamalar karşısında kendisine şükran etmesini beklemiştir.  Yine çevrede ki Müslüman Kürt aşiretler Êzidi kızlarını kaçırarak Müslümanlaştırmayı bir politika olarak belirleyerek zamanla var olan Êzidileri de kültürel soykırıma uğratarak bitirmeyi hedeflemişlerdir. Bunu çok bilinçli mi yoksa inançları gereği Êzidilere karşı böyle davranması gerektiği için mi yapıyorlar onu bilmiyorum. Fakat bildiğim tek şey KDP’nin şimdiye kadar Êzidilere karşı uygulamış olduğu politika tamamıyla bir kültürel soykırımdır. 

İşte tüm bu uygulamalardan kaynaklı Êzidilerin Güneyli güçlere karşı tepkisi oldukça büyüktür. Bu tepkileri dışa yansıtamıyorlar. Çünkü büyük bir baskı altındadırlar. Şimdi ise Êzidiler önüne ne radikal Arap İslam örgütleri ne de Güneyli güçler üçüncü bir yol olarak kendi öz örgütlenmeleri çıktı. Bu fırsat onlara büyük bir umut vermişti ve onları heycanlandırmıştı. Fakat bu durum KDP’yi oldukça korkutmuştu. Çünkü artık Êzidiler fiziksel soykırım karşısında kültürel soykırımı tercih etme zorunda kalmayacaklardı. Êzidilerin bile bir araya gelmesinden korkan bir zihniyet ulusal konferansın toplanmasına nasıl izin verebilir?. Ulusal konferansı da sudan bahanelerle iptal edenler yine aynı güçler değil miydi? Ama gelinen süreç itibariyle bu tür oluşumların önüne geçmek oldukça zordur. Şengal olmadı, Diyarbakır olur. Êzidiler bu konferansı Diyarbakır’da yapmaya karar vermişler. Şayet Diyarbakır’da bu konferans gerçekleşirse bu durum KDP’nin büyük bir ayıbı olur. Kürtleri kendi varlığı için büyük bir tehdit olarak gören faşist TC devleti bile bu konferansa izin verirken KDP konferansa engel oldu. Bunu Êzidilere ve Kürtlere nasıl açıklayacak acaba? Birde Rusya, Ermenistan, Ukrayna, Avrupa’da gelen Êzidi delegelere 24 saat ülkelerini terk etmesini istemişler. Gerekçe ise kendi güvenlikleri için tehdit oluşturuyorlarmış.  Deme ki Êzidilerin birliği ve örgütlülüğü KDP için tehditmiş herkes bunu böyle bilmeli.

Yusuf Ziyad

Roj TV’ye Mail Destek Kampanyası

Danimarka’da Roj TV’nin kapatılması istemiyle açılan davanın görülmesine devam edilirken, Roj TV Dayanışma Komitesi, mail kampanyası başlattı. Komite, Danimarka Adalet ve Dışişleri Bakanlıklarına 1 ayda 100 bin mail gönderilmesini hedefliyor.
 
Sosyal Medyadaki aktif Kürtler oluşturduğu Kurdish Information Technology organizasyonu, Komitenin çağrısı doğrultusunda interneti aktif olarak kullanan Kürtlere kampanya destek çağrısı yaparak, Danimarka Adalet ve Dışişleri Bakanlıkları ile Roj TV’ye gönderilecek olan örnek maillerin kolay bir şekilde gönderilmesi için iletişim formları yayımladı.

Aşağıdaki Linkten iletişim formlarını kullanarak kendi E-Mail sağlayıcınıza girmeye gerek duymadan mail göndererek kampanyaya katılabilirsiniz.

Aşağıdaki Linkten Direk Katılım Sağlayabilirsiniz:

http://www.ajansamed.com/2011/10/05/roj-tv%e2%80%99ye-mail-destek-kampanyasi-2/


Muhammer Kaddafi'nin Cesedi Linç Edildi (VİDEO)

video

Demirtaş: ''Uçurumun Kenarında Değiliz, Düşüyoruz!''

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Hakkari’nin Çukurca İlçesi’nde PKK’lıların düzenlediği ve 24 askerin şehit olduğu saldırıyı değerlendirdi. 

Demirtaş, "şimdi geldiğimiz noktada uçurumun kenarında falan değiliz, uçurumdan düşüyoruz. Yere çakılmayı hafifletecek ve zararı azaltacak yöntemler bulmamız lazım" dedi.

Çukurca’daki saldırı için ’vahim, üzücü ve acı bir olay’ diyen Demirtaş, olay tazeyken konuşmanın kolay olmadığını söyledi. Selahattin Demirtaş, olayların bir kaç ay içinde ’savaş boyutuna tırmandığı’ görüşünü savunarak şunları söyledi:
"PKK bitti, belini kırdık, temizledik, dolayısıyla bir kara harekatı, hava harekatı yaparız bu işi bitiririz diyenleri uyardık. Hava saldırılarıyla, kara saldırılarıyla bitecek bir noktada değil. O nedenle hep diyalog ve uzlaşmayı ve ikna yöntemlerini kullanmayı önerdik. Ve bu konuda bugüne kadar üstümüze gelinmesine rağmen geri adım atmadık. Hep barış ve diyalog yolunu öne çıkardık. Ama tek bir önerimiz dahi hükümet tarafından hayata geçirilmedi. Eğer, bizim önerdiğimiz hayata geçmiş olsaydı bugün bu savaş bitmiş olacaktı."

PKK için ’ortada binlerce silahlı militanı olan milyonlarca insandan halk desteği almış bir Ortadoğu’da etkili bir halk hareketi var. Ve bu örgüt aynı zamanda silah da kullanıyor’ diyen Demirtaş, bu örgüte karşı ikna yönteminin kullanılmasını bunun da müzakere ve diyalog olduğunu söyledi.

Selahattin Demirtaş, bugün gelinen nokta için "Uçurumun kenarında değil, uçurumdan düşüyoruz. Fakat, bu yere çakılmayı hafifletecek ve zararı azaltacak yöntemler bulmamız lazım. Yoksa uçurumun kenarında falan değiliz artık. Yakın zamana kadar uçurumun kenarındayız diyorduk artık düşüyoruz" diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Çukurca’da 24 askerin şehit olmasından sonra yaptığı "İntikamımız büyük olacak" açıklamasını da eleştiren Demirtaş, "Cumhurbaşkanı’nın açıklamaları, Cumhurbaşkanı makamı ağırlığına denk düşmemiştir. İntikam, devletlere mahsus bir yöntem değildir. Bir devlet başkanı intikamdan söz edemez en fazla hukukun ve yasaların gereğinden söz edebilir" dedi.

Nobel KCK Ödülü…

“Berde binê te erde” diyen efsane Kürt deyiminin Fizik biliminde açamadığı çığır aşkına ve rüyasında İç işleri bakanını görüp Gurê Manco efsanesini nihayet keşf eden bir çocuğun büyüyen evreninden geçen Edwin Hubble aşkına selam ederekten. Şimdi bu selamı şifreli gören zevatı da düşünerekten öncelikle kara delikler hatırına sakin olmasını ve saptığı aklın yoluna tekrar girmesini salık veririm. Western camiasının yaşlı Kürtlerinin de ifade etti gibi “Adamım! Êdî bese?”…

Ama yetmiyor işte. Bildiğiniz gibi evrenin genişleme sorunsalı yüzyıllardır devam ediyor. Bu alanda en ufak bir çalışma yapanda kapıyor Nobel’i. 2011 Nobel Fizik Ödülü de evrenin genişleme hızı azalma yerine, hızla arttığını bulan üç bilim insanına verildi.

Yeminle içten söylüyorum! Ben olsam başbakana verirdim. Neden mi?

Çünkü KCK’nin genişleme hızı evrenin büyüyüp dallanma hızından fazla. Kürt evrenini ve şemasını daraltıp daraltıp en son oluşacak muazzam enerjinin altında kalacak olan bu sistemin evrenden anladığı tek şey ise ‘operasyon genişliği’dir…

İnsanoğlunun çekim kuvveti ile dansı amansız bir şekilde devam ediyor.

Uzaya gönderilen roketler çekim kuvvetine yenik düşene kadar gider de gider, sonra aşağı düşer… AKP’nin korkunç ve insanlık dışı yaptırımları da Kürt’ün acı çekim gücü ile orantılı olarak inceliyor da inceliyor. Eğer bilim bize doğru söylüyorsa, bu yaptırımların da elbet bir noktada biteceği ve ters döneceğidir. Bunu da bir yere not edelim şimdilik, ben başka bir şeyden bahsedeceğim.
Bu bahsettiğim evrenin genişleme hızının artış meselesini duyan Sayın Cumhurbaşkanı ne yaptı derseniz? O’da genişleme kararı aldı. Köşkten çıktı, çemberi genişletti…

TSK’nın kimyasal kokulu başını da yanına alarak, taa Gever’e, ana akım medyanın da tabiri ile sıfır noktasına vardı. Ellerine bayrak tutuşturulmuş, hayatının kimyasal bağları ile moleküllerine kadar rahmet okutulmuş birkaç korucu da karşılama için “büyük coşku ile karşılandı” kalıbının iç suyu olarak hazır ve nazırdı.

Evet, o sarp dağların tepesine kurulmuş mevzilerden bakınca sahiden evren genişmiş. Görünen saha alabildiğince uzuyormuş. Hazır yoksulluğu bitirmesi için program tasarlayan Tubitak’ta tam kadrolaşmışken, yeni çalışmalara da artık başlayıp Nobel için biraz bıyık inceltebilirdi. Başkomutanın tam tekmil asker giysisi ile dağlarda içtiği çayın ne kadar moral olduğu tabi ki Biyoloji biliminin konusu. Diğer türlüsü bizi aşar…

İnsanlara moral yerine, Durkheim’in mekanik dayanışmasından fırlamış tank-tüfek ve nalet aletlerin moral kutsayıcısı olup “Demokrasi” denen öksüz insan evladının Cern deneyinden camiye terk edilmiş halini bize göstermesi açısında da en azından “Sosyal Mesaj” ödülüne layık görülebilir. Biz yine biraz Polyana olup “Aa ne güzel! Cumhurbaşkan’ı bile Kürt evrenin genişlediği yeri keşfetmiş” diyelim…
***
Seçim döneminde Başbakan’ın koz olarak diline doladığı “Zerdüşt”lük meselesi arifesinde “Ohee! Şaka gibi” dediğimiz söylemlerine binaen ve Bağlar çocığının deyimi ile “Madem êle, gel bêle” felsefesi ışığında da “Şimdiye kadar Anadil istiyorduk, artık Anadin’i de isteyelim” diyerek dostlarla bir fısıltı yapmıştık.

BDP’nin meclise baş örtüsü ile ilgili verdiği yazılı istemin neresi zorlarına gitti bilmiyorum. AKP, BDP’ye CHP gibidir…Yani CHP’nin alakaya musakka muhalefeti ne kadar absürt ise AKP’nin de bize öyledir. Her türlü şarta da girebiliriz. BDP çıksın desin ki “Sayın Erdoğan, AKP’nin genel başkanıdır.” Aradan on saat geçmeden yazılı açıklama yada basın açıklaması gelir. ‘Hayır değildir, Terör yanlılarının bize attığı bir iftiradır’… Hatta vitesi artıralım. BDP desin ki “Allah birdir!”… İlk grup toplantısında eğer AKP karşı çıkmazsa bende boşuna yaşıyorum demek. Çünkü her şeyimize karşı adamlar. Bununla yatıp kalkıyorlar.

Başörtüsünden de olayı Zerdüştlüğe kadar götüren bir anlayıştan ne beklenir? O değil de, ona oy veren Kürtler neden ses etmez. Yüz binlerce dindar Kürd’e hakaret değil mi? Aloo! Sana söyliyem, niye ses etmisen? Zoruna gitmedi mi? Haa! Pardon. İhalelerin vardı demi, iş falan ayarlanmış, birkaç makarna verilmişti. Sende haklısın, işin zor…

Kısaca demem o ki, Erdoğan bize Anadin tartışmasını dayatıyor. İşin yok tekrardan git Malazgirt’e savaş, yok Bizans yok bilmem ne , yok tekrar kıyımlar. Yemezler ciğerim. Ciğerim demişken, sahi o yanan bir ciğer vardı, iyileşti mi zamlarla? Son yapılan zamlar yanan ciğeri bir nebze olsun dindirmiştir. Ötv’si öpülecesi canısı oy oy….
  
Özgür Amed

‘’Ordular! İlk Hedefiniz Kürtlerin Her Türden Statüsüdür, İleri!’’


Faysal Dağlı, “Ortadoğu girdabında Kürt hareketinin geleceği” üzerine yazdı..
Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmesinde Batı’nın Türkiye’ye biçtiği rollerden biri, bölgedeki siyasi vakumun diktatörleri yutması ardından tıkaç rolü oynamasıdır. Önümüzdeki yıllarda bölgeye hakim olacak politik klimada Şii (İran) ile Suni (Türkiye-Suudi Arabistan) islam arasındaki mezhep çekişmesi, Pakistan-Tunus hilalindeki Suni aleme AKP modeli benimsetilerek ‘’Batı değerlerine ehil, güleryüzlü’’ hale getirilmesi ve nihayetinde İran rejiminin ya yontulması ya da etrafının kuşatılarak yutulması gündeme gelecektir. Washington, Kudus, Tahran, Ankara, Bağdat, Şam ve diğer siyasi merkezlerdeki bütün mevzilenmeler bunu göstermektedir.

Bu kompozisyonda Kürtleri ilgilendiren en önemli boyutlardan biri, bu işe aktör olarak atanmış güçlerden birinin bu plana teşne ancak kendi oyununu da kuran AKP’nin olmasıdır.

Bu nedenle AKP’nin ‘’null (sıfır) problem’’ siyaseti aniden ‘’full (tümden) probleme’’ dönüşmüştür!
Türk devletinin ‘’Başkomutanı’’ Abdullah Gül’ün, Genelkurmay Başkanı ile birlikte Kürdistan’daki operasyonel askeri birlikleri Amerikan malı helikopterlerle ‘’gizlice’’ ziyaret edip, İsrail malı termal kameralar ile Kandil yolunu gözlemesi bu dönemin taktik hamlelerinden biri olarak görülüyor.
Kamuoyuna inandırılmak istendiği gibi, Kuzey’deki çatışmasızlık ve müzakere sürecinin AKP tarafından kesilmesinin nedeni ne ‘’Silvan olayı’’ ne de ‘’Demokratik Özerklik’’ ilanıdır. AKP, Ortadoğu’ya ‘’bahar’’ gelmesine karar veren global güç odaklarının planlarından haberdar olduktan sonra Kürtleri ‘’müzakere’’ ile oyalamış, ardından bügünkü aşamaya gelinmiştir.

İstikamet şudur; Irak, Suriye ve İran’da taşlar yerine oturuncaya dek Türkiye’deki Kürtleri de statüsüz bırakacak bir oyalama konsepti uygulanacaktır. Bu durum 2009 yılından beri gündemdedir ve AKP tarafından süreç bir şekilde idare edilmektedir.

Aktüel ve acil boyut Suriye’dir. 

Tayyip Erdoğan’ın Suriye veya son imparatorluğun eski arka bahçesi ile bu denli yakından ilgilenmesi sadece Neo Osmanlıcılık ile izah edilecek bir durum değildir. The New Middle East Desing’de görevlerden biri, Esad sonrası Şam’da önemli bir siyasi ve sosyal aktör haline gelecek olan Müslüman Kardeşleri AKP benzeri ‘’ehlileşmiş islam’’ çizgisine çekerek, Batı ve İsrail karşıtı pozisyondan çıkarmaktır. Hatırlanmalıdır ki ‘’İhvan/Müslüman Kardeşler’’ Nato projesi olan Evren cuntası döneminde, soğuk savaşın Sovyetler Birliği blokunda yer alan (baba) Esat rejimine karşı Türkiye’den sevk ve idare edilmiş, yönetim kadrosu Yalova’da uzun yıllar ağırlanmış, rejimin 1982’deki Hama ve Humus katliamlarına gerekçe gösterdiği İslamcı militanların saldırıları Türiye’nin Hatay sınırından ikmal edilmişti.

Bu şekilde Esat sonrası yeniden politik format çekilmiş bir Suriye gerek Lübnan’daki Hizbullah, bu ülkedeki iç istikrar ve Filistin’deki Hamas sorununun çözümünde, gerek İran’ın egemenliğini ve İsrail karşıtı tehditlerini ihraç eden bir boru hattı olma durumundan çıkacaktır.

Türk diplomatlarının Antalya ve İstanbul’da topladığı ‘’Suriye Ulusal Konseyi’’ adı verilen İhvan ağırlıklı Esat karşıtlarını örgütlemede gösterdiği canhıraş çabanın en önemli nedenlerinden biri de Suriye’deki  Kürtlerin oluşacak yeni durumdan elde edebileceği statüyü engellemektir. Ankara’nın Suriye Kürtlerini bastırma çabasının bir boyutu da bu parçadaki PKK aktivitesidir. Suriye’de mevcudun çözülmesi ve geleceğin çözümü aşamasında burda kazanılacak PKK çizgisindeki bir Kürt statüsü, Kuzey’deki taleplerin çıtasını yükseletecek, burdaki sinerji Kuzey’deki Kürt hareketini dopinge edeceği gibi Türk devletini de daha da zora sokacaktır!

Politik kulislerde Erdoğan hükümetinin, T.C’nin 1998’de baba Esat ile Kürt hareketine karşı imzaladığı ve hâlâ geçerli olan Adana Anlaşması’nın devamı konusunda ‘’Suriye Ulusal Konseyi’’ ile uzlaştığı söylenmektedir. Bu konseyde yer alan Kürt politik liderlerden Meşal Temo’nun ortadan kaldırılması ile bu oluşum artık Erdoğan’ın cebindeki bir karta dönüşmüştür. Suriye’nin siyasi geleceğini, ülkenin siyasi geçmişinin rövanşı olarak dizayn etmek isteyen İhvan ağırlıklı ulusal konseyin Suriye halklarına Esat’ın Baas’ından daha demokratik bir gelecek hazırlayacağını söylemek safdilliktir!

Esasen Türk devletinin Kürtler ile müzakerelere son vermesi, gerillanın tüm enerjisini savunmaya yönelteceği ve liderlerinin ‘’başlarını çıkaramayacak’’ denli ateş altına almasının nedenlerinden biri de, PKK’nin Suriye’deki duruma müdahele etme kabiliyetine ket vurmaktır. Öcalan ile PKK’nin bağlantısının koparılmasının ve siyasi süreçten uzak tutulmasının nedenlerinden biri budur.

Nitekim Kürt hareketinin Suriye’de gelişen duruma seyirci olma dışında müdahil olduğuna dair işaretler cılızdır. Meşal Temo’nun katledilmesine gösterilen anlık şiddetli tepkilerden sonra eski pozisyona dönülmüştür. Kürt hareketi, rejimin katliamlara yol açabilecek saldırılarını engellemede başarılıdır. Ancak bir bütün olarak gerek mevcut rejim ile gerekse Suriye’nin gelecekteki yönetimine karşı elini güçlendirecek bir duruşa ve plana sahip olduğunu net olarak ifade etmek ve mümkün oldukça Kürtlerin statüsünü şimdiden güçlendirecek şekilde konumlanma konusunda daha atak bir imaj vermeli, ‘bekle-gör’ pozisyonundan çıkmalıdır. Kürt hareketi, merkezi Suriye’de artık Türkiye eksenli manipüle edilen ayaklanmadan bağımsız olarak, mümkünse bu ülkedeki Süryani, Ermeni, Dürzü, Alevi ve diğer ilerici güçler ile birlikte meydanlarda demokratik taleplerini ifade etmeli ve ulusal haklarını güvenceye alacak mekanizmalar oluşturmaya yönelmelidir.

Öte yandan sadece PKK değil, Kürdistan Hükümeti de bu konuda Suriye Kürtlerine açık çek verme konusunda sorumludur. Bilinmelidir ki, Suriye Kürtlerinin statüsündeki pozitif bir gelişme, Kuzey’deki çözüme katkıda bulunacağı gibi, Kürdistan Hükümeti’nin Batı sınırını güvenceye alacak ve burası üzerinden dünyaya bir kanal açacaktır. Ancak aksi durumda zaten Kürtlerin ulusal taleplerine pek sempatik yaklaşmayan Suriye’nin olası yeni yönetimi Türkiye’nin teşvikiyle de hem PKK’nin hem de Kürdistan Hükümeti’nin enerjisini bu parçadaki Kürt sorunu ile uğraştırarak alabilecek ve Kürt hareketi üzerine ciddi bir baskı unsuru oluşturabilecektir.

Yanısıra Ankara rejimi de en azından Suriye’de taşlar yerine oturuncaya kadar, Kuzey’de ciddi bir müzakereye yanaşmayacaktır. Mecbur kaldığı durumda da, yeniden PKK’yi oyalama taktiklerine başvurup Kürtlerin Suriye’nin yeniden inşasında kendi kimlik ve hakları ile yer almasını engellemek için zaman kazanmaya çalışacaktır.

Ortadoğu’nın ortasında çıkan politik/askeri bloklar arasındaki çelişkiden faydalanmayı tartışmaya dönük Kürtlerin fikri antremanları bile ‘’Kürtler arasındaki en itibarlı’’ Türk yazarları tarafından ‘’kucağa oturma’’ cinsinden bir seviyesizlikle ve panikle rededilmesi de mevcut durumla ilgili dikkate değer bir diğer olgudur.

Sizce tüm bunlardan sonra Abdullah Gül’ün; Kandil’i, Gare’yi, Metina’yı izlerken dürbünden gördüğü şey ne ola? ‘’Başkomutan’’ beklenen ‘’Ordular! İlk hedefiniz Kürtlerin her türden statüsüdür, ileri!’’ emri vermiş midir?

Sürecin ortaya çıkardığı trajik ve didaktik resim de şudur: Nusaybin’de Türk polisinden kaçan Kürt çocukları ile Qamişlo’da Esat polisinden kaçan Kürt çocukları iki tarafın arasına sürülmüş mayın tarlasında buluşmaktadır.

Untulmamalı ki, bir planı olmayanlar, başkalarının planlarında sadece figüran olabilir!
  
Faysal Dağlı

“Köpeklik, İtirafçılık ve Yazı Yazmak”

Omuz omuza ve hayatlarını biribirlerine teslim ederek savaşanlardan birinin (fazlasının?) grubu terk edip düşman safına geçmesinin ve eski yoldaşına karşı savaşmaya başlamasının ‘normal’ bir açıklaması olmamalı.

İtirafçı örneğin, önceki düşmanı, şimdiki efendisi olan asker / polis / ajanla nasıl bir ilişkiye girer?

Efendisinin önünden koşar; avı arar, bulur, kovalayıp yakalar, öldürür: parçalayıp yok eder ve ‘leşi’ efendisinin önüne bırakır. Sonra da efendisinin gözlerinin içine bakıp kendisinden memnun olunduğunu anlatan bakışları arar.

Efendileri tarafından sürülen bir av köpeğine dönüştürülmüştür itirafçı. Tüketilmiştir; zihni teslim alınmıştır.
 
Bülent Ecevit’in ölümünden önce dedesinin Kürd olduğunu söylediği akla geliyor. Yılların hırçın Türk milliyetçisi; Kürd kimliği ve Kürdistan karşıtı politikaların savunucusu ve uygulayıcısı Ecevit dedesinin Kürd olduğunu hatırlamış, kayıtlara not düşürtmüştü: mezar taşında Kürd yazıyordu dedesinin.
Karadeniz’de!

Osmanlı’dan miras kalan topraklarda ‘Türk’ adıyla yeşertilmek istenen ‘Yeni Osmanlıcılık’ın yeni bir soy yaratmak yerine sadece soysuzluk ürettiğinin itirafıdır Ecevit’in kendini ölüm döşeğinde Kürdlüğe yamama çabası.

Osmanlı’nın bakiyesi olan topraklarda asil kalan tek şey Kürdlüktür; savaşan Kürdlüktür. ‘Çingene aslını itiraf edemeyen ama işte Türkleşemeyen de’ Ecevit lafla Kürd olabileceğini, asaleti bu şekilde bulabileceğini sandı.

Asil Kürdlerin midesi bulandı.
 
Türkleşmiş veya Türkleşen Kürdler bahsi
Bunlar içlerinden atamayacakları bir suçluluk duygusunun ağır yüküyle yaşıyor olmalı. Uğruna eşitsiz bedeller ödenen bir varoluşun, Kürdlüğün parçası olup da yüreklice veya yüreksizce bunun savunusunu yapamamak kendini onursuz hissettiriyor olmalı.
Hikmet Çetin’i bu minvalde sık sık düşünürüm. Köyü, Kürd düşmanlığı hasetiyle Türkler tarafından yerle yeksan edilmiş biridir.
Türk ‘esas devletinin’ bir numaralarından (bırakalım şu ‘derin devlet’ martavallarını, ortada tek bir Türk Devleti var o da yedi başıyla düşman bellemiş bizi kendine).

Her Kürd kadar Kürd oysa Mr. Çetin. Dedesinin mezar taşı, vs’si falan hep belli.

Türklüğe hizmeti her Türk’ten öte herkesin malumu bir ‘Hikmet Abi’ye dönüşmüş.

Psikolojisini anlamaya çalışın.
 
Bir askeri kontrol noktası. Bu noktadan geçen her kişi, araç ve eşyanın didik didik aranması emri var. Mallar, polis / asker tarafından kontrol edilirken elleçleyenler maaşını devletin ödediği ucuz hamallar.

Hamallardan birinin, sorumlusu olduğu elleçlemede mallara zarar vererek ambalajları fütursuzca açıp parçalaması, yaptığı işten memnuniyet duyulduğunu görmek için gözlerini sık sık başındaki askere çevirmesi akla ‘köpek’ imgesini getirmişti.

Kontrol noktalarında askerler ve polisler çatışmaya taraf olan gruplardan birinin kolluk güçleridirler. Polis veya asker işlerini bıkkınlıkla veya düşmanlıkla veya yerine göre insanlıkla; rüşvetle bozularak veya disiplinle tam olarak yaparlarken hamal hiçkimsedir.
Hamala düşen itibar makamı yoktur. Bu nedenle olsa gerek görevi kolluk gücünün önünde ambalajların içindekileri açmak, göstermek ve kontrol sonrası kapatmak iken nedense kendisini fazlasını yapmak zorunda hisseder.

Hamala düşen köpekliktir.

Kürdlüğünü inkar edenleri veya Kürd olarak yaşayamayanları içlerindeki Kürdlük derinden yakıyor olmalı.

Görüp gözlemlediğimiz, içlerindeki Kürdlüğü daha fazla Türklük yaparak bastırma yoluna gittikleri.

Daha fazla Türklüğün ise bir yolu kalıyor:Türklerin önüne düşüp onlara yol göstermek.

Köpekleşmek.

Köpekliği sadece düşman saflarında tüketilmiş kişiliklerde aramamak gerek. Çevrenize; yazılara, beyanlara, vs dikkatlice bakacak olursanız birçoklarını içeren yaygın bir psikoloji olduğunu farkedeceksiniz.

Türklere akıl vermektir, önlerine düşmektir…
* * *
Dip not: Bir zamanlar bir köpeğim vardı, adı Mülayim’di ve yukarıda saydıklarıma hiç benzemezdi. O sadece bir köpekti; sosyolojisi yoktu, psikolojisi başkaydı.

  Mehmed Husedin


ETA Silah Bıraktı

40 yılı aşkın bir süredir İspanya'ya karşı Bask ülkesinin bağımsızlığı için mücadele veren ETA örgütü silah bıraktığını açıkladı.

ETA BBC televizyonuna gönderdiği açıklamada artık silahlı mücadele yöntemlerinin kesin olarak terk edildiğini belirterek İspanya ve Fransa hükümetlerine doğrudan diyalog çağrısında bulundu.

Geçtiğimiz günlerde San Sebastian'da düzenlenen bir konferansta bir araya gelen uluslararası toplum temsilcileri ETA'ya silah bırakma çağrısında bulunmuştu.

ETA'nın uzun bir süreden bu yana silahlara kesin olarak veda etme konusunu tartıştığı biliniyordu.

Eylül ayında Basklı tutsaklar da bu tartışmalara katılarak barışçıl yöntemlerden yana tavır koymuştu.

İran Dışişleri Bakanı Ankara'ya Geliyor

Ankara-Tahran-Hewler arasındaki diplomatik tarfik giderek yoğunlaştıyor. KDP Başkan Yardımcısı Neçirvan Barzani'den sonra İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi yarın Ankara’ya gelecek.

Ziyarette, Salihi’nin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile yapacağı görüşmelerde PKK'ye karşı işbirliği konusunun ele alınması bekleniyor.

ERDOĞAN BARZANİ İLE GÖRÜŞTÜ

Bu arada Tayyip Erdoğan KDP Başkan Yardımcısı Neçirvan Barzani’yi kabul etti. Resmi konuttaki görüşme yaklaşık 40 dakika sürdü. Görüşmede Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan da hazır bulundu.

Neçirvan Barzani: Türkiye İle Birlikteyiz!

Kürdistan Federal Bölgesel Yönetimi eski Başkanı ve KDP Genel Başkan Yardımcısı Neçirvan Barzani, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile gerçekleştirdiği görüşme sonrasında yaptığı açıklamada, AKP'nin açılım politikalarının propagandasını yaparak, Türkiye ile birlikte olduklarını, işbirliğini geliştireceklerini söyledi.

Kürdistan Federal Bölgesel Yönetimi eski Başkanı ve KDP Genel Başkan Yardımcısı Neçirvan Barzani, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile görüştü. Görüşme sonrasında kısa açıklama yapan Barzani, Hakkari'nin Çukurca İlçesi'nde tugay komutanlığına yapılan baskını Irak olarak kınadıklarını söyledi. Barzani, "Hiçbir şekilde bu eylemler Kürt ve Türk tarafındaki ilişkilerin bozulmasına yol açmamalıdır. Biz Türkiye ile birlikteyiz" dedi. Konuşmasında sık sık "Türkiye ile birliktelik" vurgusu yapması dikkat çeken Barzani, Davutoğlu ile yaptığı görüşmede ana gündemin Çukurca'da yaşanan çatışma ve sonrasında yapılacaklar olduğunu belirterek, toplantıların ilerleyen günlerde daha sık olacağı mesajını verdi.

AKP’Yİ ÖVEREK, İŞBİRLİĞİNDEN DEM VURDU

Barzani, konuşmasının devamında AKP politikalarını överek Kürtlerin bu politikaları taktirle karşıladığını ileri sürdü. Barzani, "Bunlar cesaret dolu adımlardır. İnancımız bu ki Kürt halkı cesurca bu adımları değerlendirebilir. Bunlardan yararlanabilir” dedi.

“Irak anayasası bizim topraklarımızda kimsenin komşusuna karşı bir şey yapmasına müsaade etmez” diyen Barzani devamla, “Türkiye sıkışık gününde Kürdistan halkına yardım etmiştir. Biz bunu taktirle karşılıyoruz. Bun unutmuyoruz" diye konuştu. Barzani, görüşmelerinde birçok konuda mutabık olduklarını belirterek , "Türkiye ile tüm alanlarda işbirliğini geliştireceğiz" şeklinde konuştu.

'Kürtçe Fatura Gelmezse Ödeme Yapmayacağız'

Diyarbakır'ın merkez Sur İlçesi'nde bir araya gelen mahalle meclisleri ve yurttaşlar, elektrik, su ve telefon faturalarının Kürtçe gönderilmesi durumunda faturaları ödemeyeceklerini söyledi.
Diyarbakır'ın Sur İlçesi'ne bağlı Hasırlı Mahallesi Özgür Yurttaş Derneği önünde bir araya gelen mahalle meclisleri ve yurttaşlar, "Faturamı Kürtçe istiyorum" talebiyle basın açıklaması gerçekleştirdi. "Gele Kurd di saziyen fermide bı zımane xwe xızmete dixwaze" pankartının açıldığı açıklamada, "Be ziman jiyan na be" sloganı atıldı. Grup adına açıklamayı okuyan Medya Örmek, Türkiye'de herkesin Türkçe konuşmadığını belirtti. Resmi rakamlara göre Türkiye'de 52 dil ve lehçenin olduğunu söyleyen Örmek, bu dillerden birinin Kürtçe olduğunu, anadilini konuşanların ise kendi dilinde hizmet istediğini kaydetti. Örmek, "Belediye Kürtçe fatura gönderene kadar su faturası ödemiyoruz. Elektrik ve telefon faturaları Kürtçe gelmezse faturaları ödemiyoruz" diye konuştu.

İspanya'dan El Pais Gazetesi Kürt Sorununu Tartışmaya Açtı

İspanya’nın saygın gazetelerinden El Pais, Çukurca’da gerçekleştirilen eylemin ardından yayınladığı bir haberde Türkiye’nin Kürt sorununu çözmeden bölgede model bir ülke olup olamayacağı konusunda gazeteci, akademisyen ve politikacılardan görüşler aldı. Görüşlerden ağırlıklı olarak Türkiye’nin Kürt sorununu çözmeye muhtaç olduğu sonucu çıktı.

Gazetenin yazarlarından Javier Valenzuela yaptığı değerlendirmede Türkiye’nin çok milletli bir ülke olduğu gerçeğini artık kabul etmesi gerektiğinin altını çizerken Türk demokrasisi önündeki en büyük görevin İspanya’nın Bask ve Katalanlara verdiği gibi dil, kültür ve yönetim hakları verme olduğunu söyledi.

Maimi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Joaquin Roy ise Türkiye’nin bölgeye liderlik yapması önündeki en büyük engellerden birinin Kürt problemi olduğunu değerlendirmesinde bulundu. Roy, “Kemalist sistemin kuruluşundan beri yeni bir ulus oluşturma gereksinimi kendini farklı kabul edenleri içine almasına müsaade etmedi” şeklinde konuştu..

El Pais’in Türkiye uzmanı Juan Carlos Sanz da Türkiye’nin ekonomik bakımdan Akdeniz çevresi, Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar gibi bölgelerde gıpta edilen ve politika açıdan referans bir ülke olduğunu ancak bölgesel organizasyon sisteminde hatalar olduğunu ve azınlıkların haklarını tanımadığını savundu.

Yeni anayasa sürecinin bu tür eksiklikleri gidermek için fırsat olduğuna dikkat çeken Sanz, şu belirlemelerde bulundu: “Kuzey Irak otoritelerinin gerillalara verdiği destek ve Amerikan Ordusu’nun istihbarat bilgilerine ulaşmadaki kısıtlamalar, çatışmanın askeri bir çözüme kavuşturulmasını imkansız hale getiriyor. Bu arada, milliyetçi Kürt politik hareketi Meclis'e girdikten sonra değişim sinyalleri verse de PKK’yı savunmaya devam ediyor. Türkiye eğer başkalarına model teşkil etmek istiyorsa Kürtlere kendilerini yönetme ve kültürel kimlik sunmalıdır.”

Moderatörlüğünü yaptığı tartışmaya katılan deneyimli gazeteci Miguel Ángel Villena, “Birçok bölgede görüldüğü üzere çok uluslu devletlerde, azınlık hakları her zaman demokrasinin işlemesinde kilit rol oynuyor. Tarihi tecrübeler de gösteriyor ki sadece askeri güç çözüm getirmiyor. Bu yüzden demokratik Türkiye rejimi Kürt temsilcilerle politik, ekonomik ve kültürel açıların da dahil edileceği global bir anlaşma aramalıdır” diye yazdı.

ANF NEWS AGENCY

Reuters'i de 'Bölücü' İlan Ettiler!

Evrensel gazetecilik ilkeleri gereği dünyanın neresinde olursa olsun direniş gruplarına yaptığı gibi, PKK ile ilgili geçtiği haberlerde de PKK'liler için "isyancı" ifadesini kullanan uluslararası haber ajansı, Reuters Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, basın yayın, medya ve uzantılarına yaptığı uyarıdan nasibini aldı. Türkiye'de AKP'ye yakınlığı ile bilinen bazı banka ve ekonomi oyuncuları, Reuters Haber Ajansı'na yorum vermeme kararı alarak, baskı uygulamaya başladı.

Bugün, gazete ve televizyonların patron ve genel yayın yönetmenleri ile bir araya gelerek, ”terörle mücadelede işbirliğinden” ötürü teşekkür edip, ”yeni dönem” içinde bu ”azmin” devamını isteyen Erdoğan, uluslararası haber ajanslarına da sansürü dayatıyor.

Türkiye'de özellikle ekonomi sektörü çalışanlarının yakından takip ettiği, çoğu zaman da ekonomi haberleriyle ilgili olarak yorum yaptığı, İngiliz Haber Ajansı Reuters, ilkeli gazeteciliğin gereği olarak PKK ile ilgili geçtiği haberlerde PKK üyeleri için Türkiye medyasında klişe olarak kullanılan "terörist" sıfatı yerine İngilizce, "rebel" yani "isyancı-asi" ifadesini kullanıyor.

Ajansın önceki gün ve dün Hakkâri ile Bitlis'te yaşanan çatışmalarla ilgili geçtiği haberlerde bu tutumunu sürdürmesi üzerine kendi aralarında tepki hareketi geliştiren AKP Hükümeti'ne yakınlığı ile bilinen bazı banka ve piyasa oyuncuları, Reuters'a yorum vermemek yönünde bir karar aldığı bildirildi. Büyük bankaların Hazine birimleri başta olmak üzere piyasa oyuncuları, "terörist" ifadesi kullanılmaya başlanana kadar Reuters'dan gelen söyleşi ve yorum alma taleplerine olumsuz yanıt vermeyi planladıkları öğrenildi.

ANF NEWS AGENCY

Toplu Tören Neden İptal Edildi?

Çukurca’da HPG tarafından gerçekleştirilen baskında, resmi açıklamalara göre 24 asker yaşamını yitirdi, 18 asker ise yaralandı. HPG ise baskın ve çatışmalarda asker ve özel harekat timlerinden 100 civarında ölü ve yaralı bulunduğunu açıklarken, yaşamını yitiren askerler için toplu tören düzenlenmemesi bazı soru işaretlerine neden oldu.

Önceki gece Hakkari’nin Çukurca İlçesi’nde sınır bölüğünde bulunduğu birçok noktaya aynı anda gerillalar tarafından baskın düzenlendi. Saatlerce süren çatışmalar sonrası devlet yetkilileri tarafından yapılan açıklamalara göre, 24 asker yaşamını yitirdiği, 18 asker ise yaralandı. HPG tarafından yapılan açıklamada ise, yaşamını yitiren asker ve özel timlerin 100 civarında olduğu kaydedildi. HPG, gerçekleştirdiği baskında 21 ferdi silaha da el koyduğunu açıkladı. Söz konusu çatışmanın ardından Ankara’da zirve üzerine zirve yapılırken, dikkat çeken bir başka gelişme daha yaşandı. Yaşamını yitiren 24 asker için toplu tören düzenlenmeyeceği, sadece defnedilecekleri memleketlerinde tören yapılacağı açıklandı.

SANSÜR MÜ GİZLEME Mİ?

Geçmişte yaşanan çatışmalarda, yaşamını yitiren asker ya da polisler için asker ve devlet yetkililerinin üst düzeylerinin katıldığı törenler gerçekleştirilirken, bu kez toplu törenin düzenlenmemesinin nedeni ise henüz açıklanmadı. Toplu tören iptal edilirken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bugün basın kuruluşlarının önde gelen temsilcileriyle Ankara’da biraraya geldi. Bu toplantı ile yaşamını yitiren askerler için toplu tören yapılmaması arasında bazı uzmanlar tarafından bağlantı kuruldu. Söz konusu toplu tören yapılmaması, yeni sansür ve görüntülerin kamuoyuna daha az yansımasıyla açıklanıyor. Medya uzmanları, toplu törenin yapılmamasını bu şekilde açıklarken, bölgede bulunan ve yaşananları yakından takip eden yerel kaynaklar ise, daha dikkat çekici bir noktaya işaret ediyor.

ÇATIŞMADA KURTULAN ASKERİN ANLATIMINA DİKKAT!

HPG’nin yaşamını yitiren asker ve özel tim sayısına ilişkin yaptığı açıklamaya dikkat çeken kaynaklar, toplu törenin yapılmamasını bu sayı ile açıklıyor. Kaynaklar, dün Çukurca’daki çatışmada kurtulan bir askerin annesinin katıldığı televizyon programında yaptığı açıklamalara işaret ederek, yaşamını yitiren asker ve özel tim sayısının yüksek olduğunu belirtiyor. Dün bir televizyon kanalındaki canlı programa bağlanan asker annesi, “Oğlum çatışmadan kurtulduktan sonra beni aradı. Oğlumun iyi olduğunu öğrendik. Oğlum 50-60 yaralı olduğunu söyledi. Haberlerde 20-30 diyorlar, ama daha çok kişi varmış. İyi olduğunu söyledi. 'Çok zayiatımız var ama ben iyiyim' dedi” diye açıklama yapmıştı. Bölgedeki kaynaklar, toplu törenin iptal edilmesini yaşamını yitiren asker ve özel tim sayısının yüksek olması ile açıklıyor.

Almanya: Gülen Cemaati İle İlişkilerimiz Var



Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Alman vakıflarını suçladığı bir dönemde Merkel hükümeti’nin hem Almanya’da hem Türkiye’de Gülen cemaatine yakın kuruluşlarla ilişkilerinin olduğu orta çıktı. Sol Parti’nin konuya ilişkin soru önergesini yanıtlayan Alman hükümeti, Türkiye’de cemaati araştıran gazetecilerin izlenmesini spekülasyon olarak yorumladı.

Geçtiğimiz hafta Federal Meclisi’nde grubu olan Sol Parti, Fethullah Gülen cemaatinin Almanya’daki faaliyetlerine ilişkin soru önergesi sunmuştu. Sol Parti milletvekilleri Ulla Jelpke, Wolfgang Gehrcke, Andrej Hunko ve Ingrid Remmers’in öyanı sıra Grup Başkanı Gregor Gysi’nin imzaladığı önergede Merkel’in başbakanlığındaki hükümete 17 soru yöneltilmişti.

Zira Müslüman nüfusun yoğun yaşadığı Almanya’da son yıllarda artan Gülen cemaatinin faaliyetleri dikkat çekiyordu. Sol Parti’nin soru önergesinde ise şu sorular öne çıkıyordu: “Hükümet; cemaate ilişkin hangi bilgilere sahip? Gülen ideolojisi Almanya’nın anayasası ile bağdaşıyor mu? Alman makamlar cemaatle ilişkiler kurdu mu, şimdiye kadar bu gruba direkt veya dolaylı her hangi maddi destek verildi mi?”

Federal İçleri Bakanlığı ile soru önergesine yanıt veren hükümet, konuya ilişkin ayrıntılı bilgi vermekten ise kaçındı. Ancak Berlin hükümet, Gülen hareketine yakın kuruluşlarla temas halinde olduklarını ilk kez açıklandı.

‘CEMAATİ İZLEMEYE GEREK YOK’

Ankara’daki Alman büyükelçiliğin cemaate yakın ve Gülen’in fahri başkan olduğu Gazeteci ve Yazarlar Derneği ile Dışişleri Bakanlığı müsteşarlığın merkezi Berlin’de bulunan Kültürlerarası Diyalog Formu adlı kuruluşla görüşmeler yapıldığı bildirildi. Türkiye’de cemaatin faaliyetlerini araştıran gazeteci ve yazarların baskı gördüğü, izlendiği ve cezaevine atıldığı iddiaları ise “spekülasyon” olarak yorumlandı.

Cemaatin Anayasayı Koruma Örgütü tarafından izlenmeye değer olmadığını savunan Alman hükümeti, Sol Parti’nin diğer birçok sorusunu yanıtlamaktan kaçındı. Özellikle şu sorulara yanıt alınmaması dikkat çekti: “Gülen’in Almanya’daki taraftar sayısı ne kadar?”, “Hükümet, cemaatin Türk aşırı sağcılarla ilişkisi hakkında hangi bilgilere sahip?”, “Hükümet, cemaatin Almanya’daki Milli Görüş ile CIA ile ilişkileri hakkında hangi bilgilere sahip?”

Soru önergesini veren Sol Partili Ulla Jelpke ise hükümetin yanıtını yeterli bulmayarak tepki gösterdi. Cemaati araştıran gazeteci ve eski polislerin baskı görülmesine hükümetin sessiz kaldığını söyleyen Jelpke “Almanya’da Müslümanlar ve camiler izlenme altına alınırken Türkiye’de devlet yapılarını ele geçiren Fethullah Gülen cemaati ile ilişkiye geçmesi büyük bir çelişkidir” dedi.

200 Gerillaya Karşı 22 Bin Askerle Operasyon

Türk Genelkurmay Başkanlığı Çukurca saldırısı sonrasında yaptığı yazılı açıklamada 22 tabur askerle operasyon başlatıldığını duyurdu. Genelkurmay Çukurca saldırısında 3 HPG gerillanın yaşamını yitirdiğini açıklarken, saldırıyı gerçekleştirdiği ileri sürülen 200 kadar gerillaya karşılık 22 tabur yani 22 binden fazla askerle operasyon yapıldığını, operasyonlarda sınır içinde ve sınır ötesinde F-16 ve F4 savaş uçaklarının da bölgeyi bombaladığını doğruladı.

Genelkurmay Başkanlığı yaptığı yazılı açıklamada, Çukurca’daki eylemlere ilişkin şu bilgileri verdi: ''19 Ekim 2011 saat 01.00 civarında bir grup bölücü terör örgütü mensubu tarafından, Çukurca İlçe Jandarma Komutanlığı ile Çukurca yakın emniyet unsurunun konuşlandığı Asayiş Tepesi, Polis ve Jandarma lojmanları, Kavuşak, Barakambi Tepe, Keklikkayası Tepe, Baski Tepe, Han Tepe ve Gazi Tepe üs bölgeleri olmak üzere sekiz ayrı bölgeye eş zamanlı olarak silahlı saldırıda bulunulmuştur.”

3 GERİLLA CENAZESİ VAR

Genelkurmay’a göre 24 asker öldü, 18’i yaralandı. Türk medyası çatışmalarda 21 gerillanın hayatını kaybettiğini ileri sürerken, Genelkurmay sadece 3 gerilla cenazesinin olduğunu bildirdi. Açıklamada şunlar belirtildi: “Bölgede yapılan arama tarama faaliyetinde Keklikkayası Tepe üs bölgesinde iki, Asayiş Tepe'de bir olmak üzere toplam üç terörist, bir Kaleşnikof Piyade Tüfeği, 18 adet patlamamış RPG-7 roketatar mühimmatı,15 adet el bombası, 12 adet dolu şarjör, sekiz adet el telsizi, üç adet hücum yeleği ile birlikte ölü olarak ele geçirilmiştir. Örgüte ait telsiz konuşmalarından terörist zayiatının (ölü ve yaralı) daha fazla olduğu anlaşılmaktadır.”

HPG yaptığı açıklamada 5 gerillanın hayatını kaybettiğini duyurmuş, Türk ordusunun ölü ve yaralılarının toplamının 100’e yakın olduğunu bildirmişti. Gerillaların ayrıca 21 asker silahına el koyduğu belirtilmişti.

Genelkurmay açıklamasında, “Gelişmeler üzerine yurt içi ve yurt dışında tespit edilen hedefler hava ve kara ateş destek vasıtaları ile gün boyu ateş altına alınmıştır. Faaliyet halen devam etmektedir” dedi.

Genelkurmay açıklamasında sınır için ve sınır ötesinde hava desteklik operasyon başlatıldığını da belirtti: “Meydana gelen bu olaylar üzerine hain eylemi gerçekleştiren terör örgütü üyelerini bularak etkisiz hale getirmek maksadıyla yurt içinde ve sınır ötesinde (Irak kuzeyinde) toplam beş ayrı bölgede komando, Jandarma Özel Harekât (JÖH) ve Özel Kuvvetlerden oluşan toplam 22 tabur ile geniş kapsamlı hava destekli kara operasyonlarının icrasına başlanmıştır. “

22 tabur yaklaşık 20 bini aşkın askeri ifade ediyor.

STK Temsilcileri Kandil'e Gidiyor


DTK Eş Başkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk öncülüğünde bir heyet Federal Kürdistan Bölgesi'ne giderek yetkililerle "Kürt ulusal konferansı, Kürtlerin statüsü ve son yaşanan gelişmeleri" değerlendirecek. Bölgedeki 714 sivil toplum örgütü temsilcilerinin ise, demokratik ve barışçıl çözüm için Kandil, İmralı ve Ankara hattında görüşmeler gerçekleştirmek için önümüzdeki günlerde komisyon kuracağı öğrenildi.

Hakkari'nin Çukurca İlçesi'nde 24 askerin yaşamını yitirmesi, 18 askerin de yaralanmasının ardından devlet yetkilileri zirve üstüne zirve yaparken, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) ve bölgedeki 714 sivil toplum örgütü temsilcileri demokratik ve barışçıl çözüm ısrarını sürdürerek, girişimlerde bulunmaya hazırlanıyor. "Kürtlerin statüsü, ulusal konferans ve son yaşanan siyasal gelişmeler" için DTK Eş Başkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk öncülüğünde bir heyetin Federal Kürdistan Bölgesi'ne giderek Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ve Federal Kürdistan Bölge Başkanı Mesut Barzani ile görüşeceği öğrenildi.

23 Ekim günü toplanması beklenen DTK Daimi Meclisi'nin bu ziyareti ve son yaşanan gelişmeleri değerlendireceği ve önümüzdeki dönem çalışmalarının planlamasını çıkaracağı öğrenildi. Daimi Meclis'te yürütülecek tartışmaların ardından DTK heyeti gün belirleyerek Federal Kürdistan Bölgesi'ni ziyaret edecek. Ziyaretin Ekim ayı sonlarında yapılacağı öğrenildi.

Geçtiğimiz hafta Diyarbakır'da toplanan bölgedeki 714 sivil toplum örgütü temsilcileri ise, düzenledikleri bir günlük çalıştayın ardından demokratik ve barışçıl çözüm için hükümete yaptıkları çağrıdan sonra, çözüm girişimlerine hız verdi. Çalıştayda bir komisyonun kurulması ve bu komisyonun Federal Kürdistan Bölgesi, Kandil, İmralı ve Ankara'da görüşmelerde bulunması yönündeki kararın ardından, komisyonun önümüzdeki günlerde kurulacağı belirtildi. Komisyonun ardından da planlanan görüşmeleri gerçekleştireceği öğrenildi. Görüşmelerin ne zaman yapılacağı ise netlik kazanmadı.

Sivil toplum örgütleri, "KCK tutuklularının serbest bırakılması, Öcalan için gerekli koşulların sağlanması ve müzakerelerin yeniden başlaması ve eşzamanlı çift taraflı ateşkes'' çağrısı yapmıştı.

BDP Meclis'te Genel Görüşme İstedi

BDP Grup Başkanvekilleri Pervin Buldan ile Hasip Kaplan, yaşanan yoğun çatışmalar nedeniyle içtüzüğün 101 ve 102. maddeleri uyarınca Meclis'te genel görüşme açılmasını talep etti. Eşit yurttaşlık ve anadil serbestisi isteyen BDP, “silahsız bir çözüm kapısını aralamanın mümkün” olduğunu kayedetti.

BDP Grup Başkanvekilleri Pervin Buldan ile Hasip Kaplan, yaşanan yoğun çatışmalar nedeniyle içtüzüğün 101 ve 102. maddeleri uyarınca Meclis'te genel görüşme açılmasını talep etti. 1984 yılından bu yana, PKK ile devlet arasında yaşanan ve Genelkurmay Başkanlığınca "düşük yoğunluklu çatışma" olarak nitelenen çatışmalarda 40 bini aşkın yurttaşın öldüğüne dikkat çekilen gerekçede, "Dört bine yakın köy ve mezra yakılmış, 17 bini aşkın faili meçhul cinayet işlenmiş, 400 milyarı aşkın ekonomik zarara yol açmıştır. Kürt meselesini basit asayiş/şiddet/terör teşhisi ile gören hükümetler bugüne kadar sorunu hep 'askeri yöntemlerle' çözmeye çalışmış, OHAL ilan edilmiş, sansür sürgün kararnameleri, TMK dâhil birçok antidemokratik yasalar çıkarılmıştır. 27 yıl süresince sorunların çözülmesi yerine giderek daha da ağırlaşmış nitekim son iki günde Güroymak ve Çukurca'da otuzu aşkın asker, güvenlik görevlisi, sivil yaşamını yitirmiştir" denildi.

Kürt meselesinin Osmanlı'dan Cumhuriyete miras kaldığının altının çizildiği gerekçede, bir insan hakları, hukuk ve demokrasi sorunu olarak meselenin giderek uluslar arası bir durum aldığına dikkat çekildi.

Gerekçede, "Tarihsel, siyasal, sosyolojik, ekonomik, kültürel boyutları olan sorunun temelden ele alınması, barışçıl demokratik yollardan mecliste çözülmesi, diyalog ve uzlaşı yollarının açılması zorunlu olmuştur. Yeni bir anayasa sürecinin başlaması, meclisteki grupların katıldığı Hazırlık Komisyonu'nun çalışmaya başlanması dikkate alınarak; tezkere, hava ve kara operasyonları dışında çözülmesi olanakları Oslo görüşmeleri ile ortaya çıkmış, müzakere ve görüşmelerin sürdürülmesi ile silahların susturulması, çatışmasızlık ortamının sağlanmasının mümkün olduğu görülmüştür. Nitekim bölgede 714 sivil toplum örgütünün çağrıları da dikkate alındığında silahsız bir çözüm kapısını aralamak mümkündür" ifadesi kullanıldı.

Öncelikle bir genel görüşme ile sorunların mecliste çözümü için adım atılmasının sağlanması gerektiğine dikkat çekilen gerekçede, 21. yüzyılda çağdaş demokratik bir toplum olabilmenin ön koşullarından biriside eşit yurttaşlık, ana dil serbestisi, kültürel çoğulculuk, farklılıklara saygı olduğu dile getirildi.

Gerekçede, "Çatışma süreçleri yaşamış, İngiltere-IRA, Güney Afrika siyah-beyaz çatışması, Ortadoğu da Filistin-İsrail görüşmeleri, İspanya-ETA deneyimlerinden yararlanılması gerekmektedir. BDP olarak bugüne barışçıl ve demokratik çözümün mecliste olmasını savunduk. Sorunun basit bir asayiş meselesi olmadığı, Kürt meselesi olduğu; artık hamaset nutukları, intikam söylemi ve silahla çözülemeyeceği anlaşılmıştır" denilerek Mecliste çözüm yollarının konuşulması için bir genel görüşme açılması gerektiği belirtildi.