20 Ağustos 2011 Cumartesi

Taraf Yine Tetiği Kürtler'e Düşürdü

Yaklaşık dört yıldır üzerinde tartışılan ve sivil Cuma namazları ile başlayıp Demokratik Özerklik ilanı ile tavrını en açık biçimde ortaya koyan Kürt sivil itaatsizliği AKP ve ”liberal” tayfasını çok rahatsız etti. İktidarın gücüne tapınmanın en alçalmış haline vardıkları 12 Eylül referandumu sürecinde gazeteciliği bir yana bırakarak, ”taraf” olmaktan ”taraftarlığa” terfi edenler, Hakkari'de yüzde doksanlık boykotla birlikte Kürt Özgürlük Hareketi'ne yönelik yalana dayalı karalama kampanyalarına hız verdiler.

Referandumda Kürdistan genelinde yaşanan yüzde 65'lik boykot, iktidarın hesaplarını da altüst etti. Hakkari'de yaşanan boykotun yüzde doksanı aşması, 12 Eylül gecesi CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun da dikkatinden kaçmadı. Kılıçdaroğlu gibi iktidar partisi AKP'de Kürt halkının bu irade beyanını bir türlü içine sindiremedi. Referandumun hemen ardından Hakkari'de üs kurup, ”özel bir çalışma” yürüten dönemin içişleri bakanı Beşir Atalay'ın, faaliyetlerinin salt hükümetin yürüttüğü bir faaliyet olmadığı bugün daha iyi anlaşılıyor.


Tetikçi Taraf Gazetesi'nin, polis kökenli ”tetiği” Emre Uslu, baştan sona yalanla kurgulanmış, 17 Ağustos tarihli, ”Bayramdan sonra ne olacak” başlıklı yazısında, önümüzdeki günlerde Hakkari'de sergilenecek devlet terörüne şimdiden, ”gerekçe” üretiyor. Gerilla güçleri açısından hareketli bir bölge olduğu bilinen ancak PKK kampı bulunmadığı da herkesçe malum olan Hakkari ve halkı Uslu tarafından hedef gösteriliyor. Hiç bir kaynak göstermeden Hakkari'de PKK kampları olduğu tahrikinde bulunan Uslu'nun, bu yalanla neyi amaçladığı çok açıktır.


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, Kürt siyasal kadrolarını açık bir biçimde tehdit ettiği konuşmalarına haklılık zemini yaratma çabasına giren Uslu, ”Bu arka plan çerçevesinde düşünüldüğünde Erdoğan’ın Bayram’dan sonra ne yapacağı da kolay anlaşılacaktır. Demokratik özerklik modelinin Hakkari ve Şırnak’ta halka dayatıldığı iki örnek var önümüzde. Özellikle Hakkâri’de şehrin çevresinde, Türkiye sınırının içinde, yer alan PKK kampları adeta “ikna odaları” gibi kullanılıyor. Halk o kamplara kaldırılıp sorgulardan geçiriliyor. PKK’ya karşı duruş sergileyenler sokakta infaz ediliyor, halk sindiriliyor. İşte Başbakan’ın Bayram’dan sonra yeni şeyler olacak dediği alan bu alan olacak.” diyor.


Uslu'nun baştan sona yalanlardan oluşan bu satırları, yarın Hakkari'de yaşanacak cinayetlere şimdiden kılıf hazırlamaktan başla bir amaç içermiyor. Olmayan kamplar ve işlenmeyen cinayetlerle AKP Hükümeti'nin hedefindeki Hakkari'yi ”suçlu” ilan ediyor. Uslu, halkın bu hayali kamplara ”kaldırıldığını” söyleyebilecek kadar kontrolsüz bir yalan senaryo üretiyor. Hakkari çarşısında öldürülen sivil polisi, ”PKK’ya karşı duruş sergileyenler sokakta infaz ediliyor, halk sindiriliyor.” şeklinde tarif ediyor.


Bununla da yetinmeyen Uslu, ”eski mesleki alışkanlığı” gereği ajanlık da yaparak, PKK Lideri Abdullah Öcalan ile Kürt Özgürlük Hareketi arasında çelişki yaratmaya soyunuyor. Elbette yine silahı yalan.


”Burada soru şu: Demokratik özerklik dayatması Öcalan’a rağmen mi Öcalan’la birlikte mi planlandı. Öcalan’ın kendisinin de zamanlama ve süreci eleştirdiği düşünülürse demokratik özerkliğin sadece AKP’ye dayatılmadığı, Öcalan’a da en azından konjonktürel bir dayatma yapıldığı söylenebilir.” diyen Uslu, Öcalan'ın ev hapsi beklentisinde olduğu, PKK'nin de bunu boşa çıkarmaya çalıştığı gibi bir izlenim yaratmaya çalışıyor. Öcalan ile yürütülen müzakereler sonucunda oluşturulan iki protokole uymayan AKP iktidarı iken uslu bu gerçeği de çarpıtmaya çalışıyor.


Her hangi bir zamanlama eleştirisi olmadığı halde Öcalan'ın demokratik özerklik ilanının zamanlamasını eleştirdiği yalanını ortaya atan Uslu, kirli, kara propagandanın karanlık dehlizlerinde dolanıyor. Oysa Öcalan'ın, Demokratik Özerkliğin ilanının ardından avukatlarıyla yaptığı görüşmede ”Demokratik Özerkliğin aslında daha önceden ilan edildiği, bugün yapılması gerekenin Demokratik Özerkliğin yaşama geçirilmesi olduğunu” söyleyerek bu sürece açık destek verdiği biliniyor.


Bu arada, Uslu'da, AKP Hükümeti gibi, Kürdistan'da, meslektaşları özel harekat polislerinin görevlendirilmesini istiyor. Gülen Cemaati'nin rahlei tedrisatından geçip polis kontenjanından ”basın” piyasasına sürülen Uslu, Kürt sorunu konusunda meslekdaşları özel harekat timlerinin, ”etkili” olacağını savunuyor.


Tetikçi Taraf Gazetesi'nin, ”tetiği” Emre Uslu gibi, Ahmet Altan da aynı günkü yazısında, bu yalanlara ilk inanan olarak ”yol göstericiliğe” soyunuyor.


”Başbakan Erdoğan'ın Kürt sorununu çözmek için elinden geleni yaptığını ancak, Kürt siyasal hareketinin çözümsüzlükte ısrar ettiğini” iddia eden Altan bu yaklaşımıyla, Erdoğan'dan önce kesiyor ”faturayı” Kürtlere. Kürtler'in bu tutumu nedeniyle Erdoğan'ın ”çaresiz” kaldığını söyleyen Altan, ”Erdoğan, çaresizlikten ve çaresizliğin yarattığı öfkeden en kolay yola, şiddete saptı ve “Bıçak kemiğe dayandı” dedi.” diyor.


Ardından da, Kürtler'e TSK'yı hatırlatarak, gözdağı vermekten hicap duymuyor. ”Dünyanın en lagar ve beceriksiz ordusu bile bütün ağırlığını böyle bir savaşa koyarsa, sonuç eskilerle kıyaslanmayacak kadar ağır olur. PKK’nın böyle bir saldırıya dağlarda cevap vermesi çok zor, onun için PKK saldırılarının büyük şehirlere kayacağını sanıyorum, Güneydoğu’da dağlar yanarken, batının büyük şehirlerinde de sokaklar yanacak.” diyor bugüne kadar hiçbir yangından etkilenmeyen Ahmet Altan.


Bir anda PKK'nin askeri birikimi konusunda, ”uzman” kesilen Altan, buradan da PKK'nin yenileceği sonucuna varıyor.


Özel savaş aygıtı olarak faaliyet yürüten Gülen Cemaati'nin ”amiral gemisi” Zaman Gazetesi'nin çömezi gibi çalışan Taraf, psikolojik savaşın ahlaken en derin çöküntü halini misyon edinmeye devam ediyor. 

Erdem Can

Venezüella Altın Madenlerini Kamulaştırıyor




Chavez 17 Ağustos çarşamba günü, 11 milyar dolar değere sahip altın madenlerini kamulaştıracağını ve döviz rezervlerini farklı alanlara yönlendireceğini açıklamıştı.

Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, Venezüella’nın uluslararası kaynaklarını yabancı güçlere ve kurumlara bağlı kalmaksızın ülkenin çıkarları doğrultusunda kullanacağını açıkladı. Chavez, Orinoco Mail gazetesinde yayımlanan “Artçıdan Notlar” adlı köşesinde, rezerv sorununu kullanarak karmaşa ve istikrarsızlık yaratma kampanyası yapıldığını belirterek bu çabaları kınadı.


Chavez bu doğrultuda, sosyalizmi inşa etmenin yolu olarak ve 1999’da başlayan değişim sürecinde düşmanlarının tuzaklarına düşmemek için ekonomik alanda çalışma çağrısında bulundu.


Muhalif kesimler ve eski müsteşar Roger Noreiga gibi ABD’li sağcı temsilciler ise, ABD’de ve Avrupa’daki krize istinaden Venezüella hükümetinin finansal kaynaklarını çeşitlendirmek için vereceği kararı sorguluyor.


Chavez bundan on yıl önce Venezüella’nın 10 milyar dolardan daha az bir kaynağa sahip olduğunu, bugünse Merkez Bankası’ndaki mevcut miktarın yaklaşık 30 milyar dolar civarında olduğunu söyledi.


Chavez, daha önce Venezüella’nın sahip olduğu kaynakların sicili bozuk IMF’nin elinde olduğunu da sözlerine ekledi.


Chavez 17 Ağustos çarşamba günü, 11 milyar dolar değere sahip altın madenlerini kamulaştıracağını ve döviz rezervlerini farklı alanlara
yönlendireceğini açıklamıştı.

Ekonomik krizin ABD ve Avrupa’yı etkilemesinden dolayı Venezüella rezervlerinin, hali hazırda milyarlık yedek fonlara sahip Brezilya, Çin ve Rusya’daki bankalara aktarılması bekleniyor.


[Prensa Latina/Latinbilgi]

Türkiye-İran-Suriye Denkleminde Kürtler ve Olası Operasyonlar



Erdoğan, Libya politikasında olduğu gibi Suriye’de de ABD-NATO politikasına angaje olmasının karşılığını, Kürtlere yönelik savaşı en üst boyuta çıkartarak alıyor. Bu konuda ABD ve AB açık destek vereceklerdir. İttifak, çelişki, çatışma, rekabet ilişkilerinin iç içe geçtiği bölgede hedef tahtasında olan Kürtlerdir.

Son politik gelişmeler, bölgenin ciddi bir istikrarsızlığa doğru ilerlediğini ortaya koyuyor. Küresel güçlerin yeniden dizayn etmeye başladığı bölge devletlerinin önemli sorunlar yaşadıkları da bir gerçek. Özellikle İran-Irak-Suriye ve Türkiye dörtgeninde yaşananlar, önümüzdeki süreçte çok daha ciddi politik ve askeri gelişmelerin olacağına dair önemli veriler ortaya çıkarmış bulunuyor.


Birincisi, İran sanırım ilk kez, PJAK-Kürt gerillalarına yönelik bu düzeyde kapsamlı bir saldırı yaptı. Türkiye’nin askeri güçlerinin de içerisinde yer aldığı bu saldırı, bölgesel politik denklem bakımından önemsenmektedir. Ayrıca Irak ve ABD’nin de bilgisi dâhilinde yapılan saldırı operasyonun hedefindeki Kürtlerin politik önderliğini yürüten güç, ideolojik-politik olarak küresel sermayenin çıkarlarıyla çelişmektedir. Kapitalist sisteme karşı kendi alternatif modelini önermekte ve kendi koşulları içerisinde bunu yaşama geçirmek için somut adımlar atmaktadır. Bu bakımdan İran’da da alternatif bir güç olan PJAK’a karşı saldırı ABD ve AB’nin de onayını almış bulunuyor. İran askeri güçlerinin yapmış olduğu açıklama bunu doğrular niteliktedir.


İran ile ABD’nin, bölgede ciddi çıkar çatışmaları olmasına rağmen, Kürt Toplumsal Hareketine yönelik ortak hareket etmeleri bir çelişki olmayıp, ortak buluşma noktalarını oluşturmaktadır. İran’ın operasyonuna özellikle Bağdat hükümetinin sessiz kalması, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin birkaç küçük çıkış yapması, hem ABD’nin Irak’ı koruyan askeri komutanlığının hem de Obama hükümetinin ciddiye alınır merkezi bir açıklama yapmamış olmaları, operasyonu desteklediklerine dair önemli bir veridir.


Kürtlere saldırarak verilen mesaj

İran’ın nispeten bölge ülkelerinin de onayını alarak Kürt toplumsal güçlerine yönelik başlattığı saldırı, esasen stratejik bir ittifaktır. Özellikle İran-Türkiye arasında bölgeye hâkim olma konusunda belirgin bir rekabet bulunmakla birlikte, stratejik buluşma noktaları; Kürt Meselesidir. Kürtler, her iki devlet sınırları içerisinde ciddi ve devletlerin politikalarını etkileyecek bir güce erişmiş bulunuyor.

İran’ın, Kürt hareketine karşı bu düzeyde, kapsamlı bir saldırıya yönelmesi, Türkiye’ye de verilmiş önemli bir mesajdır. İran, ABD’nin yakın gelecekte, Türkiye’yi kendisine karşı kışkırtacağının farkındadır. Türkiye-İran ilişkilerinin zedelenmesinin, bölgesel dengelerde önemli bir etki yaratacağı biliniyor. İran’ın, yalnız kalmamak için, Türkiye’nin de yumuşak karnı olan Kürt gerillalarına yönelik saldırıda bulunması, Türk devletine verilmiş ciddi politik bir mesajdır.


İran’ın, Ortadoğu’da belirleyici bir güç olmasını engelleyecek en önemli faktörlerden biri, Kürt meselesidir. Kürt meselesi, bir bakıma İran’ın da yumuşak karnı olarak tanımlanmaktadır. İran molla rejimi içerisinde ciddi bir iç rekabet var. ABD-AB politikalarına yönelen önemli bir toplumsal tabanı olan bir kesim bulunuyor. Ayrıca molla rejimi içerisinde de dini lider Hameny ile Cumhurbaşkanı Ahmet Ahmedinejad arasında bir iktidar kavgası olduğu biliniyor. Bu durum, İran’ın iç politikasında olduğu gibi bölgesel ilişkilerini de etkileyen olumsuz bir faktör olarak ön plana çıkmaktadır. Bu bakımdan İran, dikkatleri iç politik çatışma ve rekabetten kaçırıp Kürtlerle çatışmaya çekerek, nefes almaya çalışıyor. Ayrıca Kürtlere yönelik askeri operasyonları, Pers halkı arasında milliyetçiliği körükleyerek bir avantaja dönüştürmek istiyor.


Kürtlerin Suriye denkleminde de yeri var

İkincisi, Suriye’nin iç politikasında bir kriz var. Suriye’nin Baas rejiminin, küresel güçlerin de dolaylı ve kısmi olarak destekleyip geliştirmeye çalıştıkları iç muhalefeti, askeri güçleri kullanarak bastırmaya çalışması, Ortadoğu denklemini etkileyen bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye’nin Suriye’deki iç politik gelişmelerine müdahale etmeye başlaması ve dolaylı ‘işgal’ tehdidine vurgu yapması, Suriye-Türkiye ilişkilerinde gelinen yeni politik düzlemi ortaya koymaktadır.

Ayrıca Suriye’nin iç muhalefeti sanıldığı gibi güçlü değil. Toplumun farklı kesimlerinin Baas rejimine belirli bir desteği var. Muhalefetin örgütsüz ve kendi içinde farklı politik eğilimlere sahip olması nedeniyle, özellikle batı basınında işlendiği kadar güçlü yapılar yok. Ayrıca Suriye’de iç politik dengeleri değiştirmede rol alacak olan ve önemli bir toplumsal taban oluşturan Kürtler, politik gelişmeleri izliyor. Kendi içerisinde ciddi bir örgütlülük oluşturmaları, ‘Demokratik Özerklik’ için somut adımlar atmaları ve hatta kendi savunma gücünü kurma kararı almaları, Şam rejiminin de buna özel bir tepki göstermemesi, zımni bir anlaşma olarak algılanmaktadır. Bu hem Şam rejimini rahatlatmakta hem de Kürtlere önemli bir politik alan açmaktadır.


ABD ve AB gibi küresel sistem güçlerinin Baas rejimini, iç politik çelişkileri kullanarak değiştirme şansı son derece zor görünüyor. Geriye dış müdahale kalıyor. Bunun için Birleşmiş Milletler Konseyinin kararı gerekiyor. ABD-AB ikilisinin burada bir karar çıkarma şansları da zor. Rusya ve Çin’in buna pek izin vereceklerini sanmıyorum. Libya örneğinde olduğu gibi bunun bölgesel rekabette bir sorun yaratacağı biliniyor.


Suriye yolunda bir taşeron

ABD, Suriye’ye karşı Türkiye’yi çok farklı boyutlarda kullanmaya çalışmaktadır. Karşı karşıya kaldıkları ekonomik ve politik sorunlar nedeniyle bölgesel ilişkilere istedikleri düzeyde müdahale edemeyen ABD ve AB, saldırı politikalarını Türkiye üzerinde gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Şam’a gönderilmesi bunun bir işareti olarak algılandı. Davutoğlu’nun ziyareti sonrasında, ‘Esad hizaya geldi, uyarılar sonuç verdi’ biçimdeki açıklamaların hiçbir politik değeri olmadığı anlaşıldı. Hatta sadece ABD’nin tehdidini Şam’a götürmekle taşeronluk görevini yapan Türkiye’nin pek de ciddiye alınmadığı da daha ikinci günde ortaya çıktı.
Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Şam yönetimine “operasyonları derhal durdurun. Durmazsa konuşacak bir şey kalmaz" biçimindeki tehdidini yorulmayan ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Victoria Nuland, "Bir hafta önce Türkiye'nin bakışı, bakan Davutoğlu'nu Suriye'ye gönderme ve Suriye Devlet Başkanı Beşar Essad'a sert talep listesi verme yönündeydi. Umut, Essad'ın yıllardır Suriye ile güçlü siyasi ve ticari ilişkileri olan, önemli etkisi bulunan komşusunu dinleyebileceği yönündeydi. Ama bu ziyaretten sonra hepimizin gördüğü, kan dökmenin artması oldu. Türk sabrının giderek tükeniyor olması bizim için sürpriz değil. Bu, bizim şu anda durduğumuz pozisyonla tamamen tutarlı.”


Nuland, “Türk askerinin sivilleri korumak için Suriye'ye yönelik askeri müdahale yapması halinde, bunu destekleyip desteklemediklerine” yönelik soruya yanıt verirken, “amaçlar aynı, taktikler de yeni ekonomik ve siyasi adımların atılmasıyla ilgili olarak her hükümetin kendi egemenliğiyle ve ulusal olarak alınacaktır.” Bu değerlendirme, aslında Türkiye’yi olası bir askeri harekâtın içine çekme politikası veya projesidir.


Üçüncüsü, Suriye meselesi, esasen Türkiye’nin bölgesel politikasının yönünü belirleyecek niteliktedir. Seçimlerden önce ABD-AB ile AKP hükümeti arasındaki görüşmelerde Libya, Suriye ve İran’a yönelik belirlenen stratejinin yaşama geçirilmesi için Türkiye’ye önemli roller verildi. AKP’nin söz konusu politikaları kabul etmesiyle bir bakıma yeniden iktidar olmasının önü açıldı.


Türkiye, bölgesel ilişkilerde küresel sermayenin aktif bir oyuncusu olmak için ön plana çıkartılıyor. Bunun için, Libya politikası bütünlüklü olarak iflas etti ve NATO eksenli ABD-AB’nin belirlediği politikalara tamamen entegre oldu. Aynı şekilde, Suriye ile ‘sıfır problem’ yaygarası da fiilen sona erdi ve ABD’nin belirlediği politikalar ekseninde Suriye’ye yönelik bir kısım politik-ekonomik ve askeri saldırıların hazırlığı yapıldı.


“Suriye iç meselemizdir”

Son birkaç haftada ABD’nin Ortadoğu-Suriye uzmanları, askeri temsilcilerinin Türkiye’yi sık sık ziyaret etmesi ve buna paralel olarak Erdoğan’ın “Suriye sorunu biçim iç politikamızdır” biçimindeki değerlendirmesi ve bir bakıma müdahale tehdidini yapması, esasen ABD’nin belirlediği bir politikadır. Böylelikle ABD’nin, bölgesel saldırıyı Türkiye üzerinden yapmaya karar verdiği anlaşılıyor.
Türkiye’nin Suriye’ye yönelik ABD eksenli bir dış politika izlemesinde bir başka faktör, Suriye’de Kürtlerin Özerklik konumuna doğru gitmeleridir. Böylesi bir oluşum, Türkiye’nin bütün planlarını alt üst edecektir. Bu devletin stratejik varlık nedenini ortadan kaldıracaktır. Bundan dolayı Esad yönetimine karşı ciddi bir öfke oluşmuş durumdadır. 850 kilometrelik komşuluk ilişkisinin arka plandaki karşılığı Suriye’de ‘Özerk Kürdistan’ın kurulması korkusudur.


Türkiye, ABD’nin bölgesel stratejisine uygun bir politika izlerken, kendisi bakımından son derece önemli olan Kürt meselesinde ise küresel güçlerin daha aktif desteğine ihtiyaç duymaktadır. Yapılan görüşmeler ve anlaşmaların bu yönde olduğuna dair çok sayıda veri bulunuyor.


Erdoğan’ın savaş ilanı

Erdoğan’ın Kürtlere yönelik savaş ilanı, sadece histerik duygularıyla ortaya koyduğu bir değerlendirme değildir. Bunun arkasında ABD ve AB ikilisi bulunuyor. PKK şahsında Kürtlere karşı çok yönlü tasfiye kararı olan AKP hükümeti, Türkiye’yi bölgesel bir savaşın içine çekmeye başlamış bulunuyor.
AKP’nin savaş hükümeti kurması ve fiilen yeniden ‘Olağanüstü Hal’ sürecine dönülmesi, operasyonların çok kapsamlı olarak geliştirilmesi, çözüm yerine savaşı esas alan politikaların uygulanmaya başlanmasıyla Öcalan’ın aradan çekildi. PKK’nin de süresiz ateşkesi bitirme kararı alması, savaşın yeniden şiddetlenmesi anlamına geliyor.


Erdoğan, Libya politikasında olduğu gibi Suriye’de de ABD-NATO politikasına angaje olmasının karşılığını, Kürtlere yönelik savaşı en üst boyuta çıkartarak alıyor. Bu konuda ABD ve AB açık destek vereceklerdir.


Kürtler hedef tahtasında

Türkiye’yi tehdit eden en büyük iç politik krizin kaynağı olan Kürt hareketine karşı, yeniden sınır ötesi operasyon yapabilir, çok kapsamlı hava saldırıları gerçekleştirebilir, nokta operasyonlarına yönelebilir, demokratik Kürt siyasetçilerine karşı çok büyük tutuklamalara girişebilir. Bütün veriler savaş hükümetinin politikalarının bu yönde geliştiğini gösteriyor.
İttifak, çelişki, çatışma, rekabet ilişkilerinin iç içe geçtiği bölgede hedef tahtasında olan Kürtlerdir.


Bu bakımdan;

- Suriye’ye yönelik yakın gelecekte Libya’dakine benzer bir askeri operasyon söz konusu olacağını sanmıyorum. 

- Küresel sermaye güçleri, Türkiye’yi kullanarak Suriye’ye yönelik baskıyı çok kapsamlı olarak arttırmaya çalışmaktadır. Ekonomik, politik ve diplomatik baskı daha çok ön plana çıkacaktır, en son olarak kısmi bir askeri harekât gündeme gelebilir. 

- Suriye’ye yönelik bir askeri operasyon, İran’ın ciddi bir tepkisini alacaktır. 

- Türkiye’nin Suriye’ye yönelik izlediği ABD yanlısı politikası, Türkiye’nin bölgesel ilişkilerde gücünü arttırmayacak tersine zayıflatacaktır. 

- Suriye, Kürtlerle barışmak için çok daha somut adımlar atarak Türkiye’ye tutum alabilir. 

- İran ve Türkiye, Kürtlere yönelik tek ve ortak operasyonlarını devam ettirecektir. Özellikle, jeo-stratejik ve politik bakımdan oldukça önemsenen Kandil’e yönelik daha kapsamlı bir operasyon yapabilirler. 

- İran ve Türkiye’nin operasyonu, ABD’nin bilgisi, onayı dâhilinde olacağı gibi esas istihbarat, ABD’nin askeri güçleri tarafından verilecektir. 

- Türkiye’de devletin askeri saldırıları çok daha kapsamlı olarak artacaktır. Devlet, PKK gerillalarına yönelik sınır ötesi bir askeri harekata yönelebilir ve nokta operasyonlarını deneyebilir. 

- Kürt siyasetçilerine yönelik bir tasfiye süreci başlayabilir. Yeni dönem tasfiye politikasının, KCK davasının çok üstünde olacağı da kesin.

Peki, devletin yıllardır denediği bu askeri saldırıların başarılı olma şansı var mı? Son derece düşük görünüyor. 30 yıllık deneylerden anlaşılacağı gibi başarılı olunmadı. Bundan sonrası da geçmişin bir tekrarı olacaktır.
Ayrıca askeri saldırıların başarısızlığı da çözüm sürecini hızlandıracak bir faktördür.


Kürtlere yönelik bölgesel operasyona karşı, Kürtlerin politik aktörlerinin alacağı tutum çok önemlidir. Başarı ve başarısızlığı belirleyecek güçler Kürtlerin kendileridir.


Bıçak kemiğe mi dayandı yoksa birinin boynuna mı dayanmaya başladı? Bunu birlikte göreceğiz. 

Mustafa Peköz

Ortadoğu'nun Yeni İsyanı, Yeni Proletaryası ve Siyasal İslam Üzerine



Bir Sorunun Formülasyonu, Onun Çözümüdür(Karl Marx)

“Akademi Politik” söyleşi dizisinin üçüncüsüyle karşınızdayız. Odağımızda Arap dünyasını kasıp kavuran isyan dalgası var. Söyleşi dizimizin üçüncü konuğu Prof. Dr. Asef Bayat. Asef Bayat Ortadoğu, İslamcılık, sokak siyaseti üzerine olan çalışmalarıyla bugün Arap dünyasında yaşananlara dair ipuçlarını geride kalan dönemdeki yayınlarında vermiş önemli isimlerden birisi. Kimdir Bayat? 16 yıl Kahire’de Amerikan Üniversitesi’nde sosyoloji ve Ortadoğu çalışmaları alanında dersler veren İran doğumlu Bayat, 2003-2010 yılları arasında Hollanda’da Leiden Üniversitesi’nde ISIM (Modern Dünyada İslam Çalışmaları Enstitüsü) direktörlüğü yaptı. Yaklaşık bir yıldır da ABD’de Illinois Üniversitesi’nde akademik çalışmalarını sürdürüyor. Türkçe’de Sokak Siyaseti (Phoenix Yayınları, şimdi hapiste olan Soner Torlak’ın nefis çevirisiyle) ve makalelerinin seçkisinden oluşan Ortadoğu’da Maduniyet (İletişim Yayınları) adlı iki çalışması bulunan Bayat, toplumsal hareketler, kent mekanı, işsizler hareketi, gündelik hayatın içindeki direnme pratikleri, İran Devrimi, İslamcı hareketler, kent yoksulları ve Müslüman gençliğin sosyolojisi üzerine oldukça üretken çalışmalarıyla tanınıyor. Bayat’la biz de Arap dünyasındaki isyan dalgası, bunun sınıfsal yansımaları, Post-İslamcılık ve AKP üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Eleştirelliği bırakmadan… Bayat’ın, Sokak Siyaseti’ni Türkçeleştirip okuyuculara tanıtan ve şu anda cezaevinde olan Soner Torlak’a selam ve dayanışma duygularını eklemeyi de unutmadan.
* * *


“Akademik Politik” Söyleşileri III: Prof. Dr. Asef Bayat (University of Illinois, Sosyoloji Bölümü, ABD):

“ORTA SINIF YOKSULLAR ORTADOĞU’NUN YENİ PROLETARYASI”



Deniz Yıldırım: Prof. Bayat, ilk olarak sıcak gelişmelerle başlayalım isterseniz. Tunus ve Mısır’dan yeni döndünüz. Bize son durumla ilgili gözlemlerinizi aktarır mısınız? Sizin deyiminizle Arap D/Evrimleri (Arab Refo-lutions) nereye evriliyor?


Asef Bayat:
Her iki ülkede de halkın gerçekten önemli bir başarı elde ettiği hissiyatı hemen seziliyor ve gerçekten de yıllardır egemenlik kurmuş olan diktatörleri devirmeyi başardılar. Bunun yanındaysa gelecekle ilgili, ülkenin yüzünü çevireceği yönle ilgili ciddi bir belirsizlik ve buna bağlı bir huzursuzluk da görülüyor. Eski diktatörler evet gittiler (neredeyse), ama rejimler henüz tam olarak dönüşüme uğramadı. Her iki ülkede de devrimciler iktidarda değil.

Eskimiş iktidar kurumları şöyle ya da böyle varlığını sürdürüyor; güvenlik aygıtından, eski medya yapısından ve eski rejimden kişiler farklı kılıklara bürünüp yeniden sahneye geliyor. Elbette şu andaki beklenti bu durumun yeni Anayasalar uygulamaya konulunca, parlamento ve başkanlık seçimleri gerçekleştirilince, yani yaklaşık bir yıl içinde değişeceği yönünde. Ama gözlemlediğim kadarıyla devrimci kadrolar, bu anormalliğin farkındalar.


Fiilen muhalefette olan devrimciler, anlamlı değişimler elde etmek için halihazırdaki hükümetlere baskı uygulamayı sürdürmeleri gerektiğinin de farkındalar. Elbette, olumlu tarafından bakarsak, bu devrimlerin şu ana kadarki en önemli kazanımı ifade özgürlüğünün temin edilmesi. Bu sayede insanlar konuşabiliyor, yazabiliyor, örgütleniyor ve protestolara katılabiliyor. Her ne kadar protestocuların içeri alınması sürüyor olsa da! Şimdiye kadar toplum zorba güvenlik aygıtının diktacı, gözetleyen tutumunun gevşetilmesi sonucu önemli ölçüde rahatladı, artık halklar nefes alıyor ve taban örgütlenmeleri başarılı bir biçimde sürdürülüyor.


Tabii ki şunu da belirtmekte yarar var: Mısır’la Tunus’un siyasal kültürleri birbirinden oldukça farklı. Tunus’a göre Mısır’da devrim için daha fazla tutku ve coşkunluk olduğunu gözlemledim. Bunun aksine Tunus siyasal sahnesini sürpriz diyebileceğim ölçüde durulmuş gördüm. Başkent Tunus’ta çevreme baktığım zaman aynı enerjiyi ve eylemliliği gördüğümü söyleyemem. Gazete bayilerine bakınca bile Kahire’deki havanın olmadığı anlaşılıyor. Eğer televizyon programları bir gösterge olarak düşünülürse, bu programların da oldukça donuk, ruhsuz olduğunu söyleyebilirim. Ben Ali’nin polis devletinin netameli mirası, oldukça pasif bir “siyasal sınıf” yaratmıştı ve bu şu anda 100 yeni siyasal parti oluşturulmuş olmasına rağmen pek de değişmiş görünmüyor.


İsyanların daha gerilerde yatan nedenlerine dönmek istiyorum. Bana göre, sizin son birkaç yıldır ortaya koyduğunuz çalışmalar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanacak gelişmeleri haber veren bir nitelik taşıyor. Bu noktada Arap dünyasını kasıp kavuran isyanların ardındaki toplumsal dinamiklere bakalım mı şimdi?


Elbette. Genel olarak konuşmak gerekirse, ben isyanların Ortadoğu toplumlarında son 30 yılda gerçekleşen bazı önemli yapısal değişikliklerin sonucu olduğunu düşünüyorum. Ama özellikle son on yıldaki değişim çok daha hayati etkide bulundu. Bu toplumlar giderek daha kentli, okur-yazar, genç ve oldukça global hala gelirken, siyasal sistemleri aynı düzeyde otokratik ve baskıcı olmayı sürdürdü.


Bu çelişkilerin çözülmesi zorunluluktu. Eğitim kurumları, özellikle de üniversiteler, eğitimli kesimi sayıca genişletti ve aynı zamanda son on yılda neoliberal ekonomik yapılanmanın hızlandırılması sonucu sınıf ayrımları daha da derinleşti. Tam da bu nedenle işçi sınıfının yanında, eğitimli orta sınıfların geniş bir kesimi de işsizliği, yoksullaşmayı, statü ve özgüven kaybını deneyimledi. Dolayısıyla bu yapısal değişimler beraberinde, otoriter rejimlerin varlığını sorgulamaya başlayan siyasal aktörleri de yarattı.


Ancak bu, yeni demokratik bir siyasal vizyon doğmuş olmasaydı büyük olasılıkla gerçekleşmeyecekti. 1980’lerde ve 90’larda Arap siyasetine hükmeden İslamcılığın, 11 Eylül olaylarının ardından adım adım gerilemesi sayesinde yeni bir siyasal vizyon mümkün hale geldi. Hem milliyetçi politikaların (çok fazla şey başaramadığı için) hem de İslamcılığın (demokratik olmaması, toleranssız ve dışlayıcı siyaseti nedeniyle) krize girmesi, demokrasi ve yurttaş onuru talebini öne çıkaran post-ideolojik ve pragmatik vizyonu başat konuma getirdi. Siyasal fırsat da doğunca, bu aktörler yeni vizyonlarıyla birlikte açığa çıktılar.

 
İsyan dalgasının başlamasının ardından kaleme aldığınız “Yeni Arap Sokağı” başlıklı makalenizde, daha önceki kitaplarınızda da işaret ettiğiniz bir sosyal aktöre atıf yapıyorsunuz: “orta sınıf yoksullar”a. Ve diyorsunuz ki bu makalede “orta sınıf yoksullar Ortadoğu’nun yeni proletaryasıdır ve kendi canına kıyarak Tunus’ta devrimi ateşleyen Muhammed Bouazizi, bu “orta sınıf yoksullar”ın temsilcisidir.” Bu “orta sınıf yoksullar” ya da “orta sınıf proleterler” meselesine biraz daha eğilebilir miyiz? Tam olarak bu ifadeyle anlatmak istediğiniz nedir?

Bir zamanlar, yani 1960’lardan 1980’lere kadar uzanan post-kolonyal dönemde modern orta sınıflar (eğitsel sermaye sahibi, üniversite diploması olan, beyaz yakalı işlerde çalışan ve orta sınıf bir yaşam tarzı olan) post-kolonyal devletlerin nimetlerinden yararlananlar arasındaydı ve bu sınıflar yeni ulusları “inşa edenler” olarak görülmekteydi. Bu durum her düzeyde parasız eğitim sağlayan, yeniden dağıtımcı sosyalizm ve refah uygulamalarının bir sonucuydu, kaldı ki bazıları 1970’lerin ortasından bu yana petrol fiyatlarındaki artış sayesinde önemli gelirler de elde etmişti. Bu orta sınıfların birçok üyesi, profesyonel, teknokrat, kamu işletmelerinde bürokrat olarak çalışmaktaydı. Yani prestijli ve ayrıcalıklı kamu sektöründe.


Ama bu durum refah devletinin sürdürülebilirlik kriziyle karşılaşmasının ve artan özelleştirme uygulamalarının özel işletmeleri kamu sektörü karşısında ayrıcalıklı kılmaya başlayan zihin yapısının egemen hale gelmesiyle birlikte değişmeye başladı. Bu orta sınıflar düşük gelir ve statülü işlerde çalışmaya başladılar, ama ikramiye ve yan ödemelerle iş güvencesi varlığını sürdürüyordu. Ancak 1990’ların sonlarından itibaren neoliberal politikaların uygulanmasıyla birlikte, bu güvenceler ortadan kalkmaya ve toplumsal eşitsizlik daha da derinleşmeye başladı.


İleri teknoloji, eğlence ve ihracat-ithalat işlerinde olanlar, yani ekonominin ileri derece küreselleşmiş sektörlerindeki gruplar durumlarını iyileştirirken, ticarette, hukukta, sosyal bilimlerde eğitim alanlar, çalışanlar güvencesiz ekonomik koşullara ve marjinalleşmeye mahkum edildiler. Son olarak Tunus’un başkenti Tunus’ta karşılaştığım işin ehli bir tarihçi bana, iki yıl öncesine kadar 9 yıl boyunca işsiz kaldığını söyledi! Çoğunlukla bu koşullar onları enformel sektöre itiyor ve gecekondularda yaşamaya alışmak zorunda kalıyorlar.


Bence bu orta sınıflar bir yandan proleterleşmeye devam ediyorlar, diğer yandan da eşzamanlı olarak, hakettiklerini düşündükleri hakkındaki farkındalıklarıyla yoksullaşmalarına ilişkin bilinçleri yükseliyor. Bu da onları potansiyel olarak siyasallaştırıyor. Ve ilginç biçimde bu fenomen, Ortadoğu’yla sınırlı değil. Benzer süreçleri şu anda Yunanistan’da, İspanya’da, Portekiz’de ve İngiltere’de de görüyoruz. İngiltere’de eski yöneticilerin, son finansal krizle birlikte evlerini kaybettikleri ve evsizler ordusuna katıldıkları gazetelere yansıdı. Bu olguyla ilgili daha fazla araştırma yapmamız gerektiğini düşünüyorum. “Orta sınıf yoksullar” olgusunun daimi mi yoksa geçici mi olduğunu bilmemiz gerekiyor. Benim şimdiye kadar ki izlenimim bu sınıfın bir süredir, yani 1980’lerden beri mevcut olduğu ve yakın zamanda da ortadan kaybolmayacağı yönünde. Aklıma Marx’ın geçici olması beklenen, ama varlığını sürdüren “yedek işgücü ordusu” kavramını getiriyor bu durum.



“DEVRİMLER, EŞSİZ BİR SOKAK SİYASETİNİ TEMSİL EDİYOR”


Sizin daha önceki çalışmalarınızdan birçok kavram önemli kullanım alanları buldu. Ben bunların yanında, pek de tartışılmayan ama son isyanlarda önemi bir kere daha belirginleşen bir kavrama, sizin “huzursuzluğun mekansallığı” kavramınıza biraz daha bakmayı öneriyorum. Bu ifadeden ne anlamalıyız?


Life as Politics (Siyaset Olarak Yaşam)
adlı kitabımda devrimlerin sadece zamana ilişkin değil, mekana da ilişkin olgular olduklarını tartışmaya çalıştım. Diğer bir deyişle, evet, devrimlerin neden ve ne zaman gerçekleştiğini ya da kimler tarafından ilerletildiğini sormayı sürdürmeliyiz, ama aynı zamanda, nerede gerçekleştiklerini de soruyor olmalıyız. Bu, her ne kadar kendi başına önemli bir soru olsa da, devrimlerin kentli mi yoksa kırsal karakterde mi olduğunu iddia etmek değil basit bir biçimde; gerçekte bu devrimler önemli ölçüde kentli mesela; kentte yaşayanların ihtiyaçları, beklentileri ve imkanları bu isyanların ana taşıyıcıları arasında yer alıyordu sonuçta. Ama benim burada vurgulamak istediğim şey, geniş çaplı kolektif isyanlar ve başkaldırılar bağlamında devrimlerin eşsiz bir sokak siyasetini temsil ettiği.

Bunun nedeni, insanların belirli sokaklarda ya da meydanlarda kitlesel olarak varlıklarını sergilemeleri sonucunda devletin kamusal alanlardaki düzen ve denetimi işletemez hale gelmesi değil sadece. Aynı zamanda belirli bir alanda toplanmak yoluyla isyancıların, ortak çıkarlarını ve sahip oldukları kolektif gücü fark ve hissetmelerini sağlaması nedeniyle de böyle. Hep birlikte “al-Sha’b Yorid Esqat-i Nizam” (Halk Rejimin Düşmesini İstiyor) diye sloganlar atarken kendi kolektif çığlıklarını, gürül gürül akan seslerini duyabiliyorlar. Mesela bu çerçevede Tahrir gibi kamusal meydanlar protestoculara muazzam bir fiziksel güç veriyor. Bu alanların sembolik önemi, bu meydanların ele geçirilmesinin başkaldırının kaderini belirler hale gelmesiyle birlikte daha da artıyor.


Günler ve gecelerce, protestocularla Mısır güvenlik güçlerinin Tahrir Meydanı’nın denetimini ele geçirmek için nasıl mücadele ettiklerini gördük; meydanın kontrolü, Mısır devriminin kaderini belirleyecek düzeydeydi. Kahire’de Tahrir, İstanbul’da Taksim ya da Tahran’da Devrim gibi meydan ve sokakların neden böylesi belirleyici mücadele alanları haline geldiğini ayrıca tartışmak gerekiyor. Sadece şunu söyleyerek bitireyim: tüm bu isyanlar kendi Tahrir’lerini bir biçimde yaratmayı başardı. Tunus’ta Kasbah Meydanı ve Bourghiba Bulvarı, Yemen-Taiz’de Safir Meydanı, Suriye Hama’da Assi Meydanı ve Bahreyn-Manama’da İnci Meydanı. İnci Meydanı’nın fiziksel ve sembolik önemi o denli büyüktü ki, Bahreyn yönetimi meydanı yerle bir etti ve meydan merkezinde bulunan inci heykelini yıktı, halkın gözünde büyük bir anlam kazanan bu mekansal sembolü silmek için yaptı bunu. Tüm bu alanlar, gerçek anlamda “alan” haline geldi; çünkü çok güçlü anlamlar yüklendi bu alanlara.

 
Gerek Life as Politics (Siyaset Olarak Yaşam) adlı kitabınızda ve gerekse Making Islam Democratic (İslamı Demokratikleştirmek) adlı çalışmanızda ısrarla “Post İslamcı D/Evrimler” çağının gelmekte olduğunu söylüyorsunuz. Bu noktada Türkiye’den AKP’yi de Post-İslamcılığın modeli ya da örneği olarak gördüğünüzü biliyoruz. Nitekim geçtiğimiz günlerde yayımlanan bir başka makalenizde de, isyanlarla birlikte Tunus’ta Al-Nahda’nın, Mısır’da genç Müslüman Kardeşler’in, İran’da reformistlerin modelinin AKP olduğunu da belirtiyorsunuz. Buradan hareketle Post-İslamcılık kavramlaştırmanıza atfettiğiniz pozitif anlamda sorunlar olduğunu düşünüyorum. Örneğin AKP dönemi Türkiyesi, aynı zamanda post-İslamcı rejimlere ilişkin birçok şey anlattığı için bunlara bakmakta yarar var, sadece İran merkezli İslamcılık’la karşılaştırıp buradan uzaklaşıldığında kendiliğinden bir siyasal ilerleme payesini bu hareketlere yapıştırmamak için bu eleştiriyi getireceğim ve yanıtınızı merak ediyorum. Mesela Libya’ya dönük NATO operasyonu, Türkiye’deki NATO üssünden yönetiliyor, ayrıca NATO’nun yeni tehdit algısı MENA (Ortadoğu ve Kuzey Afrika) bölgesine kaydığı için olsa gerek, AKP NATO’nun ana kara karargahının da Türkiye’ye taşınmasını kabul etti. Öte yandan AKP saldırgan bir neoliberal parti aynı zamanda. Sınıf karakteri itibariyle Türkiye tarihinin en yoğun özelleştirme, piyasalaştırma ve güvencesizleştirme dalgası da bu dönemde yaşanıyor. O zaman da AKP’nin sınıfsal ve siyasal karakterine ve işlevine bakmadan, salt İran İslamcılığından uzaklaşılması kriteri üzerinden kendiliğinden “ilericilik” payesi atfetmenin sizin teorinizdeki sorunlu yan olduğunu düşünüyorum. Mesela bu anlayışınız, 11 Eylül sonrasında ortaya çıkan ve bölgemizi güvenlik eksenli, biraz da oryantalist analizlerle temel çelişki ekseni olarak radikal İslam/Ilımlı İslam karşıtlığı temelinde ele alan okumalardan ne kadar uzaklaşıyor?

Evet, ben bu isyan dalgasının post-İslamcı bir yönelimde olduğunu öne sürüyorum. Bununla 1980’ler ve 90’lardan bu yana Arap dünyasına (genel olarak da Müslüman dünyaya) hükmeden milliyetçi/yerlici ve İslamcı siyasetlerin egemenliğindeki hakim siyasette gözlemlenen bir değişikliği vurgulamaya çalışıyorum. Ancak bu isyanlarda dinsel bir dil mevcut değildi. İnsanlar İslami bir devlet çağrısı yapan sloganlar atmak yerine, demokrasi, sosyal adalet ve insan onuru konularına odaklandılar.


Şu günlerde Mısır’da bile mesela, Selefiler’in bir anda ortaya çıkıp kamusal alanlarda “demokrasinin haram olduğunu” ilan etmesine ya da rehber ilke olarak Şeriat’ın hüküm sürmesini talep etmesine rağmen, halkın çoğunluğu genel olarak inançlı toplumlarının yapısı içinde sivil demokratik bir devleti tercih ediyor. Bence bu, post-İslamcı bir yönelim taşıyor. Gerçekte, dini esas alan liderler bile AKP’yi favori modelleri olarak gösteriyorlar. Bu, İran tipi teokratik ve baskıcı bir devletten ciddi bir kopuşu ifade ediyor. Bu anlamda olumlu bir gelişme olarak görüyorum.


Ama şunu eklememe izin verin lütfen: demokratik devletler sadece ahlaki ya da siyasi faziletlerle ortaya çıkmaz. Tarihsel olarak demokratik devletler emperyalist savaşlar yürüttüler ve kapitalist ekonomileri besleyerek yapısal eşitsizlikleri ve yoksulların sömürülmesini sürdürdüler. Af Örgütü, Batılı demokratik devletlerdeki insan hakları ihlallerini belgelemekten kaçınmadı. Eğer AKP siyasal anlamda demokrat olarak karakterize ediliyorsa, bu ona açılmış bir kredidir; ancak bu, belirli hakları ihlal etme noktasında muaf olacağı anlamına gelmez. Son yıllarda AKP’nin muhalefete ve eleştirilere karşı artan bir tahammülsüzlüğünün olduğunu görüyoruz. Sırf kendilerini ifade ettikleri için demir parmaklıkların arkasına atılan gazetecilerin olduğu biliniyor. Bunlar AKP’nin çözüm bulmak zorunda olduğu önemli problemler. Ama buna karşın, AKP’nin, Allah adına, kadın düşmanlığı sergileyen, insan haklarını ihlal eden, her türlü muhalefeti bastıran İran’daki İslami cumhuriyetin teokratik devletinden çok farklı olduğu da ortada.


Sorumu biraz daha açayım. Ben sizin Post İslamcı D/Evrimler olarak adlandırdığınız sürecin aslında tam da pasif devrimleri anlattığını düşünüyorum. Yani hem ezilenlerin radikal taleplerinin yumuşatılmasına, söndürülmesine dönük işlevleri bakımından hem de devletin bu talepleri de içerecek biçimde kapitalist bir restorasyona tabi tutulması bakımından düşününce, söylediklerinizin ya da tarifinizin pasif devrimi çağrıştırdığını düşünmemek zorlaşıyor. Bu noktada AKP’yi nasıl değerlendireceğiz mesela, bu bakışla?


Bana göre bu gibi d/evrimler (refolutions), “pasif devrim”lerle karıştırılmamalı. Gramsci’de pasif devrim olgusu, kendilerine meydan okunan, ezilenlerin muhalif dalgasıyla karşılaşan elitlerin dalganın üstüne çıkması ve hatta onu yönetmeye başlamayı arzulaması anlamında bir hayatta kalma stratejisine işaret eder. Dolayısıyla elitler muhalif hareketleri esas yöneldiği hedeften alıkoymayı, yönü değiştirmeyi hedeflerler. Şimdi, bu noktadan bakarsak, d/evrimler bana göre böyle bilinçli bir stratejinin uzantısı değil. Aksine d/evrimler (refolutions), ayaklanmaların (insurrection) önüne geçen devrimlerin sonucu olarak doğuyor. Bununla neyi kast ediyorum? D/evrimler, halk ayaklanmasının gerçekleştiği ve hatta diktatörü devirdiği özel bir devrim türüne işaret ediyor, ama bu d/evrimler devrimci bir ayaklanma (insurrection) yoluyla değil de geniş katılımlı sokak protestoları ve sivil itaatsizlikle gerçekleşiyor.


Ama elbette, diktatörlerin koltuklarını bırakmasının ardından protestocular evlerine dönerler ve iktidar kurumlarında köklü değişiklikler yapılması için otoriteler üzerinde bıkıp usanmadan baskı kurmayı sürdürmezlerse, bu durum ‘pasif devrim’in yolunu açabilir de.


AKP konusuna gelince. Açıkçası AKP iktidarının ne ölçüde bir ‘pasif devrim’ operasyonunu temsil ettiği konusunda aklımda kuşkular var. Bu tez, AKP öncesinde Türkiye’de İslamcı hareketin, ülkede izlenen neoliberal politikalara karşı ayaklanan ezilenlerin sesini temsil ettiği ve AKP’nin de ezilenleri pasifleştirmek ve neoliberal ekonomiyi kurtarmak için, post-İslamcı bir aktör olarak doğduğu gibi bir ima barındırıyor bana kalırsa. Bence bu tezin sahipleri, öncelikle Türkiye İslamcılığının gerçekten de ezilenlerin anti-kapitalist isyanının temsilcisi olup olmadığı konusuna bir açıklık getirmeli. Ve ayrıca AKP’nin, ezilenleri ‘İslami rengi’ sayesinde pasifleştirmeyi başarıp başarmadığını da göstermeleri gerekiyor.

“SONER TORLAK’IN TUTUKLANIP HAPSEDİLDİĞİNİ ÖĞRENDİĞİMDE BÜYÜK ORANDA UMUTSUZLUĞA DÜŞTÜĞÜMÜ BELİRTMELİYİM”


Sizin Sokak Siyaseti adlı önemli çalışmanızla biz Türkiye’de Soner Torlak’ın nefis çevirisi aracılığıyla tanıştık. Sözü son olarak Soner’e getirmek istiyorum. Son derece çalışkan, teoride ve pratikte aktif bir doktora öğrencisi olan Soner ve arkadaşları, yaklaşık iki aydır tutuklu. Gerekçesi ise, Hopa’da emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun öldürülmesinin ardından Ankara’daki protesto eylemine katılmaları. Soner sizin Sokak Siyaseti adlı kitabınızı çevirdi, teoriye katkısıydı; diğer yandan da sokak siyasetinin aktif bir parçası oldu, pratisyendi. Soner’in aktif sokak siyaseti, Türkiye’deki Post-İslamcı D/Evrimci rejim tarafından tutuklanmasına neden oldu. Bu konuda neler söylersiniz? Sözünü ettiğiniz Post-İslamcı D/Evrimci rejimler, muhalif kişileri, aydınları, aktivistleri ve gazetecileri hapse atarak, bir zamanlar baskısını hissettiklerini söyledikleri otoriter rejimlere benzeme riski taşımıyor mu?

Soner Torlak’ın tutuklanıp hapsedildiğini öğrendiğimde büyük oranda umutsuzluğa düştüğümü belirtmeliyim. Bu sadece Soner’in benim
Sokak Siyaseti adlı kitabımı çevirip Türkiye’deki okuyuculara tanıtan kişi olması nedeniyle duyduğum bir üzüntü değil. Her şeyden önce özgür bir yurttaş ve yorulmak bilmeyen bir aktivist olarak Soner, Hopa’da gerçekleşen olaylarla ilgili görüşlerini ifade etmesi nedeniyle adaletsizce cezalandırıldığı için de üzüntü duyuyorum. İfade özgürlüğü, her türlü demokratik siyasetin ilk ve belki de en önemli başarısıdır. Bu hakkın ihlal edilmesi, demokratik pratiğe büyük bir zarar verir. AKP yetkililerinin bu derin yanlışın farkına varmalarını ve Soner’i derhal serbest bırakmalarını umuyorum. 

Prof. Bayat, bu yararlı söyleşiye zaman ayırdığınız için teşekkür ediyorum.


Ben teşekkür ederim.


* Söyleşiler ve çeviri: Deniz Yıldırım (Yrd. Doç. Dr. Ordu Üniversitesi Ünye İktisadi İdari Bilimler Fakültesi, Kamu Yönetimi bölümü öğretim üyesi)

Çukurca Eylemi Operasyonun Kaderini Tayin Etti (VİDEO-Yorum)

video


 
Çukurca’da HPG güçleri tarafından sınır dışı operasyon için hazırlık yapmak için sınıra doğru giden Türk askerlerinin pusuya düşürülmesi sonucunda büyük kayıp verdiler.


Çukurca’da HPG güçleri tarafından sınır dışı operasyon için hazırlık yapmak için sınıra doğru giden Türk askerlerinin pusuya düşürülmesi sonucunda büyük kayıp verdiler. Bu eylem öncesi Türk başbakanı Recep Tayip Erdoğan ve Fetullah Gülen Cemaati Medyası kutsal Ramazan ayından sonra çok farklı şeyler olacak “terör” sorununu kökten çözeceğiz diyorlardı. Erdoğan sadece PKK’yi değil aynı zamanda Kürdistan’da ki tüm sivil kurum ve kuruluşları da tarafını netleştirmeye yoksa bunun bedelini ödeyecekleri açıklamasında bulunarak tehdidini sürdürdü. Bu taraf belirleme sözü tabi ki ya benim yanımda olup Kürt inkâr politikasının bir parçası olursunuz ya da Kürt olmakta direnerek katletmeyi göze alırsınız çağrısıydı. Tamda bu süreçte böylesi bir eylemin HPG güçleri tarafında yapılması Erdoğan ve ekibi için en iyi cevaptı.Şimdi Çukurca’da ki bu pusuyu bu kadar önemli kılan şey nedir? Her şeyden önce aldığımız bilgilere göre bu pusuda sınır dışı operasyonun kurmay gücünün tasfiye edildiği ve kayıpların açıklanandan daha büyük olduğudur. Bu pusu ile sınır dışı operasyon gücünün savaş kabiliyeti büyük oranda darbe aldı. Bu askerlerin tasfiyesi sonucu, sınır dışı gibi oldukça riskli bir operasyonun yapılması tehlikeye girdi. Bu operasyonun kitle ayağını etkisizleştirmek için günler öncesinde başlatılan özel savaş ve kara propaganda boyutu boşa çıktı ve savaşın psikolojik boyutunu Kürt tarafı kazandı. 

Diğer önemli bir nokta ise AKP ve Erdoğan hükümetinin bayram sonrası için adım adım hazırlık yaparak operasyonu başlatma stratejisi boşa çıktı. Operasyon erken doğum yaptı. Bunun için Türk ordusu hazırlıksız yakalandı.  Türk ordusunun bu operasyonu gözü karaca hiç bir hazırlık yapmadan başlatmasının temelinde elbette Çukurca’da verilen kayıplarını gizlemeye dönüktür. Burada öyle bir darbe aldıklar ki bu kayıpların açığa çıkmaması için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. Açığa çıkarsa Erdoğan ve AKP hükümetinin tüm tehdit ve söylemlerinin altının ne kadar boş olduğu açığa çıkacaktır. Kendi bekaları için o kadar önemsedikleri operasyonu hazırlıksız başlatmak zorunda kaldılar. 

Erken doğum yapan bu operasyonun ittifak güçleri bir iki gün önce Ankara’da anlaşmış oldukları noktalarda eskisi gibi kararlı olmayacaklar, bu operasyona tereddütle yaklaşacaklardır. Çünkü hiç bir güç baştan kaybedebileceği bir savaşa taraf olmak istemeyecektir. Operasyonun başında bozguna uğrayan Türk ordusu bu bozgun haliyle bu savaşı ne kadar devam ettirebilecek onu bilemeyiz şayet bu operasyon Kasımpaşa kabadayısı Erdoğan’a kalırsa Türkiye sadece uluslar arası alanda değil Ortadoğu ve Kürdistan’da tümden kaybedecektir. Çünkü bu savaşın birde halk boyutu olacaktır. Kürt halkı kendi iradesine yönelik yönelen böylesi bir operasyonu kabul etmeyecektir. Var gücüyle harekete geçecektir. 

Kandil, Zap, Çemço, Metina, Xınere, Xaxurk ve Lolan alanlarına yönelik defalarca üst üste yapılan uçak saldırılarında ABD’nin Afganistan’da kullandığı bombalar kullanılmaktadır. Basınç gücü oldukça yüksek ve her biri 2 tondan daha fazla kazanlar kullanıldı. Bu alanlara yönelik yapılan saldırılar sivil gerilla ayrımı yapılmadan yapıldı. Bu alanlarda bulunan birçok köy evleri yıkıldı, camları kırıldı, bağ ve bahçeleri zarar gördü. Köylüler tüm geceyi sığınaklarda geçirdiler. Yukarda ismini saymış olduğum alanlara yönelik Türk savaş uçaklarının vurduğu yerlere bakıldığında bile bu saldırının ne kadar hazırlıksız yapıldığı açığa çıkmaktadır.  Çünkü vurulan hiç bir yerde tek bir gerilla üssü söz konusu değildir. Daha önce ki keşiflerde aldıkları koordinatları olduğu gibi tekrardan vurdular. Yani 2007 yılında keşif uçakları tarafından alınan koordinatlar olduğu gibi dün gece hava saldırısı yapan uçaklara verilmiş çünkü her yerde 2007 yılında vurdukları yerler tekrardan vurulmuş. Gerilla mantığını bilen biri bilir ki gerilla bir kere deşifre olmuş bir alanı bir daha asla kullanmaz. 
 
İran’ın Kandil'e yönelik başlatmış olduğu operasyon için normal kamplarını bırakıp savaş düzeni alan gerilla güçlerinin uçak, top, obüs ve olası suikast girişimlerine karşı tedbirini aldığı biliniyor. Aynı şekilde savaş dönemlerde gerilla disiplini, duyarlılığı, olası sızma durumlara karşı oldukça tedbirli olduğu biliniyor. Onun için şu saate kadar tek tek telefonla vurulan yerleri arayarak dünkü hava saldırısı hakkında bilgi aldım. Şimdiye kadar herhangi bir alanda tek bir kayıp bile söz konusu değildir. 

AKP hükümeti bu savaşı fazla uzatamaz. Ya Erdoğan’ın külhan bey tavırlarına uyarak tümden kaybetmeyi göze alacak ki onu da AKP’yi buraya kadar getiren güçler göze alamaz. Ya da yine İmralı’ya kendilerini atarak bu sorunun diyalog ve barış ile çözmesini isteyeceklerdir. Ama bunu derken halk ve gerilla güçleri üzerinde her türlü katliamı denemeye çalışacaklar bunu denemeden ikinci yola girmezler.

Yusuf Ziyad

Ankara Güney Kürdistan İşgal Hareketinin Planlamasının Detaylarını Görüştü

İran İslam Cumhuriyetti ABD’nin kendisine yönelik başlatmış olduğu kuşatma hareketini sınırlarına dayanmadan püskürtme çabası içerisindedir.

İran İslam Cumhuriyetti ABD’nin kendisine yönelik başlatmış olduğu kuşatma hareketini sınırlarına dayanmadan püskürtme çabası içerisindedir. Onun için ilk etapta ABD karşıtı oluşturulabilecek tüm direnç noktaları ve güçleri adım adım harekete geçirmeye çalışmaktadır. 

Bir taraftan çemberin daha da daralmaması ve bu kuşatma hareketini bertaraf etmek için direnç noktaları oluştururken diğer ikinci önemli hamlesi ise ABD ekseninde gelişen ittifakları bozarak bölgede ABD’yi yalnızlaştırmaya çalışmaktadır. 

Peki, İran İslam cumhuriyetinin ABD karşısında direnç güçleri ve coğrafik alanlar nereler olabilir? Her şeyden önce şimdilik İran için birinci derecede önemli olan Suriye’de ki Esat rejimidir. Bu rejim giderse İran’ın Lübnan, Filistin ayağı darbe alır. Yine Suriye rejiminin gitmesi demek başta Türkiye olmak üzere tüm Sünni Arap ülkeleri İran karşısında ABD’nin yanında yer alması kesinlik kazanır. Ve bölgede esen değişim rüzgârının tüm okları İran’a döner. Bu durum İran’da ki muhalif güçlere de cesaret verir. Aynı zamanda bölgede İran rejimine destek olan Rusya ve Çin gibi uluslar arası Hegemonik güçlerinde desteklerinde zayıflığa yol açabilir. Aynı şekilde İran rejiminin direnç noktaları ciddi darbe alır. Onun için İran ne pahasına olursa olsun Esat rejimini ayakta tutmaya çalışacaktır. 

İran’ın Esat rejimine gerekli desteği ulaştırmanın iki önemli kapısı vardır. Birincisi Türkiye üzerinden ikincisi ise Güney Kürdistan ve Irak üzerinden yapabilir. Türkiye üzerinde yapabilmesi için Türkiye ile aynı cephede yer alması gerekir. Oysa Güney Kürdistan ve Irak bu noktada İran için daha rahat ve Türkiye’ye göre baskı yapması daha kolaydır.  Güney Kürdistan’ın teslim alınması İran rejimi için oldukça hayati bir önemdedir. Hatta denilebilir ki bu çemberi yarmanın tek yolu gibi görünüyor. Onun için İran Güney Kürdistan’dan kolay kolay vazgeçmeyecektir.  İran’ın Suriye, Lübnan ve Filistin’e kadar rahatlıkla uzanabileceği tek saha konumdadır. Buda ancak Güney Kürdistan’ın İran’a sınır olan dağlık arazisini ele geçirmekle mümkün olabilir. İşte bunun içindir ki İran Kandil’e yönelik operasyonu başlattı. Şimdiye kadar Kandil’e yönelik operasyonda başarılı olmasa da bundan hala vazgeçmiş değildir. İran bir taraftan Kandil’e yönelik operasyon başlatırken diğer taraftan da kendisine bağlı Mukteda el Sadr güçlerini Irak’ta Amerika’ya karşı harekete geçirdi. Şimdiye kadar Bağdat, Basra, Kut v.b Şii kentleri dâhil birçok yerde Amerika askerlerine karşı onlarca eylem gerçekleştirildi. Ve Sadr’ın Mehdi ordusu Amerika’ya karşı resmi savaş ilan etti. Bundan böyle Irak yeniden şiddet sarmalının içine girecektir. Bu şiddet sarmalının içinden İran daha rahat hareket etme imkânını elde edecektir. Diğer taraftan da İran devleti Güney Kürdistan’ın Hewreman alanına Cundul-İslam, El Sünne gibi örgütlerini yerleştirmeye başlamaktadır. Bu tedbir şayet Kandil düşürülmese Güney Kürdistan üzerinde baskı uygulamak için alınmış bir tedbir olarak algılamak gerekir. 
 
İran Güney Kürdistan Yetkililerine Suikast Yapabilir

İran’ın Güney Kürdistan güçleri üzerinde ki baskısı giderek artacaktır. Askeri bir operasyonla bu güçleri teslim alamazsa içerde bazı önemli şahsiyetleri hedef alan suikast girişimlerini de yapabileceğine ihtimal vermek gerekir. Kendi rejimin bekası için bu derecede önemli olan bir sahayı elinde bırakmamak için her türlü yolu denemekten çekinmeyecektir. Güney Kürdistan’da PKK ve PJAK güçlerine karşı aktif bir operasyon için İran’ın ikna edemediği tek güç mevcut konumda KDP gibi görünüyor. KDP ise ABD ve İsrail ile olan ilişkilerinden dolayı esas operasyonun PJAK ve PKK gerillalarına yönelik olmadığını işin özünde Güney Kürdistan ve kendisine yönelik bir operasyon olduğunu iyi bildiği için buna karşı direnç göstermektedir. KDP mevcut konumunu korumak için Güney Kürdistanlı güçler içinde İran ile birlikte hareket etme ihtimali bulunan güçlere karşı tedbirini almaya çalışacaktır. Son dönemde YNK’den arka arkaya gelen istifalar ve gelmesi beklenen daha üst düzeyli istifaların kısmen KDP’nin YNK üzerinde gerçekleştirmiş olduğu operasyon olarak algılamanın çokta yanlış olmayacağı kanısındayım. 

Şayet ABD KDP’ye operasyondan sonra tekrardan eski konumunu koruyacağı sözü verirse ve bu söz Türkiye tarafından da onaylanırsa KDP’nin operasyona karşı olan bu tavrı değişebilir. Yapılacak operasyona aktif katılmasa da alttan destek verebilir. Bu ihtimalide göz önünde bulundurmak gerekir diye düşünüyorum.

İran’ın B planı Lübnan’da darbedir

Bu plan mevcut durumda İran’ın A planıdır. Şayet tüm bu girişimlere rağmen İran gerekli başarıyı elde edemezse bir B planının da olduğunu düşünüyorum. Bununda kendisi için oldukça hayati önemde olan Arap siyaseti üzerinde etkili olan Lübnan ve Filistin sahasıdır. Bu plana göre ise İran Lübnan’da ki Hizbullah’ı harekette geçirerek Lübnan’da bir darbe yaparak iktidarı tümden ele geçirmek olacaktır. Bu plan başarıya ulaşırsa Hizbullah Suriye rejimini ayakta tutmak için tüm imkânlarını seferber edecektir. Aynı şekilde Hamas’ın da Filistin’de harekette geçerek bu bölgenin tümden bir kaos içine girmesi için çaba içinde olacaktır. İran devleti Suriye rejimini ayakta tutmak için elinde ki tüm kozlarını sonuna kadar kullanacaktır. İran’ın en önemli kozu ise Şii hilali’dir. Bahreyn, Suudi Arabistan, Kuveyt, Irak, Yemen ve Lübnan’da ki Şii gücünü harekete geçirecektir.  
  
İran ve Türkiye Güney Kürdistan’ı işgalde anlaştı

Ama öyle görülüyor ki Türkiye’nin Suriye operasyonundan önce İran ile birlikte Güney Kürdistan’a ortak bir operasyon yapacaklardır. Dün Ankara’da ki diplomasi trafiği karar altına alınmış Güney Kürdistan operasyonun planlama da ki detayları görüşmek için bir araya gelindiğidir. Ankara’da İran’ın Ankara Büyükelçisi Bahman Hosseinpour, daha sonra ABD'nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone ardından Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hayri Kıvrıkoğlu, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Murat Bilgel, Hava Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Mehmet Erten ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Bekir Kalyoncu ve ardından Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Serdar Kılıç Başbakanlığa gelerek Recep Tayip Erdoğan ile görüşme gerçekleştirdiler. Ayrıca Irak’ın Kürt genelkurmay başkanı Babek Zebari’nin yanı sıra Güney Kürdistan istihbarat yetkilileriyle de bu süreçte önce İstanbul’da daha sonra ise Ankara’da ağırlandığı ve bunlarla da aynı çerçevede bir görüşmenin gerçekleştirildiği bilgisini aldık. 
 
Operasyona hangi güç nasıl destek sunacak

Iraklı ve Kürt yetkililerle yapılan bu görüşmede bu güçlerden yapılacak operasyona sessiz kalınması, sınırların kapatılması, tüm lojistik destek yolların kapatılması ayrıca Türkiye’nin Güney Kürdistan’ın Bamerne, Kani Masi ve Batufa alanlarında 1992’den beri kurmuş olduğu askeri üslerden gerilla güçlerin bulunduğu alanlara tank ve daha ağır silahların taşınmasına izin verilmesi operasyona yönelik gelişebilecek olası halk tepkisinin engellenmesi istenecektir. 

İran yetkilisi ile yapılan görüşme de ise ortak hareket ve her gücün hangi alana yönelik askeri operasyon yapacağı görüşülürken, ABD yetkilisi ile yapılan görüşme ise operasyon için izin alınırken aynı şekilde operasyonun uluslar arası diplomasi ayağı için destek istenmiştir. Çünkü düşünülen operasyon sadece Güney Kürdistan’ın kırsal kesimi ile sınırlı kalmayacaktır. Operasyon Güney Kürdistan’ın daha içlerinden askeri hareketliliğe ve desteğe göz yumularak yapılacaktır. En son ise Erdoğan’ın ordunun en üst düzeyde ki tüm kuvvet komutanlarını bir araya toplayarak yapmış olduğu toplantı ise Güney Kürdistan haritasını masaya yatırarak operasyonun detayları üzerinde tartıştıkları ve operasyonun hangi kapsamda ve ne tür bir güç ile yapacağı kararı alınmıştır. Bu operasyon planlamasına katılan bölgesel, yerel, uluslar arası güçler ve Türk ordusunun komuta düzeyine bakıldığında planlamanın Tamil Kaplanlarına yönelik yapılan operasyondan esinlendiklerini ve esasta onu örnek aldığı görülecektir. 
 
Operasyonun özel savaş ayağı devreye girmiştir

 
Erdoğan bu operasyonun sonuç alacağından o kadar emin ki operasyonu hiç gizlemeden günler öncesinden kamuoyu ile paylaştı. Şimdiden yapılacak operasyonun özel savaş ve kara propagandasının ayağı olan medyayı harekete geçirdi. Aslında düşünülen operasyon KCK yürütme konsey üyesi Sayın Murat Karayılan’ın İran tarafından tutuklanma haberi ile başlatılmış oldu. Operasyonun özel savaş ayağı askeri operasyondan önce devreye konulması gerekir ki karşıda ki güç içinde panik ve telaşa yol açabilsin. Panik içerisine girmiş bir gücün çok güçlü bir hazırlık yapması düşünülemez. Saldırma yerine aksine tüm algıları içgüdüsel olarak savunmaya çalışacaktır. Bu da aslında zihinsel olarak savaşı başlamadan kaybetme anlamına geliyor. Bu özel savaş ve kara propaganda sadece gerilla güçlerine yönelik değil gerilla güçlerinden önce Kürt kamuoyu üzerinde yürütülerek sonuç alınmak istenmektedir. Çünkü çok iyi biliyorlar ki böylesi bir operasyona halk ne pahasına olursa olsun sessiz kalmayacaktır. Onun için Kürt halkı adına siyaset yürütenler Erdoğan ve özel savaş ekibine gerekli cevapları verebilmeli ve öylesi bir durumda halkı kendi başına bırakmamalıdır. Cesaret kırıp teslim almaya yönelik bu tür kara propagandalara pabuç bırakmamak gerekir. Sanki bu güne kadar Erdoğan hükümeti, PKK ve Kürt yurtsever demokratik kamuoyuna çok müsamaha gösterdi. Elinde ki tüm kozları sonuna kadar oynamadı. Bunların hepsinin bir özel savaş propagandası ve safsata dışında hiçbir şey olmadığı askeri operasyon yaptıklarında göreceklerdir. 

Erdoğan'ın Soykırım Planları



Türk devleti Kürtlere karşı yeni bir saldırı dalgası başlattı. Son Milli Güvenlik Kurulu toplantısında bu saldırı konseptinin detayları karara bağlandı. Bu zirve öncesi Erdoğan ve kurmayları tarafından dillendirilen ‘yeni dönemin’ detayları kısmen basına yansıdı veya önceden korku ve panik yaratmak için yansıtıldı.

Cemaatin önde gelen tetikçilerinden Hüseyin Gülerce ‘artık yeni, yepyeni bir dönem var. Yeni Türkiye, terörün belini bu defa kıracak. Terörle ilk defa, büyük Türkiye’ye yaraşır bir mücadele verilecek’ diye yazdı. Bunu Fehmi Koru’nun açıktan ‘Sri Lanka modeli masada’ demesi izledi.

Peki ne olacaktı? Herkesin sorduğu soru şuydu; Türkiye 90’lı yıllara geri mi dönecekti? JİTEM işbaşı yapacak, faili meçhul cinayetler mi başlayacaktı? Köyler, kasabalar mı yakılacaktı? OHAL ilan edilecek, sokakları ölüm timleri mi dolduracaktı?

Bu soruların cevabı gecikmeden geldi.

İlk önce devletten iyi koku aldığı söylenen Fatih Altaylı aralarında yeni seçilmiş milletvekillerinin de bulunduğu, DTK meclis üyelerinin ve BDP’lilerin olduğu ‘800 ile 1400 kişinin tutuklanacağını’ yazdı.

Bunu Kürtlere karşı sistematik olarak psikolojik savaş yürüten Taraf gazetesinin ‘meşhur’ istihbarat elemanı Mehmet Baransu’nun ‘bir günde 100 PKK’linin öldürüldüğü haberini duyacağız’ yönündeki notu izledi.

Bu iki istihbarat notunu yan yana koyduğumuz zaman, yeni denilen konseptin aslında yeni olmadığı, çok önceleri hazırlandığı ve şimdi uygulamaya geçildiğini gösteriyor.

Bunun iki ayağı var; Birincisi Kürdistan’ı yakıp yıkmak. Diğeri ise Kürtlerin özgürlük umutlarını yok etmektir.

Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne öldürücü darbe vurmak için sürekli fırsat kollayan AKP ve onun lideri Erdoğan şimdi koşulların geçmişe göre çok daha uygun olduğu kanısındadır. Daha önce hazırlanan ve geçmişte kısmen uygulanan plan şimdi bütün yönleriyle uygulanmaya çalışılmaktadır.

Ankara bu kirli planı uygularken psikolojik savaşa özel bir önem vermektedir. Erdoğan başta olmak üzere devlet ve hükümet yetkilileri, gazete ve televizyonlar işin bu noktaya gelmesinin faturasını Kürtlere kesmek, Kürtleri sorumlu tutmak ve katliamlarına gerekçe yaratmak için özel bir çaba sarf etmekteler.

Halbuki AKP’nin Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye planları yeni değil. Öncesi var. Askeri vesayet rejimini tasfiye ettiği söylenen AKP, Kürtlere karşı politikasında hiç bir siyasi etikte yeri olmayan ikiyüzlü, deyim yerindeyse kalleşçe bir politika izledi. Kendi paçasını kurtarmak için, Kürtlere karşı ordu ile anlaştı.

Bu anlaşmanın ilk önemli adımı 5 Mayıs 2007 Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan Başbakan Erdoğan ve dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt arasındaki ‘iki kişilik’ zirvede atıldı.

Bu zirvede Genelkurmay başkanlığının hazırladığı ve kamuoyunda Lahika-1 olarak bilinen ‘Türkiye’yi Şekillendirme Planı’ üzerinde anlaşma sağlandı. Bu plan üzerinden Kürtlere karşı AKP-Ordu ittifakının temelleri atıldı.

Bugün olup bitenler o planın ruhunu yansıtmaktadır. Lahika-1 planına göre; DTP ‘terörist’ ilan edilecek, sözüm ona ‘Teröre sağlanan desteğin bedelsiz kalmayacağı, sıklıkla yapılacak aramalar, operasyonlar v.b faaliyetler ile bölge halkına hissettirilecek:’ Daha da ötesi; ’Irak’ın Kuzey bölgesinde Türkiye sınırına yakın bölgelerde yaşayan Irak halkına ise ağır silah ateşleri icra edilerek aynı mesaj verilecektir.’

Son 4 yılda AKP hükümeti, Türk ordusu ile yaptığı bu anlaşmanın tüm gereklerini yerine getirdi. DTP ‘terörist’ ilan edildi. Kapatıldı. Yüzlerce, hatta binlerce üye ve yöneticisi tutuklandı. Eş başkanlarının milletvekillikleri düşürüldü. Güney Kürdistan’a ise defalarca havadan ve karadan saldırılar yapıldı.

2011 Şubat’ına gelindiği zaman, AKP Milli Güvenlik Kurulu’na ek önlemler alınması için, ikinci yeni bir plan sundu. Kürt basınının deşifre ettiği bu plan 24 Şubat 2011'de yapılan Milli Güvenlik Kurulu'nda kabul edilen ve kayıtlara "121019" sayılı Terörle Mücadele Strateji Belgesi olarak geçti.

Şubat 2011’de kabul edilen ‘Terörle Mücadele Strateji Belgesi’ aslında yarım bırakılan ‘Lahika-1’in devamı niteliğindeydi. Son eklenen ‘Strateji Belgesi’ daha çok ‘halkla ilişkiler’ çalışmasıydı.

Plana göre Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı üniversitelerden, sivil toplum kuruluşlarından yararlanılacak, kendilerine yakın bazı ‘Kürt şahsiyetlerin’ etkin olmaları sağlanacak, gençlerin gerillaya katılmasını önlemek için ‘şüpheli aileler’ üzerinde baskı kurulacak, aşiretlerin desteği alınmaya çalışılacak, ‘Bölge illerinde din motifinin etkin olduğu gerçeğinden yola çıkılarak Diyanet İşleri Başkanlığı'yla ortak çalışma yapılacak’ ve en önemlisi gazete, televizyon gibi araçlar mümkün olduğunca ‘etkili’ kullanılacaktı.

Aslında tıpkı ‘Lahika-1’ planında olduğu gibi, bu son ‘Strateji Belgesi’nde öngörülen çalışmalar yapıldı. Şimdi yapılmak istenen Çiller-Ağar-Güreş üçlüsünün yarım bıraktığı ve son dört-beş yılda yapılan planlarda öngörülen Kürt ve Kürdistan düşmanlığının toplamıdır. Çünkü; Ankara ne dün ne de şimdi Kürtlerle ortak ve eşit bir gelecek için hazır değil. Kürtlerin kendi geleceğini, özgürce belirleme hakkına saygı duyacak kadar ne çağdaştır, ne demokratiktir, ne de barışseverdir.

Ankara için değişmeyen tek gerçek en iyi Kürt köle, direniyorsa eğer ölü Kürt’tür.

Bu gerçeği sadece Kürtler söylemiyor. Vicdanını ve aklını AKP pazarına sunmamış, hangi ideolojik ve politik duruşu olursa olsun-sayıları az da olsa-tutarlı her Türk dile getiriyor. Dünya kamuoyu da, ‘Arap Baharı’nın hamililiğine soyunan Ankara’nın bu ikiyüzlü politikasını giderekten daha çok görüyor.

Ayrıca ne Kürtler, ne Mezopotamya, Anadolu’nun kadim halkları ve ne de dünya Türkiye’nin bir halklar mezarlığı olduğunu unutmuş değil. Doğrudur. 20. yüzyıl İstanbul ve Ankara’daki Türk hükümetlerine soykırımlar için görülmemiş düzeyde ziyafet sofraları sundu. En son bu sofraya konulan Kürdün iradesidir, kellesidir, geleceği ve ülkesidir.

Şimdi tüm bunlar ortada iken, Kürtleri akan kandan sorumlu tutmak ahlaksızlıktır. Sözümüz bu konuda konuşan, yazan-çizen, kendine ne sıfat takarsa taksın herkesedir. Kürdistan’ı bombalamak, Kürtleri katletmek, Kürtlere zindan ve köleliği laik görmek bir soykırımdır. Buna karşı Kürtlerin her türlü direnişi meşrudur. Artık insan olan herkes tercihini yapmak zorundadır. Ya bu soykırımdan yanasınız, ya da karşısınız. Orta yol bitmiştir. 

Cahit Mervan