6 Ağustos 2011 Cumartesi

KCK Davası, Türk Devleti ve AKP Hükümeti’nin Gerçek Kimliğidir



Türkiye’de her zaman gerçekler çarpıtılmıştır. Evrensel kavramlar Türkiye’de kendine göre ele alınmıştır. Bunu gerçekleştirmek için çok boyutlu bir psikolojik savaş yürütülmüştür. Bunun nedeni ise Kürtler üzerinde uygulanan siyasal egemenlik ve kültürel soykırım politikasıdır. 
 
Türkiye’de demokrasi, insan hakları, hukuk, ahlak ve vicdan sıra Kürtlere geldiğinde farklı uygulanır, farklı algılanır. Evrensel ölçüler Kürtlere uygulanmaz. Bunu normalleştirmek içinse psikolojik savaş uygulanır. Eğer bugün Kürtler üzerinde psikolojik savaş yürütülüyorsa, hala üstü örtülmesi gereken gerçekler olduğu içindir.
KCK davası iki buçuk yıla yakındır sürüyor. Bu davada birçok belediye başkanı, DTP ve BDP yöneticisi başta olmak üzere 3000 civarında yargılanan Kürt siyasetçi var. Hala da her fırsatta Kürt siyasetçileri sudan bahanelerle tutuklanıyor. Tüm milletvekilleri ve belediye başkanları için terörle mücadele yasasından dava açılmış bulunuyor. Demokratik siyaset üzerinde hukuk terörü uygulanıyor. Demokratik siyaset bedeli ağır bir çalışma alanı haline getirilmiş bulunuyor. 

 
3000’e yakın kişinin yargılandığı KCK davası sürüyor. Tutuklulara Kürtçe savunma hakkı tanınmıyor. Hala dava bile başlamamış. Herhangi bir ülkede böyle bir dava olsaydı söz konusu siyasi güç üzerinde faşist terör olduğunu herkes kabul ederdi. O ülkenin demokratik olmadığı açık açık söylenirdi. Ne var ki Kürtler ve Kürt Özgürlük Hareketi söz konusu olduğunda böyle bir dava normal görülüyor. Bu tür keyfi tutuklanmalarla o ülkenin siyasi rejimi ve hükümeti arasında bağ kurulmuyor. Zaman zaman bazı eleştiriler yapılsa da bu süreklilik kazanmıyor. Bu dava söz konusu rejimin niteliğiyle ilgili ciddi bir değerlendirme konusu yapılmıyor. Sadece bir demokrasi eksikliği olarak görülüyor. Böylece Türkiye’deki demokrasi algısı daha iyi anlaşılıyor. “Kürtsüz demokrasi” Türkiye’nin batısında doğal görülüyor ve içlere sindirilmiş bulunuyor. Bunu kuşkusuz psikolojik savaşın başarısı olarak görmek gerekiyor. 

 
Diğer yandan her gün sokak ortasında bir bir insanlar öldürülüyor. Çocuklar katlediliyor. Gaz bombalarıyla ölümler, gösterilerde ölümler ve sınırda keyfi öldürmeler normal hale gelmiş bulunuyor. Herhalde bu sivil ölümler on on olmadığı için değerlendirme konusu olmuyor. Anlaşılıyor ki teröre karşı mücadelede “öngörülmüş” kayıplar olarak normal karşılanıyor. Ancak operasyona çıkan asker ölümleri için kıyamet koparılıyor. Zaten onlara göre Kürt gerillaları öldürülmesi gereken “lanetlilerdir”. 

 
Kürtlerin yaptığı her gösteriye polis ve asker saldırısı artık normal hale gelmiştir. Başka partilerin hiçbir yürüyüşüne ya da Kürtlere yapılan linçlere saldırmayan polis, Kürtler söz konusu olduğunda kırmızı şal görmüş boğa gibi azgınlaşıyor. Kuşkusuz bu saldırılar bir boğanın saldırısı gibi mahsum değil. Kesinlikle hükümet emri dahilinde ve planlı yapılıyor. 

 
Kürt basınına yönelik saldırılardan fazla söz etmeye gerek yok. Terörle Mücadele Yasası nedeniyle zaten Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürüttüğü psikolojik savaşa yönelik mücadele etmek bile suçtur. Türk devleti, basını ve yardakçıları Kürt Özgürlük Hareketi’ne istediği gibi saldırabilir, ama Kürt hareketinin bu saldırılar karşısında kendisini savunmak için yaptığı hiçbir açıklama verilemez. KCK yöneticilerinin röportajlarını ya da açıklamalarını verme ayrıcalığı sadece yandaş ve merkez basına aittir. Eğer Kürt basınında bu yönlü dolaylı bazı şeyler verildiğinde ise gazeteciler Azadiya Welat gazetesinin iki yazı işleri müdürü gibi yüz ellişer yıl ceza alır ve cezaevini boylarlar ve gazete sık sık kapatılır. 

 
TMK nedeniyle birçok tutuklu Kürt gazeteci var. Birçoğu hakkında da yüzlerce yıllık cezalar istenen davalar sürüyor. Zaten basın çok ağır bir otosansürle kendisini yaşatabiliyor. Hiçbir biçimde dava konusu olmayacak teorik dergiler bile toplatılıyor. Zaten siyasi dergilere yaşam hakkı tanınmıyor. Özcesi Kürt basını çok ağır koşullarda kendisini zar zor yaşatmaya çalışıyor. Herhalde tümden engellemeleri yürüttükleri özel savaşa zarar vereceğinden bir kısım çalışmalara izin vermek zorunda kalıyorlar. 

 
Polis saldırısının normalleştiği, binlerce demokratik siyasetçinin yıllarca cezaevinde kaldığı ve yargılandığı, Kürt basını üzerinde TMK terörünün uygulandığı bir ülkede bazıları demokratik ilerlemeden ve yumuşamadan söz ediyorlar. Hatta utanmadan vicdansızlık ve ahlaksızlıkla tüm bu saldırıların mağduru olan BDP gerilimi arttırmakla suçlanıyor. Binlerce yöneticisi ve üyesi tutuklu olan bir partinin her gün kıyameti koparması gerekirken, “bu kadar tutuklama ve baskının olduğu ülkede nasıl demokrasiden bahsediyorsunuz” diyerek her gün haykırması gerekirken bunu yapmayan bir demokratik hareket üstüne üstlük bir de suçlanıyor.

 
Açık belirtelim ki bu kadar yöneticisi, belediye başkanı ve üyesi tutuklu olan bir partiyi hiç kimsenin suçlamaya hakkı yoktur. Böyle bir ülkede demokratik ilerlemeden ve Kürt sorununun demokratik çözümünden kimse söz edemez. Bu gerçeklik ortadayken kimse BDP’ye söz söyleyemez. Söz söylüyorsa bu uygulamaları onaylamış olur. 

 
Güya Kürt sorunu konusunda her şey tartışılıyormuş. Doğru tartışılıyor, ama esas olarak neyin olmayacağı tartışılıyor ve bu çerçevede Kürt hareketi suçlanıyor. Öyle ki basında taşları bağlamışlar köpekleri serbest bırakmışlar. Basının yürüttüğü psikolojik savaş yetmiyormuş gibi başbakan „daha fazla psikolojik savaş yürütün ve gerçekleri hiçbir biçimde yansıtmayın“ diyor. BDP’lilerin televizyona çıkarılmaması isteniyor. 

 
Ben açıkça BDP’yi her konuşanın yüzüne bu tutuklamaları ve uygulamaları çarpmıyor, hatta psikolojik savaş karşısında savunmaya geçiyor diye suçluyorum. Bu saldırılar normalleştirilecek saldırılar mıdır? Arada sırada eleştirmekle yetinilerek geçiştirilecek saldırılar mıdır? BDP bu saldırılar karşısında pasif kalırsa, bazıları da hem suçlu hem güçlü pozisyonunda saldırılarına devam eder. 

 
KCK davası tamamen AKP ve Fethullahçıların tezgahladığı ve uyguladığı bir davadır. Hem de 29 Mart yerel seçimlerinden sonra BDP’nin gücünü kırmak için bu dava gündeme getirilmiştir. “Başka güçler bunu yapmışlar; biz yargıya müdahale edemeyiz” söylemi de bir safsatadır. Aksine bu davalarla AKP bizzat sadece yargıya değil, siyasete de müdahale etmiştir. Yargıyı kendi kirli siyasetine alet etmiştir. Hükümet bir siyasi karar alsa bu dava bir günde düşer. Çünkü bu dava bir düzmecedir. Bir zamanlar ABD’de komünizmle ilişkilendirilip tutuklama furyası başlatılan Mc Karticilik döneminin bir benzeri bugün Kürt demokratik siyasetine uygulanmaktadır.
Bu davanın bir avukatı gerçekler böyleyken, demokratik siyaset üzerinde ağır baskı yürütülürken, Türkiye’nin demokratikleşmesi engellenirken, Demokratik Özerklik ilanını eleştirmesi ve bunu demokratikleşme önünde bir engel gibi göstermesi büyük bir aymazlıktır. Hele hele psikolojik savaş merkezinin propagandası olan Özgürlük Hareketi’nde savaş isteyenler var safsatasını bir doğruymuş gibi dillendirmesi tamamen kendini bilmezliktir. Hem nalına hem de mıhına vurmak buna denir. Böylelerinin kişilik karakteri ve tutarlılığından şüphe edilir. 

 
Kürt siyaseti üzerinde böyle bir terör estirilirken milletvekilleri hakkında bile konuşmalarından dolayı yüzlerce yıllık davalar sürerken, Türk devleti için makbul bir eski Kürt siyasetçi Kemal Burkay psikolojik savaş merkezinin cilalaması ve pohpohlamasıyla Türkiye’ye geliyor. Daha doğrusu getiriliyor. Çünkü Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı saldıracak siyasetçiler için Türkiye’de –Kürt Özgürlük Hareketi tasfiye edilene kadar- güvence vardır. Onlar için demokrasi ve söz söyleme özgürlüğü sonuna kadar vardır. Bir zamanlar Amed zindanında bir tutuklu siyasi savunma yapsa, uygulamaları teşhir etse konuşturulmaz, hatta işkenceye tabii tutulurmuş. Ancak devletin politikasını eleştiren ve siyasi savunma yapanlara karşı konuşan itirafçılara ise, istediği kadar konuşma ve küfretme hakkı verilirmiş. Şimdi benzer uygulama dışarıda gerçekleşiyor. 

 
Bu makbul Kürt ve makbul eski siyasetçi şiddete karşıyım diyor. Gerillalar hakkında ağzına geleni söylüyor. Bunu normal görüyoruz. Çünkü 15 Ağustos 1984 Eruh-Şemdinli eylemlerinden sonra da bugünkü gibi ağır eleştirilerde bulunmuştu. Avrupa’da bulduğu her fırsatta bu gerilla direnişi aleyhinde konuşmuştu. PKK’nin terörist ilan edilmesinde bu gibi kişilerin suçlamaları da etkili olmuştu. 2004 yılının 1 Haziran’ında tasfiye ve çürütme politikalarına karşı gerilla yeniden eylemlere başladığında buna da bin bir kulp takmıştı. Bu zatın bu yönlü değerlendirmelerini normal görüyoruz. Bir yönüyle eskiden beridir yaptığı budur diyebiliriz. Bunu neden yapıyor, bunu değerlendirmek ayrı bir konudur.

 
Ancak kendi düşüncelerini söylemesi dışında Türk devletinin yürüttüğü politikaların, psikolojik savaşın bir parçası ve figüranı oluyorsa, o zaman ağır ol da mola desinler, denir. 

 
Avrupa Birliği’nden sorumlu Bakan Egemen Bağış’ın sözleri karşısında bu zatın sessiz kalması, hatta Kürt Özgürlük Hareketi’ne yüklenmesi gerçekten de tüm Kürtler için ağır ve onur kırıcı bir durumdur. Ve derhal reddedilmesi gerekir. Egemen Bağış’ın, etnik siyaset ve milliyetçilik yapanları suçlayıp bu zatı muhteremi övmesi ne anlama gelmektedir?  Devletin etnik siyaset ve milliyetçilik suçlamasının ne anlama geldiği bilinmektedir. Bu söylemin, inkarcılık ve Kürt haklarının reddedilmesinin kılıfı olduğunu her Kürt bilir.

 
Kürt siyaseti içinde bir birlerini milliyetçilikle eleştirmeleri ayrı bir konudur. Egemen Bağış’ın böyle söylemesi ise ayrı bir konudur. Her ikisi aynı düzlemde ele alınamaz. 

 
Bu eski siyasetçinin devlet tarafından nasıl değerlendirildiğini ve kullanılmak istediğini Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin taktirine bırakıyoruz. 


HÜSEYİN ALİ

Hiç yorum yok: