8 Temmuz 2011 Cuma

Küresel Osmanlıcılık ve Kürt Hareketinin Tasfiyesi-2

Yeni_Özgür_PolitikaBölge ülkelerinin iç politikasının en önemli sorununun Kürt gerçeği olduğunu bilen yeni dışişleri bakanı, Kürtlere yönelik ortak bir saldırı politikasını uygulamak için daha çok yoğunlaşacaktır. Bunun için ABD ve AB’nin de yakın desteğini alarak, PKK’ye karşı topyekûn bir imha konsepti için diplomasi ve askeri saldırıları eş zamanlı yürütebilecek politikalar daha aktif olarak uygulamaya konmaya başladı.
Türkiye’nin son iki yıldır bölgede yürüttüğü dış siyasetin ana unsurunu oluşturan yaklaşım, bir bakıma ‘Neo-Osmanlıcılık’ veya ‘Küresel Osmanlıcılık’ olarak tanımlanmaktadır. Dış politikada böylesine ciddi bir yoğunlaşmanın sağlanması, Osmanlıların bölgesel politikalarına benzerliği nedeniyle ‘Neo-Osmancılık’ olarak tanımlanması ile Osmanlıların işgal ettiği toprakların yeniden Türk devletinin egemenlik alanına girebileceği biçiminden algılanmaması gerekir. Bu, tamamen İslam coğrafyasının küresel kapitalist sisteme dâhil edilmesi ekseninde planlanan stratejinin bir parçasını oluşturmaktadır.

İslam Ülkeleri ve Küresel Kapitalist Sistem
Bölgesel güç ilişkilerinin ‘ılımlı İslam’ ekseninde yeniden düzenlenirken, Türkiye’nin iç politik dengelerinin de, buna göre yeniden düzenlenmesine gerek görülmektedir. Bunun en belirgin özelliği de, dış politikada, İslamcı faktörlerin çok daha belirgin olarak ön plana çıkmasıdır. AB’ye adaylık süreci içerisinde olan Türkiye’nin Suriye, Pakistan, Libya ile vizeleri karşılıklı kaldırmaları, aynı uygulamaları diğer İslam ülkeleriyle de gerçekleştirmek için somut girişimlerin başlanmış olması, ‘Küresel İslamcığın’ kurulmasına önderlik etmek isteyen Türkiye’nin Neo-Osmanlıcılık politikası, Osmanlılar dönemindeki toprakların yeniden ele geçirilmesi olarak tanımlanamaz.

Bunun için ne uluslararası ilişkiler ve bölgesel dengeler, ne de Türkiye’nin ekonomik-politik durumu ve hatta askeri gücü uygundur. ‘Yeni Osmanlıcılık’ daha çok liderlik rolü biçiminde ortaya çıkmaktadır. Bunun politik yönlendirilmesi de Osmanlılara benzer bir biçimde gelişmektedir: İslamcılığın giderek ön plana çıkartılmasıdır. Temel birleşme unsuru olarak İslam faktörü dış politikada artan bir ağırlık oluşturmaktadır. Ayrıca ‘Küresel İslam Birliği Ülkeleri’nin kurulması, dünya kapitalist sistemi bakımından hesaplanan bir projedir.

Davutoğlu’nun Modeli Küresel Kapitalist Sistemin Kendisidir
Türkiye’nin bu projenin aktif gücü olmak için özellikle iki noktayı esas almaktadır. Birincisi, dış politika ekseninde, komşu ülkeleriyle ‘sıfır problem’ taktik politikasının geliştirilmesidir. Özellikle Yunanistan, Kıbrıs ve Ermenistan ile olan ilişkiler bu sürecin kırılgan hatlarını oluşturmaktadır. Dünya küresel kapitalist ülkelerin baskısıyla somut adımlar atıldı. Buna paralel olarak İslam ülkeleriyle ilişkilerinin geliştirilmesi ve bölgesel ittifakın oluşturulmasının adımları da atılmaya başlandı.

İsrail-Filistin, Suriye-İsrail, Irak, İran, Afganistan, Azerbaycan-Türkiye, Ermenistan-Türkiye, Pakistan, Mısır, Libya, Suudi Arabistan gibi bölge coğrafyasında bulunun ülkelerle olan yeni dönemsel ilişkilerinin mimarı olan Davutoğlu’nun belirlediği İslamcı dış politika, uluslar arası sermayenin genel çıkarlarıyla uyumudur. Davutoğlu’nun “Biz Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar ve Orta Asya’da, tüm çevremizde yeni bir düzen oluşması gerektiğini düşünüyoruz” olarak tanımladığı model, küresel kapitalist sistemdir. İkinci nokta ise, Türkiye’nin iç politik dengelerinde, dış politikaya uygun ‘ılımlı İslamcı iktidarın’ pekiştirilmesidir.

Kürdistan Coğrafyası Stratejik Yer Tutuyor
Davutoğlu’nun belirlediği dış politikada Kürdistan coğrafyası stratejik bir yer tutuyor. Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasındaki ilişkileri yanında özellikle bölgesel ve uluslar arası ilişkilerini değerlendirirken esasen Kürdistan coğrafyasının jeo-stratejik ve jeo-politik önemine vurgu yapmaktadır. “Kürt nüfusun yayıldığı coğrafyayı göz önüne aldığımızda ‘Kürt Meselesi’nin küresel ve belgesel dengelerde taşıdığı önemi ve bölge içinde bir belirsizlik unsuru haline dönüştürülmesinin arka plandaki temel sebebi anlamak da kolaylaşır. Bu coğrafya, kendi içinde jeopolitik bir bütünlük olusturmasıyla güç bir geçiş alanını, oluşturmaktadır. Ortadoğu ve Avrasya’nın en önemli geçiş alanların birini oluşturan bu coğrafya bu yönüyle küresel ve bölgesel rekabetlerin çekim alanı haline gelirken, jeopolitik bir iç bütünlük oluşturmaması dolayısıyla da istikrarsızlık kaynağı olmaktadir…

Kürt Meselesinin Jeopolitik Arka Planı
Bölgenin bir geçiş alanı niteliği taşımasını sağlayan ve ‘Kürt Meselesi’nin jeopolitik arkaplanını oluşturan ikisi kıtasal, diğerleri daha bölgesel dört ana nitelikten bahsedilebilir. Birincisi, bölge, Avrasya anakıtasının doğu-batı ekseninde Hazar Denizinin güneyinden geçen kıtasal bağlantının en kritik geçiş hattı üzerinde bulunmaktadır. İkincisi ise, kuzey-güney ekseninde Avrasya steplerini güney denizlerine bağlayan dört önemli geçiş kuşağının biri olan Kafkasları (diğerleri Balkanlar, Afganistan/Hayber ve Tibet/Hind-i Çin) bir hat ile Basra Körfezi’ne, bir diğer hat ile doğu Akdeniz’e bağlayan jeopolitik bağlantı hattının da bu bölge üzerinde olmasıdır…

Daha bölgesel nitelikli bağlantılar açısından ele alındığında üçüncü olarak bu bölge iç Anadolu havzasını bir taraftan Mezopotamya havzasına, diğer taraftan İran üzerinden Asya derinliklerine bağlamaktadır, ki Türkiye açısından bu bağlantı son derece bir önem arzetmektedir. Dördüncü olarak Karadeniz-Hazar-Basra-Doğu Akdeniz deniz bağlantısının karasal merkezi de “ Kürt Meselesi”nin jeopolitik arkaplanının önemli özellikleri arasındadır. Bu jeopolitik arkaplandır ki, başta ABD olmak üzere önemli Avrupa güçlerini ve Rusya’yı meselenin içine doğru çekmekte ve Avrasya üzerindeki jeopolitik rekabet kaçınılmaz bir şekilde bölgeye yansımaktadır.”

Kürdistan Sorunu Bölgesel İlişkilerin Temel Sorunudur
Avrupa, Asya-Avrasya, Ortadoğu ve hatta Afrika kıtasının bağlantılarının tam merkezinde olan Kürdistan coğrafyası, uluslar arası güçler bakımından stratejik öneme sahip olduğu bir gerçek. Her ne kadar Kürdistan coğrafyası söz konusu işgalci devletlerin sınırları içerisinde bulunuyorsa da, söz konusu devletleri jeo-stratejik olarak önemi kılan Kürdistan topraklarıdır. Bölgesel işgalci devletler Kürdistan’ın bu tarihsel önemini ve rolünü bildiklerinden, aralarındaki bölgesel rekabete rağmen, ‘Kürt Sorunu‘ karşısında genelde ortak bir politik çizgide hareket etmektedirler. Bu konuda en çok sıkıntı çeken ülke ise Türkiye’dir.

Kürt sorunu, bölgesel ilişkilerde hemen her dönem politik önemini ve güncelliğini korumuştur. Bunu farklı bir tarzda yorumlamaya çalışsa da, Kürdistan gerçeği bölgesel ilişkilerin temel sorunu olduğunu dolaylı olarak kabul ediyor. Bu konuda Davutoğlu, “Kürt Meselesi’nin jeokültürel/jeoetnik temelinde de Kürt nüfusunun Ortadoğu’nun diğer üç önemli yerleşik unsuru olan Türk Arap ve Acem nüfusun etkinlik alanlarına yayılmış olması yatmaktadır. Bu sebepledir ki bu üç temel unsur ile ilişkili politika geliştiren her büyük güç, Kürtleri şu ya da bu şekilde stratejik denklemin bir yerinde kullanmaya çalışmaktadır. Yetmişli yıllarda Sovyet yanlısı Baas rejimi karşısında baba Barzani liderliğinde bir Irak meselesi haline dönüşen Kürt Meselesi, İran Devrimi’nden sonra bir İran’ın da meselesi haline getirilmiştir. Soğuk Savaşın sona erme sürecinin getirdiği dengelerde Türkiye’nin Asya derinliğini tehdit eden PKK terör örgütü ile bir Türkiye meselesi haline getirilen Kürt Meselesi, Körfez Savaşına koşut bir tarzda da oğul Barzani öncülüğünde bir Irak meselesi olma niteliğini sürdürmüştür” diyor.

Geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte, küresel güçlerin oynadıkları ‘büyük oyunun’ merkezi Kürdistandır. Kürdistan hesaba katılmaksızın, dünya kapitalist güçlerin Avrasya ve Ortadoğu projeleri her zaman başarısız kalınacağı biliniyor. Çünkü bölgesel ve uluslar arası rekabete konu olan bütün enerji yatakları ve su havzalarının merkezine Kürdistan bulunuyor. Davutoğlu, Türkiye’nin bölgesel politikalarını belirlerken bu gerçeği çok açık olarak analiz ediyor: “Kürt Meselesi’nin jeoekonomik arkaplanında ise bu jeopolitik yapının kaçınılmaz olarak kurduğu petrol-su-petrol yatmaktadır. Kafkasya ve Hazar petrollerini Mezopotamya havzası üzerinden Körfez petrol kaynaklarına bağlayan jeoekonomik hat bölgeyi uluslararası rekabetin odak noktasına çeken diğer önemli bir unsurdur… Daha geniş ölçekli Ortadoğu Meselesini daha dar ölçekli Kürt Meselesi haline dönüştürme çabalarının arkasında da bu jeoekonomik altyapı vardır. Orta Asya’dan Akdeniz, Avrupa ve Hint Okyanusuna uzanan enerji kaynaklarının aktarım hatlarının oluşturduğu yeni reel coğrafya da cari sınırları asan bölgesel inisiyatif alanlarının devreye sokulmasına yol açmaktadır.”

Her Küresel Gücün Kürdistan Üzerine Bir Planı Var
Uluslararası büyük oyunların oynandığı Kürdistan coğrafyasında her küresel gücün ve her bölgesel devletin kendi çıkarlarına göre planları bulunuyor. Davutoğlu ile aktifleşen Türk devletinin bölgesel dış politikanın merkezinde Kürtlerin bulunduğu biliniyor. İç politik ilişkilerde ciddi bir politik krizle karşı karşıya olan devlet, aynı durumu bölgesel ilişkilerde de yaşıyor. Bunun için merkezinde birincisi Güney Kürdistan Federasyonu bulunuyor. Özellikle Kerkük’ün Federasyon sınırlarına dâhil edilmemesi için bütün gücünü kullanmaktadır.

Bağdat merkezli Şii hükümetinin bu konudaki yaklaşımını bildiğinden, ortak bir politik tavır geliştirerek Kürdistan Federasyonu üzerinde kapsamlı bir baskı oluşturuyor. Çünkü Kerküklü bir Kürdistan devleti, uluslararası alanda önemli bir politik etki yaratacaktır. Tersi bir durum ise Kürdistan Federasyonu’nun varlığı sanıldığı gibi ciddiye alınmayacaktır. Davutoğlu bu noktayı çok iyi bildiği için, bütün gücüyle Kerkük üzerine belirlediği politikayı uygulatmaya çalışmaktadır.

‘Ortak Hissiyat’ ve ‘Açılım Projesi’
Diğer önemli bir nokta ise hem Türk devletinin kendi iç politik dengeleri hem de bölgesel ilişkiler bakımından PKK’ye yönelik izlenen politikadır. Aslında İslamcı AKP hükümeti tarafından geliştirilen, ‘Açılım Projesi’nin mimarlarından biri Davutoğlu’dur. Uygulanan Kürt politikasının arka planında, aidiyet duygusu olarak tanımladığı ve daha çok dini ve kültürel etkileri ön plana çıkararak Kürtler ile onun toplumsal gücünü ayrıştırmayı esas alıyor. Davutoğlu bu konuda, “Sabit veriler olan ortak tarih, coğrafya, din ve kültür unsurları Anadolu’nun değişik bölgelerinde yaşayan bu insanların ortak bir sosyal aidiyet hissi ile kaynaşmalarını sağlamıştır. PKK, bütün çabalarına rağmen, Kürt nüfus içinde yeterli bir destek bulamamışsa bunun sebebi sadece alınan askerî tedbirler değil, bu aidiyet hissinin getirdiği ortak hayat alanı bilincidir. Tarihî birikim ile desteklenen bu aidiyet hissinin zaafa uğratılması PKK’den daha tehlikeli sonuçlar doğurabilir” belirlemesinde bulunuyor.

Sistemin en büyük korkusu, Kürtlerin sistemden zihinsel olarak kopmalarıdır. İçinde bulunduğumuz politik süreç dikkate alındığında, bu kopuş fiilen yaşanmaktadır. Kürtlerin metropollerde artık ‘yabancı’ olarak görülüp dışlanması söz konusu ‘aidiyet hissi’nin çok belirgin olarak ortaya çıktığını gösteriyor. Bürokrat dışişleri bakanının en büyük kaygısı da budur. Bunu engellemek için de, PKK’ye yönelik tasfiyenin devam etmesini ve bölgeye yönelik ekonomik ve sosyal açılımlarla halkın yeniden sömürgeci rejim içerisine çekilmesi gerektiğini söylüyor: “Türkiye teröre ciddi bir darbe vurulduğu bu dönemde toplumsal aidiyet hissini sarsma riski taşıyan bir söylem yerine, terörist grup ile Kürt halkını ayrıştıracak ve masum bölge halkını yeni bir aidiyet hissi ile kucaklayacak, kültürel, siyası ve ekonomik politikalar geliştirmek zorundadır.”

Davutoğlu Kürtlere Karşı Ortak Saldırı Geliştirme Çabasında
Bu değerlendirmeden anlaşılabileceği gibi, bölge ülkelerinin iç politikasının en önemli sorununun Kürt gerçeği olduğunu bilen yeni dışişleri bakanı, Kürtlere yönelik ortak bir saldırı politikasını uygulamak için daha çok yoğunlaşacaktır. Bu konuda ABD ve AB’nin de yakın desteğini alarak PKK’ye karşı topyekûn bir imha konsepti için diplomasi ve askeri saldırıları eş zamanlı yürütebilecek politikaları daha aktif olarak uygulamaya koymaya başladılar. Öcalan, devletin dış politikasının deşifre ederken, Kürtlere ve PKK’ye yönelik izlenen tasfiye politikasının arka planında uluslararası güçlerin var olduğunu şöyle açıklıyor: “Amerika’nın Ortadoğu ve Güney Asya, yani Pakistan ve Afganistan politikası için Türkiye’ye muhtaç olduğunu ve Türkiye’nin de bölgesel konumu gereği çıkarlarının Amerika’nın bu politikalarıyla örtüştüğünü ve iki devletin, bu bölgelerdeki politikalarının ortaklaştırıldığına ilişkin değerlendirmeler var. Bunlar doğrudur. Evet, ortaktırlar. Amaçları aynıdır. Bütün bu politikaların arkasında İngiltere, ABD var… AKP bu politikaları tek başına hayata geçirmiyor, arkasındaki güçlerle yapıyor bunu. Arkasında ABD’si, İngiltere’si var. Bu böyledir. AKP’nin bu arkasındaki güçlerle birlikte yapmak istediği işte bu liberal politikalarla Türkiye’yi belirsizliğe sürüklemek, çözümsüzlüğe sürüklemek, Kürtleri de kendi içlerindeki Abdulkadir Aksu, Hüseyin Çelik gibilerle kendine bağlama gayretidir. Daha önce de belirtmiştim. Çok büyük paralar harcayarak, holdingler kurarak Kürtleri kendilerine bağlamaya çalışıyorlar. AKP bu politikalarla içerdeki Kürtleri etkisizleştirmeye çalışırken, ABD ve İsrail’e tavizler vererek kendi ömrünü uzatmaya çalışıyor.” Türkiye’nin izlediği bölgesel ‘Küresel Osmancılık’ dış politikasının merkezinde Kürtlerin tasfiyesi bulunuyor. Bu gerçeğin asla unutulmaması gerekir.

Kaynaklar: 
  -DAVUTOĞLU Ahmet, Stratejik Derinlik, Küre yay. İstanbul, 2008, age, syf. 181,435,263, 257, 181, 437-438, 439, 438-439, 449, 451.
-ESPOSİTO John, İslam Tehdit Efsanesi, Ufuk kitapları yay. İstanbul, 2002, syf:167.
-YAVUZ, age, syf:297.
-GÜLEN, “At the Threshold of a New Millennium”, The Foutntain, No:29, 2000, syf: 24.
-Cumhuriyet gazetesi haftalık Avrupa eki, 23.01.2003.
-http://www.newsweekturkiye.com.tr/haberler/detay/34242/Turkiye-on-sene-sonra
- ABDULLAH ÖCALAN’nın görüşme notları.

MUSTAFA PEKÖZ
gokyuzu9@aol.com

Hiç yorum yok: