1 Ocak 2010 Cuma

Saddam'ın 'EL-ENFAL' Dosyası

Bugün devrik Irak lideri Saddam Hüseyin ve diğer altı sanık Kürtlere soykırım yapmaktan hakim karşısına çıkıyor. 1980'li yıllarda yürüttüğü Enfal kampanyası sonucu yaklaşık 100 ile 182 bin Kürt'ün öldüğü, binlerce köyün de yerle bir edildiği operasyondan sorumlu olan Saddam Hüseyin soykırımdan yargılanacak. Davada eski Irak cumhurbaşkanıyla birlikte altı kişi daha yargılanacak. Bunlar arasında Halepçe'de 5 bin sivili zehirli gazla öldürüen Kimyasal Ali lakaplı Ali Hasan el Mecid de bulunuyor. Enfal operasyonunda 3 bini aşkın köyün yok edilirken, on binlerce Kürt de göç etmek zorunda kaldı.. 5 bini aşkın Kürdün yine Saddam rejimi tarafından kimyasal gazlarla öldürüldüğü Halepçe katliamıysa, bu davanın kapsamı dışında tutuldu. 1988 yılının Şubat sonlarında başlayıp Eylül başlarında sona eren Enfal operasyonunda yaklaşık 100 ile 182 bin arasında Kürt öldürüldü. Bir soykırım olan bu operasyondan kurtulanlar ise bunun etkilerini hiçbir zaman üzerinde atamadılar. Hollanda başta olmak üzere, birçok Avrupa ülkesinin Baas rejimine temin ettiği yasaklı kimyasal silahların yüzlerce yerde kullanıldığı Enfal nasıl gelişti? Kürtler o günlerde ne yaşadı
OPERASYONUN KOMUTANI ALİ HASAN EL MECİD

Kelime anlamı yeniden fethetme olan, "El-Enfal", 1988 Şubatı sonlarında başlayıp, Eylül başlarına kadar altı ayrı coğrafi bölgede yürütülen, birbirinin devamı olarak tasarlanmış toplam sekiz askeri saldırının oluşturduğu diziye verilen isimdi. Operasyonun genel komutası, Kerkük şehrinde üslenmiş olan ve Mart 1987’den sonra Ali Hasan el–Mecid tarafından yönetilmeye başlanan Baas Partisi Kuzey Bürosu’ndaydı. Net sayısı tam bilinmemekle birlikte, en az 100 bin, bazı kaynaklara göre ise 188 bin kişi bu operasyonda kaybolduğu belirtilmektedir. Enfal’ın ana askeri hamlelerini, Birinci ve Beşinci Kolorduların düzenli birlikleri yapıyordu, İran cephesinden fırsat kaldığında diğer birliklerin desteğini de alıyordu. Seçkin Cumhuriyet Muhafızları Enfal’ın ilk evresinde görev aldılar; Enfal’da yer alan diğer birlikler arasında ise Özel Kuvvetler (Quwat al–Khaehs), Komando Kuvvetleri (Maghawir) ve Acil Kuvvetler (Quwat al–Taware) bulunmaktadır. Acil Kuvvetler, Baas partisi kontrolündeki terörizme karşı şehir timleridir. Son olarak ise düzenli ordunun önünde yerleşim yerlerine girip köyleri yakmak ve yağmalamak, kaçak köylüleri takip edip yakalayarak teslim etmek gibi çeşitli destek faaliyetleri ise paramiliter 'Kürt cahşları' tarafından yerine getiriliyordu. 

ENFAL HAZIRLIKLARI 

Ancak Ali Hasan el–Mecid’in Kürtlere karşı harekâtının mantığı 6 ay süren bir askeri harekâtın ötesine gidiyordu. El–Mecid’in 1987’de atanmasıyla bir soykırım makinesi harekete geçirildi ve çarkları 1989 Nisan’ına kadar dönmeye devam etti. El–Mecid’in Kerkük’e varışının ardından birkaç hafta içinde Irak hükümetinin Kürt problemini bir defada ve sonsuza dek çözmek istediği ve bu amaca ulaşabilmek için devletin bütün kaynaklarını koordineli biçimde kullanacağı anlaşıldı. 1987’de bu amacın önünü tıkayan bir şey varsa o da lojistik yetersizlikleriydi. Çünkü Enfal için gerekli olan askeri birliklerin ve materyalin büyük bölümü hala İran savaş cephesindeydi. Enfal operasyonlarını birebir yaşayan Koma Komalen Kürdistan yürütme Konsey Üyesi Xoşyar Hüseyin, operasyonların başta sınırlı bir sayıda asker ile ağır şekilde ilerlediğini belirtiyordu. İran Irak savaşının bitimiyle cephede bulunan bütün askerlerin operasyon bölgesine aktarıldığını söyleyen Hüseyin, “O güne kadar, hiçbir operasyona bu kadar askerin katıldığını görmemiştik. Her yer asker kaynıyordu. Üstelik ordu bütün teknik araçlarını Kürdistan’a kaydırmıştı. Yerden tanklar, havadan uçaklar gece gündüz durmadan çalışıyorlardı” diyor.
'ERBİL OVASINDA YIKILMAMIŞ TEK KÜRT EVİ KALMAYACAK'

İran-Irak savaşı boyunca İran devleti Güney Kürtlerini, Irak’ta İranlı Kürtleri kullandı. Bunun en basit örneği 4 Mart 1987 ‘de İran askerlerini KDP ve YNK peşmergelerini de yanına alarak Rewandûz’un doğusundaki Irak topraklarından sekiz km. içeriye girmeyi başarmasıyla yaşandı. Irak rejimi kendisine karşı yapıla ve iki rakip Kürt partisini bir araya getiren bu ittifak ile deliye dönmüştü. 13 Mart’ta yabancı bir gazeteciyle yapılan bir röportajda Irak kabinesinden bakan Haşim Hasan el–Aqrewi şöyle demişti: "İranlılar bu insanlara kirli görevler yaptırmaya çalışıyorlar. Bölge coğrafyasının çok iyi bildikleri için, İranlılar onları sadece Humeyni Muhafızları’nın ve İran kuvvetlerinin kılavuzları olarak kullanıyorlar." Daha sonra YNK’ye geçen eski bir askeri istihbarat subayının Middle East Watch’a (Ortadoğu Gözlem Merkezi) o bahar Kerkük’te yapılan ve Erbil, Kerkük, Duhok ve Süleymaniye valilerinin, Birinci ve Beşinci Kolordu Komutanlarının ve bölük komutanlarının ve Baas Partisi üst düzey yetkililerinin katıldığı bir toplantıyı aktardı. Ali Hasan el–Mecid öfkeli bir ses tonuyla, Erbil ovasındaki Kürt köylerinde "yıkılmamış tek bir ev bile kalmayacak" diye emrettiğini söylüyordu. Yalnızca Arap köyleri kalacak diyen El–Mecid; "ben gelip denetleyeceğim ve dokunulmamış tek bir ev görürsem, bundan oradaki birliğin komutanını sorumlu tutarım" diyordu. 

Yasak bölge olarak ilan edilen Irak Kürdistan’ında her türlü tarım da yasaklanmıştı. Hükümet uçakları düzenli uçuşlarla izinsiz tarımı denetliyordu. Herhangi bir yerde tarım yasağı ihlal edilmişse, bundan bölge güvenlik komiteleri sorumlu tutulmaktaydı. Kürt bölgelerinde tahıl satışı ve vilayetler arası tarımsal ticarete çok sert kısıtlamalar getirilmişti. İnsanlar un, pirinç, tuz, yağ, gaz yağı, sabun, deterjan gibi temel ihtiyaçlarını dahi eve kaçak yollardan getirmek zorunda kaldıklarını anlatan görgü tanıkları, bazen kadınlar bazı şeyleri elbiselerinin içinde saklayarak geçiremeye çalıştıklarını, askerler onları fark ettiklerinde eşyalarını alıp yaktıklarını söylüyorlar. Yiyecek saklarken yakalanan erkeklerin ise, ‘peşmergelere göndermek için yiyecek sakladıkları’ gerekçesiyle tutuklandığına ve kaybolduğuna dair bir çok hikayeler anlatıyorlar. 
EL-MECİD ENFAL’İ ANLATIYOR 

16 Nisan 1987 yılında sivillere karşı ilk kimyasal saldırıların başlatıldığı Balîsan Vadisi, yiyecek ve erzak girişini önlemeye çalışan ve bunda kısmen başarılı olan hükümet kontrol noktalarının bulunduğu bir "yasak bölgeydi". Sadece bu saldırıda 64–142 arası insan öldü. Middle East Watch’un tahminine göre, bu saldırıdan sonra tutuklanıp, Erbil’deki gözaltı merkezine götürülen ve daha sonra bir daha dönmeyen iki otobüs dolusu erişkin ve yetişkin erkek bulunmaktaydı. Bir dizi tanık bunların sayılarının 70 ile 76 arasında olduğunu söylemektedir: Balîsan’dan 22, Şêx Wesen’den 50 ve civar köylerden 4 kişi. Balîsan Vadisi’ndeki kimyasal saldırıdan beş gün sonra, piyade birlikleri ve buldozerler Irak Kürdistan’ındaki yüzlerce köy üzerinde çalışmalarına başladı. 1987 harekâtları sırasında ordu en az 703 Kürt köyünü ortadan kaldırdı. Bunlardan 219’u Erbil bölgesinde; 122’si Kerkük’ün güneydoğusunda Germiyan olarak bilinen engebeli düzlükte ve 320’si Süleymaniye vilayetinin değişik kısımlarındaydı. Daha az almak üzere Behdînan da bundan nasibini almıştı. 
GÖNDERİLEN TALİMATLAR 

Ali Hasan El-Mecid’in 20 Haziran 1987 tarihinde Birinci, İkinci ve Beşinci Kolordu Komutanlıkları, Emniyet Müdürlüğü ve diğer bazı sivil ve askeri kuruluşlara gönderdiği direktifte şunlar söylenmektedir:

- 1. Bozguncuların, İran ajanlarının (peşmergeler) ve benzeri Irak hainlerinin (devlet ile işbirliği yapmayan bütün Kürtler kast ediliyor) bulunduğu bütün köyler güvenlik nedenleriyle girilmesi yasak alan olarak değerlendirilecektir.

- 2. Bu bölgeler, bütün kişi ve hayvanlara kesinlikle kapalı olan ve askeri birliklerin, büromuz tarafında aksi belirtilmedikçe, istedikleri gibi ateş açabilecekleri operasyon bölgeleri olarak kabul edilecektir.

- 3. Tarım, hayvancılık ya da endüstriyel faaliyetlerin yanı sıra bölgeye giriş çıkışlarda yasaklanacaktır ve bütün ilgili kuruluşlar kendi yetki alanları çerçevesinde bu durumu dikkatle izleyeceklerdir.

- 4. Kolordu komutanları, top, helikopter ve savaş uçaklarını kullanarak bu yasaklı bölgelerde bulunan en fazla sayıda insanı öldürmek amacıyla, gece gündüz gelişigüzel saldırılar gerçekleştirecek ve bizi sonuçtan haberdar edeceklerdir. 

- 5. Bu bölgelerde yakalanan herkes güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınarak sorguya çekilecek ve kendilerinden faydalı olacak bilgiler alındıktan sonra 15 ve 70 yaş arasındakiler infaz edilecek ve bize haber verilecektir.

- 6. Hükümete ya da parti yetkililerine teslim olanlar ilgili kuruluşlar tarafından maksimum 3 gün içinde sorguya çekilecektir, bize bildirilmek kaydıyla gerekli görüldüğünde bu süre 10 güne çıkarılabilir.

- 7. Danışmanlar ve Milli Savunma Taburları birlikleri tarafından el konulan ağır ve orta silahlar dışındaki her şey yine onlar tarafından korunacaktır. Bize sayısını bildirmek koşuluyla hafif silahları tutabilirler. 
'KELLE BİZİM, MAL SİZİN' 

El-Mecid’in talimatıyla Enfal operasyonları esnasında Alaya Şoreşgeri peşmergesi olan Xoşyar Hüseyin’in anlatımları birbirini doğrulamaktadır. Enfal’de kullanılan temel sloganın ‘kelle bizim, mal sizin’ olduğunu belirten Hüseyin, soykırım olarak tanımladığı uygulamaları şöyle anlatıyor: “Enfal esnasında, kadınlarda dâhil olmak üzere, Kürtlere ait ne ele geçirmişlerse her şey ele geçirenindi. Bu sloganla Irak askerleri köylere 'vahşice' saldırıyorlardı. Ulaştıkları bütün Kürt köylerini yakıp, mallarına ve kadınlarına el koyuyorlardı. Halk kaçarak, dağlara sığındı. Yanında hiçbir şeyleri olmayan insanların bir kısmı uzun süre dayanamayıp, teslim oldu. Bunların birçoğundan bir daha haber alınamadı. Bunun sonucu, 182 bin insan o dönemde kaybedildi. Götürülen kadınlar, Güney da Irak’ta oluşturulan pazarlarda, Kuveyt gibi ülkelerinden gelen zengin Araplara satıldılar.” 
 
17 EKİM 1987 NÜFUS SAYIMI 

1987 'bahar temizliği'nin ve henüz başlamakta olan Enfal’ın politik ve bürokratik mantığı belli olmaya başlamıştı. Bu, "ulusal saflar" ile doğudaki ve kuzeydeki genellikle dağlık olan pêşmerge kontrolündeki bölgeler arasında keskin bir ayırım oluşturmaktı. Bu bölgeler “yasak bölgelerdi”. Buralarda yaşayanlar, yaşlarına ve cinsiyetlerine bakılmaksızın istisnasız "sabotajcı" yani İran ajanı sayılacaktı. ‘Yasak bölgede’ yaşayan Kürt köylülerinin ya şehir, kasaba veya oluşturulan kamplarda yaşamaları ya da Irak vatandaşlığından atılmaları için 17 Ekim 1987’de nüfus sayımı yapıldı. Bu sayım ile 'Kürt caşhları' dışında, tüm Kürtler sabotajcı ilan edilerek, vatandaşlıktan atıldılar. 

BİRİNCİ ENFAL-SERGELÎ VE BERGELÎ KUŞATMASI 

23 Şubat sabahı gün ağırırken hükümete bağlı kara kuvvetleri her yönden saldırıya geçti. O gün Sergelî’de bulunan bir pêşmergenin hatırladığına göre, "Karargâhı kuşatan ordu o kadar büyüktü ki sanki bölgeyi Kürdistan’ın diğer kısımlarından ayıran bir çit vardı". Dokan Gölünün doğu yakasındaki Bingird’den başlayıp, Süleymaniye’ye ve Mawat ve Çwarte kasabalarına kadar uzanan cephe hattı tam 64 kilometre uzunluğundaydı. Bu saldırıya ordu, hava kuvvetleri ve Enfal’ın sadece başlangıç aşamalarında görevlendirilmiş olan seçkin Cumhuriyet Muhafızları yer almıştı. Silahlı Kuvvetler’in hedefinde yalnızca YNK karargâhı yoktu, vadideki sayısı 25-30’u bulan köyler de hedefteydi. Mart’ın ilk günlerinde YNK’nin savunma hatları düşmeye başlayınca, köylere dalan ordu birlikleri buldozerlerle köyleri yerle bir ettiler. YNK kaynaklarına göre, bu kuşatmada 200 ila 250 arasında peşmerge ve köylü yaşamını yitirdi. Ordu birliklerini köylere girmesiyle halk dağlara sığınmaya başladı. Ordu güçleri ilerledikçe dağlarda saklanan halk ya teslim olmak zorunda kaldı ya da karla kaplı dağlardan İran’a doğru kaçmaya başladı. Dağlardan İran’a doğru geçmeye çalışırken, yorgunluk, gıdasızlıktan ve tedavisizlikten birçok kişi yolda düşüp öldü. Sergelî’deki kuşatmadan kurtulan YNK peşmergeleri ise Şanexşê köyünde yeni bir üs kurdular. Burası da 22 Mart’a kimyasal silahlarla vuruldu. Bir peşmerge komutanının verdiği rakamlara göre, bu olayda çoğunluğu pêşmerge ailelerden oluşan 28 kişi yaşamını yitirdi ve 300 kişi de yaralandı. Sergelîli orta yaşlı bir köylünün belirttiği gibi “biriktirdiğimiz her şeyi bıraktık da kaçtık. Halk paniklemiş sığır sürüsü misali dağlardan İran doğru ilerliyordu. Bir taraftan tepemizde gezen savaş uçaklarından saklanıyorduk, diğer taraftan yağan yağmura rağmen ilerlemeye çalışıyorduk. Bu yürüyüşte, Sergelîli altı kişi yolda donarak öldü. Diğer köylerden ise otuz kişi aynı vadide öldü” diye anlatıyordu.

HALEPÇE KATLİAMI 

Sergelî–Bergelî kuşatmasından sonra YNK peşmergelerinin desteğiyle, İran askeri Halepçe kasabasına girdi. YNK eski peşmergesi olan Saman Ahmet Ali Halepçe’nin peşmergeler ve İran askerlerince düşürülmesini onur meselesi yapan Irak devletinin birkaç sefer şehri geri alma girişiminde bulunduğunu, ama bunda başarılı olmadığını söyledi. Bu başarısızlıktan sonra kimyasal gaz kullanıldığını dile getiren Ali, “Kürt örgütleri bu savaşın içinde kullanıldılar ve Kürt halkı bu savaşa kurban edildi” diye konuştu. 16 Mart sabahının ilerleyen saatlerinde Irak karşı saldırısı konvansiyonel hava saldırısı ve kuzeydeki Said Sadık kasabasından yapılan topçu bombardımanıyla başladı. Halepçe’deki çoğu aile devam eden İran Irak savaşında hava saldırıların yaşamının doğal bir parçası haline geldiği için evlerinin yakınlarında inşa ettikleri sığınaklara girerler. Şehre atılan hardal ve fosfordan oluşan kimyasal gazlar halkın çoğunu sığınaklarda yakalar. 17 Mart’a kadar sürdürülen bombardımanlarda 5 bin insan yaşamını yitirdi. Sadece Halepçe de kullanılan kimyasal saldırıda 9 bin civarında insan yaralandı. Üstelik bu rakam hiçbir zaman yerel kaynaklarca doğrulanmazken, olayda ölen peşmerge ve İran askerlerini sayısı bu rakama dahil edilmemiştir. Halepçe katliamı YNK peşmergelerinin Irak ordusu karşısında dirençlerini kırdı. 18 Mart gecesi Irak ordu birlikleri son kalan peşmergelere de ağır darbeler vurarak, Sergelî’yi ele geçirdiler. Ertesi günde Bergelî aldılar. * * * 
İKİNCİ ENFAL-KARADAĞ 

22 Mart akşamı yemek saatinde Seysenan köyüne bir rajimadan fırlatılan top mermileriyle ikinci Enfal başladı. Bir evin avlusuna düşen mermilerle çevreye yayılan 'elma kokusu' kimyasal bombaların kullanıldığını gösteriyordu. Köylüler ve YNK peşmergeleri Seysenan kimyasal saldırısında net rakamı hiçbir zaman belli olamyan ama ortalama genel kanıya göre 78 ile 87 arasında ölü olduğunu göstermektedir. Bir sonraki gün, Dokan’daki YNK üssüne kimyasal saldırı düzenlendi. 24 Mart gecesi de KDP operasyonlarının kontrol edildiği küçük bir karargâha ev sahipliği yapan Cafaran köyü hedef aldı. Bu saldırlardan kurtulanlar köylerinden kaçarak, dağlara sığındılar. Af söylentilerini duyan Seysenan köylüleri, birkaç gün rahatsız edilmeden huzurla yağmurda kaldılar. Fakat beşinci gün Karadağ–Süleymaniye yolu kontrol noktasındaki askerler onları tutuklamaya başladı. 
GÜNEY GERMİYAN’A KAÇIŞ 

Enfal harekâtı sırasında vuku bulan kitlesel kaybolmaların izlediği seyir bölgeden bölgeye çarpıcı bir şekilde değişmektedir. Birinci Enfal sırasında ordu tarafından ele geçirilen yetişkin erkekler ve erişkin erkek çocuklar kaybedilmiştir. -bu değişik bölgelerde tekrarlanan bir kalıptır.- Ama çeşitli yerlerde, özellikle güney Germiyan’da, çok sayıda kadın ve çocuk da götürülmüş ve onları bir daha gören olmamıştır. Bu dönemde kaybedilen bazı kadıların izleri Kuveyt’in işgali sırasında, Irak ordusunda askerlik yapan, Kürtler tarafından bulundu. Enfal operasyonları sırasında kaybolan kız kardeşini Kuveytli bir adamın evinde bulan Kürt gencin hikayesi bölge halkı arasında hala anlatılmaktadır. 
ÜÇÜNCÜ ENFAL-GERMİYAN 

Birinci ve ikinci Enfal’de kullanılan kimyasal silahlar bütün pêşmergelerde moral çöküntüsü yaratmıştı. Bu moral çöküntüsü ve zehirli gaz psikolojisi peşmergelerin üçüncü Enfal esnasında fazla direniş göstermemelerin neden oldu. Bu yüzden de Irak rejimi, 7 ve 20 Nisan arasındaki, Germiyan harekâtı sırasında zehirli gazları sadece bir yerde devreye koydu. Oluşturulan yeni haritalarda Kürt yerleşimleri işaretlenmediği için, istihbarat saha raporlarının birçoğunda olduğu gibi, Keler kolunun 13 Nisan’daki raporunda da, "Köylerin çoğu harita üzerinde işaretlenmemiş olduğundan konvoyun içinden geçtiği bütün köyler tahrip edilmiş ve yakılmıştır" diye geçmektedir. Ortadoğu Gözlem Merkezi'nin araştırmasında bazı görgü tanıklarının izlenimleri şöyle aktarılmaktadır: “Kahvaltı zamanı gelen birlikler evleri ateşe verdi, hayvanları öldürdü ve birçok köylüyü alıp götürdü. Tepelere kaçmayı başaranlar ise günlerce buralarda kaldı. Ama anladılar ki, üç taraftan çevrilmişlerdi ve güneye, anayola doğru gitmekten başka şansları yoktu ve burada da Adnan Cabari ismindeki müsteşarın komutanlığındaki 'cahş' birimine teslim oldular. Yaşlı bir adamın hatırladığı, günlerden Müslümanların oruç tuttuğu ay olan Ramazan’ın birinci günü olan 17 Nisan’dı. Onları götürmek için kamyonlar bekliyordu ve çoğu bir daha hiç görülmedi.” 
DÖRDÜNCÜ ENFAL: 'HOŞ BİR NANE KOKUSU' 

3 Mayıs’ta uçakların ilk hedefi, Ekser köyü oldu. Bir uçak filosu köye alçaktan saldırdı. Hoş bir nane kokusu yayan beyaz dumanların takip ettiği 8 boğuk patlama oldu. Güneydoğudan esen rüzgarla duman iki üç kilometre ötedeki Heyder Beg’e kadar yayıldı. Göktepe ve Esker’e köyleri arasında konumlamış bir peşmerge birliğinde yer alan Enver Rıza Ömer, yaşadığı kimyasal saldırıyı şöyle anlatıyor: “Uçaklar direkt köyleri hedef almışlardı. Biz sadece köylere yakın olduğumuz için dumandan etkilendik. Buna rağmen tabur komutanımız Şeyh Cevat Askeri’nin (Ali Askeri’nin kardeşi) de içinde bulunduğu 25 peşmerge şehit düştü. Fakat bu saldırı çok farklıydı. Bombalardan çıkan duman yükselmiyor, araziye dağılıyordu. Hoş bir nane kokusu gibiydi. Bu saldırıda beş arkadaşımız yaralandı. Yaralananların ağzından beyaz bir köpük çıkıyordu. Vücutlarıysa yanmış gibi kapkaraydı.” Bu saldırıda, iki köyden 3 yüzden fazla insanın yaşamını yitirdiğini söyleyen Ömer, “Doğanın üzerine adeta siyah bir örtü çekilmişti. Bütün hayvanlar, ağaçlar ve bitki örtüsü insanlar gibi bir anda soldu” diyor. 

DOKAN BARAJI'NIN KAPAKLARI AÇILDI 

Ölenlerin tam sayısı ne olursa olsun, altı hafta önce vuku bulan Halepçe saldırısından sonra doğrulanmış olan kimyasal saldırılar arasında en ağır olanıydı. Köylüler, Göktepe saldırısından sonra doğru nehir sularının birden yükseldiğini söylüyorlar. Bu, daha önceki harekâtlarda da gördükleri, rejimin başvurduğu hilelerden biriymiş; nehirden kaçışı engellemek için Dokan Barajı kapaklarının açılması. Dağlara sığınan halk, kısa süren dağlardaki mağaralarda saklanma çabasından sonra toplu olarak tutuklandılar ve kaybedildiler. Enfal operasyonu bir sel gibi önüne ne geldiyse alıp götürüyordu. İnsanların bir kısmı olay yerinde öldürülürken, bazıları tutuklanıp bilinmeyen bir kadere doğru yola çıkarıldılar, bazılarıysa ‘belki bir ihtimal’ diyerek önlerinde onları neyin beklediğini hiç hesaplamadan yolara düştüler. Dellû köyünün bombalanmasıyla sıranın kendilerine de geldiğini fark eden Xelekutiya ve Zigila köylüleri kaçma fırsatı bulurlar. Belki de Dellû köyünde ölen insanlar Xelekutiya ve Zigilalıların canlarını kurtarmasına yardımcı olur. 

KILIÇ ARTIKLARINI TOPLAMA HAREKÂTI 

15 Mayıs ile 26 Ağustos arasında gerçekleştirilen operasyonlar beşinci, altıncı ve yedinci Enfal olarak tanımlandı. Bu operasyonlardaki amaç; YNK'nin savaş gücüne son darbeyi indirmek, kendisini desteklemeye devam eden sivilleri cezalandırmaktı. Salt askeri bir bakış açısıyla bakıldığında Enfal harekâtının, üç ay önce Sergelî–Bergelî kuşatmasıyla başlamış olan büyük temizliğin mantığını izlemeye devam ettiği söylenebilir. '
 
GENÇ VE GÜZEL KIZLARI GÖTÜRDÜLER' 

Üçüncü Enfal’de Leylan, dördüncü Enfal’de Taqtaq kasabası toplama kampı olarak kullanıldı. İnsanlar burada bir gece bekletildikten sonra birçoğunun geri dönmediği, bilinmeyen bir yere doğru kamyonlarla götürülmüşler. Üçüncü Enfal esnasında Germijyen’a bağlı Şarbajer alanında tutuklanan köylülerin götürüldüğü kamplarda birçok kadının kaybolduğu belirtilmektedir. Parazan köyünden Muhammed Ahmed’in yeğeni Dılşad Eli dayısının, “kampta ne kadar genç ve güzel kız varsa askerlerin hepsini alıp götürdüğünü ve bunların bir daha geri gelmediğini söylüyordu” şeklinde dayısının olayları kendilerine aktardığını anlatıyordu. Kadınlara tecavüz edildiğini söyleyen Dılşad Eli, “Dayımın peşmergelere destek verdiği iddia ediliyordu. Bunu kabul etmeyince, eşine ve kızına tecavüz edeceklerini söylemişler. Dayım bunun üzerine bütün suçlamaları kabul etmiş, ama bu seferde onu kamp içinde ajan olarak kullanmayı teklif etmişler. O da bunu yapmış” diyor. 

TOPZAWA KAMPI'NDA NUMARALANDIRMA 

Enfal operasyonlarının en büyük toplama kamplarından birisi olan Topzawa kampı, insanların numaralandırılıp, numaralarına göre çağrılacak kadar Nazi toplama kamplarına benzerler. Kadın ve erkekler ayrı kamplarda tutulur ve erkeklerde eli silah tutamayacaklar ve silah tutabilecekler olarak iki ayrı kampa ayrılır. Bu kampta erkeklerin her gün düzenli şekilde dövüldüğünü söyleyen tutuklu kadınlar, erkeklerini en son gördükleri günü şu şekilde anlatıyorlar; “Her gün birkaç düzine erkek dövülürdü. Fakat o gün farklı bir şey sanki vardı da bütün erkekleri gömleklerini çıkartılara, dövülüyorlardı. Sonrada ikişer ikişer birbirlerine kelepçeleyip, ayakkabılarını çıkarttılar. Bazı erkeklerin gözleri de bağlanıyor; bazıları ise donlarına kadar soyuluyorlardı. Ve sonunda beyaz ya da yeşil boyalı ve penceresiz araçlara bindirilerek bir daha hiç haber almadığımız bir yerlere götürdüler.”
CEZAEVİ GÜNLERİ 

Penceresiz araçlar bir yöne doğru ayrılırlarken, diğer tutuklularla dolu otobüsler başka bir yönde ilerledi. Kadın ve çocukların birçoğu Dibs hapishanesine gönderildi. Yaşlılar ise daha güneyde, çölde bulunan Nagre Selman adlı cezaevine götürüldüler. Eli silah tutabilecek olan, 15 ila 70 yaş arasındaki erkeklerden bir daha hiç haber alınamadı. Ortadoğu Gözlem Merkezi'ne Nagre Selman cezaevini anlatan görgü tanıkları şöyle anlatıyor; “Nagre Selman’da ki şartlar birden kötüleştirilmiş, açlık diyetinde ekmek ve kirli su verilir olmuştu. Mahkumlar halsiz düşmüş ve bitlenmişlerdi. Mayıs ayına ulaşıldığında, insanlar koşullardan kaynaklı olarak ölmeye başladılar. Bazı günler üç, bazen altı ya da yedi ve bazen ise bir düzine kadarı ölüyordu. Abdülkadir isminde bir tutuklu serbest kaldığı Eylül ayı başlarında bu rakamın 517 olduğunu söylüyor. Eylül ayında, serbest kaldıktan sonra duyduğuna göre de peşpeşe iki gece içinde, 45 kişi daha ölmüş. Bu insanlar Nagre Selman’ın insanlık dışı şartlarının ve Iraklı yetkililerin ahlaktan yoksun aldırmazlığının kurbanlarıydılar.” 
İNFAZ MANGALARI

İnfaz mangalarının elinden kurtulmayı başaran ender kişilerden biri olan Muhammd’in Ortadoğu Gözlem Merkezi'ne anlatımlarını olduğu gibi aktarıyoruz; “Topzawa’da iki gün kaldık. Bu süre zarfına, yiyecek hiçbir şey verilmedi. Muhafızlar üçüncü gün, içinde yaklaşık 500 mahkumun olduğu bizim 'salona' geldiler. Erkekleri ikişer ikişer birbirlerine kelepçelediler ve kamuflaj renklerine boyanmış bir sıra aracın bulunduğu yere getirdiler. Her araç yirmi sekiz mahkum alıyordu. Öğleden sonra konvoy harekete geçti. Altı saat yol gittik, ama nereye götürüldüğümüze dair hiç bir fikrimiz yoktu.” Muhammed kaçış hikayesini de şöyle anlatıyor; “Konvoy nihayet durduğunda, şoför motoru çalışır halde tutmaya devam etti. Motorun çıkardığı gürültüye rağmen, dışarıdan gelen silah sesleri duyulabiliyordu. Bizi aceleyle dışarı, karanlığa çıkardılar ve önceki aramalarda gözden kaçmış olabilirler diye, kimlik kartları ve paralar için tekrar aradılar. Ellerimizdeki kelepçeleri çıkarıp, bir ip ile bizi birbirimize bağladılar. Benim bağlayan biraz acele ettiği için benim ellerim biraz gevşek kalmıştı. Kesinlikle öldürüleceğimizi biliyordum. Önceden kazılmış büyük bir çukura yüzümüzü dönmemizi istediklerinde ben ellerimi ipten kurtarıp, var gücümle kaçmaya başladım. Arkamdan ateş ettiler, ama karanlıktan yararlanarak kurtulmayı becerdim.” 

SON ENFAL: BEHDÎNAN

Irak hükümetine verilen raporlarda, peşmergelerin Behdînan’daki toplam gücünün 2.600’den fazla olmadığı belirtiliyordu. Bu cılız güce ve Behdînan’ın sivil halkına karşı, Ali Hasan el–Mecid'in Kuzey Bürosu 200.000 kadar asker yollamıştı. Bu son Enfal harekâtına Kimyasal Silahlar Taburu, Irak Hava Kuvvetleri birimleri ve Milli Savunma Taburları (cahşlar) ilaveten sayıları on dört ve on altı arasında değişen ve her biri 12.000 askerden oluşan düzenli ordu tümenleri de görev almıştı. İlk kimyasal gaz bombası, 24 Ağustos akşamı geç saatlerde, Türkiye sınırı yakınlarındaki Zêwa Şêxan’daki KDP karargâhına atılır. Ertesi sabah, 25 Ağustos’ta, Irak savaş uçakları birçok ayrı, fakat neredeyse eşzamanlı saldırı gerçekleştirdi. Uçaklar, yaklaşık olarak yüz kilometre genişliğinde ve otuz kilometre derinliğinde bir şerit üzerinde odaklanmışlardı. Uçaklardan bazıları tek bir köyü ya da pêşmerge üssünü hedef alırken, diğer uçaklar dizi halindeki köylerin tümünü seri bir şekilde vurmuştu. Yaz sonuna denk gelen bu harekatta kullanılan yanıcı etkisi fazla olan patlayıcılarla da ekin tarlaları da yakıldı. Bu olaydan sonra Behdinan halkı köylerini bırakarak Türkiye sınırına doğru kaçmaya başladılar. Askeri birlikler halkın kaçışını engellemek için Behdinan alanındaki en büyük kimyasal saldırıyı hızlı akan Büyük Zap nehrinin üzerindeki ana geçiş noktalarından birisi olan Balûke köprüsüne yaptı. Behdînan işgali, on binlerce mültecinin Türkiye’ye kaçması ve diğerlerinin ya evlerinde yakalanması ya da kısa süren nafile bir kaçış girişiminden sonra teslim olmasıyla, 28 Ağustos şafağı sona erdi. Kalanlar ise 6 Eylül genel affına kadar dağlarda gizlendiler. İlk saldırı dalgasıyla eşgüdüm halinde Irak Ordusu, küçük sınır şehri Zaxo’dan Büyük Zap nehri ile kavuştuğu Balûke’ya kadar doğuya doğru giden anayolu ele geçirmişti. Amaç açıkça Türkiye sınırını kapatmak ve mülteci akınlarının önüne set çekmekti. Fakat ordu bunda çarpıcı biçimde başarısız oldu. Her ne kadar çoğu yolda ölmüş, bazıları yakalanmış ve diğerleri takip edilip savaş uçaklarınca taranmış olsa da 65.000 ile 80.000 arasında Kürt sınırı geçmeyi başardı. Mülteci akınını engellemek için sınırlarını kapatan Türk hükümeti, mülteci akınını yoğunluğu karşısında sınırlarını açmak zorunda kaldı...

“PKK Terör Örgütü” Demek Kolay...

video
O görüntüleri izlediniz mi? Geniş bir kırlıkta, elli altmış çocuk “gösteri” yapıyorlarmış, “ağır teçhizatla” olay yerine gelen Özel Harekâtçı polislere taş atıyorlarmış. Oraya hiç polis gitmese ne olacak? Çocuklar biraz bağırıp dağılacaklar. On üç on dört yaşında çocuklar bunlar, “gösteri” yaptıkları yer koca bir kırlık. Yok, olmaz, Kürt çocukları gösteri yapamaz, kırlarda bağıramaz. Polisler tazyikli suyla, ellerinde tüfeklerle çocuklara saldırıyorlar. 

Polislerden biri, on dört yaşındaki çelimsiz bir oğlanı yakalıyor, yere yıkıyor... Ve başlıyor başına dipçikle vurmaya. Öldüresiye vuruyor. Hiçbir neden yok vurması için. İçindeki nefrete hâkim olamadığından vahşice dipçikliyor küçük oğlanı. Sonra bir başka polis de çocuğu döveni tebrik ediyor. Bunlar öyle bir polisin, iki polisin vahşeti değil. Güneydoğu’da devlet böyle. Bir halka karşı böyle bir nefret, böyle bir kin, öfke duyan bir devlet orayı nasıl yönetecek? Ayrıca da neden yönetsin? Neden Türkiye, böylesine nefret ettiği bir halkı yönetmek için dirensin? Onları, küçük çocuklarını bile yerlere yıkıp dipçikleyecek, kafatasını çatlatacak kadar “düşman” görüyorsanız, orada kalamazsınız. O sahneleri seyreden herkes bir Filistinlinin kolunu taşla ezip kıran İsrail askerlerini hatırladı. Hindistan’da, göstericileri soğukkanlı bir şekilde makinelilerle tarayan İngilizleri hatırladı. Bu devlet “Kürtleri” kendinden görmüyor. Onun için bir “işgal gücü” gibi davranıyor orada. İnsanları öldürüp kuyulara atıyor, köyleri yakıyor, çocukları hapishanelere dolduruyor. 

Barışa en yakın olduğumuz “sakin” zamanlarda ise yerlere yıkıp kafasını dipçikle ezmeye kalkıyor. Bu son olayı, kameralar orada olduğu için görebildik. Kameraların önünde bile böyle davranıyorlar. Bir de kameraların olmadığı dağ köylerini, mezraları, ıssız sokakları düşünün, oralarda kim bilir neler yapıyorlar. Size böyle davransalar, sizin çocuklarınızın kafalarına dipçikle vursalar, ne yapardınız? Kim koruyacak o insanları? Anlıyor musunuz bu savaş neden yirmi beş yıldır sürüyor? Anlıyor musunuz öleceklerini bile bile o Kürt çocukları neden dağlara çıkıyor? Çıkarlar. Ne yapsınlar? Canlarını, namuslarını, çocuklarını korumak için onlara bir imkân tanımazsanız ne yapsınlar, kime güvensinler, neye sığınsınlar? Dağlara gidiyorlar onlar da.

“PKK terör örgütü” diye yazıyor gazeteler, politikacılar böyle söylüyor. Ben de dahil birçok insan “PKK artık savaşı bitirsin” diyor. “PKK terör örgütü” demek kolay. İnsanları enselerinden vuran JİTEM ne peki? Çocukların kafalarını dipçikle ezen Özel Harekât ne peki? Yaptıkları “terör” değil mi bunların? Sen bir halka, çoluk çocuk demeden terör uygularsan, o halk ne yapacak? Nasıl koruyacak bu insanlar kendilerini? Bana bunu söyleyin... Bana bu insanların çocuklarını nasıl koruyacaklarını söyleyin. Bir halkı toptan düşman bellersen, köylerini yakar, kadınlarına hakaret eder, adamlarını hapse atar, çocuklarının kafasını dipçiklersen, o halk dağa çıkar. Çıktı da... 

Ondan sonra yıllarca savaşır daha fazla insanın ölmesine neden olursun. O görüntüleri, o korkunç vahşeti, o vahşetten polislerin duydukları memnuniyeti televizyonda izledikten sonra bu devletin oraları yönetemeyeceğini düşündüm, ayrıca yönetmeye hakkı olmadığını da. Oralara gidip “ben senin devletinim” diyorsun, bu mu onların devleti olmak? Yüzde doksanı Kürt olan şehirlerde, silahlı askerleri “Türklüğe” vurgu yaparak, onlara “sizi silahla ezeriz” mesajı vererek yürütmek mi onların devleti olmak? Ne istiyor bu devlet? Savaş mı? Barış mı? Bütün bir halka zulmederek savaşı kazanamazsınız, tarih boyunca kimse kazanamadı. Ordulara karşı savaş kazanılabilir ama halklara karşı savaş kazanılamaz. 

Barış mı istiyorsunuz? Çocukların kafasını dipçikleyerek “barış” olmaz. Zalimler ne savaşı kazanabilir, ne de barışı... O çocuğun kafasına dipçikle nasıl vurduklarını gördüm ben... O topraklar senin olsa ne olur, senin olmasa ne olur. O topraklar senin olabilir ama o halk senin değil. Çocuğunu dipçiklediğin halk ne senin olur, ne seninle olur. Oraların kırlarında çocuklar vurulmadan, dövülmeden, dipçiklenmeden koşabildiklerinde, gülebildiklerinde, oynayabildiklerinde orası, bunu kim sağladıysa onun olur. O zaman da o toprakların yüzlerce yıldan bu yana bilinen adını bile söylemekten korkmaz, yürek rahatlığıyla Kürdistan der, oturur o çocuklarla bir şarkı söyler, Ahmet Arif’ten bir şiir okursun.

Ahmet Altan

Pentagon’un PKK’ye Saldırı Planı Hazır!

PARİS (09.08.2007)- Fransız yazar ve uluslararası politika uzmanı Thierry Meyssan, Pentagon’un Türk ordusu ile birlikte PKK’ye karşı özel güçlerle ortak operasyon planladığını öne sürdü. Meysan, operasyonun aynı zamanda, Türk askerlerini AKP karşısında güçlendirme ve petrolünün yağmalanmasını istemeyen Kürt liderleri saf dışı bırakmayı amaçladığını kaydetti. Thierry Meyssan, ‘’büyük darbe’’ için tüm koşulların oluştuğunu anlatırken, buna yol açan nedenleri baştan sona çarpıcı iddialarla ortaya koydu. 

2003 yılında Barzani’nin kardeşinin de ABD’liler tarafından ihtar amaçlı öldürüldüğüne dikkat çeken Meysan, Kürtlerin de 50 yıllık geçmişlerin de hata üstüne hata yaptığını ve ‘’Bağımsız Kürdistan’ın gerçekleşemez’’ olduğunu savundu. Hudson Enstitüsü’nün yeni bir askeri operasyon öne sürdüğünü ve Washington Post’un da bu operasyonu boşa çıkarmaya çalıştığını belirten Fransız yazar, gazeteci ve Réseau Voltaire (Laiklik ve bireysel hakları savunan uluslararası bir dernek, www.voltairenet.org) Başkanı Thierry Meyssan, ABD’nin Türk ordusu ile birlikte özel güçlerle PKK’ye karşı operasyon planladığını belirtti. 

KÜRTLER PETROLÜN YAĞMALANMASI ÖNÜNDE ENGEL 

Bu durumu anlamak için bir dizi analiz yapan uluslararası politika uzmanı Meyssan, Anglo-Sakson koalisyonun petrol yasasının Irak Parlamentosu’na kabul ettiremediğini ve milletvekillerinin yasayı oylamadan tatile girdiğini kaydediyor. Oysa şimdiden 1 milyon insanın yaşamına mal olan Irak müdahalesi ve işgalinin temel amacının petrol olduğunu ifade eden Meyssan, yasanın BP, Shell, ExxonMobil, Chevron gibi çokuluslu kartel ile petrol anlaşmalarının yolunu açacağına işaret ediyor. 

Yasanın ayrıca gelecek yıllarda petrol rezervlerinin komple boşaltılmasına onay vereceğini bildiren Meyssan, Anglo-Saxonların bu konuda karşılaştıkları temel etkenin Kürtler olduğunun altını çiziyor. Kürtlerin Kerkük üzerindeki haklarını talep ettiklerini ifade eden Meyssan, diğer bir ifadeyle Kerkük’ün Kürdistan’a bağlanmasını ve böylece Irak petrol rezervlerinin yüzde 40’ını almayı düşündüklerini öne sürüyor. Kürtlerin bununla gelecekteki devletlerini finanse etmeyi amaçladıkları belirtilirken, Koalisyon güçleri açısından ise bunun sözkonusu bile olmayacağını dile getiriyor. 

GÜNEYLİ KÜRT LİDELER DE SAFDIŞI BIRAKILACAK 

Sınırın diğer yakasındaki Türkiye’de Kemalistler ve Müslüman-demokratların çatıştığını yazan Meyssan, seçimler öncesi yaşanan cumhurbaşkanlığı tartışmalarına dikkat çekiyor. Ancak bu tartışmanın, ‘’uygarlık çatışması’’ yanlısı Ankara ile kişisel bağları olan Washington’dakilerin ilgisini çektiğini belirten Meyssan, bu çevrelerin Türkiye’yi Hamas ile ilişkilenmesine, Irak işgaline hava sahasını açmayı reddetmesine rağmen ortak operasyona sürüklediğini kaydediyor. 

Meyssan, operasyon yanlıları için Washington ile Ankara arasındaki ittifakın esas olduğunu belirterek, ‘’eğer bu ilişkiler açılırsa, Washington sadece Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan boğazları değil, aynı zamanda Ortadoğu’da hakim bir parçayı ve sonuç olarak Hazar Denizi’nin petrol işlemesindeki temel boru hattının denetimini kaybeder. Oysa farklı kamuoyu araştırmaları, Irak kırımı konusunda Türkler arasında anti amerikancı bir duygu geliştiğini gösteriyor, ama özellikle ABD’nin PKK’nin Kürt ayrılıkçılarına pasif desteğinden dolayı’’ diyor. Meyssan’a göre ortak operasyonda buradan çıkıyor. Meyssan, ‘’Irak Kürdistan’ında PKK üslerine karşı Türkiye ve ABD ortak askeri bir operasyonu Türk toplumunun beklentilerine cevap olmaya, Türk Genelkurmay’ını memnun etmeye, Türk Müslüman-demokratlarını NATO’nun yanına yerleştirme ve geçiş sırasında, aşağı yukarı gizlilik içinde petrol üzerine Irak yasasına karşı çıkan Iraklı Kürt yöneticileri safdışı bırakmaya hizmet edecek’’ değerlendirmesinde bulunuyor. 

BRYZA AB ÜYELİĞİNİ GECİKTİRDİ 

Bush yönetiminin operasyon montajının Ağustos 2006’ya dayandığını belirten Meyssan, Pentagon’un gelecek operasyonları koordine etmek için Joseph Ralston’u atadığını ifade ediyor. Meysan, başlangıçta anti-PKK eyleminin özellikle Türk ordusuna 3 milyar dolar değerinde 30 F-16 satışı ve gelecekte F-35 ISF için 10 milyar dolar talebi görüşmek ile özetlendiğini kaydederek, Ralston’un da yapılan kontratlardan Lockheed-Martin şirketi yöneticisi olarak gelir elde ettiğine işaret ediyor. 

Kasım 2006’da ise ABD’nin özel bir delegasyonunun PKK’ye karşı Avrupa başkentlerini de dolaştığını hatırlatan Mayssen, heyetin ROJ TV’nin kapatılması için Danimarkalılarla da görüştüğünün altını çiziyor. Aynı zamanda ABD’nin Ulusal Güvenlik Konseyi için Asya’da boru hattı inşasını gözeten adamı Matthew Bryza’nın Türkiye’nin AB’ye üyelik müzakerelerine el attığına dikkat çeken Meyssan, ‘’söz konusu olan Brüksel’in elini güçlendirmek değil, tersine Türkleri yatıştırmak ve görüşmelerin uzun bir sürece yayılmasını sağlamaktı’’ diye ifade ediyor. 

Matthew Bryza’nın daha sonra Kemalist generalleri hoşnut etmek için ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın danışmanı niteliğinde Kongre’ye müdahale ederek, Ermeni Soykırımı yasasını geçmesini bloke etmeye çalıştığını yazan Meyssan, bunda sonra da PKK’nin ateşkesini reddeden Genelkurmay’a destek vermek için bazı açıklamalarda bulunduğunu hatırlatıyor. 

HUDSON ENSTİTÜSÜ VE WASHİNGTON POST 

Eş zamanlı olarak Türkiye uzmanı Zeyno Baran’ın Hudson Enstitüsü’nde Türk Genelkurmay Başkan yardımcısı General Ergin Saygun’u kabul ettiğini dile getiren Meyssan, daha sonra Newsweek gazetesinde yayınladığı haberi hatırlatıyor. Ankara büyük tepki gösterirken Büyükelçi Matthew Bryza’nın bu kez üst üste yalanlamada bulunduğunu yazan Meyssan, ‘’Yalanlamalar Ankara’yı inandırdı ama Zeyno Baran’ın Büyükelçi Matthew Bryza’nın metresi olduğunu bilmeyenler için Washington’da oyalayıcı olarak görüldü’’ diyor. 

22 Temmuz’da yapılan Türkiye’deki seçim sonuçlarını da aktaran Meyssan, Zeyno Baran’ın 24 Temmuz’da Hudson Enstitüsü’nde çalışma grubunu yeniden topladığı ve 26 Temmuz’da Büyükelçi Matthew Bryza’nın ‘’çok Siyonist’’ olan Washington Institute for Near East Policy (WINEP)’te konuşma yaptığına dikkat çekiyor. Burada bir konsensüs oluştuğunu söyleyen yazar ve gazeteci Meyssan, konsensüsü şöyle aktarıyor: ‘’ABD’nin askerlerin Müslüman-demokratlar karşısındaki pozisyonunu güçlendirmesi gerekiyor. Bunun için, PKK’ye karşı kesin siyasi bir çözüme değil, askeri bir zaferle sonuçlanacak bir operasyon organize etmeleri gerekiyor.’’ 

Özel güçlerle ortak bir müdahale projesinin Pentagon tarafından bu dönemde hazırlandığını ve Kongre’nin silahlı güçler komisyonu temel üyelerini baskına kapalı olarak tanıtıldığını aktaran Meyssan, ‘’ancak yeni bir maceraya karşı olan parlamenterler Washington Post’ta Robert Novak’ın bir haberi biçiminde planı sızdırdı’’ diye azdı. Soğuk Savaş boyunca da ABD’nin Türkiye’deki siyasi yaşam üzerindeki geniş denetimini sürdürdüğünü ifade eden Meyssan, bunun için askerleri ve MHP’lileri desteklediği, Gladyo’nun yerel bir kolunu oluştuğunun altını çizdi. Bunların çıkarlarını korumak için ise 1960, 1971 ve 1980 yılında üç devlet darbesi organize ettiğini kaydeden Meyssan, 1997’de de Necmettin Erbakan’ın düşmesini sağladığını kaydetti. Bunu ise Erbakan Müslüman olduğu için değil, anti-emperyalist ve anti-siyonist bir pozisyonda olduğu için yaptığı ifade edildi. 

İSRAİL ARACILIĞI İLE PLAN İLETİLDİ 

Türkiye’de daha sonra yaşanan bir dizi gelişmeyi daha anlatan gazeteci yazar, ‘’Kürt ayrılıkçılığını’’ bastırmak için Türkiye’nin PKK’yi bastırması ve Kürtlere vatandaşlık garantileri sunması gerektiğini dile getiriyor. Irak’a yönelik bir müdahalenin kamuoyu tarafından benimseneceğini ancak bu Iraklı Kürtlere yönelik bu operasyonu taşmasının Türkiye’yi anti-Kürt bir devlet haline getireceği ve ‘’ayrılıkçılık sorununu’’ sivil savaşa dönüştüreceğinin altını çiziyor.

Ankara’nın ABD’nin ortak operasyon planını reddedemeyeceğine işaret eden Meyssan, Pentagon’un kendisini daha iyi ifade etmesi için ortak operasyon önerisinin İsrail Dışişleri Bakanlığı’ndan bir telgraf ile ilettiğini öne sürüyor. Buna göre Amerika, Federal Kürdistan Bölgesi petrolünü Türkiye’den geçirmeden Kerkük-Musul-Hayfa boru hattını düzene koymayı öneriyor. Bunun hayata geçmesi halinde ise Türk petrol boru hatlarının bir araya toplanacağı kaydediliyor. 

KÜRTLER 50 YILDIR HATA YAPIYOR 

Meyssan, Kürtlerin de son 50 yıllık geçmişlerinde siyasi olarak hata üstüne hata yaptığını söyleyerek, ‘’Uzun süre bağımsız bir Kürt devleti serabını okşadılar. Oysa bu, eğer kurulması gerekseydi, bölgenin en geniş petrol yataklarını içinde barındıran Irak, Türk, Suriye ve İran topraklarını bir araya getirecekti. Bu durumda Kürtler hiçbir komşusu ne de hiçbir büyük gücün kabul edemeyeceği ölçüsüz bir gücü elde edecekti. O zamandan beri gerçekleşmeyecek hayalleri ayağa kaldırmak sorumsuzcadır’’ belirlemesinde bulunuyor.

Kürdistan parçalanması, PDK, YNK, PKK mücadeleleri ve Doğu Kürdistan’daki özgürlük mücadeleleri ile Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın esaret altına alınmasını tarihsel olarak anlatan Meyssan, Irak’ın işgali ile birlikte Barzani’nin hızlı bir şekilde bağımsızlık kartını oynadığı, Celal Talabani’nin ise federalizmi tercih ettiğine dikkat çekiyor. 

BARZANİ’NİN KARDEŞİNİN ŞÜPHELİ ÖLÜMÜ 

Mesut Barzani’nin kardeşi Waci Barzani’nin ABD’yi hiçbir zaman sözünü tutmadığını kendi partisine hatırlattığı dönemde, 6 Nisan 2003’te öldürülğüne işaret eden Meyssan, ABD özel güçlerinin eskortluk ettiği konvoyunun ‘’yanlışlıkla’’ bir ABD uçağı tarafından vurulduğu ve korumaları ile birlikte öldürüldüğüne dikkat çekiyor. Meyssan bu saldırıda eskortluk eden ABD’lilere ise bir şey olmadığını söylüyor. 

Washington’da Kürtler ve diğer bölge toplumların ne yapılacağı tartışılırken, Bush’un Temmuz ayı ortasında Beyaz Saray’daki bir basın toplantısı sırasında Irak’ı ‘’özgürleştirme’’ bilançosunu ortaya koyarak petrol yasasının halen geçmediğinden yakındığı ifade ediliyor. Anglo-Sakson basını ise buna paralel olarak ABD askerlerinin Iraklılar için öldüğü ve kendilerinin Iraklılar ihtiyaçları olduğu bir sırada onların parlamentoyu kapatarak tatile gittiğini yazmaya başladığını söylüyor. 

BÜYÜK DARBE İÇİN TÜM KOŞULLAR OLUŞTU 

‘’Pentagon’un büyük bir darbe vurması için tüm koşullar oluştu’’ diyen Mayssen, ‘’Bazı demokrat parlamenterler buna karşı çıkıyor. Felaketten kaçınmak için Kürt hükümeti de 7 Ağustos 2007’de PKK’yi kendi topraklarında barındırmaya son vereceği yönünde Ankara nezdinde yazılı bir anlaşma aldı. Eş zamanlı olarak Iraklı Kürtler acil bir şekilde generallerin hoşuna gitmeyecek, emellerini koruyan petrole ilişkin bölgesel bir yasa oyladı.’’

Özal'in Kürt Sorununu Cözme Cabaları

İSTANBUL (29.11.2007)- Son günlerde 'ikinci Özal' izlenimi uyandırmaya çalışan Erdoğan, Kürt sorunu konusunda Özal'la tamamen ayrışıyor. Özal ölümü öncesi, PKK'yi dağdan indirmeye yönelik kapsamlı bir sivil demokratik açılım geliştirmeye çalışıyordu. Erdoğan ise, silahsızlandırma adı altında PKK'nin tasfiyesini planlıyor. Özal'ı taklit eden Erdoğan, Azerbaycan dönüşünde 'PKK'ye silah bırakma' çağrısı yaptı. Özal da, 15 Nisan 1993'te Bakü dönüşünde kurmaylarına kapsamlı bir aftan söz etmiş ve PKK'yi dağdan indirecek planı açıklamıştı. Özal, 1993 sürecinde aracılar üzerinden PKK'yle dolaylı görüşmeler yürütürken, Erdoğan ise, sorunu havale ettiği ABD nezdindeki girişimlerle sonuç almaya çalışıyor. Özal, Talabani'yi ateşkes için aracı olarak devreye sokmuştu. Erdoğan ise, Barzani ve Talabani'yi PKK'ye karşı savaştırmaya çalışıyor. Öcalan, 7 Kasım'daki görüşmesinde Erdoğan'ın 'ikinci bir Özal' olamayacağı tespitinde bulunmuştu. SAHTE ÖZAL Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 'PKK'yi silahsızlandırma' girişimi Özal'ın projesine benzetiliyor ancak, Başbakan'ın Kürt sorununa bakışı 1993'teki siyasi yaklaşımla taban tabana zıt. Erdoğan'la Özal arasındaki en belirgin farkı Kürt sorununa bakış açısı oluşturuyor. Özal, Kürt sorununun sivil, demokratik, siyasi açılımlarla çözülebileceğini düşünmüş ve projesini bu bakış açısına göre geliştirmişti. Erdoğan ise, sorunu 'terör sorunu' olarak görüyor ve çözümü de askeri yöntemlerde görüyor. Özal, 1993 sürecinde aracılar üzerinden PKK'yle dolaylı görüşmeler yürütmüştü. Erdoğan ise, sorunu havale ettiği ABD nezdindeki girişimlerle sonuç almaya çalışıyor. Özal, Talabani'yi ateşkes için aracı olarak devreye sokmuştu. Erdoğan ise, Barzani ve Talabani'yi PKK'ye karşı savaştırmaya çalışıyor. Özal 15 Nisan 1993'te Azerbaycan dönüşü sırasında uçakta kurmaylarına çözüm planını açıklamıştı. Başbakan Erdoğan da Bakü dönüşü sırasında PKK'ye yönelik 'silah bırakma' çağrısında bulundu. 1993 sürecinde Özal'la dolaylı diyalog kuran Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan da Erdoğan'ın 'İkinci bir Özal' olamayacağı tespitinde bulunmuştu. Öcalan 7 Kasım tarihinde avukatlarıyla yaptığı görüşmede Özal ile Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan'ı kıyaslayarak, şu tespiti yapmıştı: 'Şimdi Abdullah Gül ve Erdoğan için ikinci Özal diyorlar. Bunlarda Özal'ın ne kişiliği ne de cesareti olduğunu sanmıyorum. Yanılmış olmayı istiyorum ama ikinci Özal olamazlar.' ERDOĞAN’IN ÇÖZÜMÜ ASKERİ Erdoğan'ın son açıklamaları öncesi Ankara-Washington-Irak hattında şu trafik yaşandı: Erdoğan'ın PKK konusunda 'kapsamlı planı' ilk olarak 2 Kasım'da Ankara'ya gelen ABD Dışişleri Bakanı Rice'la yaptığı görüşmede gündeme geldi. Başbakan, 5 Kasım'da Washington'a yaptığı ziyarette ABD Başkanı Bush'a da anlattı bu planı. Bu gelişmelerin ardından Başbakan Erdoğan PKK için, 'Ya elde silah dağda dolaşacaklar ya da silahlarını bırakıp şehre inecekler, siyaset yapacaklar' dedi. Asker kanadından Başbakan'ın planına yönelik bir açıklama gelmedi. Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ, PKK'nin dağ kadrosunu çözecek, dağdan ayrılmasını sağlayacak önlemlerden söz etti. CHP Lideri Deniz Baykal da, 'Ortada bir Kürt planı olduğu gözüküyor' diyerek planın açıklanmasını istedi. Ardından af tartışmaları başladı ancak, hükümet reddetti. Kamuoyuna bilgi vermekten kaçınan Erdoğan'ın PKK'nin tasfiyesi için ABD'yle anlaştığı artık su yüzüne çıkmış durumda. Başbakanlıkta 38 maddelik bir plan üzerinde çalışıldığı bildiriliyor. Son günlerde medyada yer alan 'Cemil Bayık ve Murat Karayılan yakalandı' şeklindeki haberler, tasfiye planı kapsamında hedefin öncelikli olarak, PKK'nin üst yönetim kademesi olduğunu gösteriyor. Devlet birimlerinde üst yönetimin tasfiyesiyle eş zamanlı olarak alt kadroların da dağılacağı ve teslim olacağı hesabının yapıldığı belirtiliyor. Bu arada Güney Kürdistan yönetiminin de verdiği mesajlarla Ankara'nın yanında durarak planı desteklediğini gizlememesi dikkat çekiyor. 1993'TEKİ DİPLOMASİ Bütün bu trafik Özal'ın 1993'teki girişimlerini bir kez daha gündeme taşıdı. PKK'nin dağdan indirilmesi projesini 14 yıl önce gündeme taşıyan 8'inci Cumhurbaşkanı Turgut Özal'dı. Özal, Ekim 1990'da gazetelere de yansıyan bir açıklamasında, devletin bütünlüğünün yasaklarla, silah zoruyla sağlanamayacağını belirterek, 'Herkes etnik kimliği ne ise onu rahatça söyleyebilmelidir. Bir kere şunu söyleyelim. Bu mesele sopayla ve silah zoruyla çözülmez. Biz her şeyi açıkça konuşmalıyız. Federasyon dahil her şeyi konuşmalıyız' demişti. 1992 yazında Özal'ın 'siyasi çözüm önerisi' kağıda döküldü. ANAP Milletvekili Adnan Kahveci, Kürt sorununun askeri yöntemler yerine sivil açılımlarla çözülebileceğine dair bir rapor hazırladı. Özal bu raporu 'kendi raporu' olarak Başbakan Demirel'e gönderdi. Özal, MGK'da GAP televizyonundan Kürtçe yayını ve Kürtçe eğitimin serbest bırakılmasını savundu. Askerler her zamanki gibi karşı çıktı ancak Özal, geri adım atmadı ve çözüm arayışını sürdürdü. 1993'te Özal, YNK Lideri Talabani ve Şam'da bulunan dönemin PKK Genel Sekreteri Abdullah Öcalan arasında üçlü haberleşme trafiği kuruldu. Talabani, Özal ile Öcalan arasında mekik dokudu. Birinci aşamada, Talabani, Öcalan'ı ateşkes için ikna etti. İkinci aşamada, Öcalan 20 Mart 1993-15 Nisan 1993 tarihleri arasında ateşkes ilan etti, ateşkesin devam edebilmesi için bazı şartlar bildirdi. ÖZAL’AL ÇÖZÜM DE TOPRAĞA GİRDİ Özal, içerde PKK'nin lider kadrosu da dahil bir af kanunu çıkarmak için harekete geçti. Bu arada zaman kazanmaya çalışan Özal, Talabani ve HEP'lilerden Öcalan'ı ateşkesi uzatması için ikna etmesini istedi. O dönem Özal'la görüşen HEP milletvekillerinden Ahmet Türk, 'Biz Beka Vadisi'ne gitmek istiyoruz' dedi. Özal da 'kanın durması için ne gerekiyorsa yapın' karşılığını verdi. Türk ve beraberindekiler Öcalan'la görüşmek üzere Şam'a hareket etti. Özal da Azerbaycan'a geçti. Gezinin sona erdiği 15 Nisan Perşembe günü, Bakü'den Türkiye'ye hareket eden Özal, uçakta danışmanı Cengiz Çandar ve Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin'le kafasındaki çözüm planını paylaştı. Çandar'dan 'Öcalan yarın basın toplantısı yaparak ateşkesi uzattığını açıklayacak' bilgisini alan Özal, 'Kanun hükmünde bir kararnameyle kademeli bir af çıkartılabilir ve PKK dağdan indirilebilir. Yöneticiler de 5 yıl sonra legal siyaset içine çekilebilir' dedi. Hükümet ve ordunun tutumundan kaygılanan Özal, kurmaylarına; 'Eğer hükümet bir ay içinde herhangi bir adım atmazsa her şeyi göze alarak ortaya çıkacağım ve kamuoyuna çözüm formülümü ilan edeceğim' diyerek, kararlı olduğunun mesajını verdi. Özal'ın Türkiye'ye dönmesinden hemen sonraki gün, yani 16 Nisan Cuma günü Öcalan, Beka'daki bu kez HEP milletvekillerinin de katıldığı bir basın toplantısıyla ateşkesi süresiz uzattığını açıkladı. Hükümetin tavrı ise değişmedi. Tek başına sürdürdüğü diyaloğun böyle sonuç veremeyeceğini anlayan Özal kafasındaki planı devreye sokmaya karar vermişti. Gözler Özal'dan gelecek mesajlara çevrilmişti. Ancak, Özal aynı gün planını açıklayamadan geçirdiği kalp krizi sonucu öldü. Özal'ın ölümü üzerindeki sır perdesi halen aralanamazken, çözüm planı da kendisiyle birlikte toprağa gömüldü. ANKARA KAHVECİ’NİN RAPORU Kuşkulu bir trafik kazasında yaşamını yitiren ve bir dönem Özal'ın sağ kolu olan eski ANAP'lı Bakan Adnan Kahveci'nin 1992'de hazırladığı 'Kürt Raporu' halen güncelliğini koruyor. Kahveci'nin 'Kürt sorunu nasıl çözülmez' başlıklı raporunda 'Kürt meselesinin ciddi bir çözüm bulunamaması halinde bir iç harbe dönüşebileceği' uyarısı yapıyor ve şöyle deniyordu: ' Askeri çözümle hiçbir ülke çözüme ulaşamamıştır. Bugün Kürt sorunu siyasal bir kriz halini almıştır. Çözüm için cesur siyasal adımlara ihtiyaç vardır. Bu nedenle Kürt realitesi, Kürt kimliği ve dili hızla kabul edilerek, Kürtler'in siyasal hakları verilmelidir. Bu durum Türkiye'de demokrasiye ufuklar açacaktır.' 'ANKARA SÜRECİ' ISITILIYOR PKK'nin tasfiyesi planı kapsamında KDP ve YNK'nin Ankara'nın yanında yer almaya başlaması 1996'daki 'Ankara Süreci'nin bir benzerinin yeniden devreye konulmaya çalışıldığını gösteriyor. YNK ve KDP arasındaki silahlı çatışmayı sona erdirmek üzere Türkiye, Amerika ve İngiltere devreye girmiş ve bu üç ülkenin eş başkanlığında bir 'Ankara Süreci' başlatılmıştı. Dönemin Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'in yönettiği 'Ankara Süreci' KDP ve YNK arasında ateşkes ilanıyla sonuçlandı. Ardından KDP, Türkiye'nin de desteğiyle PKK'ye karşı savaş başlattı. Ankara, 1996'da yönlendirdiği 'Kürtler arası çatışma' politikasını şimdi yeniden devreye koyuyor. Ankara'nın sınırötesi operasyon ve 'Kuzey Irak'a müdahale ederiz' tehditleri karşısında geri adım atan Bölgesel Yönetim Başkanı Mesud Barzani tasfiye planına destek vermeye başladı. Barzani yönetiminin PKK'yi hedef almasının altında kendi hukuki statüsünün Ankara tarafından tanınması politikasının yattığı belirtiliyor. Barzani'nin bu tutumu, 5 Kasım ABD görüşmesinde Ankara'nın PKK'nin tasfiyesi karşılığında Bölgesel Kürt yönetimiyle ilişkileri canlandırma sözü verdiğini teyit etti.

Osmanlı Tecrübesi ve Kürt Açılımı

Abdullah Öcalan’ın birkaç gün öne “Açılım”a ilişkin değerlendirmesi çeşitli internet sitelerine yansıdı. “Son dönemdeki gelişmeler şüphelerimi artırdı... Bu açılım mıdır, tasfiye midir, tuzak mıdır sahtekarlık mıdır, çözüm müdür, emin olamıyorum, bilemiyorum” diyor. Onun ne dediğinin önemi var mı? 


‘Kürt açılımı nedir, ne değildir? Hemen söyleyeyim. Bir, mahçup lisanla yenilgi itirafıdır. İki, yangından mal kaçırma operasyonudur... Osmanlı bu işleri çok görmüştür. Sebep ve süreç bakımından Kürt meselesinin tıpkısının aynısı olan kavgalar daha önce Sırbistan’da, Yunanistan’da, Romanya’da, Bulgaristan’da, Makedonya’da, Arnavutluk’ta, Ermenistan’da, Suriye’de, Lübnan’da, Girit’te yaşandı. Ders alındı mı? Asla! Baştan yapılması gerekenler her seferinde apaçık ortadaydı, biraz vizyon ve cesaretle kolayca üstesinden gelinebilirdi. Yapılmadı, sürüncemede bırakıldı, ‘son terörist imha edilinceye kadar kahraman ordumuz teyakkuzdadır’ diye diye ahali uyutuldu. İş işten geçtikten sonra çözüm paniğine girildi, ama ne fayda? 


Siz Makedonya Açılımı’nı bilir misiniz? Rumeli dağlarında senelerce kan gövdeyi götürdükten sonra nihayet 1904’te Avrupa’nın zoruyla Makedonya reform paketini açtılar. Heyhat ki Bor’un pazarı geçmişti. Sekiz yıl sonra Makedonya gitti, bütün Rumeli’yi de peşinden götürdü. 


Ya 1914 Ermeni Açılımı’nı bilir misiniz? Alabildiğine mütevazi ve mantıklı bir reform paketini, 1878’de söz verildiği halde tam 36 yıl süründürmeyi başardılar. Sonunda dünya konjonktürünün değiştiğini sezip alelacele peki dediler. Yirmi yıl önce olsa herkesi memnun edecek güzel bir paketti. Ama artık yirmi yıl öncesi değildi. Ermenilerin de kolay kolay bir şeyden memnun olacak hali kalmamıştı. Sonuçta ne oldu biliyorsunuz. Barış imkânı heba edildiği için, imhadan başka çözüm kalmadı. 


Siz bu sefer farklı olacağını ummak için yeterli bir neden görebiliyor musunuz?.. ‘Ulusal bilinç’ adı verilen asrın vebası Kürt halkını sarmıştır. Bu hastalığın tedavisi kolay değildir. Bir kere buna yakalanıp da yüz seneden önce iyileşen görülmemiştir. Korkarım ki daha işin başındayız ve vatan-millet-Fırat uğruna daha çok acılar çekilecektir.


” Bayramın ilk günü Star’ın “Açık Görüş” adlı Pazar ekinde yayımlanan Sevan Nişanyan’ın “Türkiye aldı başını gidiyor” başlıklı yazısından çarpıcı satırlar. Üzerinde durmaya değer


 “Osmanlı tecrübesi”ne ilişkin yazdıklarına tümüyle katılıyorum. Yıllardır “Kürt sorunu çözülsün” diye didinip durmamızın nedeni de, “Osmanlı tecrübesi”nden çıkarttığımız dersler idi. Sorun çözme yeteneğini yitirmiş gözüken devletimiz, bu “gen”i, birçok başka “gen” gibi Osmanlı’dan miras aldıysa, “bölünürüz” diye korku belasına yapılan bir çok şey “bölünme”ye yol açacağı için kaygılıydık. Ülkenin ve -vatandaşlık bağı anlamında- ulusun birliği uğruna ve bölünmesinin önüne geçmek için “Kürt sorunu, Kürtlerin kimlik hakları tümüyle tanınarak, çözülsün” diye yıllardır uğraşıyoruz. “Kürt Açılımı”nı tam da bu bakımdan, Kürt sorununun “çözüm yolları”nı açacağı için destekledik, ona umutla sarıldık.


 “1904 Makedonya Açılımı”nı bilir ve gereğinin “çok az ve çok geç” yerine getirilmesiyle “Makedonya’nın gittiği” ve “peşinde Rumeli’yi de götürdüğünü” hatırlarsak- keza “1914 Ermeni Açılımı”nın 1878’den beri sündürülen ve süründürülen bir reform paketini ifade ettiğini, ancak bunun Ermeniler için pek bir şey ifade edecek bir zaman dilimine denk gelmediğini, bunun neticesinde 1915’te “imhadan başka çözüm kalmadığını” düşünürsek, Kürt Açılımı’nın akıbetini farklı düşünmemiz için yeterli bir neden var mı? Evet, var. 


100 yıl önceki yakın tarihimizdeki tüm örnekler, “çökmekte olan bir imparatorluğun çöküş süreci”ni, onun “son halkaları”nı anlatan örnekler. “Kürt Açılımı” ise bölünmeye, dağılmaya doğru giden bir ülkenin, “bölünme süreci”ni ifade eden bir olgu değil. Tam tersine, zaten “ruhen bölünmüş” olan bir ülkenin tekrar birlik ve bütünlüğüne kavuşması arayışı ile ilgili. 


19. Yüzyıl’da “Avrupa’nın Hasta Adamı” olan bir ülkenin devleti, 19. Yüzyıl’ı bitiren Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda ortadan kalktı. Ülke bölündü. Kalan parçasının üzerinde devlet, eskisinin hastalıklarının bir bölümünü devralarak, yeniden kuruldu. “Kürt Açılımı”nın sonuç vermeyeceğine ilişkin görüşler ve iddiaların dayandığı “tarihteki açılım”lar ve sonuçlarına dayandırılıyor.  O gecikmiş “açılımlar” çöküşe doğru giden bir ülkenin son günlerini anlatıyor. Bugün durum kökünden farklı. 


Türkiye, Soğuk Savaş sonrası dünyanın “yükselen” güçleri arasında sayılıyor. Soğuk Savaş’ın “galipler ittifakı”nın bir ögesi olması bir yana, “demokratik ülkeler topluluğu” AB’nin kapılarını zorlayan, daha da önemlisi büyüyen ekonomik gücüyle “G-20” üyesi. Bir başka deyimle, “uluslararası sistemin genişletilmiş yönetim kurulu” diyebileceğimiz “G-20”ye, dünyanın 200 dolayında ülkesi içinde ilk 20’ye dahil. Türkiye’nin dünya sahnesinin en önemli “jeopolitik alan”larından biri kabul edilen Ortadoğu-Kafkasya-Balkanlar havzası ve Karadeniz-Akdeniz ekseninin “bölgesel gücü” olduğu tartışılmıyor bile. Türkiye’nin 21. Yüzyıl perspektifleri içinde, uluslararası sistemin en önemli “enerji transit yolu” olması yer alıyor. Türkiye’nin “Kürt Açılımı” ile “uluslararası sistem”in “stratejik ufukları” ve çıkarları kesişiyor ve örtüşüyor. Bütün bu nedenlerle ve “Kürt Açılımı”nın harekete geçirdiği dinamiklerden ötürü, bu kez “farklı” olacağını düşünebiliriz ve sonuçlarına umut bağlayabiliriz.


 Bununla birlikte, “Kürt Açılımı”nın tuzaklarla dolu olmadığını ve “riskler” içermediğini de söyleyemeyiz. Hayır, bu “tuzaklar” ve “riskler” sanılabileceği gibi, Türkiye’de “milliyetçiliği azdırmak”  ve bunun yol açabileceği sonuçlarla ilgili değil. “Devlet aklı”ndaki “tıkanıklıklar” ve “ezberden kurtulamamak” ile ilgili. Örnek mi istiyorsunuz? “Kürt Açılımı”ndan başladık, “Demokratik Açılım”a doğru utangaçlıkla dümen kırdık. O bile yeterli gelmedi, “Milli Birlik Projesi” kavramını ortaya attık. Bütün bunlara “pragmatik” gerekçelerle “peki” desek bile, bu işin özü, tüm toplumu hareketlendiren ve heyecanlandıran yanı “Kürt Açılımı” olmasıydı. Ancak, “Kürt” sözcüğüne alerji aşılamadığı için bin dereden su getiriliyor. 


Mardin Artuklu Üniversitesi’nde “Kürt Dili ve Edebiyatı” bölümünün kurulması ve lisans eğitimi vermesi YÖK tarafından “Yaşayan Diller Enstitüsü” adıyla, sırf Kürtçe’ye alerjiden ötürü iğdiş edildi. Radikal’de dün yazan Dicle Üniversitesi’nden Vahap Coşkun, “Türkiye’de hep böyle olur zaten” diye başlamıştı yazısına “Kürtleri ilgilendiren bir iş söz konusu olduğunda bin dereden su getirilir ve nihayetinde iş sulandırılır. Kürtlerin bir hak ve özgürlük kullanımı gündeme gelmeye görsün; çok mahir olan bürokrasi binbir kulp bulup buluşturur ve hakkın özünü boşaltır.” Şu sıralarda böyle oluyor ve hükümetin “açılımı” bakımından en tehlikelisi budur. 


Abdullah Öcalan’ın birkaç gün öne “Açılım”a ilişkin değerlendirmesi çeşitli internet sitelerine yansıdı. “Son dönemdeki gelişmeler şüphelerimi artırdı... Bu açılım mıdır, tasfiye midir, tuzak mıdır sahtekarlık mıdır, çözüm müdür, emin olamıyorum, bilemiyorum” diyor. Onun ne dediğinin önemi var mı? Var. “Kürt Açılımı”nın doğrudan muhatapları üzerinde bir etkisi olduğu için var. Kürtlerin önemli bir bölümünün aktif katılımını sağlayamayan bir “Kürt Açılımı”nın arzulanan ve beklenen sonuçların elde edilemesine yol açması ihtimali bakımından var. Zaman, paslanmış “klişeler”den çıkmak ve “ezber bozmak” zamanı. Başbakan’ın yakın çevresinin bunun pek farkında olmadığına dair sinyaller alıyoruz. “Açılım”ın başarı şansı açısından “en tehlikeli”sinden daha da “tehlikeli” olan belki de bu. Devam edeceğiz...


Cengiz Çandar/Radikal

Osmanlı'dan Günümüze Kürdistan

PKK’nın 1984 Eruh baskınından bugüne dek, Avrupa’nın en büyük, dünyanın altıncı büyük ordusuna sahip olan Türkiye, 20 bin civarındaki PKK üyesini etkisiz hale getirmek için 300 bin askerini ve 67 bin korucuyu seferber etti. 14 ilde 1987-2002 arasında “Olağanüstü Hal” (OHAL) ve sıkıyönetimler ilan edildi. Bunlar tam 57 kez uzatıldı. 24 kez sınırötesi operasyon yapıldı. Resmî rakamlara göre 14 yılda 96 milyar dolar harcandı. Bazıları bu rakamın aslında 400 milyar dolar olduğunu söyledi. Resmî rakamlara göre Türk tarafından asker-sivil 10 bini aşkın kişi hayatını kaybetti, bir o kadarı da yaralandı, sakat kaldı. PKK mensubu ya da yandaşı 25 bini aşkın kişi ‘etkisiz hale getirildi.’ 

AD KOYAMAMAK

• Yedi yıl kulağımızın üstüne yattıktan sonra 2006’dan itibaren tekrar tırmanan ‘düşük yoğunluklu çatışma’ durumunun bilançosu hakikaten vahim. Yürekleri dağlayan ölüm haberleri, sadece ilan edilmemiş bir savaşın sürdüğü bölgede değil, tüm ülkede yaşanan ama tam dökümünü bilmediğimiz ekonomik, sosyal, psikolojik yıkımlar, Ayvalık örneğinde ürkerek izlediğimiz türden ‘Türk’ ve ‘Kürt’ toplumları arasında yükselen düşmanlık hali ve daha nicesi. Damadı gazeteci Metin Toker’e bakılırsa, İsmet İnönü “Daha Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte düşünmeye başladı bu Kürtleri ne yapacağız diye?” demişti. (Aktaran Hasan Cemal 26 Ekim 2007 Milliyet) Yani, sorun bazılarının göstermek istediği, 1984’te PKK’nın Şemdinli ve Eruh baskınlarıyla başlamadı. Aksine Cumhuriyet’le yaşıt. Tam 85 yıldır, ‘şekavet’, ‘eşkıyalık’, ‘asayişsizlik’, ‘feodalizm’, ‘geri kalmışlık’, ‘modernleşme karşıtlığı’ gibi bağlamlarda ele aldığımız bu meseleye ‘Kürt Meselesi/Sorunu’, ‘Terör Meselesi’ ya da ‘dış mihrakların işi’ adı takmanın tarihçesi oldukça yeni. Yani PKK bir neden değil bir sonuç. Adı doğru koyulamadığı için, meselenin nasıl bitirilebileceği konusunda da uzlaşma yok. Eskiden ‘harekât’, ‘tedip’, ‘tenkil’, ‘sürgün’ ve ‘imha’, ‘asimilasyon’ gibi zorbalıkla çözülmeye (!) çalışılan sorun şimdi de benzer yöntemlerle ele alınıyor. Kimi, PKK’yı tepelemek, kimi yerel yönetimleri ele geçirmek, kimi Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine yatırım yapmak, kimi Kuzey Irak’a girmek, kimi Batılı ülkelere ültimatom çekmekten söz ediyor. Ama pek az kimse, bu ülkenin dört bir yanında Türklerle iç içe yaşayan, onlarla birlikte aş ve iş peşinde koşan, onlarla birlikte gülen ağlayan şiddete bulaşmamış Kürtlerin ne istediğini sormuyor. Sormak ne kelime Kürtlerin en azından belli bir bölümünü temsil eden HEP, DEP, HADEP, DEHAP ve nihayet DTP gibi partiler devlet katında, medyada ya da sivil toplumda sürekli yok sayılıyor, tahkir ediyor veya dışlanıyor. Benzer muamele, Türkiyeli Kürtlerin akrabaları olan Iraklı Kürtlere karşı da yapılıyor. 

EMPATİ EKSİKLİĞİ

• Bunun bir de öteki yüzü var. Tarihi devletin izin verdiği ölçülerde öğrenebilen Türk tarafı, ‘Kürtlerin karda yürürken kart kurt sesi çıkardığı için Kürt adını almış bir Türk boyu’ olmadığını yeni idrak etmeye başladı ama, Kürtler arasındaki farklılıkları, Kürtler ile PKK, PKK ile Kürt milliyetçiliği, milliyetçi taleplerle kültürel talepler, kültürel taleplerle insan hakları gibi olgular, kavramlar arasındaki ilişkileri kurmakta zorluk çekiyor. Özetle, Kürtlerin (ve onlara destek veren uluslararası toplumun) kendilerinden ne istediğini bir türlü anlayamıyor. Gerçi Kürtler bu saptamaya çok kızıyorlar ve “85 yıldır söylüyoruz, duymuyorsunuz, anlamıyorsunuz, anlamak istemiyorsunuz” diyorlar. Ama Aralık 2004’de International Herald Tribune’ün Avrupa baskısı ile Le Monde‘a verdikleri 200 imzalı ‘Kürtler ne istiyor?’ başlıklı ilandan sonra çıkan tartışmalardan hatırlıyoruz ki, henüz Kürtlerin kafası da ne istedikleri konusunda berraklaşmış değil. Federal haklarla esnetilmiş üniter devletten ekolojik topluma, Kemalizmi referans alan demokratik konfederalizmden bağımsız ulus-devlete kadar pek çok projenin yandaşı var. Üstelik bazen aynı kişiler, birden fazla projeyi aynı anda savunuyorlar. Yani her iki taraf da haklı. Ne Kürtler taleplerini derli toplu, açık, net anlatabiliyor, ne Türkler onları anlamak istiyor. Bunlara ek olarak, her iki taraf da ‘Türkler’ ve ‘Kürtler’ gibi ‘yaratılmış’ kategorilerle konuşmanın mahzurlarını yaşıyorlar. Halbuki ne yekpare bir ‘Türklük’ ne de yekpare bir ‘Kürtlük’ var. Ama en kötüsü, her iki tarafın büyük bir kesiminin, meseleye milliyetçi paradigma içinden bakması. Çünkü her milliyetçilik gibi, Türk ve Kürt milliyetçiliği de diğerini ‘ötekileştirerek’ kendini tanımlayabiliyor. Bu yazı dizisinde, iki halk arasında modern çağlardaki ilişkilerinin tarihçesini, milliyetçi paradigmalardan haberdar olarak ama onların esiri olmadan özetlemeyi amaçlıyorum. Çünkü konu, ciltler dolusu kitapla bile anlatılmayacak kadar karmaşık ve derin. Bu özetten hareket ederek, merak ettiğiniz başlıkları daha derinlemesine inceleyebileceğinizi umuyorum. Elbette, gerek yer sınırlılığı yüzünden, gerekse benim bilgisizliğim ya da unutkanlığım yüzünden atlanmış önemli noktaları sizlerin eleştiri ve katkılarıyla ilerde tamamlarım. 

KENDİ VAR, ADI YOK BİR ÜLKE: KÜRDİSTAN

• ‘Kürdistan’ terimi ilk kez, son Büyük Selçuklu Sultanı Sancar Bey’in (ö. 1157) merkezi bugünkü İran’ın Hemedan kentine yakın Bahar kenti olan ‘Kürdistan Eyaleti’nde kullanılmıştı. Kürdistan adı, coğrafi bir terim olarak, Kanuni Sultan Süleyman 1525 ve 1553 tarihli fermanlarında da vardı. I. Ahmet 1604 tarihli fermanında ‘Umum Kürdistan’ terimini kullanmıştı. 17. yüzyıl yazarı Evliya Çelebi ünlü seyahatnamesinde ayrıntılarıyla ‘Kürdistan’ bölgesini ve şehirlerini anlatmıştı. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa 1847 yılında yönetim birimi olan ‘Kürdistan Eyaleti’ni kurdu. 13 Aralık 1847 tarihli Takvim-i Vekayi‘de yayınlanan düzenlemedeki eyaletin merkezi Ahlat’tı ve Diyarbakır, Muş, Van, Hakkâri, Cizre, Botan ve Mardin’i kapsıyordu. Merkez sonra sırasıyla Van’a, Muş’a ve Diyarbakır’a taşındı. 1856’da bu eyaletin sınırları yeniden düzenlendi, 1864’te ise Diyarbakır ve Van vilayetlerine bölünerek son buldu. Dahiliye Nazırı Mehmed Ali Bey’in Hariciye Nazırı Ferid Paşa’ya gönderdiği 13-14 Nisan 1335/1919 tarihli tezkirede bakılırsa bu tarihte de Kürdistan, Ermenistan, Kürt gibi terimler hiçbir komplekse kapılmadan kullanılıyordu. Milli Mücadele’nin başlarında, Mustafa Kemal’in, Kürt aşiret reislerine çektiği telgraflarda, Sovyet Rusya Dışişleri Komiseri Çiçerin’e yazdığı mektuplarda, bazı Meclis konuşmalarında ‘Kürdistan’ dediğini, Birinci Meclis’in Doğu’dan gelen üyelerine Kürdistan milletvekili dendiğini biliyoruz. Ama 1923’ten itibaren belgelerde bölgeden Vilayat-ı Şarkıya veya Şarkî Anadolu olarak söz edilmeye başladı. 1930’larda Şark, 1950’lerde Doğu ve Güneydoğu Anadolu, 1960’larda Kalkınmada Öncelikli Yöreler, 1984’ten 2002’ye kadar OHAL Bölgesi dendi. Bugün ise belirgin bir adı yok ama Kürdistan adını telaffuz etmek adeta tabu haline geldi. Öyle ki, Irak’ta resmi adı ‘Kürdistan Bölge Yönetimi’ olan idari yapı için bile ‘Kuzey Irak’taki oluşum’ gibi garip bir terminoloji kullanılıyor. İran’daki Kürdistan bölgesinden ise çok az kimsenin haberi var. Osmanlı Devleti’nde, 1839’da Tanzimat ilanından sonra yaşanan ilk ciddi Kürt ayaklanması Cizre’deki son Botan Emiri Bedirhan Bey’in 1847’deki ayaklanmasıydı ama bu bırakın milliyetçiliği, ‘Kürtlük bilinci’yle bile değil, merkezî devlete karşı yetke alanını genişletmek için yapılmış bir başkaldırıydı. Yıllarca merkezle işbirliği içinde yöredeki Kürt aşiretlerine hükmeden Bedirhan Bey, bir süre sonra gücünün büyüsüne kapılmış, önce devletin Hıristiyan tebaasından Nasturilere saldırmış, arkasından Van bölgesinde Tanzimat reformlarına karşı çıkan Kürt aşiretlerine arka çıkmıştı. Merkezî devlet de, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Paşa tehlikesini savuşturduktan sonra Bedirhan Bey’e haddini bildirmeye karar vermişti. 1847’de başlayan çatışmalar, sekiz aylık bir mücadeleden sonra merkezin galibiyeti ile sonuçlandı. Bedirhan Bey önce İstanbul’a sonra yabancı ülkelerin ricasıyla Girit’e sürgüne gönderildi. Orada Müslüman ve Hıristiyanlar arasında arabuluculuk yapması üzerine devlet tarafından affedildi ve ‘Paşa’ unvanıyla ödüllendirildi. 

ŞEYH UBEYDULLAH İSYANI

• Bedirhan Bey’in yenilgisinden sonra bölgede dinsel, ekonomik ve siyasal anlamda en güçlü aktör Hakkâri’nin Şemdinli bölgesindeki Nehri köyünde ikamet eden Şeyh Ubeydullah olmuştu. Peygamber soyundan gelen ve Nakşibendîliğin Halidiye koluna bağlı olan Şemdinanlar, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti ile İran arasındaki bölgenin kontrolünü tamamen eline geçirmişlerdi. Ağır vergileri ve 1879’da kötü geçen hasadı bahane eden Şeyh, önce vergi sistemini değiştirmek için devletle pazarlık yapmış, ama istekleri yerine gelmeyince Nasturilerin de desteğini alarak 1880’de hem Osmanlı Devleti’ne, hem de İran’daki Kaçar Devleti’ne isyan ettiğini açıklamıştı. Uzun bir pazarlıktan sonra Medine’ye sürgüne gitmek zorunda kalan Ubeydullah’ın Başkale’deki İngiltere Konsolos Yardımcısı Clayton’a yazdığı mektuptaki bazı ifadeler, ‘Kürtlük bilinci’nin şekillenmeye başladığını düşündürüyordu, çünkü talepler arasında Kürdistan’ın bağımsız bir bölge olarak tanınması vardı. (Ayaklanma hakkında ayrıntılı bilgi için: Waidieh Jwadiah, Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi ve Gelişimi, İletişim, 1999, s.143-193)

İTC’NİN KÜRT ÜYELERİ

• Ama ortada henüz ‘Kürt milliyetçiliği’ diye bir oluşumun olmadığı 1889’da ilerde Türk milliyetçiliğinin şampiyonluğunu yapacak olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) kuruluşu sırasında anlaşıldı. İTC’yi kuran beş kişiden ikisi, Arapkirli Abdullah Cevdet ve Diyarbakırlı İshak Sukuti Kürt’tü. Cemiyetin önde gelenleri arasına bulunan Bağdat Mebusu ve Darülfünun Hocası Babanzade İsmail Hakkı, İslamcı çevrelerde itibar gören Darülfünun Hocası Babanzade Ahmet Naim, sosyolog Ziya Gökalp önemli Kürt aydınlarıydı. Ayrıca 1847’de ayaklanan Botan Emiri’nin oğlu Bedirhan Bey, Şeyh Ubeydullah’ın oğlu Nehri Şeyhi Seyit Abdülkadir Efendi ve Bitlisli Saidi Nursi de İTC üyesiydi. (Kutlay, İttihat Terakki ve Kürtler, Koral-Fırat Yayınları, 1991, s.26) 

KÜRDİSTAN GAZETESİ

• İstanbul’da bunlar olurken, Batı ile ilişki kurulan ve ondan etkilenilen diğer coğrafyalardaki modern anlamda milliyetçiliğin ilk emareleri görülmeye başlamıştı, ama henüz siyasal değil kültürel bir uyanış söz konusuydu. 1889’da Bedirhan Bey’in oğlu Midhat Mikdat Bey’in Kahire’de çıkardığı Kürdistan gazetesi bunun bir örneğiydi. Gazete geniş kitlelere ulaşamıyordu ancak, büyük kentlerdeki Kürt aydın ve elitlerini etkiliyordu. Gazetede Kürtlerin birliği, eğitime önem vermeleri, sanayi ve bilime yönelmeleri, köklerine uzanmaları, geçmişlerinden onur duymaları gibi konular vurgulanıyordu. Ahmedê Xanê’nin Mem u Zin adlı ünlü destanı ilk kez bu gazetede dizi halinde yayınlanmıştı. (Kutlay, İttihat Terakki, s. 23.) II. Abdülhamit’in baskı rejiminden Avrupa’ya kaçan Jön Türklerle Kürt aydınlarının sıkı olmasa da teması sürmüştü. Nitekim Mithad Bey’in kardeşi Abdurrahman Bedirhan 1897’de Cenevre’de Kürdistan gazetesini çıkarttı. Gazetedeki yazılarında Abdurrahman Bey, Anadolu Kürtlerini ‘sersemletici uyku’dan uyanmaya davet ediyordu ama bu çağrılarında milliyetçi tonlar yoktu. Çünkü o dönemin pek çok İttihatçısı gibi monarşi yanlısıydı ve çareyi Osmanlı Devleti’nin restorasyonda görüyordu. (Celile Celil, Kürt Aydınlanması, Avesta Basın Yayın, 2000, s.30) 

KÜRT TEAVÜN VE TERAKKİ CEMİYETİ

• Seyit Abdülkadir, Saidi Nursi, Babanzade İsmail Hakkı, Hacı Tevfik (Piremerd) ve diğer Kürt aydınları tarafından 1908’de kurulan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti (Kürt Dayanışma ve Gelişme Cemiyeti) o tarihe kadar aralarında çekişme olan Bedirhanlar, Şemdinanlar ve Babanzadeleri ilk kez bir araya getiriyordu. Seyit Abdülkadir’e büyük saygı duyan İstanbullu hamallar da cemiyetin halk ayağını oluşturuyordu. Kürtlüğe, İslam’a, Osmanlılığa, Anayasaya bağlılığın esas olduğu bir dayanışma örgütlenmesi olan cemiyet, Kürt aşiretleri arasındaki sorunları çözmek için eğitim, ticaret, zanaatı teşvik etmeyi hedefleyen cemiyete sadece İstanbul’da oturan ve Türkçeyi okuyup yazabilen Kürtler üye yapılıyordu. Kürtçe bilmek ise zorunlu değil, sadece arzulanan bir özellikti. Anlaşılan cemiyet kendini Kürt olmaktan ziyade Osmanlı olarak tanımlıyordu. (Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, İkinci Meşrutiyet Dönemi, 1908-1918, Hürriyet Vakfı Yayınları, 1984, s. 405-407.) Cemiyetin aynı adı taşıyan bir gazetesi, Meşrutiyet adlı bir de okulu vardı. (Kutlay, “Bedirhan Ayaklanmasından 1920’ye”, s.30) 

KÜRT TALEBE HEVİ CEMİYETİ

• İlk legal Kürt öğrenci derneği 1912’de çok sayıda Kürt öğrencinin okuduğu Halkalı Ziraat Mekteb-i Âlisi’nde kurulan Kürt Talebe-i Hevi Cemiyeti’ydi. (Hevi ‘ümit’ demekti) Savaş dolayısıyla 1914’te ara verdiği faaliyetlerine 1919’da tekrar başlayan ve hükümetçe kapatıldığı 1922’ye kadar devam eden cemiyetin amacı, İstanbul’da okuyan Kürt öğrenciler arasındaki dayanışmayı sağlamaktı. Hevi’nin yayın organı Kürtçe ve Kürt edebiyatı ile ilgili yazıların yayınlandığı Roja Kurd, Osmanlıca ve Kurmanci dilinde yayınlanıyordu. Hevi’nin amacı Kürtlerin cahilliğine ve yoksulluğuna çare bulmaktı. Roja Kurd hükümetçe kapatıldıktan sonra yerine Hetawe Kurd yayınlanmaya başladı. ‘Kürdistan’dan Mektuplar’ başlıklı köşede Kürtlerin yaşadığı çeşitli bölgelerden haberlere yer veriliyordu. Her ne kadar Hevi siyasi meselelere ilgi duymadığını ifade ediyorsa da, 1919’da Paris Barış Konferansı’nda Kürtleri temsil ettiğini iddia eden Şerif Paşa’ya büyük sempati duyduklarını saklamıyorlardı. (Malmisanij, Kürt Talebe-Hevi Cemiyeti, Avesta Basım Yayın, 2002)

İTTİHATÇILARIN NÜFUS MÜHENDİSLİĞİ

• 1913-1914’te Bitlis-Hizan’da çıkan Mele Selim ve 1914’te Barzan’da çıkan Şeyh Abdüselam ayaklanmaları, belirgin olmasa bile milliyetçi öğeler taşıyordu. Örneğin Barzan İsyanı’ndaki temel talep, Kürt bölgelerine Şafii müftülerin ve Kürt kökenli memurların atanmasıydı. Her iki başkaldırının önderleri İttihatçı yöneticiler tarafından idam edildiler. Bu Kürtlerle Türklerin arasını açmadı, çünkü Kürt feodalleri ve Sünni din adamları henüz Sultan karşıtı milliyetçi hareketlere soğuk bakıyorlardı. (Jwaideh, s. 211-219, 247) Kürtlerle İttihatçıların ilişkisini ilk bozan 1914’te kurulan İskan-ı Aşair ve Muhacirin Müdiriyeti’nin politikaları oldu. Kanun uyarınca önce 1916’da Kürtçe coğrafi ve yerleşim yerlerinin isimlerini Türkçeye dönüştürmeye başladı. Ardından Talat Paşa’nın emriyle savaş sırasında değişik yerlere göç etmiş Kürt nüfusun Türk nüfus içinde yüzde beş oranında dağıtılmasına başlandı. Amaç, Kürtleri daha ‘medeni’ olduğu düşünülen Türk gruplarının arasında eriterek modernleştirmekti. Dışlama içermeyen bu tutumun nedeni Kürt asıllı sosyolog Ziya Gökalp’in birbiri ardına yayınladığı raporlardı. Ancak, Kürt tehciri sırasında açlık, soğuk, hastalık ve jandarma şiddeti sonucu büyük can kayıpları oldu. (Fuat Dündar, Modern Türkiye’nin Şifresi, İttihat ve Terakki’nin Etnisite Mühendisliği, 1913-1918, İletişim Yayınları, s. 399-422) Nuri Dersimi, Türkçülerin o günlerde her yerde ‘Ne mutlu Türküm diyene’, ‘Yaşasın Türkler’ şeklindeki sloganlarına ‘Ne mutlu Kürdüm diyene’, ‘Yaşasın Kürtler’ diye cevap verdiklerini anlatır. (M. Nuri Dersimi, Hatıratım, Doz Basım Yayın, 1997, s.31) Türk milliyetçiliği uyuklayan Kürt milliyetçiliğini kışkırtmakta önemli rol oynadı. Bu dönemlerde İTC üyesi pek çok Kürt aydını rakip Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na katıldılar. Şerif Paşa da İTF’ye maddi destek sağlıyordu. (Kutlay, İttihat ve Terakki, s.100, Tunaya, s.282) 

KÜRDİSTAN TEALİ CEMİYETİ

• 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı ve İttihatçı önderlerin yurt dışına kaçtığı günlerde, Kürdistan Teali Cemiyeti kuruldu. Başkanı yine Seyit Abdülkadir’di. Jin adlı yayın organıyla cemiyet Kürt milliyetçiliğinin artık modern anlamda dile getirilmeye başladığı ilk platform oldu. Ancak, milliyetçi ideolojiyi taşıyacak bir Kürt burjuvazisi henüz oluşmadığı için, milliyetçi projelerini büyük devletlerin desteği ile tepeden inme gerçekleştirmek istiyorlardı. Diyarbakır’daki Kürt Kulüpleri ise hâlâ İTC’nin kontrolü altındaydı ama. Cemiyetin için Seyit Abdülkadir gibi Osmanlı Devleti’nin içinde kalarak otonomi ile yetinmek isteyenler ile Bedirhanlar ve Cemilpaşazadeler gibi bağımsız Kürdistan için arasında büyük çatışma vardı. Seyid Abdülkadir önderliğindeki grup İstanbul’daki ABD, Britanya ve Fransız büyükelçilikleri ile temasa geçerek ‘özerklik’ (otonomi) için destek beklerken, (Silopi, s.57) bağımsızlık yanlısı Bedirhanlar ve Cemilpaşazadeler Teşkilat-ı İçtimaiye Cemiyeti’ni kurdular. Bölünme Kürdistan Teali Cemiyeti’nin aleyhine olmuştu. 1920’de Jin yayın hayatına son verdi ve Kürdistan Teali Cemiyeti’nin bazı üyeleri örgütten ayrıldı. Bir süre sonra da cemiyetin sonu geldi. Ancak bunun ne zaman olduğu belli değil. Çünkü Suriye’ye geçen Seyid Abdülkadir, örgütün tüm dokümanlarını yakmış. (Oğuz Aytepe, “Yeni Belgeler Işığında Kürdistan Teali Cemiyeti”, Tarih ve Toplum, S.174, Haziran, 1998. s. 13-15.) 

HAMİDİYE ALAYLARI VE AŞİRET MEKTEPLERİ

 • Birbiri peşi sıra gelen toprak kayıplarını İslam’ın toparlayıcı ve yenileyici gücü ile önlemek, hatta sınırları eski haline çevirmek düşüncesi ‘Halife’ unvanlı II. Abdülhamit’in iç ve dış politikalarının temel motifiydi. Bu amaçla içerde devletin resmî dini olan Sünni İslam dairesinde olduğu için doğal müttefik kabul edilen Kürtler, Hamidiye Alayları’nda örgütlenerek, hem imparatorluğun kadim düşmanı Rusya’ya, hem İran’a karşı bir tampon bölge oluşturuldu, hem başıbozuk Kürt unsurları merkezin kontrolüne alındı, hem de giderek güçlenen Ermeni milliyetçiliğinin önü kesilmeye çalışıldı. (M.S. Lazarev, Kürdistan ve Kürt Sorunu, Jîna Nû Yayınları, s.151) Başlangıçta sadece Sünni (Türkmen, Karapapak, Kürt ve Arap) aşiretlerden oluşturulması öngörülen alaylar, 1891’de 100 kadar Sünni Kürt (Kurmanc) aşiretinden oluşturulan 36 alayla başladı, sayı 1895’de 57’ye, 1910’da 66’ya ulaştı. Bu süre içinde, Sünni Zaza aşiretleri de alaylara dahil edildi. Abdülhamit tahttan indirildikten (1909) sonra adları Aşiret Hafif Süvari Alayları olarak değiştirilen alaylar, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle özellikle Üçüncü Orduya bağlı olarak Doğu Cephesi’nde görev aldılar. Sünni Kürt Cibran Aşireti’ne bağlı alayların, Ermenilere ve Varto-Hınıs-Bingöl havalisindeki Kızılbaş (Alevi) Zaza aşiretlerine karşı gerçekleştirdiği eylemler Sünni ve Alevi Kürtlerin ilişkilerinde onulmaz yaralar açtı. Ancak Abdülhamit’in 1886’da Hicaz, Yemen, Trablusgarp’tan getirdiği 48 öğrenci ile başlattığı Aşiret Mektebi uygulaması tam tersi bir sonuç doğurdu. Hamidiye Alayları’na asker veren Zilan aşiretinin Abdülhamit’e bir mektup yazarak kendi çocuklarının da okula kabul edilmesini istemesi üzerine önce kapılar Kürtlere (başka nedenlerle Arnavutlara) de açılınca, okullar Arap, Arnavut ve Kürt milliyetçiliğinin taşıyıcısı olacak aydınların yetiştiği ocaklara döndü. (Ayrıntılı bilgi için: Alişan Akpınar ve Eugene L. Rogan, Aşiret, Mektep, Devlet, Osmanlı Devleti’nde Aşiret Mektebi, Aram Yayıncılık, 2001) Böylece Abdülhamit politikaları bir yandan Sünni ve Kızılbaş Kürt toplumları ile Ermenileri, Süryanileri, Yezidileri ve Türkleri birbirine düşürürken, bu memnuniyetsizliği milliyetçi taleplerin temeli yapacak aydın gruplarının da yetişmesinde pay sahibi olmuştu. Şeyh Said İsyanı’nı örgütleyecek Azadi örgütünün lideri Cibranlı Halit Bey de bu okullardan mezun olmuştu. Ancak, Kürt milliyetçiliği hâlâ tabandan kopuk bir aydın hareketiydi. Tepedeki kadrolar ise ne istediklerine henüz karar verememişlerdi. Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-2 Erzurum Kongresi’ne Alevi Kürtlerin yurdu Dersim’den delege davet edilmemişti. Ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadığı Elaziz’den dört, Mardin’den üç delegeyi Elaziz Valisi, Diyarbakır’dan seçilen üyeleri ise Diyarbakır Valisi engellemişti Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde Kürtler temsil edildi mi? Mustafa Kemal Vahdettin görevlendirmesiyle, 3. Ordu Müfettişi ve ‘Fahrî yaver-i hazret-i şehriyari’ unvanı ile 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktıktan kısa süre sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki bazı Kürt aşiret reislerine telgraflar çekmişti. Telgraflarda kendisinin Sultan tarafından atandığını yakın bir zamanda Kürdistan’ı ziyaret etmek istediğini söylüyor, aynı zamanda ülkenin işgalci güçlerden kurtuluşu için onlardan destek istiyordu. Osmanlı Meclis-i Mebusanı ve Diyarbakır’daki Kürt Kulübü’nün üyesi Kamil Bey’e ve Diyarbakır’lı Cemil Paşazade’ye çektiği telgraflarda, İngiltere’nin bağımsız Kürdistan’ı Ermeni çıkarlarına kurban etmeye çalıştığını, halbuki Kürtlerin ve Türklerin kardeş olduğunu söyledikten sonra ‘Bizim varlığımızın Kürt’lerin,Türk’lerin ve bütün Müslümanların yardımına ihtiyacı var. Genel olarak hepimiz bağımsızlığımızı korumalıyız ve ülkemizin bölünmesine izin vermemeliyiz. Ben Kürt’lere, Osmanlı Devletinin parçalanmaması şartı ile, onların gelişmesine ve ilerlemesine vesile olacak bütün hukuk ve imtiyazın verilmesinden yanındayım” diyordu. (Ghalib Sabah, “The Kurds between Sevres and Laussanne: to what extend does the Treaty of Sevres justify the Kurds’ nationalism aspiration?”, Londra Üniversitesi Tarih Bölümü’nde kabul edilmiş master tezinden, s.26) 

KÜRT LAWRENCE FAKTÖRÜ

• Mustafa Kemal’i bu vaatleri yapmaya götüren en önemli faktör İngiltere’nin 1919’un yazında, Kürt’lerin ‘devlet kurma kapasitesi’ni anlamak için daha sonra ‘Kürt  Lawrence’ olarak tanınan istihbarat binbaşısı E.W.C. Noel’i, Kürdistan’a göndermesiydi. Bağımsız Kürdistan devletinin ateşli taraftarı olan Noel, Celadet Bedirhan ve Kamran Bedirhan başta olmak üzere Bedirhanilerle ilişki kurmuştu. Bu haber Mustafa Kemal’e ulaştığında Noel ve arkadaşlarının tutuklanması için emir çıkardı.  Bu işte bazı Kürt aşiret reisleri Mustafa Kemal’e rehberlik ve yardım ettiği gibi Mustafa Kemal’e destek mesajları gönderdiler. Halbuki Noel’in Nisan 1919’da Musul’dan çıkarak bir çok merkeze uğradıktan sonra Haziran ayında Diyarbakır’da sona eren gezisi Kürtlerden ziyade Yunanlıların Ege’ye yaptığı çıkartmadan sonra hemen hepsi eski İttihatçı olan Kürt Kulübü üyelerinin hakim olduğu bölgede, bir katliama uğramaktan korkan gayrimüslimlerin durumunu tespit etmeye yönelikti. Noel gezi sırasında bazı önemli Kürt aşiretlerinin ‘ulusal’ bir yapıyı taşıyacak güçte ve gelişmişlikte olmadığını da tespit etmişti. Nitekim bir süre sonra başka gerekçeler de araya girince İngilizler ‘bağımsız bir Kürdistan’ projesinden vazgeçtiler. Bunun üzerine Mustafa Kemal Kürtleri, Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin (VŞMHC) Erzurum’da yapılacak genel kongresine davet etmeye karar verdi. (Andrew Mango, “Ataturk and Kurds”, Middle Eastern Studies, Vol. 35, No.4, 1999, s. 1-10) 

WILSON PRENSİPLERİ

• VŞMHC, 1918’de İttihatçılar tarafından İstanbul’da kurulmuştu. Amacı, Doğu Anadolu bölgesinde bir Pontus devleti ya da Ermenistan kurulmasını önlemekti. Erzurum’a giderken hem Türk tarafının hem de Kürt tarafının temel beklentisi, Mondros Mütarekesi ile her köşesi yabancı işgaline uğramış Anadolu’da, ABD Başkanı Wilson’un ‘14 İlkesi’ uyarınca bir çıkış yolu bulmaktı. Çünkü Wilson ilkelerinin temelini savaş sonrasında kurulacak dünya düzeninin ‘milliyet esasına göre’ olması oluşturuyordu. 14 İlke’nin 12. maddesi ise “Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olan kısımlarının Osmanlı egemenliği sağlanacak fakat Türk olmayan diğer halklara otonom idareler verilecek, Çanakkale Boğazı’nın milletlerarası garanti altında her milletin gemilerine daimi suretle açık olacak” diyordu. Wilson’un Ermeni mandası konusunda isteksiz olması da eklenince Kürtler ve Türkler, ABD’ye iyice sempati duymaya başlamışlardı. 

İTTİHATÇILARIN HAKİMİYETİ

• 23 Temmuz 1919’da başlayan kongreye, Türklerin ağırlıklı olduğu Erzurum Vilayeti’nden 24 (bazı kaynaklara göre 26) kişi,  Sivas Vilayeti’nden 12 (bazı kaynaklara göre 10) kişi, Trabzon Vilayeti’nden 18 (bazı kaynaklara göre 16) kişi katılırken, Kürtlerin ağırlıklı olduğu Bitlis Vilayeti'nden dört kişi, Van Vilayeti’nden iki kişi katılmıştı. Bunlardan 33’ü (bazı kaynaklara göre 53’ü) İttihatçı, ikisi Hürriyet ve İtilafçı idi. Delegelerin 22’si Kürt asıllıydı ama Kürtleri temsil etmiyorlardı. Aksine, İttihatçıların Türkçülük ideolojisini benimsemiş kimselerdi. (Derviş Kılınçkaya, “Milli Mücadele’de Kongreler ve İttihatçılık Sorunu”, http://www.ait.hacettepe.edu.tr/akademik/arsiv/kongr.htm.) Öte yandan, kongreye Alevi (Kızılbaş) Kürtlerin yurdu olan Dersim Vilayeti’nden kimse seçilmemiş ve katılmamıştı. Yine ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadığı Elaziz’den katılacak dört kişiyle, Mardin’den katılacak üç kişiyi Elaziz Valisi Ali Galip engellemişti. Diyarbakır’dan seçilen üyeleri ise (kaç kişi bilinmiyor) Diyarbakır Valisi engellemişti. Kürt milliyetçiliğinin önderlerinden olan Cibranlı Miralay Halit Bey kongreye davet edildiği halde mazeret gösterip katılmamıştı. (Bunun nedeni 1925’te anlaşılacaktı.) Seyit Abdülkadir’in başını çektiği Kürt Teali Cemiyeti ise, Erzurum Kongresi’nce gönderilen heyeti sessizce dinleyip, başlarının çaresine bakmalarını söylemişti. Bağımsız Kürdistan peşindeki Bedirhaniler ise yurt dışına çıkmışlardı. Böylece Kürt milliyetçiliğinin temsilcileri olmadan toplanan Erzurum Kongresi’nin 7 Ağustos 1335/1919 tarihli Beyannamenin 1. maddesinde Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Mamuretülaziz, Van, Bitlis Vilayeti dahilindeki toprakların ve üzerlerinde yaşayanların ayrılamayacağı ifade edilerek, Türk milliyetçilerinin Misak-ı Milli söylemi kağıda geçiriliyordu. Beyannamenin 8. maddesinde ise Wilson’un ‘milletlerin kendi kaderini tayin hakkı’ prensibinin geçerliliği vurgulanıyor, konunun toplanacak ‘milli meclis’te ele alınacağı vaat edilerek, deyin yerindeyse, Kürtlere ‘havuç’ uzatılıyordu. (Kongre hakkında ayrıntılı bilgi için: Cevat Dursunoğlu, Milli Mücadelede Erzurum, Ankara 1946; Süleyman Necati’nin Hatıra Defteri, Yay. Haz. Ali Birinci, İstanbul 1999) 

SİVAS KONGRESİ’NDE NE OLDU?
 
• Peki, Mustafa Kemal'in ‘asıl’ kongre kabul ettiği Sivas Kongresi'nde Kürtler temsil edildi mi? Maalesef hayır. Sivas’a gitmek üzere Erzurum’da seçilen 8 kişilik ‘Heyet-i Temsiliye’ şu üyelerden oluşmuştu: Mustafa Kemal (Eski Üçüncü Ordu Müfettişi); Rauf Bey (Eski Bahriye nazırı), Hoca Raif Efendi (Eski Erzurum Milletvekili), İzzet Bey (Eski Trabzon Milletvekili) , Servet Bey (Eski Trabzon Milletvekili), Şeyh Fevzi Efendi (Erzincan’da Nakşî Şeyhi), Sadullah Efendi (Eski Bitlis milletvekili), Hacı Musa Bey (Mutki Aşiret Reisi.) Bu sekiz kişiden son beşi, Erzurum Kongresi’ne delege olarak bile katılmamışlardı. Trabzonlu delegeler o günlerde Milli Mücadele’ye katılmak yerine özerk bir Trabzon oluşumu peşinde koşan Trabzonluları ikna etmek için seçilmişti, Kürt delegeler ise Türk-Kürt ittifakı görünümünü pekiştirmek için listeye yazılmışlardı. Mustafa Kemal’in Erzurum’a özel olarak davet ettiği Mutkili Hacı Musa Bey, bölgesinde zorbalığıyla tanınan bir aşiret reisiydi, korkusundan bölgesinden çıkamadığı için Sivas’a da gidememişti. Sonuçta, 4 Eylül 1919’da açılan Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal ve arkadaşlarıyla beraber sadece 38 kişi hazır bulundu.  Kongre’ye Osmanlı dönemi yöneticilerinden İttihatçı Mazhar Müfit’in (Kansu) dışında herhangi bir Kürt asıllı katılmadı. Diyarbakır temsilcisi olarak giden İhsan Hamid, Sivas’a yetiştiğinde kongre sona ermişti. Ancak, kongreye katılmayan İhsan Hamid, Sadullah Efendi ve Hacı Musa Mutki adlı üç Kürt reisi, 12 üyeden oluşan başkanlık konseyine seçilerek Türk-Kürt ittifakı zahiren de olsa kuruldu. Kongreye damgasını İttihatçılık ve manda meseleleri vurduğu için, Wilson Prensipleri uyarınca ‘kendi kaderini tayin hakkı’ gibi konular ele alınmadı. Kongrenin sonuç bildirisinde sadece "Milli iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi'nin derhal toplanması mecburidir" gibi muğlak bir ifadeyle yetinildi ve Ankara’ya doğru yola çıkıldı. (Uluğ İğdemir, Sivas Kongresi Tutanakları, 1999.) 

BÜYÜK DEVLETLER  KÜRTLERE İHANET Mİ ETTİ?

• 1916 tarihli meşhur Sykes-Picot Andlaşması çerçevesinde Irak, İngiltere nüfuz bölgesi olarak tanımlanmıştı. İngiliz Hükümeti ele geçirilen topraklarda oluşturulacak yönetim modellerine karar vermek üzere Lord Curzon başkanlığında bir komisyonu görevlendirmişti. Ama  İngiltere Kürtler için belli bir politika geliştirmemiş gibi görünüyordu. İngilizler uzun süre ‘Kürdistanlı Lawrence’ Binbaşı W. C. Noel aracılığıyla politika geliştirmeye çalıştılar. Binbaşı Noel’in önerisi, Kuzey Kürdistan denilen Güneydoğu Anadolu bölgesinde İngiltere’nin gözetiminde özerk bir idare kurmaktı. Halbuki Britanya’nın Irak Valisi Sir Arnold Wilson ‘Kürdistan terimi genel anlamda coğrafi bir ehemmiyeti olmayan, müphem (belirsiz) bir terimdir… Bugün Suriye, Türk ve Irak sınırlarının kesiştiği bölgelerdeki büyük dağlar arasında uzanan vadilerde yaşayan Kürtlerin ait oldukları aşiret dışında pek fazla birlik ya da bağlılık duygusu yoktur...’ diyordu. Kemalist güçlerle İngiltere arasındaki çekişmelerin Musul’da yarattığı boşluktan yararlanmak isteyen Şeyh Mahmud Berzenci adlı Kürt beyi,  22 Mayıs 1919’da Süleymaniye’deki İngiliz birliklerini esir alıp bağımsız Kürdistan hükümetini ilan edince İngilizlerin tepkisi sert oldu. Haziran ayına gelindiğinde Berzenci Hindistan’a sürgüne gönderilmişti bile. Çünkü A. Wilson’un selefi Sir Percy Cox, Kerkük ve Musul petrollerinin önemini fark etmişti ve bölgede bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasının bu zenginlikten vazgeçilmesi anlamına geldiği konusunda merkezi ikna etmişti. Nitekim 1919 sonlarında, Suriye’den Paris Barış Konferansı’na gitmeye çalışan Kürt delegeler, İngiliz ve Fransız yetkililer tarafından çeşitli yöntemler kullanılarak (havalar bozuk, gemi bozuldu, tamire alındı vs.) oyalandılar, engellendiler. Ağustos 1921’de, Irak manda yönetimi kuruldu. Faysal, Bağdat’ta krallık tacını giyerken, Milletler Cemiyeti (MC), Kürtlere özerklik verilmesini tavsiye etmişti. Ancak Britanya, Kürtlerin taleplerine ve MC’nin önerilerine hiç olumlu karşılık vermedi. Ancak Araplarla Kürtler arasındaki çatışmaların sertleşmesi üzerine Ekim 1922’de Berzenci’yi Hindistan’dan getirip bazı yetkilerle ‘Özerk Kürdistan’ın başına koydular. 1923’te İngiltere ile Irak arasında anlaşma yapılarak özerk Kürdistan yine Irak’a bağlandı. İngiltere 1924 ve 1927’de tekrar başkaldıran Berzenci’ye son darbeyi 1930’da vurdu ve 1941’e kadar Irak’ın güneyine sürgüne gönderdi. Berzenci 1956’da sürgünde öldü. (Paul C. Helmreich, Sevr Entrikaları, Sabah Kitapları, 1996, ilgili sayfalar.) 

SOVYET RUSYA’NIN TAVRI

• 26 Nisan 1920’de BMM adına Lenin’e bir mektup yazan Mustafa Kemal ‘Batılı emperyalistlere karşı Sovyet Rusya’dan destek talebinde bulunmuştu. Sovyet Rusya Dışişleri Komiseri Çiçerin’in 3 Haziran tarihli cevabında ‘Türk Ermenistan’ı, Kürdistan, Lazistan, Batum ili, Doğu Trakya ve ahalisi karışık Türk ve Arap olan bütün yerlerin, ‘kendi kaderlerini belirlemesi’ gerektiği belirtiliyordu. Rusya’nın yardımına muhtaç olan Mustafa Kemal 20 Haziran 1920’de Lenin’e gönderdiği ikinci mektubunda ‘bu prensipler bizim de samimi ve ciddi prensiplerimizdir. Garp devletleriyle olan mücadelemizin esas amacı da budur. Koşulları oluştuğunda ve fırsat bulunduğunda bu kurallar uygulanacaktır’ demişti. Ancak iki hafta sonra meclisin gizli oturumunda asıl niyetini gösterdi “…Arabistan ve Suriye’nin –hududu milli haricinde müstakil bir devlet olmasını… Erivan Cumhuriyetini tesis ve teşkil eden Ermenierin müstakil olmalarını ve bapta arzları her ne ise zaten kabul etmişizdir. Fakat Kürdistan, Lazistan vesaire hakkında değil.” (TBMM Gizli Celse Zabıtları, c. I, TBMM Basımevi, 1980, s. 73.) Yani Mustafa Kemal o sırada Fransızların otorite alanına giren Suriye’nin ya da Sovyet Rusya’nın kontrolündeki Ermenistan’ın ‘müstakil’ olmasına evet diyor ama kendi otorite alanındaki Kürtlerinkine hayır diyordu. Bu tavır elbette meclisteki Kürt asıllı milletvekilleri tarafından eleştirilmedi. Ama Kürtler için asıl şansızlık, Mustafa Kemal’in ordularının I. İnönü Savaşı ile Yunan ordularını püskürtmeye başlamasıydı. 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Anlaşması ile Kürtlerin kaderi iyice netleşmişti. Şeyh Mahmut Berzenci’nin ‘Kürt halkının kendi kaderini Sovyet halkının kaderiyle birleştirmeye hazır olduğunu’ bildirerek yardım talebinde bulunduğu iki mektubuna Sovyet Rusya yanıt bile vermedi.1923 yılında, Ermenistan’la Yukarı Karabağ arasında kalan Laçin, Qelbejer, Kubatlı, Zengilan  gibi yörelerde kurulan ‘Kızıl Kürdistan’ adlı özerk bölge ise ancak 1928’e kadar varlığını sürdürebildi. 

SEVR’DE KÜRT-ERMENİ İTTİFAKI NASIL BOZULDU?

• Birinci Dünya Savaşı’nın hesabını görmek üzere Ocak 1919’dan Ocak 1920’ye kadar süren Paris Barış Konferansı’nda neler oluyordu? İngiliz ve Fransızların kendi kontrolleri altındaki bölgelerden gidecek Kürt delegelerine çıkardıkları engeller yüzünden Kürtleri konferansta  Kürtçe bilmediği bile söylenen Osmanlı Devleti’nin Stockholm Büyükelçisi Şerif Paşa temsil etmişti. Kürt halkı ile organik bir bağı olmayan Şerif Paşa, meslekten gelen becerisi ve hırsı ile muhayyel bir Kürdistan’ın pazarlığını yapmaya başlamıştı. Ne var ki Şerif Paşa’nın Sevr’de Ermeni heyetinin Başkanı Bogos Nubar Paşa’yla imzaladığı muhtıra, Kürt ülkesinin sınırlarını Van Gölü’nün güneyinden geçirdiği ve fazlaca topraksal tavizler içerdiği için Bedirhanlar tarafından; Ermeni ‘gavuruyla uzlaştığı’ için de Şemdinanlar tarafından reddedilmişti. (Bedirhanlarla Babanların temsil ettiği devrimci gelenek ile Şemdinanlar ve Seyit Abdülkadir’in temsil ettiği muhafazakar gelenek ileriki yıllarda da sürekli çatışacaklardı.) Sevr’de Kürtler ve Ermenilerin ortak bir devlet kurma yolunda adımlar attığını öğrenen Mustafa Kemal, derhal Doğu’daki bazı Kürt aşiretlerini örgütledi ve Sevr’e protesto telgrafları göndertmeye başladı. 22 Şubat 1920’de Erzincan havalisindeki Baban, Basuranlı, Bodmanlı, Bal, Medarlı, Göçerli, Abbas, Rol, Şadi ve Şişanlı aşiretlerinin reislerinden Fransız Yüksek Komiserliği’ne çekilen “barış konferansına bildiririz ki Kürtler, soy ve din olarak Türklerle aynı ülke içerisinde birleştikleri yasal kardeşlerdir. Osmanlı hükümeti’nden başka hiç kimsenin Kürtler adına konuşma hakkı yoktur (…) Ermenilerle iş birliği yapma çabaları sonuçsuz kalacaktır (…) Barış Konferansının dikkatine sunuyoruz ki bizi Osmanlı imparatorluğundan ayırmak için varlığımızdan hiçbir şey bırakmaksızın yok etmeleri gerektiğini kendilerine bildiririz…” deniyordu. Benzer telgraflar 19 Şubat 1920’de Van’dan, 23 Şubat’ta Tercan ve Hasankale’den de gönderildi. Telgraflarda kullanılan dil, bu aşiretlerin Mustafa Kemal’in hedefleri konusunda en ufak bir bilgisi olmadığını gösteriyordu. O’nu Padişahın temsilcisi sanıyorlardı ve Ermeni tehlikesi ile korkutuldukları anlaşılıyordu. Osmanlıların masada yalnız bırakılmaması yolunda bir telgrafı da Seyit Abdülkadir çekti  Ama sonuçta telgraflarla yapılan baskı en sonunda etkisini gösterdi ve Şerif Paşa, 5 Mayıs 1920’de Paris Barış Konferansı masasından çekildiğini açıklamak zorunda kaldı. (Bu süreç hakkında ayrıntılı bilgi için: Hasan Yıldız, Fransız Belgeleriyle Sevr-Lozan-Musul Üçgeninde Kürdistan, Koral Yayınları.) Paris’te Kürt ve Ermeni ittifakını bozmayı başaran Mustafa Kemal’in 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin açılış konuşmasındaki şu sözleri, Ermeni tehlikesi henüz bertaraf edilmediği için Türk-Kürt ittifakının hala önemli olduğunun kanıtıydı:“ Efendiler bu hudut sırf askeri mülahazalarla çizilmiş bir hudut değildir, hududu millidir… Bu hudut dahilinde Türk vardır, Çerkes vardır ve anasırı saire-i İslamiye vardır…” ve “Efendiler… burada maksut olan ve Meclisi alinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı islamiyedir, samimi bir mecmuadır…” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. I. 1997, s. 30 ve 74-75) 

KOÇGİRİ AYAKLANMASI

• Resmî tarihe göre, 1919 ile 1921 sonu arasında, Ankara Hükümeti'ne karşı 23 isyan gerçekleştirildi. Bu isyanlardan sadece dördü Kürtlerin oturduğu bölgelerdeydi ve sadece üçüne Kürt aşiretleri katılmıştı. Diğerleri Saltanata ve Halifeye bağlı Türkler ve Çerkezler tarafından çıkarılmıştı. Kürt isyanlarından en önemlisi Dersim’de (bugünkü Tunceli havalisi) meydana gelen Koçgiri Kürt Ayaklanması oldu. Dersim’deki Alevi Kürt aşiretleri bölgenin ulaşılmazlığı ile Osmanlı Devleti’ne vergi ve asker vermeyen özerk beyliklerdi. Hafik (Koçhisar), Zara, İmranlı, Refahiye, Kemah, Divriği, Kangal, Kurucay ve Ovacık coğrafyasındaki 135 köy, Koçgiri konfederasyonunun  kontrolündeydi. 1916’da Ruslar yaklaştığında Sivas merkezli bir Kürdistan için görüşmelere başlamışlar, fakat Ruslar bölgede bağımsız bir Ermenistan kurulmasını tercih ettiği için anlaşma sağlanamamıştı. Bu aşiretler daha sonra Kürt Teali Cemiyeti ile işbirliği yaptılar ve Ankara’daki yeni meclise temsilci göndermediler. Şubat 1920’de, özerklik taleplerini yaşama geçirmek üzere harekete geçtiler. 

MECLİSE GİREN AĞALAR

• Hareketin liderliğini II. Abdülhamid tarafından paşalık rütbesi verilen İboların reisi Mustafa Paşa’nın oğulları Alişan ve Haydar beyler ile bu beylerin maslahatgüzarı olan Alişer (Alişir) yapıyordu. Hareketin fikri önderi ise Veteriner Hekim Nuri Dersimi’ydi. Ankara önce bölgeye bir Nasihat Heyeti gönderdi ve Diyap Ağa, Meço Ağa, Ahmet Ramiz, Mustafa Bey, Hasan Hayri gibi Koçgiri liderleri Dersim mebusu olarak meclise katılmaya ikna etti. Aynı günlerde 72 Kürt mebusu üzerlerinde yerel giysileri ile Meclis’e getirilirler ve İtilaf Devletlerine Ankara hükümeti ile beraber olduklarını bildiren bir telgraf çektiler. Koçgiri liderlerinden Nuri Dersimi, ‘Dersim’de özerklik kazanmak üzere oldukları bir dönemde, bu soysuzların indirdiği darbeyi hükümsüz bırakmak için Dersimliler adına mufassal bir rapor tanzim ederek, Kürdistan Teali Cemiyeti vasıtası ile İtilaf devletleri mümasillerine gönderdik. Bu raporda Ankara hükümetinin tazyiki ile çektirilen ve mahiyeti yukarıda yazılı telgrafta bahis konusu olan iddiayı red ve tekzip etmekle beraber, bağımsız bir Kürdistan yaratılmasını istedik’ diye yakınacaktı. (Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Zel Yayıncılık, 1994. s.125.) Ama, ne İngilizler ne de Fransızlar, yek vücut davranmaktan aciz Kürtler uğruna giderek konumu güçleşen Kemalist hareketi karşısına alacak kadar maceracı değildi. 72 Kürt beyinin ihanetini sindiremeyen Alişir ve adamlarını Ankara’nın gönderdiği birliklere saldırmaya başlayınca, asileri tepelemek için, önce Sivas, Erzincan ve Elazığ’da sıkıyönetim ilan edilir, ardından 14 Mart 1921’de “Zo [Ermeniler] diyenleri temizledik. Lo [Kürtler] diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim" diyen Sakallı Nurettin Paşa komutasındaki Merkez Ordusu bölgeye gönderilir. Nurettin Paşa’nın komutasında Mustafa Kemal’in Muhafız Alayı Komutanı Giresunlu Topal Osman'ın 47. Müfrezesi de vardır. 17 Haziran 1921’de Alişan ve Haydar Beyler sarıldı. 300 civarında isyancı ölüm dahil çeşitli cezalara çarptırıldılarsa da kaçmayı başaran Nuri Dersimi ve Alişer dışında kalanlar Ankara tarafından affedilecektir, ancak isyan o kadar sert yöntemlerle bastırılmıştır ki, Meclis’te Sakallı Nurettin Paşa’nın aleyhine büyük bir tartışma başlar. Nurettin Paşa’yı cezalandırılmaktan kurtaran ise Mustafa Kemal olacaktır. (Ayrıntılı bilgi için: Koçgiri halk hareketi: 1919-1921, Komal,1992.) Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-3 Yıllardır bazı Kürt çevreleri Mustafa Kemal’in, Kürtlere özerklik vaadettiğini, ancak sonra bundan caydığını iddia ediyor. Hatta, son olarak insan haklarının gözüpek savunucusu avukat Eren Keskin, bu iddiayı tekrarladığı için yargılanıyor. Peki, Kürtler ve Eren Keskin haklı mı? Peşinen söyleyelim: Evet, haklıdırlar! Kürtlere özerklik sözü verildi mi? Yıllardır bazı Kürt çevreleri, Mustafa Kemal’in, Kürtleri Milli Mücadele’ye kazanmak için özerklik vaadinde bulunduğunu ancak daha sonra bundan caydığını iddia ederler. Son olarak insan haklarının gözüpek savunucusu avukat Eren Keskin bu iddiayı tekrarladığı için yargılanıyor. Üstelik Keskin’i yargılayan mahkemenin atadığı ‘bilirkişi heyeti’ (ki konuyla ilişkisi olan uzmanlar değiller) Mustafa Kemal’in böyle bir vaadi olmadığına dair rapor yazarak, Keskin’i mahkûm etmenin ilk adımını atmış durumdalar. Peki, Kürtler ve Eren Keskin haklı mıdır? Gelin birlikte karar verelim. 

AMASYA PROTOKOLÜ

• Özerklik vaadine değinen belgelerden bildiğimiz kadarıyla ilki (çünkü henüz gün ışığına çıkmamış pek çok belge var) Sivas Kongresi’nden hemen sonra hazırlanan Amasya Protokolleri (Buluşması, Mülakatı) diye bilinen siyasi metindir. Sıklıkla 22 Haziran 1919 tarihli Amasya Tamimi (Genelgesi, Kararları) ile karıştırılan bu belge, İstanbul ile Milli Mücadele kadrolarının bir uzlaşma girişiminin sonucu olarak 20-23 Ekim 1919 tarihlerinde hazırlanmıştı. 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi’nden hemen sonra Mustafa Kemal, İstanbul hükümetinin Anadolu ile irtibatını kesmek için, Milli Mücadele’yi destekleyen posta-telgraf müdürlerini örgütlemiş, uygulanan haberleşme ambargosu sonunda işbirlikçi Damat Ferit Paşa hükümeti düşürülmüş, Kuva-yı Millicilere sempati ile bakan Ali Rıza Paşa yeni kabineyi kurmakla görevlendirilmişti. İlişkilerin normale dönmesini takiben İstanbul adına Bahriye Nazırı Salih Paşa ve padişahın başyaveri Naci (Eldeniz) Paşa ile Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına Mustafa Kemal, Rauf (Orbay) ve Bekir Sami (Kunduh) paşalar ülke meselelerini, bu arada Kürt meselesini konuşmak için Amasya’da buluşmuşlardı. Nutuk'tan (TDK Yayınları, 1965, s.176-181) öğrendiğimize göre burada, üçü kayıt ve imzaaltına alınmış, ikisi gizli sayıldığı için kayıt altına alınmamış beş protokol hazırladılar. (Gizli protokollerde ne olduğunu hala bilmiyoruz.) Bunlardan Kürt meselesine değinen 22 Ekim 1919 tarihli İkinci Protokol’deki bazı ifadeler, 1960’lı yıllara kadar kamuoyundan özenle saklandı. 

IRK HUKUKU

• Gözlerden saklanan cümleler, aşağı koyu renkle (sadeleştirerek) gösterdiğimiz cümlelerdi: “Beyannamenin [Sivas Kongresi sonuç bildirisi] birinci maddesinde Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırının Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı toplumundan ayrılmasının imkansızlığı izah edildikten sonra bu sınırın en asgari bir talep olarak kabul edilmesinin temini lüzumu müştereken kabul edildi. Bununla birlikte Kürtlerin gelişme serbestliğinisağlayacak şekilde ırk hukuku ve sosyal haklarbakımından daha iyi duruma getirilmelerine izin verilmesine ve yabancılar tarafından Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olunan karıştırıcılığın önüne geçmek için buhususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi hususu uygun görüldü..." Protokoldeki bu ifadelerin en önemli yanı Kürtlerin ‘ırk hukuku’ denilerek, onların farklı bir etnisiteden geldiklerinin Mustafa Kemal ve muhatapları tarafından kabul edilmesidir. Bu sözlerin Milli Mücadele’ye Kürtleri katmak için verildiği açıktır. Bu sansürü gün ışığına çıkaran tarihçi Faik Reşit Unat Başbakanlık Arşivi’ndeki belgenin aslını 1961 yılında Tarih Vesikaları Dergisi’nde (S.18, s. 359-365) yayınladığında Kürtlerin bu tür tartışmalara girecek cesaretleri yoktu, çünkü siyasi açıdan çok zayıftılar. (Bu konuya ileriki bölümlerde değineceğim.) Ondan sonra da konu unutuldu. Son yıllarda Kürt aydınları ısrarla şu soruyu soruyor: İkinci Protokolün bu bölümleri neden gözlerden kaçırılmak istendi? Cevabı tahmin etmek zor olmasa gerektir. 

FRANSIZ ARŞİVLERİNDEKİ BİR BELGE

• Kürtlere ‘özerklik’ sözü verildiğine dair bir diğer iddia Fransız Arşivleri’nde çalışan Hasan Yıldız’a ait. Yıldız’a göre Koçgiri Ayaklanması’nı takip eden günlerde, Van, Mardin, Bitlis, Diyarbakır yöresindeki Kürtler 25 Kasım 1921’de ortak bir bildiri ile TBMM’den özerklik talebinde bulunmuşlardı. Halil Bey başkanlığındaki Kürt heyeti ile görüşmek üzere, Mustafa Kemal o sıralarda Türkiye’de bulunan Libyalı dini lider Şeyh Senusi başkanlığında bir heyeti görevlendirmiş, ancak Kürt heyetinin temsili niteliği olmadığı anlaşılınca, görüşme sonuçlanmamıştı. (Fransız Dışişleri Bakanlığı arşivi, Kürdistan Dosyası, Cilt 13, s. 12-14’ten aktaran Hasan Yıldız, Belgeleriyle Sevr-Lozan-Musul Üçgeninde Kürdistan, Koral Yayınları, 1991, s. 220-221.)

İNGİLİZ ARŞİVİNDEKİ BELGELER

• İkinci iddia, İngiliz Arşivlerinde çalışan Robert Olson’a ait. Olson’a göre 24 Mart 1922 tarihinde, İstanbul’daki Britanya Komiseri Sir Horace Rumbold tarafından Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderilen bir raporun ekinde,  10 Şubat 1922’de, TBMM’de yapılan bir celsede Kürtlere özerklik verecek 18 maddelik bir kanun hakkında ciddi tartışmalar yapılmıştı. Horace Rumbold’a göre Meclisteki Kürt asıllı üyeler ki sayılarının 70 civarında olduğu sanılır, kanunda vaat edilenleri yeterli görmemişlerdi. Kürt üyelerden 64’ü ‘hayır’ oyu vereceğini söyleyince, mecliste büyük kargaşa çıkmıştı. Sonunda konu başka oturuma ertelenmişti. Rumbold raporunu, bir daha bu konunun ele alındığını duymadığını belirterek bitiriyordu. Yazının ekinde, 18 maddenin açılımını içeren bir yazı vardı. (The Public Record Office, Foreign Office, 371-778/Eastern E. 3553/96/65, no. 308’den aktaran Robert Olson, Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said İsyanı, Öz-Ge Yayınları, 1992.) Kanun teklifinin maddeleri gerçekten çok radikal unsurlar içeriyordu. Ancak böyle bir kanun teklifinden haberim yoktu. Hemen TBMM’nin gizli ve açık celse zabıtlarına baktım. Her ikisinde de 10 Şubat 1922 tarihli bir oturum yoktu. Çünkü o gün Cuma günüydü, yani tatildi. Tarih yanlışlığı olabilir diye bir yıl öncesinin ve bir yıl sonrasının Şubat ayı oturumlarını taradım. 1921 yılında 10 Şubat tarihinde oturum vardı ama orada Kürt özerkliği tartışılmamıştı. İşin ilginç yanı bu iddiayı ortaya atan Robert Olson tartışmayı sadece İngiliz Arşivleri’nde bulduğu mektup ve eki üzerinden yapıyor, buna karşılık meclis zabıtlarına bakıp bakmadığına dair bilgi vermiyordu. Robert Olson’dan alıntı yapan bazı Türk araştırmacılar ise, bu durumun farkına vardıkları için olsa gerek, ‘Türk arşivlerinde hala açıklanmayan pek çok belge var’ notu düşmüşlerdi. Gerçekten de henüz gün ışığına çıkmamış pek çok belge olduğunu biliyorum ancak, benim baktığım zabıtlarda ‘içtima tarihleri’ ve ‘içtima sayıları’ birbirini izlediği için, çok sağlam kanıtlar bulununcaya kadar Robert Olson’un sözünü ettiği ‘özerklik kanunu’ meselesini kuşkuyla karşılamak gerektiğini düşünüyorum. Kürt çevrelerinin de benim gibi kuşkucu olmasını tavsiye ediyorum. 

EL CEZİRE KOMUTANLIĞINA TALİMAT

• ‘Özerklik’ konusunda TBMM zabıtlarına geçmiş tek olay, 22 Temmuz 1922 tarihinde Meclis’te okunan Kürdistan hakkında Büyük Millet Meclisi Heyetinin Elcezire (Irak) cephesi kumandanlığına yazılmış 15 Temmuz 1922 tarihli talimatıdır. Oldukça uzun bu talimatın Kürtlere özerklikle ilgili bölümlerinde (sade Türkçe ile) şöyle denmektedir: “1- Aşamalı olarak, bütün ülkede ve geniş ölçekte doğrudan doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu bir biçimde yerel yönetimlerin oluşturulması iç siyasetimizin gereğidir. Kürtlerle meskûn mıntıkalarda ise, hem iç politikamız ve hem de dış siyasetimiz açısından aşamalı bir yerel yönetim kurulmasını savunmaktayız. 2- Milletlerin kendi kaderlerini bizzat idare etmeleri bütün dünyada kabul edilmiş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir. Tahmin olunduğuna göre Kürtlerin bu zamana kadar yerel yönetime ilişkin örgütlerini tamamlamış ve başkanlarını ve yetkililerini bu amaç uğruna bizim tarafımızdan kazanılmış olması ve oyları açık ettikleri zaman kendi kaderlerine zaten sahip olduklarını Türkiye Büyük Millet Meclisi idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidir. Kürdistan’daki bütün çalışmanın bu gayeye dayanan siyasete yöneltilmesi Elcezire kumandanlığına aittir….” Elcezire’nin idaresi ile ilgili üç maddesi daha olan talimatı Mustafa Kemal imzalamış. (TBMM.Gizli Celse Zabıtları, Cilt 3, TBMM Basımevi, 1980, s. 550-551.) Bu talimatın neden verildiğini soran milletvekillerine önce ‘hükümet işidir’ denilerek cevap verilmek istenmemiş ancak ısrarlar üzerine Nihad Paşa’nın 35 sayfalık gerekçesi okunmuştur. (Gerekçe ve üzerine tartışmalar için bkz. s. 552-574)  Burada özetlememe imkan olmayan bu mektupta anlatılanlar ‘özerklik’ kararın gerekçesini açıklamaktan uzaktır. Arka planda o sıralar İngilizlere karşı ikinci kez isyan eden Şeyh Mahmut Berzenci’yi kontrol altına almak isteği vardır. Nitekim, Berzenci bu teklife güvenerek, İngilizlere meydan okumakta ölçüyü kaçırmış sonunda uzlaşmazlığının cezasını Hindistan’a sürülerek ödemiştir. 

İZMİT BASIN KONFERANSI
 
• Kürtlere ‘özerklik’ verilmesi ile ilgili şüphesiz en açık belge Mustafa Kemal’in İsmet Paşa ve ekibi Lozan’da ter dökerken, 14 Ocak 1923’de başlayan ve 20 Şubat’a kadar 35 gün süren Batı Anadolu gezisi kapsamında, 16 Ocak akşamı başlayıp 17 Ocak sabahına kadar, İzmit Kasrı’na davet ettiği dönemin ünlü gazetecileriyle yaptığı sohbet toplantısının metinleridir. (Mustafa Kemal’in annesi bu gezi sırasında vefat etmiş, Mustafa Kemal Latife Hanım’la bu gezi sırasında evlenmiştir.) Vakit’ten Ahmet Emin (Yalman), Tevhid-i Efkar’dan Velit Ebuzziya, İleri’den Suphi Nuri (İleri), Tanin’den İsmail Müştak (Mayakon), Akşam’dan Falih Rıfkı (Atay), İkdam’dan Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), İzmit İleri’den Kılıçzade İsmail Hakkı ve Kızılay Derneği Başkanı Dr. Adnan (Adıvar) ile Halide Edip’in (Adıvar) özel olarak çağrıldığı bu toplantı TBMM’nin yeminli dört katibi tarafından zabıt altına alınmış ancak konuşmaların yayınlanmaması kararlaştırılmıştı. Yine de 20 Ocak 1923’te ‘Mustafa Kemal’in kontrol ve tasvibinden geçtiği anlaşılan bir haber-bildiri yayınlandı. Sohbette alkollü içkilerden Hilafet makamına, azınlıklardan kadın mebuslara kadar 60’ı aşkın konu ele alındığı halde, Nutuk’ta sadece Hilafet’le ilgili bölümleri yer aldı, Kürtlerle, Batı Trakya'yla ve Rusya Türkleriyle ilgili bazı cümleleri neredeyse başından itibaren sansürlendi. Belgenin aslını ise kasalarda saklandı, araştırmacılara açılmadı. Kürtlerle ilgili olarak, aşağıdaki cümleleri okumak için tam 64 yıl bekledik: “Ahmed Emin Bey - Kürt sorununa temas buyurmuştunuz. Kürtlük sorunu nedir? Bir iç sorun olarak temas buyurursanız çok iyi olur. Mustafa Kemal - Kürt sorunu bizim yani Türklerin çıkarına olarak da kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırımız içinde var olan Kürt unsurlar o şekilde yerleşmişlerdir ki pek az yerlerde yoğundur. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurunun içine gire gire öyle bir sınır doğmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek türlüğü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Sözgelimi, Erzurum’a kadar giden Erzincan’a, Sivas’a kadar giden Harput’a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özerklikle oluşacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise, o­nlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken o­nları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmişlerdir. Yani o­nlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz.” Tahmin edileceği gibi sansürün nedeni, koyu renklerle gösterdiğimiz cümleleriydi. Ancak, sansürü yapanların hatırlamadıkları şey, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun şuralar yoluyla yerel yönetimlere özerklik veren maddeleri 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ndan çıkarılmış olduğuydu. Yani Mustafa Kemal vaadini tutmamak için, gerekli önlemleri almıştı. Ama bizim sansürcüler, her ihtimale karşı bu satırları gizli tutmayı tercih etmişlerdi. Şimdi neredeyse tüm Cumhuriyet tarihi boyunca özenle uygulanan sansürün ilginç hikâyesine bakalım.

64 YILDIR KİLİTLİ KASALARDA

• Aslında toplantının tam metni, Mustafa Kemal’in iznini aldığını söyleyen Siirt milletvekili Mahmut Soydan tarafından, Milliyet Gazetesi’nde (bugünkü Milliyet değil) 26 Kasım 1929’dan 7 Şubat 1930’a kadar süren 75 bölümlük ‘Gazi ve İnkılap’ dizisinde yayınlanmıştı. Eski devlet bakanlarından Kocaeli milletvekili İsmail Arar da bunlardan yararlanarak 1969’da, Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı (Burçak Yayınevi) adlı bir kitap yayınlamıştı. Arar, kitabının önsözünde “[Bu önemli belge] öyle unutuldu ki Türk Devrim Tarihi Enstitüsü tarafından yayınlanan Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri ve Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri adlı kitaba bile alınmadı” diyordu. Ancak o zaman bilmiyorduk ama meğerse Arar da Kürtlerle ilgili bölümü kitabına almamıştı. İzmit Basın Konferansı’nın metinlerini bir kez de 1982’de Türk Tarih Kurumu (TTK) bastı. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları adıyla yayımlanan kitabı, Afet İnan’ın kızı Arı İnan yayıma hazırlamıştı. İnan, ‘Anıtkabir Arşivi’nden aldığını söylediği asıllar üzerinden hazırladığı kitabın önsözünde, bu kitabın İsmail Arar’ınki gibi olmadığını,  yani ‘noksansız, tam olduğunu’ özenle vurgulamıştı. Ama daha sonra anlayacağımız üzere bu bilgi de doğru değildi. Arı İnan’ın sansürünü, İkibine Doğru dergisi 9-15 Ağustos 1987 tarihli sayısında ‘Gizlenen Belge’ başlığıyla ifşa etmişti. Dergi, bu haber yüzünden toplatılmış ancak, 6 Kasım 1988’de DGM’de beraat edince, Anıtkabir Arşivi’ni kaynak gösterip Konferans metinlerini yayımlamıştı. Derginin muhabirleri bu sansürün nedeni Arı İnan’a sorduklarında ‘henüz bu meseleler halledilmemişken zamanı değil’ cevabını almışlardı. Aynı soruyu, o sırada TTK Başkanı olan Yücel Tanay’a (Tanay kitap basılırken görevde değildi) sorduklarında aldıkları cevap da benzer nitelikteydi: ‘Türkiye’ye karşı olanlara bu dokümanları vermek istemedim çünkü ayrılıkçılığa neden olurdu!’ Noksansız metin, 1993 yılında Doğu Perinçek’in Kaynak Yayınları tarafından Mustafa Kemal Atatürk, Eskişehir-İzmit Konuşmaları, 1923 adlı kitapta (s. 105) yayımlanabildi. Yukarıdaki paragrafı da ancak o zaman okuyabildik. Ancak günümüzde, Kürt çevreleri de kendilerine göre bir sansür uygulayarak Mustafa Kemal’in konuya girişte söylediği “Kürt meselesi, bizim yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen mevzubahis olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi, bizim milli hudutlarımız dâhilinde Kürt unsurlar öyle yayılmışlardır ki, pek sınırlı yerlerde yoğundurlar. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurların içine gire gire öyle bir hudut ortaya çıkmıştır ki, Kürtlük namına bir hudut çizmek istesek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekir” cümlelerini yazılarında kullanmıyorlar. Başa dönersek, 1923 Ocağında ima edilen bu özerkliğin anlamı nedir? Mustafa Kemal Kürtlere bu vaadi, Lozan’da Musul’un İngilizlerden kopartılamayacağının anlaşıldığı, dolayısıyla Meclis’teki Kürt milletvekillerinin kıyameti koparması ihtimalinin olduğu günlerde yapılmıştır. Özerklik vaadiyle, Kürt muhalefetinin yumuşatılması hedeflenmiş olmalıdır. Peki amaç hasıl olmuş mudur? Pek sayılmaz, ama onun da çaresi bulunmuştur. Hikâyesi aşağıda… 

LOZAN’DA KÜRDİSTAN MESELESİ

• 21 Kasım 1922 tarihinde, İsviçre’nin Lozan şehrinde başlayan barış görüşmelerin en önemli konularından biri Musul’du. Türkiye’yi, İsmet (İnönü), Dr. Rıza Nur ve Hasan (Saka) başkanlığındaki 27 kişilik heyet temsil ediyordu. Peki Kürtleri bu kadar yakından ilgilendiren bir konuyu tartışan heyette ‘Kürt’ kadrosundan temsilci var mıydı? Görünüşte vardı. Bu kişi Mustafa Kemal tarafından atanan Diyarbakır Milletvekili Zülfü (Tigrel) Bey’di. Zülfü Bey Kürt TBMM’nin, Osmanlı Mebusan Meclisi’nden devraldığı İttihatçı mebuslardandı. 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nden sonra arkadaşı Diyarbakır Mebusu Pirinçcizade Fevzi Bey’le birlikte Ermeni kırımı suçlusu olarak 15 Ocak 1919’da İngilizler tarafından Mısır’daki Seydibeşir kampına götürülmüş, sürgünden döndükten sonra doğrudan Ankara’ya gelerek TBMM’ye Diyarbakır Milletvekili olarak katılmıştı. Yani, Zülfü Bey Kürt asıllıydı ama Kürt toplumunu temsil eden biri değildi. (İsmail Göldaş, Lozan, Biz Türkler ve Kürtler, Avesta Yayınları, 2000, s. 36-37.) 

ET İLE TIRNAK GİBİ

• Musul sorununu ele alan alt komisyonlarda, Türk temsilcisi İsmet Bey ile Britanya temsilcisi Lord Curzon günler, aylar boyu birbirine taban tabana zıt görüşleri dile getirmişlerdi. Aslında her iki taraf da Musul’da en büyük grubun Kürtler olduğunu kabul ediyordu ama, Türk delegelerinin temel tezi "Musul Vilayeti'nde çoğunluk Türk (147 bin) ve Kürt’tür (264 bin). Türklerle Kürtler de etle tırnak gibi ayrılmaz unsurlardır” şeklinde iken, İngilizlere göre 425 bin kişilik Kürt topluluğu Musul’da çoğunluğu oluşturmakla birlikte, aynı zamanda 185 bin Arap yaşıyordu ve Musul tarihi olarak bir Arap şehriydi ve Türklerle Kürtler de ‘et ile tırnak’ değildi! 12 Aralık 1922 tarihli oturumda, İsmet İnönü "Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir. Çünkü Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri Millet Meclisi´ne girmiştir. Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkenin hükümetine ve yönetimine katılmaktadırlar. Kürt halkı ve meşru temsilcileri, Musul Vilayeti’nde oturan kardeşlerinin anayurttan ayrılmasına razı değillerdir" dediğinde, Lord Curzon ‘umarım öyledir’ diye cevap vermişti. Curzon, Kürtlerin Türklerden çok farklı bir halk olduğunu, Musul’da yaşayan hiçbir etnik grubun Türklerle birlikte yaşamak istemediğini düşünüyordu. Bunun kanıtı olarak da Britanya makamlarına yapılan bir dizi şikayeti ve TBMM’de Musul bölgesinden hiç milletvekili bulunmamasını gösteriyordu. Curzon "Ankara’nın Kürt milletvekillerine gelince, onların nasıl seçilmiş olduklarını kendi kendime sormaktayım. Halkoyu ile seçilmiş tek milletvekili var mıdır? Bütün bu insanların doğrudan doğruya atanmış oldukları ve bunlar arasında bir takımının dil bilmedikleri için Meclis’in çalışmalarına katılmadıkları herkesçe bilinmektedir" demişti. Curzon haklıydı ama Ankara’da manevra çoktu. O zamana dek, Kürtleri Milli Mücadele’ye katılmaya razı etmek için hem özerklik hem de özerk bölgenin kalbi olacağı belli olan Musul’u kurtarma hedefinin canlı tutulması gerekmişti. Ama Mustafa Kemal’in kafasındaki modernleşme projelerine hız vermek için, bir an önce Lozan’ın imzalanmasına ihtiyacı vardı. 6 Mart 1923 tarihinde yapılan ateşli gizli celse görüşmelerde 63 Kürt asıllı milletvekili Musulsuz bir Lozan’a karşı çıkacaklarını belirtince (TBMM GCZ. s. 181-183) bir oldu bittiyle seçimlerin yenilenmesine karar verilmiş, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması’nı Mustafa Kemal’in elleriyle seçtiği yeni milletvekilleri imzalamıştı. (18 Kasım 2007 tarihli Taraf’ta, ‘Hayali Cihan Değer: Musul’u Almak’ başlıklı yazımda daha ayrıntılı bilgi bulunabilir.) Bu tarihten sonra ‘özerklik’ lafı son kez Ağustos 1924’te, Musul’un ebediyen terk edilmesinin arifesinde ağza alındı, buna da yeri gelince değineceğim.Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-4 Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-4 "Ağrı Dağı tepelerinde tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur” (16 Temmuz 1930, Cumhuriyet ) 

DEVLETİN İSYANLARI ÖNLEME REÇETESİ

‘İkinci Adam’ İsmet İnönü şöyle demişti: “Kürtler Ermeni tehlikesini biliyorlardı. Milli Mücadele'nin devamınca canla başla beraberlik gösterdiler. Lozan Muahedesi yapılırken de Kürtler vatansever olarak Türklerle beraber bulunmuşlardır. Biz Lozan'da milli davamızı 'Biz Türkler ve Kürtler' diye bir millet olarak müdafaa ettik ve kabul ettirdik. Şeyh Sait İsyanı Kürtlerin bu umumi tutumundan ayrılan bir sapmadır." ( “Anılar”, Ulus, 31 Mart 1969.) Anlaşılan İnönü, Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı tarafından 1972 yılında yayımlanan Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar (1924-1938) adlı eserdeki saptamaları pek ciddiye almıyordu. Çünkü bu kitaba bakılırsa söz konusu dönemde, Türkiye’de 17’si doğuda yaşanan 18 ayaklanma yaşanmıştı. Genelkurmay’ın bu olayları nitelerken kullandığı ‘harekat’, ‘tedip’ (terbiye etme) ve ‘tenkil’ (cezalandırma) gibi terimlere bakılırsa, bunların bir kısmı ‘isyan’ ya da ‘ayaklanma’ değildi ama, hakikaten de, İnönü’nün sözü ettiği ‘isyan’, Türkiye’nin siyasi tarihinde önemli bir dönüm noktasına işaret ediyordu. 

ŞEYH SAİD İSYANI

13 Şubat 1925’de varlıklı ve eğitimli Nakşibendi (Zaza) Şeyhi Said’in, Bingöl'ün (o zamanki adıyla Çapakçur'un) Ergani ilçesinin Eğil bucağına bağlı Piran köyündeki evine sığınan bir grup asker kaçağını almak üzere gelen jandarma birliğine ateş açılmasıyla başlayan isyan, gerek isyancıların halktan bekledikleri desteği alamaması, gerekse devletin 20 bin kişilik orduyla, isyancıların üzerine gitmesi sayesinde iki ay gibi kısa sürede bastırılmıştı. Şeyh Said ve yanındakiler, 14 Nisan’da, Ankara’nın isyanın planlayıcısı Azadi örgütündeki casusu olan Cibranlı Binbaşı Kasım Bey tarafından yakalanarak hükümete teslim edilmiş, Azadi (Özgürlük) örgütü liderleri Cibranlı Halit Bey, Yusuf Ziya Bey ve üç akrabası 14 Nisan 1925’te Bitlis’te kurşuna dizilirken, Şeyh Said ve 47 adamı, 29 Haziran 1925’te, Diyarbakır’da halkın da katılımı ile idam edilmişti. (Yusuf Ziya Bey 1924 Ekim ayında Beytüşşebap Ayaklanması ile ilgisi bulunduğu gerekçesi ile tutuklanmıştı.) 

ÇARESİ SÜRGÜN

Türk Hükümeti, Musul sorunun Milletler Cemiyeti gündeminde olduğu bir sırada çıkan ayaklanma, Musul’u almak için ‘Türk-Kürt etle tırnak gibidir’ tezine zarar vereceği için, ayaklanmayı dışarı karşı olduğundan küçük, içeri karşı olduğundan büyük gösterecekti. Hükümetin olayı iç muhalefeti bastırmak için kullandığı açıktı. Çünkü 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmiş, ardından 1920 tarihli Hiyanet-i Vataniye Kanunu’nda değişiklik yapılarak dini esaslı cemiyet kurmak ve dini siyasete alet etmek vatana ihanet kapsamına alınmıştı. ‘Pasif’ bulunan Ali Fethi (Okyar) Bey hükümeti düşürülmüş ve yerine ‘şahin’ İsmet Paşa hükümeti kurulmuştu. 4 Mart 1925’te, ülkedeki tüm özgürlükleri rafa kaldırmaya olanak veren Takrir-i Sükun Kanunu çıkarıldıktan sonra isyancıları yargılayacak Şark İstiklal Mahkemeleri kurulmuş İstanbul ve Anadolu’daki İslamcı, muhafazakar ve solcu gazeteler de kapatıldıktan sonra 20 bin askerin katıldığı ‘tenkil’ harekatı başlamıştı. ‘Tenkil’ harekatı sırasında 15-20 bin isyancı öldürülmüş, yüzlerce köy yakılmıştı. İsyan bölgesindeki İstiklal Mahkemelerinin görev yaptığı Mart 1927’ye kadar 5.110 kişi yargılanmış, 420 idam, 1911 hapis cezası verilmişti. 17 Kasım 1924’te Mustafa Kemal’in muhaliflerinin kurduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, isyanla ilişkilendirilerek 3 Haziran 1925’te kapatılmıştı. (Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi, Tarih Vakfı Yayınları, 2005, s. 134-155 ve Ergun Aybars, İstiklal Mahkemeleri 1923-1927, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1982, s. 125.)   

ŞEYH SAİD İSYANI’NIN MAHİYETİ NEYDİ?

13 Şubat 1925’te jandarma kışkırtması ile patlak veren isyana adını veren varlıklı ve eğitimli Nakşibendi Zaza Şeyhi Said Hilafetin kaldırılmasına tepki gösteriyor, II. Abdülhamid'in en büyük oğlu olan ve o sıralar Beyrut'ta yaşayan Mehmed Selim Efendi'yi başa geçirerek Saltanat ve Hilafet'i yeniden kurmak istediğini söylüyordu. Ancak isyanın arkasındaki Azadi örgütü Abdülhamit’in Hamidiye Alayları’nda görev yapmış milliyetçi subayların kurduğu seküler bir örgüttü. Öte yandan, olaya ‘irticai’ damgasının hükümetin işi olduğu  Bakanlar Kurulunun 3 Mayıs 1341/1925 tarihli kararnamesindeki şu ifadeler gösteriyor:"Yüce Genel Kurmay Başkanlığından gelen 30 Nisan 1341 tarih ve 1835/2270 numaralı tezkerede, son isyan ve irticâ olayının basınımızda ve özellikle İstanbul basınının büyük bir kısmında genel bir Kürt ayaklanması şeklinde gösterilmesi, iç ve dış düşmanlarca propaganda zemini ittihaz edilmekte olduğundan ve esasen sınırlı bir sahada çeşitli emeller ve iğfalât (aldatmalar) neticesi oluşan olayın büyütülmesi uygun olmadığından, isyanın ayrımcılıktan ziyade irticâî cehalet ve aldatma neticesi zemininde yayın yapılması için gereğinin yerine getirilmesi teklif olunmuştur….irticâi görünümü olduğu tespit ve malum olan hadisenin, basında Kürt meselesi şeklinde inhisar ettirilmesi gerçeğe mutabık olmadığı kadar siyaseten de sakıncalı olduğundan, keyfiyetin bu açıdan yayınlanması için Dışişleri Bakanlığına tevdiî münasib görülmüştür." 

YABANCI PARMAĞI VAR MIYDI?

Resmî tarihin daha sonraki yıllarda olaya kattığı ikinci ‘sos’, bu  ‘irticai’ kalkışmanın iç dinamiklerle değil dış ‘mihraklarla’ ilişkisi olduğudur. Peki, bu doğru mudur? Önce, İsmet İnönü’yü dinleyelim: “Şeyh Said İsyanını doğrudan doğruya İngilizlerin hazırladığı veya meydana çıkardığı hakkında kesin deliller bulunamamıştır. Fakat, bundan şüphe edilmiş ve gerekli tahkikat yapılmıştır. Çünkü, İngilizlerin Musul hareketi esnasında ve daha sonra Nesturi ayaklanmasında olduğu gibi, hudutlarda ve dışarıda propagandayla, münasebetlerle Şeyh Sait İsyanı’nın patlamasına zahiren yardımcı oldukları intibaı mevcuttu.” (İnönü, Hatıralar, Cilt I, I, s. 202) Gerçekten de, Azadi örgütü, Ermenilerden İngilizlere, Ruslardan Fransızlara kadar herkesten yardım almaya çalışmıştır. Dönemin tanıklarından Hesen Hişyar Serdî'nin anılarında dış destek arayışı ile ilgili çabalardan şöyle anlatılır: "… bazı üyeler, 'Suriye üzerinde Fransa ile ilişkiler kurmak gerektiğini,' önerdi. Bazıları ise, 'Biz Irak üzerinden İngilizlerle ilişki kuralım,' dedi. İçlerinden iki üye de, 'Sovyetler bize komşu ülkedir, onunla ilişkiye geçelim,' görüşünü ileri sürdü. Bu öneriyi ezici bir çoğunluk, 'Sovyetler dinsiz bir ülkedir. Bizim onlardan hiçbir beklentimiz olamaz,' diye bağırarak tepki ile karşıladı. Toplantıda Şeyh Sait bağdaş kurup oturmuş vaziyette sessizce dinliyordu. Tepkiler karşısında sessizliğini bozarak, 'Kimisi Fransa kimisi İngiltere dedi, hiç kimse de kızmadı. Ne zaman ki Rusya'nın bahsi geçti çoğunluk yerinden tepki ile sıçradı. Biz siyasi bir dost ve bizi destekleyecek birini arıyoruz. Sizin devletlerin dini ile ne alakanız olacak ki?" (Hesen Hişyar Serdî, Görüş ve Anılarım, Med Yayınları, İstanbul 1994, s. 194.) 

EMNİYETİN TUZAĞI MI?

Metin Toker Şeyh Said ve İsyanı adlı kitabında İstanbul Emniyeti’nin, Nizamettin Bey adlı bir zabıta görevlisine İngiltere Hariciye Nezareti” görevlisi Mr. Templeton süsü vererek, 1924’ten 1925 Mart ayına kadar Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı Seyit Abdülkadir’in yakını Palulu ‘Kör’ Said’le defalarca görüştürdükleri,  ancak Seyit Abdülkadir Bey’in, Mr. Templeton’un getirdiği 80 bin liralık şahsi çeki kabul etmediği, ayrıca önceden kararlaştırılan anlaşma metnini imzalamadığını anlatır. (s. 131) İngiliz arşivlerine dayanarak doktora çalışması yapan İhsan Şerif Kaymaz’a göre ise İngiliz rolüne ilişkin somut kanıt yoktur ancak Britanya Hükümeti’nin parmağı yoksa bile, Britanya’nın bölgedeki istihbarat görevlisi Dobbs’un işin içinde olması muhtemeldir. Çünkü Dobbs, isyan günlerinde alışılmadık bir suskunluk içerisindedir. Kaymaz haklı olarak, her zaman belgelerin değil, bazen suskunlukların da açıklayıcı olabileceğini düşünmektedir. (İ. Şerif Kaymaz, Musul Sorunu, Otopsi Yayınları, 2003,  s.468-495) Peki, isyan Musul sorununda kendisine yaramış olsa da, büyük bir Müslüman nüfusa sahip Britanya İmparatorluğu’nun Halifeliği geri getirmek isteyen bir ‘mürteci’ye destek vermesi mantıklı mıdır? Musul petrollerini kontrolüne almak isteyen Britanya’nın Sovyet yayılmacılığına karşı tampon olarak güçlü bir Türkiye’den yana olması gerekmez miydi soruları ortadadır. Dolayısıyla isyancıların İngiliz desteğini aramış olması, İngilizlerin destek verdiğinin kanıtı olamaz diyenler de haklıdır. 

ULUSAL MI?

Peki, isyanın gerçek mahiyeti neydi? O yıllarda ne üretim biçimi ve ilişkileri ne de bunların üzerinde yükselen üst yapı kurumları ‘ulusal’ nitelikte bir ayaklanmaya müsait değildi. Ancak ayaklanmayı planlayanlar ‘ulusal’ uyanış içinde olan kimselerdi. Buna karşılık halkı harekete geçiren söylemler dinseldi. Yine de ayaklanmaya katılım sınırlı kaldı çünkü, Zaza olmayan Kürtler, Zaza olup Alevi mezhebine dahil olanlar, Sünni olup Nakşibendi olmayanlar ayaklanmayı desteklememişti. Yani, ortada ‘ulusal’ bir bilinç yoktu. Şeyh Said İsyanı davasını gören Şark İstiklal Mahkemesi reisi Mazhar Müfit Bey ise şöyle demişti: “Kiminiz hasis şahsi menfaatlerinize bir zümreyi âlet, kiminiz ecnebi kışkırtması ve siyasî hırslarını rehber ederek, hepiniz bir noktaya, yani Müstakil Kürdistan teşkiline doğru yürüdünüz.” (B. Cemal, Şeyh Said İsyanı, s. 113’ten aktaran Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi, Tarih Vakfı Yayınları, 2005, s. 137.) 

AĞRI’NIN TEDAVİSİ ZİLAN DERESİ

İsyanın ardından ilan edilen 1925 Şark Islahat Planı uyarınca Cemilpaşazadeler, Bedirhaniler gibi bölgenin aristokratları, Saidi Nursi gibi dinsel liderleri sürgüne gönderildi. 1927’de ‘Bazı Şahısların Şark Mıntıkalarından Garp Vilayetlerine Nakline Dair Kanun’la sürgünün çapı daha da genişletildi. Aynı yıl, eski Kürdistan Teali Cemiyeti’nin üyeleri, Şeyh Sait’in, Bedirhan Bey ve Cemil Paşa’nın çocukları, Ermeni Taşnak komitesinin üyeleri, birbiriyle didişen aşiret reisleri gibi karışık bir grup, Lübnan’da Xoybun (Bağımsızlık) adlı bir örgüt kurdular. Böylece şehirli ve kırsal kökenli grupların veya bir zamanlar fail ve mağdur olarak karşı karşıya gelen Kürtlerin ve Ermenilerin zoraki evliliği ortaya çıktı. Xoybun (Hoybun) 1926-1930 arasında Yezidi, Sünni ve Alevi Kürt aşiretlerinden oluşan Celali konfederasyonunun Ağrı Dağı’na sığınmasıyla başlayan olaylara damgasını vuracaktı. Çeşitli dönemlerde İran, Irak ve Suriye’ye kaçmış olan Kürt aydınları, aristokratları, aşiret beyleri Ağrı’ya gelmişler, bunlara İran’daki Şikan aşireti de katılmış, eski bir Osmanlı askeri olan İhsan Nuri’nin yönetiminde dağda ‘Ağrı Cumhuriyeti’ diye bir yönetim kurup, Milletler Cemiyeti’ne bile başvurmuşlardı. Cumhuriyetin yeşil, sarı kırmızı bantların üstünde Ağrı Dağı motifli bir bayrağı bile vardı. (Naci Kutlay, “Cumhuriyet ve Kürtler”,  Toplumsal Tarih, S. 160,  Nisan 2007, s. 27-28)   Hükümet, isyancıları vazgeçirmek için 1928 yılında bir af çıkardı. İlginçtir, Erzurum Kongresi’ni düzenleyen VMHC’nin kurucularından Kürt kökenli Süleyman Nazif affa karşı çıktığı gibi “vaaz ve nasihat veya re’fet ve şefkat zamanı çoktan geçti, eline silah almış olan her asinin eli başıyla birlikte kesilmelidir” demişti.  (Mehmet Bayrak, Kürdoloji Belgeleri II, Öz-Ge Yayınları, 2004, s. 291-292.) Bir süre sonra Nazif’in yöntemleri uygulandı, çünkü isyancılar dağdan inmişler ama İran’da yeniden örgütlenmeye başlamışlardı. Alınan tedbirler hakkında bir fikir vermesi için 16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesinden okuyalım: "Ağrı Dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türkün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkıyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı 15.000 kadardır. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur (.) Bu hafta içinde Ağrı Dağı tenkil harekatına başlanacaktır. Kumandan Salih Paşa bizzat Ağrı'da tarama harekatına başlayacaktır. Bundan kurtulma imkanı tasavvur edilemez." Zilan Deresi cesetlerle dolunca İsmet Paşa noktayı koydu: “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur” (Milliyet, 31 Ağustos 1930) Ödemiş'te bir konuşma yapan Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) ise lafı gevelemeyecekti: “Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!” (Milliyet, 19 Eylül 1930)  1933’te, Cumhuriyet’in 10. Yılı şerefine çıkarılan genel aftan, 1923’te Lozan Barış Antlaşması kapsamında yurt dışına sürülen 150’likler affedilip Türkiye’ye dönmelerine izin verilirken, sürgündeki Kürtlere bu hak tanınmamıştı. (Bayrak, s. 294) 

DERSİM’İN TERBİYESİ ZOR

Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Şubat 1926’da hükümete sunduğu raporda, “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır” demişti. 1931’de Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) yöntemi açıkladı: “A. Bütün Dersimin hariçle münasebetini kat ederek (keserek) bu yüzden taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya icbar etmek (zorlamak) ve şu suretle Dersimi fenalardan tahliye. B. Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata çenberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersimden çıkarak Garba atmak ve serpiştirmek.” Erkânı Harbiye Reisi’ne verilen raporda ise açık konuşulmuştu: “Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Müsellah kuvvenin (silahlı kuvvetlerin) müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.”(Dersim, Jandarma Genel Komutanlığı’nın Raporu, Kaynak Yayınları, 1998, s. 174 ve 184.) Geçmiş tecrübelere bakarak devletin bu tavsiyeleri dinleyip dinlemediğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu konuya önümüzdeki haftalarda, 3 Ağustos 2008 tarihli ‘Kürtleri imha etmek fikri kime aitti?’ başlıklı yazımı tekzip eden Sayın Nilüfer Bayar Gürsoy’un mektubuna cevap verirken değineceğim.   

RIZA NUR İLE ZİYA GÖKALP  NE KONUŞTU? 

1921 Mayısı'nın son günleriydi. Samsun'dan yola çıkan yaylı bir arabada, iki önemli adam, Ankara'ya doğru ilerliyordu. Birisi, Rıza Nur'du, diğeri ise Malta'daki bir buçuk yıllık sürgün hayatından henüz yeni dönmüş olan Ziya Gökalp. Rıza Nur, yıllar sonra, yol arkadaşının vasıflarını överken suskunluğundan şöyle yakınacaktı: ‘Ziya, İttihatçılar'ın içinde yegane bir düşünür kafa ve âlim adamdı. Memleket ondan istifade etmeli. Vakıa on yıl muhasım (karşıt) saflarda bulunduk. Ama vatan işi başka. Kıymetli adamları iş başına koymalı. Yalnız pek az konuşuyor. Siz sormazsanız, hep somurtuyor. Laf ağzından damla damla çıkıyor. Yaylılarla beraber Ankara'ya gidiyoruz.’ 

İLMÎ TETKİKLER

. Gökalp'in sözünü ettiği konulardan biri, yeni Türkiye'nin sosyolojik yapısıydı. Gökalp, savaş sonrasında Kürtler hakkında nasıl bir politika izlenmesi gerektiği sorusunu şimdiden araştırmak gerektiğini düşünüyordu. Rıza Nur'a bu amaçla bir "İlmi Araştırma Enstitüsü" kurmak gerektiğinden söz etti. Az ama öz konuşuyordu. Ankara'ya varmalarından bir süre sonra, Rıza Nur, Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekili (yani Sağlık Bakanı) oldu. Ziya Gökalp'e ise, Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı) içinde alt düzey bir görev verildi. Bu görevde fazla kalmayarak, sonbaharda memleketi olan Diyarbakır'a gitti.Kısa bir süre sonra Rıza Nur, "memleket ondan istifade etmeli" düşüncesiyle, Gökalp'e bir mektup yazdı ve doğudaki Kürt aşiretleri hakkında bir araştırma yapmasını rica etti. Rıza Nur, sonradan bunu şöyle anlatacaktı: "Sıhhiye vekili iken, isyanın da o vakit bu vekalete ait olmasından istifade ederek, Ziya Gökalp'e Kürtler'i tetkik ettirdim. Maksadım, bu gibi malumatı toplayıp vaziyeti ilmi, iktisadi bir surette öğrendikten sonra, Kürtler'e Türk olduklarını anlatmak için teşkilat yapıp faaliyete geçecektim. Bugün Kürt denilen bu adamların çoğunun Türk olduğunu bilirim. Yalnız onlara bunu bildirmek, öğretmek lazımdı." Gökalp “Kürt Aşiretleri Hakkında Tetkikler” başlıklı araştırmasını yaptı ve Ankara hükümetine sundu. Bir sosyolog olarak konunun öneminin bilincinde olan Gökalp, 1924'teki erken ölümüne dek çeşitli dergilerde Kürtleri ele alan, Türklerle Kürtlerin kaynaşmışlığını ve ayrılmazlığını anlatan önemli makaleler kaleme aldı. 

MODERNLEŞME FARKI 

. Gökalp, Türklerle Kürtler arasındaki temel farkı şöyle tarif ediyordu: "Türkler şehir medeniyetine daha istidatlı olduklarından şehirler Türklük merkezi halini almakla beraber, oralara gelen Kürtleri de Türkleştirmektedir. Köylerde ve çadırlarda yaşayan Türkmenler ise, sahra medeniyetinde daha kuvvetli bulunan Kürtlüğe temessül etmektedirler." Bu durumda, Kürtleri hem Türklerle kaynaştırmak hem de modernleştirmek için yapılması gereken, onları göçebe ve dağlık yaşamdan yerleşik şehir yaşamına geçirmekti. Bu nedenle Gökalp, raporunda dağlık bölgelerde yaşayan Kürtlerin ovalara indirilmesini ve orada arazi sahibi kılınmalarını savunmuştu. Ancak bunlar yapılırken Kürtler ve Türkler arasında kardeşlik korunmalı, bunun için de ortak inançlar, değerler ve tarihsel birliktelik vurgulanmalıydı. 

OKUNMAYAN RAPORLAR

. Gökalp'in çalışması, dört kopya olarak çoğaltıldı. Birisi doğrudan Mustafa Kemal Paşa'ya gönderildi. Paşa raporu çok takdir etti. Hükümet, Gökalp'ten, araştırmayı genişletmesini istedi. Ancak hastaydı ve kendisine yardım edecek kimse de yoktu. Bu nedenle çalışma barış zamanına ertelendi. Fakat barıştan sonra da fazla yaşayamadı. Kürt konusundaki araştırmalarına devam edemedi, çok istediği “Türkiye içtimaiyatı” incelemelerini yapamadı, yoksulluk içinde vefat etti. İleriki yıllarda, Ziya Gökalp’in değil Rıza Nur’un çizgisi egemen oldu. Zaten, Şevket Süreyya Aydemir'e göre Mustafa Kemal de, genel olarak, Ziya Gökalp’e “fazla bir meyil göstermemişti!”(Mustafa Akyol, Kürt sorunun yeniden düşünmek: Yanlış giden neydi? Bundan sonra nereye?, Doğan Kitap, 2006’dan kısaltılarak aktarılmıştır.) Ziya Gökalp'in raporunu, Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey'in İçişleri Bakanlığı'na raporu (1926), Diyarbakır Valisi Cemal Bardakçı'nın raporu (1926), Umumi Müfettiş İbrahim Tali Öngören'in raporu (1931), Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’nın raporu (1931), Korgeneral Ömer Halis Bıyıktay'ın raporu (1931), İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın raporu (1931), Başbakan İsmet İnönü'nün raporu (1935), Umumi müfettiş Abidin Özmen'in ‘Şark Meselesi’ raporu (1936), İktisat Vekili Celal Bayar'ın ‘Şark Raporu’ (1936), eski Vali ve Mülkiye Müfettişi Ahmet Hasip Koylan’ın raporu (1939 ?), Maliye müfettişi Burhan Ulutan'ın raporu (1947), 27 Mayısçıların raporu (1961) izledi. Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-5 1961 darbecilerinin Kürt meselesini çözmek için oluşturdukları Doğu Grubu’nun gizli raporundaki asimilasyon önerileri âdeta 1925 tarihli Şark Islahat Planı’ndaki önerilerin kopyasıydı. Ancak, 1925 raporundaki Kürt teriminin yerini 1961’de ‘kendini Kürt sananlar’ terimi almıştı Parti çok ama zihniyet tek Talepleri ister kültürel olsun, ister siyasi, ister idari olsun ister dinsel olsun, devletten tek tip tepki gören, bu tepki de baskı, zulüm, yıldırma, silah, bomba, hatta zehirli gaz gibi sert yöntemler olan Kürtler, 1946’da ‘Çok Partili’ yaşama geçildiğinde sindirilmiş durumdaydılar. 14 Mayıs 1950’de yapılan tarihî seçimlerde bazı Kürt toplum liderleri Demokrat Parti (DP) listelerinden aday olurken, Kürtlerin büyük bir bölümü oylarını ilk kez CHP’ye değil, DP’ye verdiler. Bunun altında yatan en önemli neden CHP’nin 1945’te uygulamaya çalıştığı ancak başarısız olduğu Toprak Reformu idi. Ancak CHP ile Kürt feodalleri arasındaki ittifak 1957’ye kadar sürdü.  

DİCLE ÖĞRENCİ YURDU

• Türkiye’nin modernleşmesiyle uyumlu olarak Kürt eşrafının da giderek burjuvalaşması sürecinde, bu ailelerin çocukları eğitim için İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlere gelmeye başladılar. Bu gençler için Doğu ve Güneydoğu illerinin özel idare ve belediyelerinin yardımlarıyla kurulan Dicle Talebe Yurdu, ‘Kürtlük bilinci’nin yeniden tanımlanmasında önemli rol oynadı. 15 günde bir çıkan Dicle Kaynağı adlı yayında ‘Doğu Sorunu’ terimi kullanıp, jandarma ve vergi toplayan tahsildarlardan şikâyet ediliyor, baskılar ve yasa dışı uygulamalara karşı çıkılıyordu ama eski isyankârlık yoktu. Nitekim dergi uzun süre yaşayamadı. Buna karşılık Suriye, Lübnan ve Irak Kürtleri arasında solcu ve Kürt milliyetçisi şairlerin şiirleri ki bunların başında Cigerxwin geliyordu, sınırları aşıp Türkiye Kürtlerinden aydın ve din hocaları arasında elden ele dolaşıyordu. Kürt tarihi, uygarlığı ve edebiyatı dünyaya, komşu halklara ve Kürtlerin daha çok kentli kitlelerine ulaştırıldı. Özetle ‘etnik kimlik bilinci’ artık bir avuç Kürt milliyetçisinin özel alanı olmaktan çıkmıştı.

BARZANİ’NİN DÖNÜŞÜ

• Bu dönemde yaşanan ve Kürt milliyetçiliğini radikalleştiren iki önemli olayı, 13 Temmuz 2007 tarihli ‘Kımıl olayından 49’lar davasına’ başlıklı yazımda uzunca anlatmıştım ancak okumayanlar için kısaca özetlemek istiyorum. 14 Temmuz 1958’de Irak Kralı Faysal, General Abdülkerim Kasım tarafından kanlı bir darbeyle tahttan indirildikten sonra cumhuriyet ilan eden generalin ilk işi, İran’da kurulan Mahabad Cumhuriyeti’nin önderlerinden olup 1947’den beri sürgünde olan Molla Mustafa Barzani’yi Bağdat’a davet etmek ve Kürtlere Kerkük’ün de içinde olduğu bir otonom bölge sözü vermek olmuştu. 1961’da Molla Mustafa Barzani’nin Irak yönetimiyle savaşa girmesi ve Irak ordusunun yenilgisi İran, Irak, Suriye ve Türkiye Kürtlerinde yeni umutların yeşermesine neden oldu. 

49’LAR OLAYI

• Bu durum Menderes Hükümeti’ni tedirgin etmişti. 14 Temmuz 1959’da Kerkük’te bir grup Türkmen’in Irak ordusunca katledilmesine misillime olarak, MİT’in (o zaman MAH) önerisiyle bin ila iki bin 500 kişilik bir Kürt grubunun ‘tenkil’ edilmesi fikriyle başlayan ‘beyin fırtınası’ sonucu 49 Kürt aydın idam cezası ile mahkemeye verildi. 49’ların davası sürerken 27 Mayıs 1960 darbesi gerçekleşti. Sanıklar demokratikleşme vaadiyle iktidara gelen darbecilerin kendilerini salıvereceğini umarken yanıldıklarını kısa sürede anladılar. Gerçi tutuklulukları bir süre sonra kaldırıldı ama, 49’lar ancak 1965’te zaman aşımından paçayı kurtarabildiler.  

SİVAS KAMPI

• 27 Mayısçıların Kürt meselesine buldukları çare ise 1 Haziran 1960’ta bölgelerinde etkili olan toprak ağalarından, aşiret reislerinden, şeyhlerinden ve Kürt milliyetçisi olduğundan şüphelenilen 485 kişinin Sivas-Kabakyazı’da açık arazide kurulan bir kampa kapatılmasıydı. Aralık ayında Sivas Kampı sakinlerinden 55 kişi, Antalya, İzmir, Burdur, Muğla, Afyon, Isparta, Manisa, Çorum ve Denizli’de zorunlu ikamete tabi tutuldular. İddialara göre bu 55 kişinin babaları 1919’da Erzurum ve Sivas kongrelerine davet edildikleri halde katılmayı ‘nazikçe’ (!) reddeden kişilerdi. Yine iddiaya göre, bu kişilerin cezalandırılmasını ihtilalin kudretli albayı Alparslan Türkeş istemiş, Kürt asıllı Cemal Gürsel ise daha yüksek olabilecek sayıyı 55’te tutmuştu. Ekim 1963’te çıkarılan genel afla olay kapanmıştı ama, devletle Kürtlerin arası bir kez daha açılmıştı. (Bu dönemde coğrafi ve yerleşim yeri isimlerinin Türkçeleştirilmesi de tüy dikmişti.)

23’LER DAVASI

• 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihlerinde Talat Aydemir ve arkadaşlarının başarısız darbe girişimlerinden sonra ülkedeki tüm ‘aşırı uçların törpülenmesi’ politikası uyarınca, 1963 yılında, Kürt milliyetçileriyle kişisel ilişkisi olan Hamewendi adlı Arap emlakçinin üzerinde adı bulunan Musa Anter’le ilişkide olan 23 Kürt, ‘Müstakil bir Kürdistan Devleti’ kurma yolunda faaliyette bulunmak suçuyla tutuklanmışlardı. Tutuklular 1964’te salındı, dava çok sonra sonuçlandı ancak ağır cezalandırma olmadı. Bu 23 kişi, Talat Aydemir ve ekibiyle aynı hapishaneye konulmuştu. İddialara göre darbeci subayların çoğu iyi eğitimli olduğu halde Kürt sorunu ile ilgili bilgili değillerdi, ancak Talat Aydemir, Kürtlerin ‘Ey Raqip’ adlı milli marşlarını söylerken koğuşa girmiş, marşı duyunca hazır ola geçmişti. 

SOL VE KÜRTLER

• Musa Anter, Yaşar Kaya, Medet Serhat, Naci Kutlay, Kemal Burkay, Methi Zena, Tarık Ziya Ekinci ve Canip Yıldırım’ın başını çektiği bir grup Kürt aydını ise 13 Şubat 1961 tarihinde 12 sendikacı tarafından kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) katıldılar. Bu grubun oluşturduğu ‘Doğulular’ kanadının etkisiyle, TİP literatüründeki adıyla ‘Doğu Meselesi’ Türkiye’nin gündemine taşındı. İlk kez Genel Başkan Mehmet Ali Aybar’ın, 1963’te Gaziantep’te yapılan Genel Yönetim Kurulu’ndaki açış konuşması ile getirilen ‘Doğu Meselesi’ 1966’da Malatya Kongresi’nde parti kararlarına girdi. Buna paralel olarak yayın hayatında da Kürtlerin sesi duyulmaya başlamıştı. Ancak Medet Serhat’ın 1963’te çıkardığı Deng dergisi ancak üç sayı yayımlanabildi. 1966’da yayımlanan Roja Newe (Yeni Akış) ve Dicle-Fırat gibi dergiler de çok dayanamadı. Halbuki bunlar Kürtçe şiirlere ve radikal olmayan fikir yazılarına yer veriyorlardı. TİP çizgisine yakın Sosyal Adalet ve Ant, Milli Demokratik Devrim (MDD) çizgisindeki Türk Solu gibi dergilerde Kürt aydınları seslerini duyurmaya başlamışlardı. Mısır’daki Cemal Abdülnassır hareketinden esinlenen devrimci çizgideki Yön dergisinde Kürt Meselesi ‘Doğu Sorunu’ olarak dile getiriliyordu ama bu sorunun hallini ‘devrimin arkasına’ koyuyordu. Atatürk dönemi aydınlarından Ahmet Hamdi Başar’ın liberal eğilimli Barış Dünyası’nda da Kürtlerin kültürel haklarına yer veriliyordu. Yön’de yazan Dr. Sait Kırmızıtoprak’la Barış Dünyası’nda yazan Musa Anter arasındaki polemikler Kürtleri çok heyecanlandırıyordu. Kürt edebiyatının baş eseri Mem û Zin’in Mehmet Emin Bozarslan tarafından Latin alfabesiyle yeniden yayımlanması da bu dönemde oldu. 

DOĞU MİTİNGLERİ 

• ‘Doğu meselesi’ni kamuoyuna mal etmek için, T-KDP’li muhafazakârlarla ve TİP’li solcular elbirliği yaptılar ve 1967’de çeşitli il ve ilçelerde ‘Doğu Mitingleri’ düzenlendiler. Mitinglerde, Doğu’nun ihmal edilmişliği, jandarma ve polis baskısı, fırsat eşitliğinin olmayışı gibi konular işleniyordu. TİP’i pasif bularak ayrılan Kürt gençlerinin kurduğu Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO), ile Dev-Genç ve Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) gibi Marksist örgütlerde sol söylemlerle Kürt milliyetçisi söylemler el ele gidiyordu. Bu oluşumlara, Kürt feodallerinin, ağalarının, Cumhuriyet döneminin sürgünlerinin çocukları da katılınca rejimin muhafızlarında alarm zilleri çalmaya başladı.  

TÜRKİYE KDP’Sİ 

• DP ve 27 Mayısçıların dışlayıcı politikalarının yarattığı hayal kırıklığı içinde yeni arayışlara giren dinsel-muhafazakâr eğilimli Kürtler ve küçük bir aydın grubu ise 1965’te Barzani’nin etkisiyle illegal olarak Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’ni (T-KDP) kurdular. Partiyi kuranlar 1925’te Şeyh Said’in yardımcısı olan Liceli Fehmiye Bilal’ın etkisindeki kişilerdi. İlk başkan Faik Bucak’ın Urfa’da bir eşkıya tarafından öldürülmesi üzerine yerini Sait Elçi aldı. (Kürtler bu olayın arkasında Türk istihbaratının olduğunu düşündüler.) Partinin Kürt kimliğinin kabullenmesi ve kültürel haklarla yetinen ılımlı yapısı bazı Kürt aşiret reislerini etkilemişti. T-KDP legal siyasette, Kürt asıllı Yusuf Azizoğlu’nun içinde bulunduğu Yeni Türkiye Partisi’ni (YTP) destekliyordu. 

‘BALYOZ HAREKATI’

• 12 Mart 1971’de askerlerimizin adet olduğu üzere siyasete müdahalesi gerçekleştiğinde T-KDP illegal olduğu için sadece üyelerinin yargılanması ile cezalandırıldı ama ‘Doğu Meselesi’ TİP’in sonunu getirdi. Mahkemenin TİP’i ‘oybirliği’ ile kapatan 20 Temmuz 1971 tarihli gerekçeli kararında, “okuryazar olan belki de olmayan fakat çevresinde geçen olaylar üzerinde ortalama bilgisi bulunan kişilerce, anayasal vatandaşlık haklarından anlayacağı, anayasada Kürt vatandaşlara tanınan hakların dışında kalan konulara ilişkin bir takım özlem ve istekler olabileceği” gibi ilginç bir endişe yer alıyordu. Kapatma kararından sonra TİP liderleri 15 yıla kadar değişen hapis cezalarına çarptırıldılar. Bir kez daha anlaşılmıştı ki, devletin en mutedil biçime de olsa Kürt meselesinin dile getirilmesine tahammülü yoktu!  

KÜRTLER RADİKALLEŞİYOR

• TİP’in ve ardından DDKO’nun kapatılmasıyla siyasi taleplerini dile getirecek platformları kalmayan solcu Kürtler, ister istemez, muhafazakârlar gibi gözlerini Kuzey Irak’a çevirdiler. Zaten iki taraf arasındaki ilişkiler, kaçakçılık ve akraba ziyareti gibi nedenlerle aralıksız sürmüştü. Türkiyeli Kürtler 1971-1972’de Mustafa Barzani önderliğindeki Kürtlere şeker, lastik ayakkabı, çay ve elbise gibi eşya yardımında bulunuyorlar, karşılığında da ‘ideolojik takviye’ alıyorlardı. Bu durum devletin gözünden kaçmadı ve Şırnak ve Silopi yöresindeki DDKO’lu gençler Diyarbakır ve Siirt İlleri Sıkı Yönetim Mahkemelerinde, ‘Irak KDP’sinin (I-KDP) uzantısı T-KDP sanıkları’ olarak ağır cezalara çarptırıldılar. (Şerafettin Elçi de bunlardan biriydi.) 1973’te iktidara gelen CHP’li Bülent Ecevit seçim kampanyasında ‘Doğu’nun sorunlarını çözme’ sözü vermişti ama bir süre sonra bundan vazgeçti. Hem legal siyasi partilerden, hem ‘Türk solundan umudunu kesen Kürtler, 1974’te I-KDP’nin ve Barzani’nin Irak’taki ayrıcalıklı konumunu kaybetmesi üzerine sol ile milliyetçiliğin karışımı radikal bir söyleme kaydılar. Cezaevinden çıkan Mümtaz Kotan ve arkadaşları Rızgari dergisini Kemal Burkay ve arkadaşları Özgürlük Yolu dergisini çıkardılar. Ayrıca DDKD, KAWA, KIP, KUK gibi ona yakın örgüt ortaya çıktı. İleride ülkeye büyük bir fatura çıkaracak olan Partiya Karkerên Kürdistan (PKK) ise 1978 yılında kuruldu. Bu kesimler, 11 Eylül 1980 askeri darbesinde ilk tutuklananlar arasındaydı. Bir bölümü çok ağır cezalara çarptırıldı, bir bölümü çatışmalarda, faili meçhullerde öldürüldü. Diyarbakır Cezaevi’nde en ağır işkencelerle geçen yıllardan sonra artık, solculuk, sağcılık gibi siyasi kavramlar değil, ‘Kürtlük’ gibi etnik kavram ağırlık kazanmaya başlamıştı. Bunun ne anlama geldiğini 1984’ten itibaren ülkece anlayacaktık... Ek Kaynakça: Naci Kutlay, 21. Yüzyıla Girerken Kürtler, Peri Yayınları, 2002; Tarık Ziya Ekinci, Vatandaşlık Açısından Kürt Sorunu Ve Bir Çözüm Önerisi, Kuyerel Yayınları, 1997; Kemal Kirişçi&Gareth M. Winrow, Kürt Sorunu, Kökeni ve Gelişimi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1997. 

DOĞU GRUBU’NUN ‘YAPILACAKLAR’ LİSTESİ 

• Rıdvan Akar ve Can Dündar, ‘Karaoğlan’ belgeselini hazırlarken, Bülent Ecevit’in kişisel arşivinde 27 Mayısçıların Kürt raporunu bulmuştu. DPT bünyesinde kurulan ‘Doğu Grubu’nun MAH (MİT) Genelkurmay, Emniyet gibi kurumlardan, bölgede çalışmış ve çalışmakta olan idareci ve siyasetçilerden elde ettiği bilgilerden oluşan bir raporda, ‘bölgenin, kendilerini Kürt sananlar lehindeki nüfus yapısını Türk lehine çevirmek için’ ‘kendini Kürt sananların’ Türklerin yoğun olduğu bölgelere iskanı, bölgede ‘kız ve erkek misyonerlerin yetiştirilmesi’, mahalli radyolarda Türkçe güfteli mahalli havaların çalınması ve propaganda uzmanlarının hazırladığı bölgesel programların yayınlanması, ‘kendini Kürt sananlara ırk bakımından, Türk siyasi düzeninin kendi menfaatleri bakımından en elverişli, en emin ve en çok imkân sağlayan düzen olduğunun telkin edilmesi’, ‘dünya entelektüel muhitine Türkiye’de bir Kürt meselesinin mevcut olmadığının anlatılması’, ‘bir Türkoloji Enstitüsü kurularak kendini Kürt sananların menşelerinin Türk olduğunun ispat olunarak yayınlanması’, ‘İslam Ansiklopedisi ile Rus alim ve politikacısı Minorski’nin kendini Kürt sananların İran kökenli olduğu yazısı ile Lozan’da delegelere kabul ettirilen, ‘kendilerini Kürt sananların dağlı Türkler olup, Turan kökenli oldukları tezlerinin derhal tashih’ edilmesi’ gibi her biri bir ‘fars’ konusu olacak öneriler vardı. (Ayrıntılı bilgi için: Can Dündar, ‘Tarihi bir arşivin kapıları ilk kez açılıyor”, http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=5968) 

KÜRT CEMAL NASIL KEŞANLI ALİ OLDU

• Yazımızı edebiyattaki ‘atraksiyonlarla’ bitirelim. Dersim Kürt isyanlarını anlatan Memo ve Cemo‘nun yazarı Kemal Bilbaşar bu romanlarda olan biteni bir güzel anlatır ama şöyle rahatça Kürt diyemez. Fakat edebiyattaki gizli sansürün en ilginç örneği 1960’lı yılların kült tiyatro eseri Keşanlı Ali Destanı‘dır. Hem yazarı Haldun Taner tiyatro yazarlığında hem de Türk epik tiyatrosunda çok önemli bir yere sahip olan bu eser, mekânı, konusu, karakterleri ve diliyle tam bir Kürt hikâyesi olduğu halde, gizli bir Türkleştirme operasyonuna uğramış ve seyircilerin karşısına Trakya’nın güzel kasabası Keşan’ın destanı olarak çıkmıştır. Gazeteci Mehmed Kemal (Kurşunlu), Mayıs 1982’de Cumhuriyet‘te yayımlanan “Türkiye’nin Kalbi Ankara” konulu yazı dizisinin bir bölümünde Kürt bağlantısını şöyle anlatır: “Kürt Cemali, Altındağ ve Atıfbey’de çok sevildiğinden tutuluyor, ağıtlar yakılıyor. O günlerin akşam gazeteleri Cemali’nin öldürülüşünü ballandıra ballandıra yazıyorlar. Öyle ki Haldun Taner’in dikkatini çekiyor. Bir gün Haldun Taner bana çıkageldi. Şu Kürt Cemali nerelerde geçti, aslı ne öğrenmek istiyorum’ dedi. Haldun’u Altındağ ve Atıfbey’in çocuğu Avukat Şefik Günder ve Atıfbeyli Tahsin Yaman’la tanıştırdık. Öğrendi, inceledi, bu olaydan Keşanlı Ali Destanı doğdu.” Mehmed Kemal’in açıklamalarından sonra gerçeği açıklamak zorunda kalan Haldun Taner ise 1984’te eserinin 4. basımına yazdığı Önsöz’de hikâyenin Altındağ kısmını doğruladıktan sonra şöyle diyor: “Konu ne kadar bizdense, oyunu üslubu da o kadar bizden olsun istiyordum.” Böylece Türkleştirme operasyonunun nedeni öğreniyoruz: Yazar hikâyenin bizden olmasını istemiştir. Bizden olması için de kırk yıllık Altındağlı Kürt Cemali’nin Keşanlı Ali’ye döndürülmesi gerekmiştir!

KÜRT ÇEVRELERİNİ YAKLAŞIK 40 YILDIR MEŞGUL EDEN ‘İKİ SAİT OLAYI’ NEDİR

3-10 Eylül 1962 tarihinde, CHP’nin Türkçü kanadından Avni Doğan, Dünya Gazetesi‘nde “Barzanlı Olayının Altındaki Büyük Tehlike” adlı yazı dizisinde dikkatleri Kürtlere çekiyor, “Irak, İran, Türkiye toprakları üzerinde Kürt hükümeti kurmak artık bir düşünce olmaktan çıkmış, tehlike halini almış”  diyordu. Avni Doğan’ın bu yazılarına Dersim-Nazimiyeli Dr. Sait Kırmızıtoprak 14 Eylül 1962’de Yön dergisinde “Çanlar Kimin İçin Çalıyor?” başlıklı yazıyla cevap verdi. 49’lar Davası sanıklarından olan ve tıbbiyeyi tutuklu iken bitiren Dr. Sait yazıda, Kürt-Türk kardeşliğinin asimilasyon yoluyla değil, ulusların eşitliği temelinde gerçekleşmesini savunuyordu. O yıllarda CHP’yi ‘Atatürkçü-ilerici’, DP’yi ‘gerici-işbirlikçi’ olarak niteleyen Dr Sait, daha sonra TİP’in içinde, Milli Demokratik Devrimci (MDD) muhalefeti örgütlemiş ancak bir süre sonra, bir grup gençle birlikte Kürt (Kurmanci) dilini yerinde öğrenmek (Dersimli olduğu için Zazaca konuşuyordu) ve ‘mücadeleye katılmak’ için Ekim 1969’da Irak’a geçmişti. Altı ay kadar sonra Kürtler otonomiye kavuştular, bölgenin lideri Molla Mustafa Barzani Dr. Sait’in ‘solcu‘ olduğunu öğrenince soğuk davrandı, ama kendisine Zaho bölgesinde bir kamp yeri verdi. Oradaki bir barakayı hastaneye çevirerek kısa sürede halkın sevgisini kazanan Sait Kırmızıtoprak, Dr. Şivan adını ve doktor olarak popülaritesinin verdiği cesaretle Tde-KDP adıyla kendi partisini kurdu. Dr. Şivan’ın ana tezi, Kürt milliyetçiliğinin esas enerjisini ABD emperyalizmine değil, Türk milliyetçiliğine mücadeleye hasretmesi gerekliliğiydi. Yani sol söylemden radikal bir kopuş ve pragmatik bir yöneliş söz konusuydu. Parti bir süre sonra I-KDP tabanına yöneldi. Aynı zamanda Barzani’nin adını kullanarak Türkiye’de de örgütlenme çalışmasına başladı. Bu cüretkâr tutum, hem T-KDP’yi hem de Barzani’yi rahatsız etti.

SAİT ELÇİ IRAK’A GİDİYOR

Hal böyleyken, Türkiye’de 12 Mart 1971 darbesi oldu, kovuşturmadan kaçan T-KDP lideri Sait Elçi, Irak’a gitti. Bir süre sonra Elçi’nin cesedi bulundu. Öldürenin Dr. Şivan olduğu söylendi. Olaydan iki ay sonra, T-KDP’nin isteğiyle Molla Barzani‘nin adamları Dr. Şivan’ı ve iki adamını tutukladılar ve zindana koydular. İddialara göre burada zincire bağlı şekilde dört ay tutulan Dr. Şivan’ın, yargılanma, Barzani’yle görüşme ve ailesiyle görüşme talepleri reddedildi ve 26 Kasım 1971’de iki adamıyla kurşuna dizilerek öldürüldü. O günden beri, ‘İki Sait Olayı’ ya da ‘Saitler Olayı’ adıyla anılan bu olay Kürt çevrelerini çok meşgul etti. Herkesin bir fikri vardı ama olayın üstündeki sır perdesi hâlâ kalkmadı. Bazı kişiler Sait Elçi’yi Türk istihbaratının öldürdüğünü söylediler. Çünkü Sait Elçi önemli bir Kürt lideriydi ve Elçi’nin öldürülmesinin T-KDP ve Barzani tarafından Dr. Şivan’a yıkılması sonucu her iki Sait’ten de kurtulmak mümkün olmuştu. Bunun bir versiyonu da, Kerkük meselesi yüzünden birbirine ihtiyacı olan Irak istihbaratı (başında İlyas Barzani vardı) ile Türk istihbaratının karşılıklı olarak birbirine ‘jest’ yaptığıydı. Saitlerin öldürülmesi Türkiye’yi, bunun karşılığında Kerkük olaylarında elinin serbest bırakılması Barzani’nin işine gelmişti. Bazı kişilere göre, olay tamamen Barzani’nin siyasi komplosuydu, çünkü iki Sait de ilerde Barzani’nin rakibi olabilirdi. Bazı çevrelere göre ise cinayeti hırslı ve pragmatik bir kişiliği olan Dr. Şivan işlemişti. Çünkü Barzani Mardin, Hakkari, Siirt’te örgütlenme işini Elçi’nin T-KDP’sine bırakmıştı. Bu da Dr. Şivan’ı kızdırmıştı. Siyasi idam hükmü anlamına gelen bu karara boyun eğmek yerine Sait Elçi’yi öldürmüştü (veya bu işi yapması için Barzani tarafından kışkırtılmıştı), sonunda da hak ettiğini bulmuştu. Görüldüğü gibi, senaryoların sonu yok. Ancak hepsinde Barzani’nin olumsuz bir rolle yer aldığı görülüyor. Bu durum, bize bugün de Barzani-Talabani ilişkisinde olduğu gibi ideolojik olmaktan ziyade, yapısal sorunların Kürt siyasetini hegemonyası altına aldığını düşündürüyor. Barzani’nin ‘aşiret reisi’ diye küçümsenmesi ile Talabani’nin ‘modern’ kimliğinin öne çıkarılması bunun bir tezahürü olsa gerek.  (Farklı yorumlara örnek olarak: Hüseyin Akar, Dr. Şivan ve Barzani Kürt Liderliği, Ankara 2006 ve Sait Aydoğmuş, ‘Yakın Tarihimizde İki Sait Olayı’, www.kurdinfo.com/portre/s_aydogmus_Saitler_olayi.pdf) Osmanlı’dan bugüne Kürtler ve Devlet-6 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, PKK’nın 1984’te Şemdinli ve Eruh baskınlarıyla başlayan süreci 29. Kürt İsyanı olarak adlandırmıştı. Halbuki, 1921 Koçgiri, 1925 Şeyh Said ve 1939 Ağrı isyanları dışındakiler, devletin Kürtlere yönelik ‘tedip’, ‘tenkil’ ve ‘harekât’larıydı. 

‘29. KÜRT İSYANI’ MI? 

1993’te Süleyman Demirel’in ifşa ettiğine göre, bir gün Cumhurbaşkanı Turgut Özal, kendisine gizli bir yazı göndermiş ve şöyle demişti: “Sorunlu bölgeler, köyler ve dağlık bölgelerdeki mezralardan başlamak üzere bölge kademeli olarak boşaltılmalıdır. En fazla 150-200.000 kişi arasında olduğu tahmin edilen PKK destekçilerinin ülkenin Batı bölgelerine dikkatli bir şekilde yerleştirilmesinden sonra, PKK’nın lojistik desteği kesilecek, göç ettirilenlerin de yaşam standartları yükselecek. Bu gruba iş vermede öncelik tanımak lazım. Dağlık bölgelerin boşaltılması ile terörist örgüt izole olacak. Güvenlik güçleri derhal harekete geçmeli ve bu bölgeleri kontrol altına almalı. Bu kişilerin bölgeye dönüşlerinin önlenmesi için, bölgeye büyük barajların yapılması bir diğer alternatiftir…” deniyordu. (Turkish Daily News&Turkish Probe, 16 Kasım 1993) Zamanın Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, köylerin boşaltılması kararını doğrulamış ve bunu PKK’ya karşı bir askeri strateji olarak tanımlamıştı. (Reuters, 30 Temmuz 1994) Anlaşılan ‘pragmatik’ Özal, Osmanlı’dan beri her başı sıkışan yöneticimizin başvurduğu tehcirde büyük hikmet görmüştü. Hele de, bu kişilere gittikleri yerlerde belli avantajlar sağlanırsa, entegrasyon (hadi olmadı asimilasyon) mümkün olamaz mıydı? Olurdu belki ama, bakın neler oldu. 

NEO HAMİDİYELER

1984'te PKK'nın Şemdinli ve Eruh baskınlarından sonra, devlet Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki köyleri önce ‘güvenilir’ ve ‘güvenilmez’ diye ikiye ayrılmıştı. (İkibine Doğru, 13-19 Aralık 1987) ‘Güvenilir’ köyler, Abdülhamit’in Hamidiye Alayları’na asker veren aşiretlerdi. (Bu aşiretlerin mensupları, 1950'li yıllara kadar eşleri aracılığıyla devletten maaşlarını almaya devam etmişlerdi. Bir okurumun söylediğine göre bunlar arasında Şeyh Said İsyanı’nı planlayan Azadi örgütünün başı olduğu için idam edilen Cibranlı Halit Bey’in eşi de vardı.) İlk korucular, Beytüşşebaplı Jirki Aşireti’nden seçildi. Aşiret reisi Tahir Adıyaman, bir savcıyı ve yedi askeri öldürmekten dolayı idam istemiyle yargılanırken devletle koruculuk anlaşması yaptı ve aşiretine mensup 336 cinayet sanığıyla birlikte takipten kurtuldu. Onu diğer ‘Hamidiye aşiretleri’ izledi. 4 Nisan 1985’te 3175 sayılı Köy Kanunu’na yapılan bir ekleme ile 57 bin korucuya asgari ücretten maaş bağlandı, bunlara daha sonra 12 bin civarında da ‘gönüllü korucu’ eklendi. 

ZORUNLU GÖÇ BAŞLIYOR

‘Güvenilmez’ aşiretler ise bazen açık şiddet, bazen tehdit, bazen yıldırma, bazen de ikna yoluyla köylerinden çıkarıldılar ve önce Batman, Diyarbakır, Hakkâri, Şanlıurfa ve Van gibi en yakın şehir merkezlerine göç ettiler. Bazıları OHAL dışında kalan Adana, Gaziantep, Kahramanmaraş ve Mersin’e göçtüler. Daha gözü kara olanlar Ankara, Antalya, Bursa, İstanbul ve İzmir’de şanslarını denediler. Devletin en son araştırmasına göre zorunlu göç mağdurlarının sayısı 953.680 ila 1.201.200 arasına idi. (Ayrıntılı bilgi için Dilek Kurban’ın 31.12.2006 ve 7.1.2007 tarihli Radikal 2’lerdeki yazılarına bakılabilir.) Bu gariban nüfus, hem şehirlerin çeperlerinde, hem de merkezlerdeki çöküntü bölgelerinde, onlardan gayri kimsenin razı olmayacağı, mutfağı ve banyosu olmayan, yarı harabe konutlarda, naylon çadırlarda, bidon evlerde 9-10 kişi sığışarak yaşamaya çalıştılar. Bu ‘zorunlu göçmenler’ hayata tutunmak için meşru, gayri meşru bulabildikleri her işte bütün fertleriyle çalışmak zorunda kaldılar. Çocuklarını okula gönderemediler. Zaten onları kabul edecek okul bulmaları da zordu. Hal böyleyken, hastalıklar, bunalımlar, intiharlar, şiddete başvurmalar, suça karışmalar hiç şaşırtıcı değildi. Zorunlu göçün bir diğer sonucu, radikal milliyetçiliğin artık Türkiye’nin her köşesine yayılması oldu.

GERİ DÖNEBİLDİLER Mİ? 

Türkiye uzun bir süre problemi reddetti. 2002 yılında BM Yerinden Edilmiş Kişiler Temsilcisi Francis Deng’in raporu üzerine ilk diyalog başladı. Avrupa Birliği bu sorunla 2003 yılında ilgilenmeye başladı. Peki devlet bu sorunu çözmek için ne yaptı? Dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun Haziran 2005’te yaptığı açıklamaya göre resmi rakam olan 355,803 kişiden 125,539’ü ‘güvenli’ biçimde köylerine dönmüştü. Ancak, 18 Kasım 2005’te durumu yerinde görmek isteyen İnsan Hakları Örgütü, Diyarbakır’ın Hazro ilçesinin Koçbaba köyüne bir ziyaret yaptı. Devlet listesine göre 27 hane, 278 kişi geri dönmüş iken, köyde 13 hane ve 69 kişi yaşıyordu. Yakındaki Çiftlibahçe’de ise hükümete göre 49 hane dönmüştü ve rakam doğruydu. Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Duru köyünde devletin listesine göre 207 hane ve 346 kişi varken, örgüt 10 hane buldu. Yine Lice’ye bağlı Dibek köyünde 16 hane değil, kimse yoktu. Bingöl’e bağlı Esmataş ve Kırık köyleri hiç boşaltılmamıştı ancak devletin listesinde geriye dönenler arasında sayılmışlardı. Bazı durumlarda köyler geri dönmüş olarak gösteriliyordu ancak köyü iskan edenler koruculardı. Bunun gibi daha nice örnek vardı. (Human Rights Watch (HRW) Report, 7 March 2005, Vol.17, No.2/D) 

ZARARLARI TAZMİN EDİLDİ Mİ?

Devletin uygun bulduğu terminoloji ile ‘Terörden doğan zararların giderilmesi için’ çıkarılan 5233 sayılı yasa, sadece ‘terör’ yüzünden zarar görenleri kapsadığı, buna karşılık yaygın şiddet yüzünden kaçmak zorunda kapsamadığı, giderilecek zararların ne olduğu tarif edilmediği, şikayetlerin iletileceği komisyonlar devletçe oluşturulduğu, izlenecek prosedür çok karmaşık olduğu, etkili bir temyiz mekanizması olmadığı için ve daha onlarca neden yüzünden yaralara merhem olmadı. TBMM raporuna göre, Temmuz 2005 itibariyle örneğin Diyarbakır’da yapılan 18.240 başvurudan sadece 369’u, Batman’da 5.847 başvurudan 328’i, Bingöl’de ise 14.105 başvurudan sadece 124’ü kabul edilmişti. Talepleri kabul edilenlere ödenen tazminatlar ise komik düzeydeydi. (Zarar Tespit Komisyonları’nın sorunları nasıl çözdüğünü (!) merak edenlere: Human Rights Watch 2006 Türkiye Raporu, hrw.org/turkish/backgrounder/2006/turkey1206/turkey1206tuweb.pdf). 

GÜVENLİKLERİ SAĞLANDI MI?

Ama geriye dönenleri bekleyen sadece yokluk, işsizlik, açlık değil, sayıları 70bine varan korucular da bekliyordu. Bunlar öyle bir gruptu ki, resmi rakamlara göre 1985-2006 tarihleri arasında 5.129 korucu çoğu terör, cinayet, kaçakçılık, ırza geçme gibi ağır suçlar işlemişti. (http://www2.tbmm.gov.tr/d22/7/7-6226c.pdf) Bir de her yıl onlarca kişinin canını alan kara mayınları sorunu vardı. Çünkü, Türkiye’nin sahip olduğu 3 milyon kara mayınından 920 bini sınır boylarındaki Ardahan, Batman, Diyarbakır, Doğubeyazıt, Gaziantep, Hakkari, İskenderun, Kağızman, Kars, Mardin, Şanlıurfa, Şırnak ve Van’da, sınır ili olmayan (acaba neden?) Tunceli ve Siirt’e yerleştirilmişti ve bunların temizlenmesi için somut bir adım atılmıyordu. (Landmine Monitor Report, 2005-Turkey. www.icbl.org) Daha pek çok dertleri olan bu insanlar büyük bir sabırla devletçe ve Türk halkı tarafından fark edilmeyi ve elbette sorunlarının çözülmesini bekliyorlar. İnsan sormadan edemiyor: Acaba PKK ile mücadeleye ayrılan 400 milyar, daha işin başında bölgenin ve ülkenin refahı için harcansaydı bütün bunları yaşar mıydık

‘VATANDAŞ TÜRKÇE KONUŞ!

’ Türkiye’de kaç Kürt yaşadığını tam olarak bilmiyoruz çünkü 1965 sayımından beri etnik kökene ve dile dair sorular sorulmuyor. Tahminler, toplam nüfusun yüzde 7’si ile 12’si arasında oldukları yönünde. Sayılarını bilmiyoruz ama Kürtlerin yıllarca gizli ya da açık Kürtçe konuşma yasağı ile boğuştuğunu biliyoruz. Bu yasakları delmeyi kafasına koyan Turgut Özal ne yazık ki, projelerini yaşama geçirme fırsatı bulamadan vefat etti. 1991’de DYP ve SHP’nin kurduğu koalisyon hükümeti, SHP içindeki HEP’lilerin etkisiyle, Kürt adına doğrudan değinmeden ‘Türkiye’de kendi kültürel kimliklerini ifade etme ve geliştirme durumunda olması gereken farklı etnik grupların’ varlığından söz ediyordu.

KÜRTÇE YEMİN KRİZİ

6 Kasım 1991’de, milletvekillerinin yemin töreni sırasında yaşanan Kürtçe yemin krizi, yedisi DEP’li, biri bağımsız, sekiz milletvekilinin ağır hapis cezalarına çarptırılmaları ile sonuçlandı. 1993’de Tansu Çiller, Kürtçe yayın ve eğitim konusunda olumlu düşündüğünü açıkladı, ancak partisindeki ve ordudaki sertlik yanlılarının muhalefeti yüzünden bundan vazgeçti. Alparslan Türkeş Kürtlerin büyük çoğunluğunun Türk soyundan olduğunu söylerken, köy korucu sistemine büyük destek veren Kürt aşiretleri de bu politikaya uyum göstermişler ve MHP’ye büyük ölçüde oy vermişlerdi. SHP ve CHP’nin tavrı ise Kürtlerin kültürel haklarını desteklemekle birlikte Türkçenin resmî dil ve bütün ülkede ortak eğitim dili kalması yönünde olmuştu. RP, Kürtleri İslam ümmetinin bir parçası gördükleri için konuya gayet sıcak yaklaşmıştı. ANAP ise, bazı Kürt kökenli milletvekillerinin zorlaması ile Kürtçe eğitim hakkı dahil, Kürtlerin kültürel hakları konusunda bazı girişimlerde bulunmuş ama nedense 1995’te Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki oyları ciddi bir gerilemeye uğramıştı. 

ANADİLE GEÇİT YOK

Şubat 1999’da PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından günümüze kadarki dönemde, Avrupa Birliği’nin zorlamaları ile bazı olumlu gelişmeler olmakla birlikte Türkiye ‘anadil’ konusunda son derece muhafazakâr davranmaya devam etti. Örneğin sadece bir bildirge olduğu için herhangi bir bağlayıcılığı olmayan BM Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi’ne (1992) konsensüs yoluyla katıldı ama bir ‘yorum beyanı’ ekledi. Aynı şekilde 1 Mart 1998’de yürürlüğe giren Bölgesel ya da Azınlık Dilleri Avrupa Şartı (1992) ile Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi’ni de (1995) imzalamadı. Türkiye’nin ancak 15 Ağustos 2000’de imzaladığı 1966 tarihli BM Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 27. Maddesi, "Etnik, dinsel veya dilsel azınlıkların bulunduğu bir devlette böyle bir azınlığa mensup bulunan kişilerin gurubun diğer üyeleriyle birlikte toplu olarak kendi kültürel haklarını kullanma, kendi dinlerinin gereği ibadeti etme ve uygulama veya kendi dillerini kullanma hakları engellenemez” dediği halde, Türkiye bunun gereklerini yerine getirmemekte direniyor. Üstelik şimdi bir de, ilkelerini sürekli çiğnediği BM’nin Güvenlik Konseyi üyesi oldu! 

GENEL BİR DEĞERLENDİRME

Altı gündür özetlemeye çalıştığım tarihçe, Kürtlerin kimliklerinin tanınmasıyla ilgili taleplerinin PKK ile başlamadığını, dolayısıyla, PKK’yı veya onun uzantısı sandığımız oluşumları yok sayarak veya yok ederek içine kısıldığımız kapandan kurtulamayacağımızı, aynı şekilde, her ne kadar, tarihsel ve güncel nedenlerle uluslar arası boyutları olsa da, sorunun köklerinin bu topraklarda, bizim tarihimizde olduğunu göstermiştir diye umuyorum. Bundan birkaç yıl öncesine kadar, Kürtler, haklı taleplerine meşruiyet sağlamak için Türk ulusçuluğunun doğuş anına gönderme yapıyorlardı. Milli Mücadele’de ‘Kürtler’ olarak yer aldıklarını, bunun karşılığında kendilerine bazı sözler verildiğini, ama bu sözlerin tutulmadığını söylüyorlardı. Bu iddialarında da büyük ölçüde haklıydılar. Ancak, Kürtlerin unuttuğu bir şey vardı. O da her milliyetçiliğin diğer milliyetçilikleri dışlayarak var olabileceğiydi. Öte yandan bu tarihçe, başından beri devletin sıkı sansürü altında yaşayan Türk tarafınca çok iyi bilinmediği için, Kürt taleplerinin PKK ile başladığını iddia eden resmi söylem genel olarak kabul görüyordu. Osmanlı’dan beri ‘millet-i hâkime’ olarak hüküm sürmeye alışmış Türklerin idrak etmesi gereken husus ise, eğer milliyetçilik denilen şey meşru ise Kürt milliyetçiliğinin de en az Türk milliyetçiliği kadar meşru olduğuydu. (Milliyetçilik hakkındaki düşüncelerimi ilerde yazacağım.) 1920’lerde, Wilson’un 14 İlkesi uyarınca ulus-devletini kurmayı başaramayan, ya da buna destek verilmeyen tek halk Kürt halkıydı. Ancak bunun çeşitli nedenleri vardı. Bilindiği gibi ulus-devlet kapitalist gelişmenin belli bir aşamasına tekabül ediyordu. Halbuki Kürtler o tarihte sosyo-ekonomik açıdan o aşamaya henüz gelmemişlerdi. Nitekim, erken dönem Kürt milliyetçiliğinin kanaat önderleri, Osmanlıcılık ile bağımsızlık arasında değişik bölünmeler yaşadılar. 

FARKLI EĞİLİMLER 

Örneğin Türklerle Kürtlerin din kardeşi olduğunu söyleyen Seyit Abdülkadir ve yandaşları Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı kalırken, bir grup Kürt seçkini Anadolu’daki direniş hareketine katıldılar. Ancak bunların da bir bölümü, Ermenilerin Anadolu’ya dönemeyeceği kesinleştikten sonra Türklerle kurdukları ittifakı gözden geçirdiler ve özerklik veya bağımsızlık için uğraşmaya başladılar. Ama bu süreçte, Cibranlı Halit Bey ve Bitlisli Yusuf Ziya Bey örneklerinde olduğu gibi, Hamidiye Alayları’na asker veren Sünni aşiretlerin mensupları, bir zamanlar ezdikleri ve zulmettikleri Alevi aşiretlerin desteğini alamadılar. Nitekim, Koçgiri, Alevi isyanı sayıldığı için Sünni Kürtlerin/Zazaların desteğini; Şeyh Said isyanı ise Alevi (Kızılbaş) Kürtlerin/Dersimlilerin desteğini sağlayamadı. Hiçbir zaman yürürlüğe girmeyen Sevr Antlaşması’nda öngörülen bağımsız bir Kürdistan uğruna Anadolu’da bağımsız bir Ermeni devletini bile kabul eden Şerif Paşa veya Kürt Teali Cemiyeti’ni kuran Bedirhaniler Batı’yla işbirliğine yöneldi. Bir ayağını İngilizlerde bir ayağını Türklerde tutan, hatta İngilizlere karşı Ankara ile askeri ittifaka bile yanaşan Şeyh Mahmud Berzenci veya 1922’de İranlılara yenildikten sonra Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan Batı İran’daki Şekak aşiretinin reisi Simko İsmail Ağa gibi unsurlar ise Kürt ulus-devletinden çok kendi feodal beyliklerini kurmayı hedefliyordu. 

HÜKMEN YENİK

Buna, İngilizlerin önceliğinin Arap coğrafyası olmasını, tarihi boyunca önceliği Hıristiyan azınlıkların hamiliğine vermiş olan Fransızların İngiltere’ye karşı güçlü bir Türkiye uğruna zaten pek ilgili olmadıkları bu Müslüman grubun kaderine ilgisiz kalmalarını, Sovyet Rusya’nın kaypak politikalarını eklersek, Birinci Dünya Savası sonrasında Kürtlerin neden Wilsoncu ‘kendi kaderini tayin hakkı’ndan yararlanamadığını/yararlandırılmadığını anlarız. Aslında bu değerlendirmeyi Kürtler de büyük ölçüde kabul etmişlerdi. Kürtlerin kabul edemediği, yeni kurulan devletin giderek katı bir Türkçülüğe yönelmesiydi. Buna tepkilerini esas olarak 1925 Şeyh Said ve 1930 Ağrı isyanlarıyla göstermişlerdi. Ancak, devletin Kürtlere tepkisi çok daha sert oldu. Modernleşme sürecine Kürtleri dahil edecek projeler geliştirmek yerine onları zorla asimile etmeyi, ezmeyi, hatta imha etmeyi tercih ettiler. Bu da doğal olarak aslında yeni rejime uyum sağlamaya hazır kesimlerin bile etnik kimliklerine, bölgelerine, aşiretlerine, mirlerine, şeyhlerine, seyitlerine daha çok bağlanmalarına neden oldu. 

SÖMÜRGECİLİK SONRASI

Tarihçesini anlatmayı ileriye bıraktığım 1937-1938 ‘Dersim Tedip Harekâtı’ndan sonra Kürt milliyetçiliği uzun süre sesini çıkaramadı. 1950’lerden itibaren, Türkiye’deki modernleşme ve görece demokratikleşme süreciyle uyumlu olarak Kürtler de kendilerini daha rahat ifade etmeye başladılar. Modernleşme sürecinin ivme kazandığı 1960’larda, ağırlıklı olarak öğrenci ve aydınlardan oluşan bir kesim, 1920’lerin, 1930’ların milliyetçi söylemlerini popüler bir tarzda da olsa yeniden canlandırmaya çalıştılar. Bu dönem, dünyada sömürgeciliğin tasfiye olduğu, eski ‘sömürge halkları’na ‘kendi kaderini tayin hakkı’nın tanındığı yıllardı. Kürtler sömürge halkı olmadığı için bu haktan yararlanamazlardı ama, ‘sömürge olmayan halklar’a tanınan azınlık haklarından yararlanabilirlerdi. Ancak bunu sağlayacak projeleri hem iç sorunları hem de devletin göz açtırmaması yüzünden geliştiremediler.

ÜÇÜNCÜ DENEME

1980’lerden itibaren, Kemalist ideoloji ile göbek bağını koparamamış Türk soluyla yolunu ayıran Kürt solu, Türk radikal solunun 1960 ve 1970’lerde savunduğu ‘ulusal demokratik devrim’ tezinden esinlenen, ‘Kürt ulusal demokratik devrimi’ teziyle gerilla mücadelesine yöneldi. Bu örgütlerin en güçlüsü PKK’ydı. PKK, uluslar arası hukukun ‘sömürge olmayan’ halklara tanıdığı azınlık haklarına (ve genel olarak üçüncü kuşak haklara) atıfta bulunularak ‘kendi kaderini tayin hakkı’ söylemini tekrar gündeme getirmeye kalkıştı. Meşruiyetini de şiddete dayanarak sağlamaya çalıştı. Bir süre sonra, uluslar arası arenada tanınmayı başardı. PKK, Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye tesliminden sonraki altı yılda şiddete ara verdiyse de, esas olarak devletin hiçbir adım atmamasından, tali olarak da ‘Irak ve İran faktörü’ yüzünden iki yıl önce silahlı mücadeleye tekrar döndü/döndürüldü. 

LEGAL SİYASETE İZİN YOK

PKK’nın hâlâ nihai şeklini almadığı görülen politikaları, legal Kürt partileri tarafından belli ölçülerde desteklenmekle birlikte bu partilerin PKK’dan farklılaşan yönleri de vardı. Ancak devlet bu farkları görmezden gelerek, legal Kürt partilerini sürekli siyasetin dışına itti. HEP, DEP, DEHAP, HADEP devletin uzlaşmaz tavrının kurbanı oldu ve kapandı/kapatıldı. Legal siyasi partilerin boşalttığı alanı da illegal örgütler doldurdu. Sıra DTP mi, göreceğiz. Eğer DTP’de ise, onun yerini neyin dolduracağını da hep birlikte göreceğiz. Peki, bu tehlikeli sarmaldan nasıl çıkabiliriz? Esas alanı tarih olan biri için, çözüm önerileri sunmaya kalkmak haddini aşmak olur. Üstelik bu konuda son günlerde Taraf’ta çok güzel yazılar yayımlandı. Örneğin 22 Ekim 2008’te yayımlanan Emekli Büyükelçi Akın Özçer’in ‘Türkiye terörle mücadelede ne kadar samimi’ başlıklı yazısını, hem Türk, hem de Kürt milliyetçilerinin tekrar tekrar okumasında büyük fayda var. 

NİYETİMİZ NE? 

Ama yazıda anlatılan ‘İspanyol modeli’nin başarılı olabilmesi için öncelikle her iki tarafın da, ‘aslında’ ne istediğine karar vermesi gerekiyor. Türk milliyetçiliği 85 yıldır ‘etkisiz hale getirmeyi başaramadığı’ bir başka milliyetçilikle sürekli çatışma halinde yaşamaya, hatta ülkesinin ortasından bölünmesine hazır mı? Yoksa diğer etnik, dinsel veya dilsel gruplarla birlikte, uluslar arası hukukun ve insan haklarının vardığı çağdaş düzeye uygun demokratik bir ülkede yaşamayı mı tercih eder? Aynı şekilde Kürt milliyetçiliği de karar vermeli. Kötülüğü, çirkinliği defalarca ispatlanmış 19. yüzyıl paradigmalarına sarılarak, büyük ihtimalle eleştirdiği Türk ulus devletine benzeyecek kendi ulus-devletini kurmak uğruna (ki kullandığı yöntemler bunu düşündürüyor), sonu belli olmayan kanlı bir savaşta hem kendi halkını hem Türk halkını yıkıma götürmeyi ahlaki buluyor mu? Yoksa daha kozmopolit, daha demokratik, daha gelişmiş bir ülkenin oluşturulmasına katkıda bulunarak, her iki halka da mutluluk vermeyi mi tercih eder? Eğer niyetler ikincilerse öncelikle karşılıklı silah bırakma, ardından, özgürlükleri, çoğulculuğu ve anayasal vatandaşlık anlayışını hedefleyen bir demokratikleşme paketiyle; Suriye, İran, Irak ve özellikle Irak’taki Kürdistan Bölge Yönetimi’yle sağlıklı ilişkileri hedefleyen bir dış politika anlayışıyla işe başlayabiliriz. Yok, birincilerse her iki tarafa da geçmiş ola… Yazarın Notu: Yazı dizisinin web sayfasına aktarımında bazı sorunlar yaşadık. Bunlar esas olarak her zaman olduğu gibi, gazete sayfasında çerçeve olarak verilen bölümlerin ana metne yedirilmesinin zorluğuyla ilgiliydi. Yani, çerçeve içinde verildiği zaman bağlam veya kronolojik açıdan sorun yaratmayan bazı bölümler, web nüshalarında ana yazıdan kopuk görünebiliyordu. Ancak, dizinin 4. yazısının web nüshasında ‘Şeyh Said İsyanı’nın mahiyeti neydi?’ başlıklı bölüm, isyanın anlatıldığı yerin hemen altına konabilecekken, yanlışlıkla Ağrı İsyanı ve Dersim’le ile ilgili bölümün altına yazılmıştı. Nedenini çözemediğimiz bir teknik engel yüzünden bu karışıklığı web sayfamızda hala düzeltemedik. Kronolojik olarak dönemle ilgili olmayan Rıza Nur-Ziya Gökalp çerçevesi de yukarıda anlattığım ‘çerçeve’ sorunlarına bir örnekti. Bunlar ve farkına varmamış olabileceğim başka hatalar için özür diliyorum. 

Taraf / AYŞE HÜR - Istanbul - 23.10.2008