24 Mayıs 2018 Perşembe

Türkiye Borç Krizine Doğru

Alp ALTINÖRS
Dolar kuru kontrol edilemeyen bir şekilde yükseliyor. Türk Lirası dünyanın neredeyse tüm para birimleri karşısında (örneğin, Suriye Lirası dahil!) değer kaybediyor. Ekonomik çöküş, ilk sinyalini bir mali kriz biçiminde veriyor. Dolar kurunun önlenemeyen bir yükselişle 5 TL'ye yaklaşmasıyla birlikte Türkiye bir borç krizine sürükleniyor. Dolar cinsinden alınan borçların ödenemeyeceği bir sürece doğru gidiliyor. Kredi bulmak, borç almak hem çok daha güç, hem de maliyetli artık. Sermaye maliyetleri yükseliyor. Bu krizin reel üretim alanına yansımaması imkansızdır.
WASHINGTON-LONDRA RÜZGARIYLA GELEN ÖYLE GİDER
2001 ekonomik krizinin ardından, Washington ve Londra'nın, özellikle de mali sermaye çevrelerinin onayı ve ittirmesiyle iktidara gelen Recep Tayyip Erdoğan ve AKP bu kez tam tersi bir rüzgarla karşı karşıya. 2002-2013 döneminde yoğun yabancı sermaye girişleri ile sermaye maliyetinin ucuzlaması, Merkez Bankası faiz oranlarını %50'lerden %6.5'a kadar düşürmüştü. Bu düşük maliyet, Erdoğan'ın dolaysız temsilcisi olduğu orta burjuva katmanın (MÜSİAD ve bir aşamaya kadar da TUSKON) ekonomik çıkarlarını yansıtıyordu. Konya-Kayseri sermayesi büyümek istiyordu. TÜSİAD'a yetişmek ve geçmek, tekelleşmek, emperyalist sermayeye entegre olmak istiyordu. En vahşi yöntemlerle sömürdüler, doğa katliamları yaptılar, semirdiler, palazlandılar. Eski mücahitler, müteahhit oldu. İnşaatlar, yollar, köprüler onlar içindi, devlet ihalelerinden onlar yararlandı. Nihayet yerli ve milli (!) silah sanayii bu gruplara tahsis edildi. Ne var ki, Erdoğan sadece onları besleyemezdi. Bütün kaynakları onlara akıtamazdı. Onları beslerken, TÜSİAD'ı da misliyle beslemek ve büyütmek zorundaydı. Ve tabii ki Türkiye'nin ürettiği değerlerin aslan payını İngiliz ve Amerikan mali sermayesine sunmak zorundaydı. Dolayısıyla Erdoğan “kendi” orta burjuvazisini semirtirken, “Batıcı” tekelleri de iki üç misli semirtmek zorunda kaldı. Aradaki uçurum kapanmadı. Bu dönem işçi sınıfının omzundaki sömürü boyunduruğunun katmerleştiği, yeni çalışma yasasıyla taşeronlaşmanın teşvik edildiği, sendikaların altının boşaltıldığı, özelleştirmelerle kamu varlıklarının peşkeş çekildiği, TÜSİAD'ın, TOBB'un her istediğinin yasa olduğu dönemdir. Birlikte sömürmüş, birlikte yağmalamışlardır.
2008 küresel ekonomik krizinin ardından ABD, ekonomisini kurtarmak için karşılıksız dolar basmaya başladı. Doların değeri düştü. Ancak ucuz dolarların ABD'ye girişi engellenerek (böylece ABD'de enflasyon yükselmedi) bunlar özellikle dünya piyasasına salındı. Ucuz dolarlar Amerika'nın mali-ekonomik sömürgelerinde, keza Çin, Hindistan gibi ülkelerde adeta kapışıldı. Ne var ki, Çin, Hindistan, Güney Kore gibi ülkeler ucuz dolara dayanarak 21. yüzyılın sanayi yapılanmasına stratejik yatırımlar yaparken, AKP iktidarı Türkiye'de ithalatı teşvik etti. Nasılsa ucuza dışarıdan alınabilirken, aynısını üretmeye ne gerek vardı! Dahası AKP kaynak bolluğunu özellikle inşaat sektörüne yönlendirerek, mega inşaat projeleriyle kaynakları betona gömdü. Yapılan yol, köprü inşaat projeleri yeniden üretim sağlamadığı gibi, büyük bir konut balonunun oluşumuna da yol açtı. AKP çevresini çürüttü. Türkiye ekonomisi beton-rant temelinde gerçek üretimden (özellikle de teknoloji üretiminden) koparıldı. Çin, Hindistan bu yıllarda sanayiyi en ileri teknoloji temelinde geliştirirken, Türkiye'de sanayinin milli gelir içindeki payı geriledi. Ayrıca, Merkez Bankası faizlerinin %6.5'lara kadar çekilebilmesinin ekonomik temeli de ucuz dolardı.
AMERİKAN DOLARI GÜÇLENİNCE BETON-RANT EKONOMİSİ ÇÖKTÜ
Nihayet Obama yönetimi kayagazı çıkarımları yoluyla (ki başlı başına bir doğa katliamıdır) Amerikan ekonomisini canlandırdı. ABD ekonomisi canlanmaya başladı. Bu kez, Amerikan merkez bankası faizleri yükselterek dünya piyasasına saldığı ucuz dolarları toparlamaya başladı. Dolar yeniden değerlenmeye başladı. FED'in her faiz artırımı Türkiye gibi ülkelerde nefesler tutularak izlenmeye başladı. Ancak hiçbirisi Türkiye kadar etkilenmedi bu süreçten.
Türkiye düşük teknolojili sanayisi nedeniyle, ara malı ve makineleri dışarıdan (dolarla) ithal etmek zorundadır, ki bu, sanayide üretilen katma değerin büyük kısmının dışarıya uçmasına neden olurken, sanayi şirketlerini devasa dolar borçlarıyla yüz yüze bırakmaktadır. Dahası, AKP dönemine kadar halen tarımda kendisine yeterli bir ülke olan Türkiye, bu dönemde yaşanan tarım-kıyımı ile gıda ithalatçısı bir ülke haline geldi. Bu da cari açığı büyüten etkenlerden birisi oldu.
Bu döngü, ancak yoğun yabancı sermaye akışıyla ayakta tutulabilirdi. Ancak AKP emperyalist sermayenin taleplerini karşılamakta ayak diremeye başladı. Zira temsil ettiği orta burjuva tabaka (artık sadece MÜSİAD) faizlerde böyle bir yükselişi kaldıramazdı. Faizlerde artış TÜSİAD grubunu fazlaca etkilemeyecektir. Büyük tekeller için esas sorun döviz borçlarıdır (dolayısıyla dolar kurudur). Faizlerde ciddi bir artış, konut balonunda bir patlamaya yol açarak müteahhitleri iflasa sürükleyecektir. Oysa aynı artış, döviz kurunu düşürerek en büyük tekellerin döviz borçlarını hafifletecektir.
İşte AKP iktidarının ilk 10 yılında geçerli olan hem orta burjuvaziyi hem de tekelci burjuvaziyi büyütme formülü böylece sona ermiştir. Erdoğan ya faiz artırımı kararı alarak kendi kapitalist grubunu yıkıma sürükleyecek, ya da döviz kuru kontrolsüzce yükselerek tüm ülkeyi yıkıma götürecektir.
MALİ SERMAYEDEN BU SEFER ERDOĞAN’A DESTEK YOK
Erdoğan'ın seçimlere bir ay kala mitingleri bırakıp yurtdışı gezilerine ağırlık vermesinin ardında bu gerçek yatıyor. Ama Londra'da mali sermaye fonlarıyla yaptığı toplantı tam tersi bir rol oynamış görünüyor. Erdoğan'ın burada seçildiğinde faizleri daha da düşüreceğini ilan etmesi, dolar kurunun ani yükselişinin ardındaki etkenlerden birisi gibi görünüyor. Bu Bekir Bozdağ'ın ilan ettiği üzere “bir komplo” da değil. Tersine İngiliz ve Amerikan mali sermaye grupları Erdoğan'ın en büyük destekçileri oldular. OHAL'e, KHK'lara, ihraçlara, Kürt halkına yapılan bütün baskılara karşın Erdoğan'ı desteklediler. Zira o, bir “Güçlü Adam” olarak emperyalist sermayenin işlerini yürütüyordu. Dünya Bankası'nın tam da 23 Haziran günü 1 milyar dolarlık bir krediyi onaylaması da buna işaret etmektedir. Ne var ki, Türkiye, olağan yollarla kredi alamayan bir ülke olmaya doğru giderse, seçim sonrasında karşımıza çıkartılacak olan yeni bir IMF programı olacaktır.
23 Mayıs itibariyle, Türkiye artık bir mali krize yuvarlanmıştır. Merkez Bankası'nın 3 puanlık faiz artırımı da buna çare olamaz. Ödemeler zincirinde bir kopma yaşanacak, borçlar ödenememeye başlayacak ve nihayet bu kriz reel üretim alanına yansıyarak ekonomik bir krize dönüşecektir. Merkez Bankası rezervlerindeki erime, Türkiye'nin borç alma kapasitesini azaltacaktır.
İŞÇİDEN EZİLENDEN YANA TOPLUMSAL BİR EKONOMİ PROGRAMI
Erdoğan bu günden itibaren bütün seçim kampanyasını “dış güçler bize operasyon çekiyor Reis'i yedirmeyin” eksenine oturtacaktır. Muhalefetin seçimi kazanabilme kapasitesi bu zeminde iktidara güçlü yanıtlar üretebilme kapasitesine bağlıdır. Özellikle de muhalefet, seçmenlerin büyük çoğunluğunu oluşturan borçlu, güvencesiz, yarınından emin olamayan işçi-emekçi kitlelere güven ve umut veremediği sürece “mevcudun muhafazası” saikiyle oylar iktidar partisine gidebilir. Ama Türkiye siyasi tarihi, böyle büyük devalüasyonların sağ iktidarların altını oyduğunu ve çoğunlukla bir iktidar değişimiyle sonuçlandığına da tanıktır. Ekonomik iflas karşısında çaresiz kalan bir iktidarın salt eldekini koruma motivasyonuyla alacağı oylar onu ayakta tutmaya yetmeyebilir.
Ne var ki, işçi sınıfı ve ezilenlere dayanan bir ekonomi programı ortaya konulmadığında Erdoğan gitse dahi, Türkiye'nin önüne yeni bir IMF programı konabilir. Bu bakımdan özellikle HDP'ye çok büyük görevler düşmektedir. 7 Haziran'da ilan ettiği Büyük İnsanlık programının ekonomi başlıklarının gerisine düşmeden, krizin yükünün üretenlerin üzerine yıkılmasına izin vermeyen bir program izlemek, en yoksul seçmen tabanına sahip parti olarak özellikle HDP'ye düşer. Beton-rant ekonomisine karşı yeniden üretken bir ekonomiyi kurmak, borç köleliğini ortadan kaldırmak. emekçilere güvenceli bir yaşam sağlamak ancak böyle bir programla mümkün olabilir.

Hatip Dicle: Türkiye’yi Daha Büyük Bir Kaosun Beklediği Aşikar

Türkiye tarihinin en kritik seçimine doğru ilerlerken, Democratic Progress Institute (DPI), Türkçe adıyla Demokrasi Geliştirme Enstitüsü’nün, 11 Nisan 2018 tarihinde İngiltere’nin başkenti Londra’da eski İç İşleri Bakanı Efkan Ala, eski Enerji Bakanı Taner Yıldız ve eski Tarım Bakanı Mehdi Eker’in katılımıyla düzenlediği toplantı tartışma yarattı.
Toplantıya eski İngiltere Başbakanı Tony Blair’in eski danışmanlarından Jonathan Powell, arabuluculuk konusunda uzman Jonathan Cohen, İngiltere’nin Kuzey İrlanda Ofisi’nin eski siyasi direktörlerinden Sir Bill Jefrey, eski İrlanda Dışişleri Bakanlarından Dermot Ahern gibi uzmanlar da katıldı.
Bu toplantının kamuoyunda yeni bir Oslo süreci veya yeni bir çözüm süreci mi olarak tartışılmasının nedenlerinden biri seçim döneminde düzenlenmesi ise, bir diğer nedeni de 2008 yılında İngiltere’nin girişimiyle başlayan ve PKK yöneticileri ile devlet görevlilerinin aynı masa etrafında buluşarak yürüttüğü Oslo sürecinin de DPI tarafından düzenlenmesi.
Dünyada tüm siyasi sorunları taraflar arasında arabuluculuk yöntemiyle çözmeye çalışan bir kurum DPI. Kürt sorunu konusunda da Oslo başta olmak üzere pek çok kez çalışmaları oldu.
Bu toplantıyı, Kürt siyasetinin önemli isimlerinden biri olan Hatip Dicle’yle konuştuk. Telefonla ulaştığımız Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Genel Başkanı Hatip Dicle, bu toplantının DPI’ın genel bir tutumu olduğunu, Kürtlerin bu toplantıya dâhil edilmediğini belirterek, “Faşist diktatörlerle oturup da görüşme filan yapılmaz. Kitlesel mücadelelerle, demokratik mücadeleyle veyahut da meşru olan yollardan her türlü mücadele edilerek faşizm çöktürülmeye çalışılır. Faşizmle, oturup konuşarak bir çözüm bulamazsınız” dedi.
Seçim gündemine ilişkin de sorularımızı yanıtlayan Dicle, 24 Haziran’da bir seçimin olmama ihtimalinin altını çizerek; “Bu iki aylık süreç içerisinde Türkiye’de çeşitli siyasi suikastlar, bombalamalar ve her türlü provokasyon gelişebilir. PKK ile 2015 yılından beri yaşanan savaş bu sene daha da şiddetlenecek. Güney Kürdistan’da ve Kuzey Kürdistan’da yani Türkiye Kürdistanı’nda çok ağır ve kanlı bir gerilla savaşı olacağı kesin” diye konuştu.
28 Şubat post-modern darbe davasında generallere verilen cezaları da hatırlatan Hatip Dicle, “Şimdi o dönem silahsız kuvvetler denilen sivil kanada yönelik, Uğur Dündar, Ertuğrul Özkök gibi isimlerin geçtiği, AKP güdümünde yeni bir operasyon yapılacağı söyleniyor” diyerek Türkiye’nin kaos içinde geçireceği bir seçim süreci yaşayacağını ifade etti.
Söz Hatip Dicle’de…
Demokratik İlerleme Enstitüsü (DPI) tarafından Londra’da eski İç İşleri Bakanı Efkan Ala, eski Tarım Bakanı Mehdi Eker ve eski Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın katılımıyla bir toplantı düzenlendi. Bu toplantı kamuoyunda yeni bir Oslo süreci ve yeni bir çözüm süreci hazırlığı olarak yorumlandı. Erken seçim kararının alındığı bir dönemde düzenlenen bu toplantıya ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Öncelikle DPI’ın konumunu iyi kavramak gerekiyor. DPI, Londra’da belki de İngiltere Dış İşleri Bakanlığı ile ilişki içinde dünyanın çeşitli yerlerindeki siyasi sorunları barışçıl yollarla çözmek ve arabulucuk yapmak isteyen bir kurumdur. Bu kurumun Türkiye’deki Kürt sorunuyla da ilgilenmemesi düşünülemez.
Tam tarihini kestiremem, ama uzun yıllardır DPI Türkiye’de, gerek Oslo sürecinde olsun, gerek sonrasındaki süreçte olsun, Kürtlerle AKP siyasetçilerini veyahut da CHP’den, diğer partilerden belli siyasetçileri toplantılara çağırıp, hatta onları oradaki sorunların nasıl çözüldüğünü gösterme adına Güney Afrika’ya, İrlanda’ya kadar götüren bir kurumdur, bu anlamda epey hamleleri olmuştur.
DPI’ın şöyle bir siyaseti var; savaş başlasa, o ülkede siyasi yollardan çözüm bulunamasa dâhi, taraflarla ilişkiyi kesmiyor. DPI, bir kere bir yerde devreye girmişse ilişkisini kesmiyor.
Öğrendiğim kadarıyla, yine tarafları bir araya getirmek istemiş. Fakat AKP çevreleri, o gidenler, “Biz bu dönemde HDP’lilerle vesaire, böyle bir fotoğraf veremeyiz. Ancak bizi davet ediyorsanız, yalnız geliriz, DPI olarak sizinle görüşebiliriz” adı altında oraya gitmişler. Kürt tarafının olmaması konusunda ısrar etmişler.
Ve artık DPI ile ne konuştular, bunu bilmiyorum. Buna kapalı oturum diyorlar, sonuçları açıklanmaz. Bunu artık hiç kimse konuşmaz. Oraya giden eski bakanlara da sorsanız konuşmazlar. Bizim aldığımız bilgi bu çerçevededir. Ve DPI’ın, HDP’lilerle de bugüne kadar bir ilişki kurduklarını duymadım.
Sizin böyle bir toplantı düzenleneceğine ilişkin önceden bir bilginiz var mıydı?
Hayır, yoktu. Ancak basına yansıdıktan sonra haberimiz oldu. Tıpkı sizin merak ettiğiniz gibi biz de merak ettik. Araştırdık ve anlattığım sonuçlara vardık.
Peki, bu toplantının nasıl sonuçlandığına yönelik sizin bir tahmininiz var mı?
Açık söyleyeyim, bu süreçte bizim AKP’ye yaklaşımımız bellidir. AKP, Türkiye’de faşist bir diktatörlük örgütlemeye çalışıyor. Faşist diktatörlerle oturup da görüşme filan yapılmaz.
Kitlesel mücadelelerle, demokratik mücadeleyle veyahut da meşru olan yollardan her türlü mücadele edilerek faşizm çöktürülmeye çalışılır. Faşizmle, oturup konuşarak bir çözüm bulamazsınız. Kürtlerle, AKP’liler yan yana geldi algısı yanlıştır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi dışında böyle bir toplantının gerçekleşmesi de beklenemez. Dolayısıyla, bu toplantı Erdoğan’ın halen Kürt sorununa çözüm arayışı içinde olduğunu mu ifade eder yoksa sadece bir seçim hamlesi midir?
Tabi ki Erdoğan’ın bilgisi dışında gerçekleşemez. Bakın, AKP’nin 2002 yılından itibaren liberal bir çizgisi vardı. Biz bunu aynı İttihat ve Terraki’ye benzetiriz. İttihat ve Terraki de önceden liberal bir çizgide kuruldu, gelişti. Sonradan İslamcılık, Osmanlıcılık ve sonunda Türkçülükte karar kıldı.
AKP’nin de benzer bir gelişimi var. AKP’de en sonunda liberalleri tasfiye edip, hatta ve hatta o zaman onlara destek veren Mehmet Altan gibi, Ahmet Altan gibi, Nazlı Ilıcak gibi insanları, gazetecileri ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırdı ve geldi MHP’nin devletçi, Türkçü çizgisine oturdu.
Artık AKP’nin bu çizgisi Kürtler nezdinde biliniyor. KDP, ki en sağdaki milliyetçi Kürt partisidir, onlar bile referandum sürecinde AKP’nin gerçek yüzünü; tamamen İttihat ve Terraki çizgisinde, neoosmanlıcı, faşist bir çizgide olduğunu gördüler.
Dolayısıyla şöyle bir öngörüde bulunabilirim; bu seçimlerde AKP, Kürdistan’da Kürtler tarafından çok açık bir şekilde oy verilmeyerek cezalandırılacak. Belki bazı korucu köyleri devlet baskısı altında oy verebilirler ama tüm illerde göreceksiniz, AKP asla Kürt oylarına kavuşamayacaktır.
Öte yandan İmralı Zabıtları’nda Abdullah Öcalan’ın, “Paralel devleti bitirin, biz de gerillayı indirelim. Bunlar dururken nasıl yapalım?” ifadesi var. 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin ardından yaşanan “FETÖ” operasyonlarıyla birlikte ele alırsak, artık böyle bir yapının ortadan kalktığını ve dolayısıyla yeni bir sürecin önünde engel kalmadığını, belki de Öcalan ile görüşülerek bu toplantının yapıldığını veya yapılacak yeni görüşmeler olabileceğini düşünemez miyiz?
Ben böyle bir ihtimal vermem. Bilgi olarak söyleyeyim; bizim İmralı’daki son görüşmelerimizden birinde -Mart sonuydu (2015)-, devlet heyeti de oradaydı ve Sayın Öcalan, “Eğer, izleme kuruluyla birlikte gelmezseniz bir daha kesinlikle gelmeyin, çıkmam” dedi.
Ardından devlet heyetine dönerek dedi ki, “Eğer bu süreç bozulursa, gelip gidebilirsiniz bir şey diyemem, ancak konuşmalarım sohbet niteliğinin ötesinde olamaz.” Sürecin bozulmaması için uyardı. “Süreç bozulursa asla devreye girmem” dedi. Bunu açıkça söyledi.
Hatta bazen devlet heyetine çok sitem ediyordu; “Sözlerinizde durmadınız, taaddütlerinizi yerine getirmediniz, beni neredeyse devreden çıkma noktasına getirdiniz” derdi. Ama sonuçta biliyorsunuz, masayı terk eden Sayın Öcalan olmadı. Erdoğan tarafından masa devrildi.
Siz diyorsunuz ki, bazı korucu köylerinden AKP’ye oy çıkabilir. 16 Nisan referandumunda da çıkmıştı. Şimdi Olağanüstü Hal (OHAL) ile bir seçim daha yaşanacak. CHP’nin sıfır baraj projesi de var ancak seçim için CHP, SP, İYİP, DP olarak 4’lü ittifak kuruldu. Bu açıdan HDP, Hüda-Par gibi bölgedeki partilerle bir ittifak kurarak mı seçime gider, nasıl bir yol izler?
İyi Parti’ye 15 milletvekili verilmesi HDP tarafından olumlu karşılandı. Hepimiz bunun demokrasi açısından doğru bir adım olduğunu düşündük. Sıfır baraj projesi de doğruydu. 11 parti var, bunun üçü Cumhur İttifakı adı altında birleşmiş, geriye sekiz parti kalıyor ve HDP’nin de CHP’nin de savunduğu, sekiz parti bir araya gelmeli, ortak bir ittifak kurulmalı. Dikkat edin, bu siyasi bir ittifak değildir, sadece demokrasi ittifakıdır.
Baraja karşı ve hiçbir muhalif oyun kaybolmamasıdır. Hedef de, parlamentoda çoğunluğu sağlamak. İyi Parti, HDP’yi gerekçe göstererek bloke etti.  İyi Parti bloke etmeseydi büyük ihtimalle böyle bir proje gerçekleşebilirdi.
Şimdi HDP, diğer demokrasi güçleriyle birlikte tıpkı 7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi, hareket edecektir. İnanıyorum ki, HDP’nin dışlanması Türkiye’deki demokrasi çevrelerinin HDP’yi daha çok sahiplenmesi anlamında olumlu bir etki yaratır.
Ve eğer büyük hileler yapılmazsa, HDP yüzde 15 ila 20 arasında bir skoru tutturabilir. Faşist diktatörlük sistemi kurulmaması için, tüm demokrasi çevreleriyle mücadele ortaklığı yapılacaktır.
“HDP, nasılsa barajı aşar” diyenlere ne dersiniz?
Bu yanlış bir yaklaşımdır. Ben de, yüzde 15-20 arasında bir oy alacağını tahmin ediyorum. Ama şunu hiç kimse dikkate almıyor; diyelim ki, Kürdistan’da büyük hileler yapıldı. Zaten Avrupa Konseyi bile bu seçimin meşru olmayacağını söyledi.
Benzer açıklamayı ABD de yaptı. Kaldı ki diktatör emir vermiş, “HDP’yi sandığa gömün” diye. Bunu sadece AKP’lilere söylemiyor, devlet kurumlarına söylüyor ve devlet kurumları da bu seçimde aktif olacak.
Yargısı, polisi, jandarması aktif bir şekilde diktatörün dediğini yerine getirmeye çalışacak. Var sayım olarak söylüyorum; HDP yüzde 9.99’da kaldığında ne olacak? HDP’nin çıkaracağı 60, 70 milletvekilinin hepsi AKP’ye geçer. Bunun sorumluluğu da HDP’ye ait olmaz. Sorumluluk, bu ittifaka yanaşmayanlarda olur.
OHAL’de yapılacak bir seçim olmasının güvenlik endişelerine neden olduğu sıklıkla ifade ediliyor. Siz de benzer endişelere sahip misiniz? Nelerin yaşanabileceğine yönelik öngörünüz nedir?
Tabii ki endişelerim var. Şu an aldığımız bilgiler de bu yönde; bir yığın gözaltı yaşanıyor. Eş başkanların bile mitinglerine engelleme yapılıyor. Tutuklamalar, yasaklamalar, her türlü engellemeler yapılabilir. Her şeyi bekliyoruz. Eğer bir cumhurbaşkanı kalkıp, “HDP’yi sandığa gömün” demişse bilin ki burada demokrasi diye bir şey yoktur.
Kemal Kılıçdaroğlu, 1 Mayıs tarihli açıklamasında; “Bir partiyi şeytanlaştırma düşüncesinde değiliz” dedi. Ardından Deniz Baykal’la görüşmeleri oldu ve HDP’nin olmadığı bir 4’lü ittifak kurulduğu açıklandı. Daha önce de birçok CHP milletvekilinin Demirtaş’la görüştüğünü biliyoruz. Siz bu tutum değişikliğini nasıl yorumluyorsunuz?
Şunu görmek lazım; bir AKP-MHP bir de gizli ortak Ergenekon var ve Ergenekon’un CHP üzerinde de çok etkili bir gücü var. Ama CHP içerisinde Selin Sayek Böke’nin, İlhan Cihaner’in başını çektiği, 20’ye yakın belki de daha fazla milletvekilinin oluşturduğu demokratlar da var. Bunlar CHP içinde etkili değiller.
Etkili olanlar, CHP’yi devlet partisi olarak yaşatmak isteyen, adına Ergenekon denilen derin devletle ilişki içinde olan kesimlerdir. Öyle sanıyorum ki, Kılıçdaroğlu Baykal’la da görüştüyse, Baykal zaten Ergenekon’un adamlarından biridir, bu görüşmeden sonra da caymışsa Ergenekon, HDP’nin ittifak içinde yer almasını engellemiştir.
CHP, kendi kurullarıyla yönetilen bir parti değil. Ergenekon yönetiyor. Kılıçdaroğlu’nun bir ağırlığı yok. Mesela derler ki, “Kılıçdaroğlu hep Dursun Çiçek’in gözüne bakar. Dursun Çiçek bir şeye karşı çıkarsa o da karşı çıkar.” Kılıçdaroğlu, işte böyle bir durumda, Ergenekon’un elinde bir oyuncak.
Peki, Ergenekon konusunu açtığınız için sormak isterim; bu seçim süreci boyunca nasıl bir rolü olabilir?
Açık söyleyeyim; Türkiye şu anda her türlü ihtimale açık bir durumdadır. Hatta ve hatta CHP içinden iyi haber alan bazı kaynakların anlatımına göre; bu iki aylık süreç içerisinde Türkiye’de çeşitli siyasi suikastlar, bombalamalar ve her türlü provokasyon gelişebilir.
Binali Yıldırım, bir başbakan olarak şunu açıkladı; “Bizim 15 yıldır biriktirdiklerimizi hiç kimseye teslim etmeyiz.” Yıldırım’ın ne kast ettiğini doğru anlamak gerekir. Şunu demek istiyor; ''biz seçimle geldik ama asla seçimle gitmeyeceğiz''.
Demokratik niteliğini kaybedip faşist bir parti niteliğini kazanmasının bir etkisi de budur. Dünyada, hiçbir zaman faşist partiler iktidarlarını demokratik yollarla teslim etmemiştir. Onun için bu süreçte seçimin iptali dahil her türlü provokasyon girişimi olabilir.
Örneğin, Ege’de, Irak’ta ve Suriye’de bir provokasyon sonucunda, cumhurbaşkanının yetkisindedir, “savaş hali ilan ettim, seçimi iptal ediyorum” diyebilir ve sonra seçimi filan unutun artık. Bunları olasılık olarak görüyoruz. Dediğim gibi, bu iki ay içinde her türlü tehlike önümüzde mevcut.
Hem Devlet Bahçeli hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan, erken seçime gerekçe olarak, “iç ve dış tehditlerin artmasını” gösterdiler. Sizce dış dünyadaki ve Suriye’deki bu gelişmelerin seçim kararındaki etkisi nedir?
Türkiye’nin üzerine ekonomik ve siyasi hatta askeri alanda çığlar geliyor. Birincisi, bir ekonomik kriz yolda. Bunu dünyadaki bütün ekonomi kurumları söylüyor, en son S/P kredi notunu düşürdü. Dolar ve Euro almış başını gitmiş. Bunu durduramazlar.
Türkiye’yi çok tehlikeli bir gidiş bekliyor. Bu anlamda, Türkiye’nin Batı’ya karşı meydan okumasına karşı Batı sermayesi buna bir cevap verecektir. İkincisi, Zarrab davasıdır. Bu dava da sonuçlanmak üzere ve Türkiye’ye milyarlarca dolarlık bir ceza çıkması bekleniyor.
Bir üçüncüsü de, rahip Brunson davasıdır. Bu davada da maalesef daha önce gazeteci Deniz Yücel’in rehin alınması gibi rahip Brunson’un da rehin alındığı bir durum var. Devletler hukukuna göre rehin tutmak hukuk dışıdır. Buna karşı ABD’nin yaptırımları gelebilir.
Bir başka konu ise S-400’dür. S-400’lerin alınması NATO standartlarına göre doğru bulunmamıştır. NATO Askeri Komuta Başkanı bunu açıklamıştır. Bunun da yaptırımları vardır. Mesela, Türkiye’ye verilecek F-35’lerin, Türkiye adına üretiminin durdurulacağı söyleniyor.
Dolayısıyla, Türkiye’yi askeri anlamda da bir baskı bekliyor. Türkiye’nin ekonomik, siyasi, askeri anlamda üzerine bu kadar çığ gelirken, bir yandan da son Suriye’deki bombardıman ile Türkiye’deki iktidar bloğu arasında da bir çatlaklık oluştu. Bunu görmek lazım.
Çatlaklıktan kastınız nedir?
Şunu kast ediyorum; Batı kanadıyla Avrasyacı kanat arasında bir çatlaklık açığa çıktı. Dış İşleri Bakanlığı’yla, Erdoğan ABD-Fransa ve İngiltere’nin Suriye bombardımanını desteklediler. Hatta bazı İslami çevreler bunu az bile bulduklarını açıkladı.
Ama Ergenekon çevresi dediğimiz o Avrasyacı kanat, “Bu bir haçlı zihniyetidir” dedi. Doğu Perinçek, bizzat açıkladı ve Erdoğan bu siyaseti dolayısıyla yerden yere vuruldu. Seçim kararı da bu olayın arkasından başladı. İktidar bloğu; AKP-MHP ile Ergenekon arasında hatta MHP ile AKP arasında da belli sürtüşmeler olduğunu görmemiz lazım.
Size bir şey daha söyleyeyim; en son 28 Şubat kararları verildi ve birçok eski askeri komuta kademesi cezalara çarptırıldı. Şimdi sivil alanda da bu operasyonların yapılacağı konuşuluyor. Uğur Dündar’ın, Ertuğrul Özkök’ün adı sayılıyor.
28 Şubat dönemini yaşayanlar bilirler; o zaman bir silahlı askeri kanat vardı, bir de silahsız kuvvetler denilen sivil kanat vardı. Şimdi bu sivil kanada yönelik AKP’nin güdümünde bir operasyonun başlayacağı iddia ediliyor. Dolayısıyla bu da bir çatlaklığa işarettir. İşte bunun için diyorum; önümüzdeki dönem kaosla örtülü dönem olacak. Biraz önce anlattıklarımı tekrarlamayayım, bizi birçok tehlike bekliyor.
Peki, Cemil Bayık ve Bese Hozat’ın, “yeni bir gerilla savaşı başlatacağız” açıklamalarına ilişkin değerlendirmeniz nedir?
2015 yılından beri çok şiddetli bir savaş yürüyor. Öyle görünüyor ki, bu savaş bu sene daha da şiddetlenecek. KCK Yürütme Konseyi’nin, HPG komutanlıklarının yaptığı açıklamalardan öyle anlıyoruz. Şu an Türk ordusu, AKP’nin güdümünde 30 km kadar Irak sınırından içeri girmiş.
O nedenle işgal edilmiş Güney Kürdistan bölgelerinde ve Kuzey Kürdistan’da yani Türkiye Kürdistanı’nda çok ağır ve kanlı bir gerilla savaşı olacağı kesin.  Murat Karayılan, savaş hazırlıklarını tamamladıklarını, gerilla hamlesi başlattıklarını duyurdu.
O nedenle, maalesef diyorum, bu sene sıcak bir yaz ve sıcak bir seçim döneminin geldiğini üzülerek söylüyorum. Siyasi süreçlerin terk edilmesi Türkiye’nin başına bu felaketi getirebilir. Endişeliyiz. Bu konuda da sorumluluk masayı deviren ve Türkiye’yi Neo-Osmanlıcılık hayalleriyle maceraya sürükleyen AKP, MHP ve Ergenekon’a aittir.
Bahsettiğiniz tablo düşünülebilecek en kötü senaryo… Açıkçası bir iç savaştan bahsediyorsunuz…
Bana göre zaten iç savaş çoktan başlamış. Belki bu iç savaş yeni bir aşamaya geçecek. Ekonomik krizlerin arttığı, devlet kliklerinin arasında çatışmaların gerçekleştiği, tam bir kaos durumuna evrilebilir.
O zaman seçime ne gerek var?
Hedefimiz şu; Türkiye’yi kurtarmak için demokratik yollardan seçim bir şanstı. Türkiye’de demokrasiden yana güçler bir araya gelip bir demokrasi ittifakı yapabilirdi. Ama ne yazık ki İyi Parti’nin tutumu, Ergenekon’un tutumu bunu engelledi.
Dolayısıyla şu an Türkiye, ne yazık ki kaos içinde bir seçime gidiyor. Eğer demokratik yollardan bunu durdurabilseydik belki kanlı süreçler olmadan da 24 Haziran’da demokrasi zafer kazanabilirdi. Ama son gelişmeler bize açıkça şunu gösteriyor; Erdoğan hileyle de olsa, her türlü provokasyonla da olsa, kazanmaya kilitlenmiş.
Ve onun karşısındaki muhalif güçler ne yazık ki çok parçalılar ve bir birlik kuramadılar. HDP, elinden gelen bütün çabayı sarf etti, edecek de. Bütün demokrasi cephesini son ana kadar diri tutup bu değişimi, dönüşümü daha doğrusu bu felakete gidişi, demokratik yollardan engelleyebilir miyiz sorusuna yanıt verebilmek için çaba sarf edeceğine inanıyorum.
Ama çaresiz kalırsa herhalde Erdoğan diktatörlüğü 24 Haziran’da kazandıktan sonra bile Türkiye’yi daha büyük kaosları beklediği artık aşikârdır. Ne yazık ki iyi şeyler göremiyoruz.
Peki, 4’lü ittifaktan ikinci tura kalacak isim CHP’nin adayı olursa HDP’nin tavrı sizce ne olur, ne olmalıdır?
Bu da açıktır aslında, eğer CHP’nin adayı demokratsa, Türkiye’de Kürt sorununun barışçıl yollarla çözülmesine taraftarsa, Türkiye’nin yeniden demokrasi yolunda yürümesinde güven veriyorsa, açıklayacağı program Kürtleri tatmin ediyorsa, Kürtler tabi ki bütün ağırlığıyla destek verecektir.
Eğer tersi olur ve Ergenekoncu olarak bilinen bir adam pozisyonunu aynı İyi Parti, MHP gibi inkâr eden, bunu şiddetle çözmek isteyen bir seçenek olursa, iki katil arasında Kürtler bir seçenekte bulunma durumunda değil.
Bir yandan da şöyle bir durum yok mu; bu seçimden Cumhurbaşkanı Erdoğan dışında kim çıkarsa ilk işi olarak OHAL’i kaldıracağını ifade ediyor. Sadece bu nedenle de olsa destek verilmez mi?
Bakın, siyasilerin tavrıyla halkın, kitlelerin tavrı arasında bir fark olduğunu görmek gerekiyor. Bu farkta şudur; sizin dediğiniz gibi, çıkacak aday bir program açıklayacaktır, Kürt halkı bilinçli, politik bir halktır, eğer o program onları tatmin ederse, biz siyasiler “oy vermeyin” desek dahi onlar gider oylarını verir.
Fakat tersi durumda, Erdoğan’a karşı belki biraz farklıdır ama tatmin de etmiyorsa, bu durumda siyasiler olarak bizler “oy verin” diye çağrı yapsak dahi Kürtler gidip oy vermezler. Kürt halkı politik bir halk olduğu için bizim çağrılarımıza kulak vermeyebilir, seçimi boykot dahi edebilir.
Öte yandan, hendek çatışmaları sırasında insanların çok ağır mağduriyetleri oldu. Can ve mal kayıpları yaşandı. Bir de zorunlu göçler… PKK’ya ve HDP’ye yönelik tepkileri oldu. Seçimlerde bunun etkisinin olabileceğini düşünmüyor musunuz?
Hayır, olmayacaktır. Size referandumdan örnek vereyim. Referandumda Cizre’den ve Sur’dan çıkan oy oranlarına gidin bakın “Hayır” oyları ilk seçimde alınan oylardan düşük değildir. Bu çok yanlış bir algıdır. Kürt halkı anlıyor ve biliyor. Onun için politik bir halktır diyorum.
Peki, bu süreçte Avrupa’ya göç eden ve mülteci kamplarında yaşayan Kürtlerle ilgili sizin orada yürüttüğünüz bir çalışma var mı? Onların oy kullanımı nasıl sağlanacak?
Burada hem Türk demokratlarından hem de uzun yıllardır Avrupa’da yaşayan Kürt demokratlardan oluşan bir platform kuruldu. Ben bu platformda değilim, yaptıkları çalışmaları bilmiyorum. Ama ellerinden gelen her türlü gayreti sarf ederek, referandumdaki oyları daha da fazla yükseltmek için çalışıyorlar. Alevisi, Kürdü, kadını, Türkiye’deki diktatörlük sistemine muhalif olan herkes büyük bir gayret içinde.
Türkiye’deki erken seçime ilişkin Avrupa’daki hava nasıl? Seçmenler için de soruyorum. Bir seçim heyecanı gözlemliyor musunuz?
Arkadaşlardan aldığım bilgilere göre, hakikatten öyle bir heyecan var. Bu seçimi çok önemsiyorlar. Bu seçimin sıradan bir seçim olmadığını, bir sistem oylaması olduğunu, diktatörlük ile demokrasi arasında bir seçeneği oylayacaklarını biliyorlar.
Peki, son olarak seçim tahmininizi almak istiyorum. Sizce sonuç ne olacak?
Vallahi seçimin olup olmayacağı konusunda çok emin değilim. Çünkü diktatörler iktidarı hiçbir zaman seçim yoluyla bırakmamıştır. Erdoğan, etrafındaki bütün bileşenlerde her türlü yolu kullanarak, artık bunları tek tek anlatmak istemiyorum çünkü çok moral bozucu şeylerdir, hileyle, şiddet kullanarak meşru olmayan bir yolla sandığı almaya çalışacaklardır. Ama demokrasi güçlerinin direnci de karşılarında büyüktür. İlginç bir mücadele alanına tanıklık edeceğiz diye düşünüyorum.

Kaynak:  https://ahvalnews.com/tr/soylesi/hatip-dicle-turkiyeyi-daha-buyuk-bir-kaosun-bekledigi-asikar

6 Mayıs 2018 Pazar

Öcalan’ın AKP Analizlerini Yeniden Hatırlamak!

Bugün baktığımızda ‘en sağcı devlet partisi’, sahte demokratlık halleri, taktığı maskelerin her konuda düşmesi, bir ihale ve şirket partisine dönmesi ve öyle yol almaya devam etmesi net şekilde gerçekleşen öngörülerdir.


Siyaset her şeyden önce bir öngörü işidir. Çünkü zafer veya yenilgi buradan başlar.
Olay ve olgular sağlam analiz edildiğinde, öngörüler de bir o kadar gerçekçi olup, tarihe mal olur.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan bundan 15 yıl önce “Erdoğan cesaretli biri değil, bürokrasiye teslim olacaktır. Kürt sorununa yaklaşımında maskesi düşecektir çok geçmeden. MHP’nin bile yapmadığını yapacaktır. Etrafına topladığı bir avuç hainle ne yapmak istedikleri sorgulanmaya değerdir” dediğinde günümüz Türkiye’sinde siyaset yapan hiçbir yapı böyle bir öngörüde bulunmaz, denilen şeylere de anlam vermezdi.
AKP’nin gelecekte “gelmiş geçmiş tüm hükümetlerden daha fazla özel savaş hükümeti” olacağını söylediğinde de çok çok erkendi!
Yine aynı yıllarda AKP’nin ilk yerel seçimlerinden yola çıkarak partinin on yıllar sonra gireceği şablonu satır satır tarif etti. Şöyle demişti “Özellikle yerel seçimlerde ortaya çıkan gerçeklik, güdümlü sağcı bir 'devlet partisi' olma ihtimalini güçlendirmektedir. Türban, laiklik tartışması gerçek gündemi saptırmak için uydurulmuş bir oyun olabilir. İflas eden ve halkın derin nefretini çeken DSP, ANAP ve MHP koalisyonu ile 'Cumhuriyet muhafızları' rolünü oynayan tamamen devletçi CHP ve kontra-çete partisi DYP'nin bıraktığı boşluğu alelacele doldurmak için, tekelci ve orta boy şirketlerle devletin bir bölümünün ortak girişimi ile AKP'nin sahneye çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Ilımlı İslam’la karışık muhafazakâr demokratlığın bir ideolojik kılıf, cila olarak yorumlanması daha doğrudur. ANAP'tan bile daha sağcıdır. Bir şirketler grubunu andırmaktadır. Özellikle ABD ve AB'nin desteğini elde etmek için uydurulmuş Türk-İslam sentezli koalisyonu andırmaktadır.”
Bugün baktığımızda ‘en sağcı devlet partisi’, sahte demokratlık halleri, taktığı maskelerin her konuda düşmesi, bir ihale ve şirket partisine dönmesi ve öyle yol almaya devam etmesi net şekilde gerçekleşen öngörülerdir. Tüm bunlar önemli yoğunlaşmaların ve siyaset teorisini özümsemenin sade göstergeleridir. Sezgi gücünün yoğunluğu, ayrıca incelenmeye değerdir.
Bu yazıda AKP’yi neden yeniden okumaya ihtiyaç duyduğumuzun cevaplarını Öcalan’ın analizleri ışığında bulmaya çalışacağız. Bugün AKP üzerine yeniden yoğunlaşmak bu partiyi yeniden düşünmek faydadan öte bir zorunluluğa denk geliyor. Çünkü faşizmi her şeyi ile yayan ve alanını genişleten AKP, kendi sağ siyasetinin en şiddet ve acımasız kulvarında zirveye oynamaya devam ediyor. Kendinden öncekilerin hepsinden daha fazla sivil katletti, savaş tertipledi ve toplumu ayrıştırıp toplumsallığı öldürdü. O anlamda bu rejime sadece ‘kötü’ bir parti, art niyetli bir yapı, faşist bir sistem deyip yaptıkları şeyler bunlara bağlanamaz. AKP ve onun faşizmi, kaçkınlığı kendine has bir sürece, tarihsel arka plana sahiptir:
“AKP’nin çıkışı öyle sanıldığı gibi 2001’de değildir; en azından 12 Eylül darbesine kadar giden bir kökeni vardır. ABD Cumhurbaşkanı G. W. Bush döneminde BOP’un gündeme girmesi, Afganistan ve Irak işgalleri Türkiye’deki Ilımlı İslâm projesini yeni bir alternatif haline getirdi. Beyaz Türk faşizmi laikçi ve eskimiş yapısı nedeniyle kitlelerden tecrit olmuştu. Ayrıca içe kapanmacıydı. Küresel kapitalizme pek açık değildi. Karşısında ciddi bir sosyalist ve demokratik hareket olmadığı için, ABD bir ırkçı faşizme pek ihtiyaç duymuyordu. Daha da önemlisi, Kürdistan genelinde olduğu gibi Türk egemenliğindeki Kürdistan’da da büyük gelişme sağlamış olan Kürt Demokratik Özgürlük Hareketi gelişimini sürdürüyordu.”
AKP denince ilk akla gelmesi gereken şey bu partinin bir proje olduğudur. Öcalan AKP’yi tartıştığı tüm metinlerde ilk iş olarak bu partinin esas çıkış mantığının nereden başladığı ve nasıl buraya geldiği üzerinde durur. Bundan ötürü bir iktidar eksen kayması tarihinden ibaret olan TC’nin tarihini mercek altına alıyor. AKP’nin kurgulanmış tarihi anlaşılmadan bugün başımıza gelenler de eksik anlaşılacaktır ya da hiç anlaşılmayacaktır. Bu bakımdan Öcalan’ın AKP analizlerini doğru okumak için öncelikle nasıl bir özet arka plan sunduğuna ve gelişim evrimi geçirdiğine 3 madde ile bakalım:
Öcalan, zihniyet olarak AKP’nin tam olarak neyin ürünü olduğunu ve gelişimini şöyle açıklıyor:
**Birincisi dış hegemonik güçlerin değişimi ile başlayan yeni komplo ve darbeler dönemidir.
Öcalan şöyle diyor: “1950-1980 dönemi Beyaz Türk faşizminin olgunluk dönemidir. Ancak komplo ve darbelerle yürütülebilmiştir. Dış hegemonik gücün değişmesinin (İngiltere’nin yerine ABD’nin geçmesi) gereği olarak farklı bazı uygulamalar (çok partili parlamenter demokrasicilik, liberal kapitalizme açılım, laiklikten kısmi tavizler verme) gelişse de, oligarşik faşist diktatörlük esas yapısını koruyarak sürdürmüştür. Sert toplumsal ve sınıfsal çatışmalar sonuç vermemiştir. Sonuç 12 Eylül askeri darbesi olmuştur. İç ve dış konjonktür gereği (Ortadoğu’da İran Devrimi ve Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesi nedeniyle bozulan dış denge, içteki devrimci mücadelenin yükselişinin durdurulamaması nedeniyle bozulan iç denge) tezgâhlanmış olan darbe, tarihsel anlamda Beyaz Türk faşist sisteminin çöküş sürecine denk gelmiş ve çöküşü durdurmak istemiştir. Bunun için ideolojik planda laik ulusçuluk yerine Türk-İslâm milliyetçiliği esas alınmış, ekonomik alanda içe kapanmacılıktan küresel tekellerle bütünleşmeye açılım sağlanmış, bürokratik ağırlıklı burjuvaziden özel sermayenin öncülüğüne geçilmiş, siyasi-iktidar alanında askeri vesayet geçerli kılınmıştır. Bu düzenlemeyi sağlayan 12 Eylül Anayasası zorla kabul ettirilmiştir.”
**İkincisi, “Yeşil Kuşak” teorisini hatırlamamız gerekiyor.
Bu proje önemlidir. Peki nedir? Yeşil Kuşak, Amerika Birleşik Devletleri başkanı Jimmy Carter'ın ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski tarafından 1977'de geliştirilen bir projedir. Yeşil kuşak projesinin amacı, İslam'ı komünizme karşı bir savunma olarak kullanarak, SSCB'nin petrol zengini Basra Körfezi civarında etkinlik sağlamasını engellemekti. Müslüman ülkelerdeki, İslamcı yapılar desteklenmeye başlamıştı. Ana hatlarıyla desteklenen bu yapılar radikal unsurlar, antikomünist unsurlar ve direkt Amerikancı – batıcı unsurlar olarak öngörülmüştü. “Temel hedefi, İslâmî kültürün yaygın yaşandığı toplumların demokratikleştirilmesini ve sosyalistleştirilmesini barajlamak, İslâm kültürünü kapitalizme entegre etmektir.” Yani Rusya etkili olmasın diye İslam ülkelerine has bir politika benimsendi ve buradaki ılımlı yapıların iktidara gelmesi sağlandı.
Öcalan’a göre AKP’de ılımlı İslam ve onun gelişim hattı üzerinden okunmalıdır. Yoksa bugünkü varlığı ve kuruluş mantığı anlaşılmaz: “Yeşil Türk faşizmi diyebileceğimiz bu akım, 1970’lerden itibaren Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’da yayılmasını önlemek, Sovyet Rusya’yı Afganistan’dan atmak ve Orta Asya’da sorunlarla uğraştırmak, İslâm ülkelerinin demokrasiye ve sosyalizme kayışını önlemek isteyen ABD’nin ırkçı milliyetçiliğe göre daha kullanılır görmesi ve desteklemesi sonucunda gelişim sağlamıştır. AKP 1980’de başlayan İkinci Cumhuriyet döneminin daha yaygın ve oturmuş aşamasının hegemonik partisi olarak tasarlandı. İkinci Cumhuriyet’in temel iç ve dış politikalarına bağlı, ama artık hegemonyasını tamamlamak isteyen bir parti olarak kurgulandı. Bir nevi İkinci Cumhuriyet’in CHP’si olarak tasarlandı. Günümüzde AKP’nin İsrail’le yaşadığı yapay çelişkiler kimseyi şaşırtmamalıdır. Aralarında hiç çelişki olmadığı da iddia edilemez; fakat bu çelişkiler aynı hegemonik sistem içinde çözülebilir çıkar çelişkileridir.”
**Üçüncüsü AKP’nin hazırlanış aşamasıdır.
Ve onun siyasete bir proje olarak girmesine sebep olan önemli duraklardır. Öcalan yine ‘ikinci cumhuriyet” dediği dönem aralığına ve bu dönemde gerçekleşen olaylara dikkat çekiyor:
“İç savaşta rejimin aşırı yıpranması ve ABD’nin Irak operasyonu (görünüşte provokatif El Kaide örgütünün İkiz Kulelere saldırısı bahane edilse de) Türkiye’de yeni bir iktidar hegemonyasını zorunlu kılmıştır. Yeni hegemonyanın iç araçları 1970’lerden beri zaten derlenmekteydi. Türk-İslâm sentezinin benimsenmesi, 24 Ocak 1980 Ekonomik Kararları (küresel finans sermayesine açılım), 12
Eylül darbesi, Beyaz Türk ulus-devletçi partilerin kapatılması, Genelkurmay’da kural dışı atamalar, Doğru Yol Partisi’nde Tansu Çiller Operasyonu ve Hükümeti, 28 Şubat süreci, Erbakan Hükümeti’nin düşürülüşü ve en son Bülent Ecevit’in hem kişisel hem de hükümet olarak tasfiyesi bu sürecin belirgin aşamaları olarak sıralanabilir. AKP’yi böylesi aşamaların tüm iç ve dış unsurlarının bir düzenlemesi olarak değerlendirmek büyük önem taşır.”
Öcalan’a göre AKP çok önemli bir dönüşümün adıdır ve dönüşüm en az CHP’nin kurgulanması kadar önemlidir. “AKP ideolojik arka bahçesini kime yaslıyor?” sorusuna şöyle cevap veriyor:
“AKP’nin düzenlenmesi, Türkiye çağdaş tarihinin Cumhuriyet hamlesi kadar önemli bir hamledir; o ayarda bir dönüşümün adıdır. Nasıl ki CHP Tanzimat, Birinci ve İkinci Meşrutiyet ve Ulusal Kurtuluş sürecinin merkezî devlet partisiyse, AKP de aynı süreçlerde çoğunlukla muhalif kalmış, Abdülhamit rejimiyle uzlaşmış, Alman hegemonyasına karşı İngiltere hegemonyasını esas almış, laik ulusçuluğa karşı İslâmî milliyetçiliği geliştirmiş, Siyonist milliyetçiliğe karşı Karaim Yahudi evrenselciliğiyle ittifak kurmuş, ordunun 12 Eylül darbesinde desteklediği Türk-İslâm ideolojisini kendine destek yapmış, bizzat ordunun 28 Şubat süreciyle radikal millici Necmettin Erbakan’ın partisini parçalaması sonucu hayat bulmuş uzun bir sürecin merkezî ulus-devlet partisidir.”
Şu tespit; duymak isteyen kulaklar, görmek için gözler için büyük bir uyarıdır. 2008’de AKP’nin en devletçi parti ve en acımasız özel savaş hükümeti olduğunu söyledi:
“AKP savaştan vazgeçmedi; savaşın kapsam ve boyutlarını geliştirip derinleştirerek devam ettirdi. AKP kendisinden önceki bütün devlet partilerinden daha fazla devlet partisi, hükümeti de tüm önceki hükümetlerden daha fazla ‘özel savaş’ hükümetidir.”
“AKP, Yeşil Türk faşizminin inşa edici ve yürütücü gücü olarak, uzun bir tarihi geçmişe dayanan, hegemonik iç ve dış güçlerin desteğini arkasına alarak iktidara oturmuş bir partidir” der. Denilebilir ki bu partinin pratiklerine dair okumalarda Kürt kimliğine yaklaşım ve hareket etme tarzı başat iki konu olarak ön plana çıkar.
Ayrıca unutulmamalıdır ki; AKP’nin iktidara gelmesi, devlette yeni hegemonik dönemi ifade eder.
“Cumhuriyet’in seksen yıllık Beyaz Türk hegemonyası, yerini yavaş yavaş ve sancılı şekilde Cumhuriyet’in Ilımlı İslamcı geçinen Yeşil Türk faşizmine bıraktı. Şüphesiz bu durum devletin tümüyle fethedildiği anlamına gelmez, fakat o yola girilmiştir. Ankara merkezli Beyaz Türk faşizmi yerine, Konya-Kayseri merkezli Yeşil Türk faşizmi yavaş yavaş fakat emin adımlarla Cumhuriyet’in yeni hegemonik gücü olma yolundadır. Cumhuriyet’in 100. yılı olacak 2023 yılının bu hegemonya altında karşılanması daha şimdiden açıkça planlanmaktadır.”
Önce Kürtlere bakış açısı ve ilişkilenme şekline dair analizlere bakalım. Öcalan AKP ile ilgili en derinlikli ve detaylı yorumlarını görüşme notlarından öte, Savunmalar’ında (CILT 1 ve CILT 2) yaptı. Kürt ve Kürtlüğe dair politikalarının hattını Sünni ve Türkçü karakterine vurgu yaparak yaptı. “AKP, Türk kimliği ulus-devletçi niteliğini olduğu gibi korunacak, Sünni İslâmcı ideolojik aygıtlarla daha da pekiştirilecektir. Asıl kimlik problemini yaşayanlar Kürtler olacaktır. Ordunun bir kanadının yeni hegemonik güçle ittifak kurması, Kürt kimliğinin bastırılıp tasfiye edilmesinde İslamcı ideolojik aygıtların önemli rol oynayacaklarına inanmasından ileri gelmektedir. Diğer iki faşist ideolojik aygıtın sıfırlanması, ordunun yeni komuta kademesini buna ikna etmede etkili olmuştur.”
Öcalan, Kürt tasfiyesinin AKP tarafından devam edeceğini özellikle vurguluyor:
“Kürt kimliğinin bu yeni hegemonik güç döneminde tasfiyesi için yeni komplo yöntemleri denenmektedir, denenecektir. Bunun provaları ilk defa açıkça Türkiye Hizbullah’ı (Kürdistan halkının Hizbul-Kontra dediği oluşum) adıyla 1990’larda yapıldı. JİTEM’in kurucusu Albay Arif Doğan’ın açıkça dile getirdiği gibi, Hizbul-Kontra kendilerinin inşa ettiği bir oluşumdu. Bu oluşumun on bini aşkın insanın fail-i meçhul bir biçimde katledilmesinde önemli rol oynadığı herkesçe bilinmektedir. Bu deneyimden sonra AKP ile ikinci aşamaya geçildi. AKP’nin müttefikleri (ittifak ettikleri tarikat-holding güçleri, özellikle F. Gülen adıyla tanıtılan, özünde devlet-içi olan ve ABD’nin ülkücü siyah kontralar yerine ikame ettiği yeşil kontra) ile birlikte Kürdistan için öngördüğü temel tasfiyeci model ve bu modelin temel uygulama aracı Ilımlı Sünni İslâmcılık iken, Hizbul-Kontra yerine yeni tetikçi güç olarak öngördüğü yapılanma ise bir nevi Kürt Hamas’ı dediğimiz oluşumdur. Yeni tasfiye planı eski Beyaz ve Siyah Türk faşist yöntemlerini tümüyle devre dışı bırakmıyor, daha çok tamamlayıcı nitelikte olup onların etkisiz kaldıkları alanları yeni baştan düzenliyor. Bu alanları ‘parti ve komelan terörüne karşı’ ekonomik, sosyal, kültürel-psikolojik, askeri, siyasi ve diplomatik olarak beş-altı önemli bölüme ayırarak, daha sistemli ve yoğun olarak düzenlemeyi öngörü yor. AKP özellikle ordunun resmi komuta grubuyla vardığı 4 Mayıs 2007 tarihli Dolmabahçe Protokolü
(Başbakan Erdoğan ve dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt arasında varılan, ölünceye kadar gizli kalması kararlaştırılan protokol) ve ABD ile kararlaştırılan 5 Kasım 2007 tarihli Washington Protokolü ile bu düzenlemeleri hızla hayata geçirmeye çalıştı, çalışıyor. ABD-İngiltere-İsrail üçgeninin Ortadoğu’daki hegemonyasına hizmet etmek için bizzat bu üçlü tarafından oluşturulan AKP, hegemonyaya hizmet karşılığında payının arttırılmasını talep etmektedir. Bunun yolu da ordunun kendisine yönelik vesayetinin hafifletilmesi, kendisine karşı yeni darbelerin düzenlenmemesi ve Ortadoğu’daki sömürü pastasından daha fazla pay ayrılmasıdır.”
Yine Kürt olgusu ile ilintili olarak, Öcalan özellikle AKP’nin ordu şahsında rejimin eski iktidar sahipleriyle yaptığı uzlaşmanın temelinde Kürt varlığının (ontolojik gerçeklik) ve özgürlüğünün (bilinç ve örgütlülük) tasfiyesi ve kültürel soykırımın sürdürülmesi yattığının altını çizer.
“İktidar başka türlü AKP’ye teslim edilemezdi. 1925’teki Siyonist milliyetçilik ve Türk ulusçuluğu arasındaki uzlaşmanın temelinde de Kürt varlığının inkârı ve isyancı güçlerin şiddetle tasfiye edilmesi yatmaktaydı. Bu uzlaşma AKP döneminde sadece olduğu gibi
kabullenilmekle kalmamış, İslami argümanlarla daha da güçlendirilerek devam ettirilmiştir. Özcesi, her üç ana akım milliyetçiliğin (Siyonist Türk ulusçuluğu, ırkçı Türk milliyetçiliği ve Türk-İslâm milliyetçiliği) ortak paydası Kürtlerin kültürel soykırımıdır. Her üç milliyetçilik diğer tüm konularda birbirlerine karşı darbe yapıp kanlı mücadelelere girseler de Kürt gerçekliği karşısında hep ortak tavır alırlar. Faşist rejimin ‘tunç yasası’ denen olgu budur.”
Öcalan’a göre AKP iktidarının ilk sekiz yılı CHP’nin ilk sekiz yılına (1923-1931) çok benzemektedir. İkisinde de tek partili rejim egemendir. Tıpkı 1931’den itibaren (M. Kemal’in Serbest Fırka denemesine rağmen) ağırlaşan İsmet İnönü ve Recep Peker faşizmi gibi, AKP’nin de 2011 seçimlerinden itibaren (Hitler’in 1933 seçimlerindeki konumuna oldukça benzemektedir) diktatoryasını yoğunlaştırma ve kendi anayasasıyla pekiştirme olasılığı yüksektir. Yine tıpkı dönemin CHP’sinde olduğu gibi sürecin sancılı geçmesi ve iç çelişkilerin artması (Mustafa Kemal ile İsmet İnönü arasında olduğu gibi) AKP’yi farklı rotalara saptırabilir. (Nitekim Erdoğan-Gül-Arınç ekseninde yaşananlar açıkça bu durumu doğruladı.)
Peki AKP’nin bugün ve ileriye yönelik politikaların dair öngörüler nedir?
Kürtlere yönelik tasfiye çalışmalarının devam edeceğini söylüyor!
Erdoğan'da simgeleşen AKP Faşizmi, Türk devletinin klasik Kürt halkına karşı imha ve inkar
 siyasetini daha da ileriye taşıyarak Kürdistan'ın büyük kısmını işgal etme rüyasını gizlemiyor.
Efrin İşgali ve hala sürmekte olan Güney Kürdistan'daki işgal operasyonları bunun güncel ayakları.
Öcalan’a göre AKP hükümeti sadece adım adım devlet iktidarını ele geçirmiyor, aynı zamanda hegemonikleştiriyor. Tıpkı Cumhuriyet’in kuruluş döneminde olduğu gibi çöküş sürecinde de iktidarı hegemonikleştirerek sürdürmek istiyor. Kuruluş sürecinde Kürtlere yönelik tasfiye hareketi nasıl Beyaz Türk faşist hegemonyasına götürdüyse, faşizmin çözülüş sürecinde de Kürt özgür kimlik hareketi hedeflenerek aynı hegemonya yeniden inşa edilmektedir. Kürtlerin tasfiye edilmesi Cumhuriyet’i tüm aydınlanmacı ve demokratik özünden uzaklaştıran etkenlerin başında gelmektedir. Nasıl ki Kürtlerin tasfiyesi Cumhuriyet’teki tüm olumsuz gelişmelerin temel etkeniyse, bunun tersi de doğrudur. Yani başta demokratikleşme olmak üzere, Cumhuriyet’in olumlu temelde ilerlemesi de Kürtlerin özgürleştirilmesiyle bağlantılıdır.
Son olarak gelinen aşamaya dair Öcalan birkaç uyarı yapmaktadır AKP şahsında:
*Birincisi AKP’nin devlet içindeki dengelere göre eğilim gösterdiğini ve Ergenekon meselesinden iyi dersler çıkarılması gerektiğini ima eder.
**İkincisi AKP içten bir barış ve demokrasi talebinde bulunmayacaktır. Ancak etkili bir muhalefetle buna zorlanabilir. Özellikle Kürt oylarına güvenerek vazgeçilmezliğini ısrarla dayatma amacındadır. Fakat Kürtlerin anlamlı bir barış ve demokratik çözüm yaklaşımını görmemesi onları da benzerleri konumuna itebilecektir.
***Üçüncüsü, onurlu barış ve anlamlı bir demokratik çözüme gelmediği sürece darbeci-komplocu savaş yolundan çıkamayacaktır. Nitekim bugün de gördüğümüz ve yaşadığımız tüm süreç, tam da seçtiği yolun darbe ve komplo yolu olduğu ortadadır.
Kaynak: ANF 

1 Kasım 2016 Salı

AKP'nin Bölgedeki İflası ve Son Durum

Irak, Suriye'deki Kürt karşıtlığı ve ABD, Rusya ile uluslararası güçlerin yeni dizayn ve paylaşımlarına karşı statüko ve emperyal amaçlarında ısrar eden RTE yönetimindeki Türkiye, dış politikada ağır bir yenilgi daha aldı.
1 Kasım 2016 Salı
 
QAMİŞLO - ANF
 
Irak, Suriye'deki Kürt karşıtlığı ve ABD, Rusya ile uluslararası güçlerin yeni dizayn ve paylaşımlarına karşı statüko ve emperyal amaçlarında ısrar eden RTE yönetimindeki Türkiye, dış politikada ağır bir yenilgi daha aldı. Bu ağır yenilgi, başlayan Musul Operasyonu ve Cerablus işgalinden sonra Şehba, Efrîn ve Halep'e doğru yayılma politikaları dışa vururken, uluslararası güçlerin duvarı ile Şehba'daki Devrimci Güçler ve QSD direnişine çarptı. Musul'da ise operasyona dahil edilmeyerek işgalci güç olarak tarihe geçti. 

RTE, cumhurbaşkanı olduktan sonra yerine Ahmet Davutoğlu'nu atadı. Davutoğlu "komşularla sıfır sorun" sloganıyla iş başına geldi. RTE'nin izlediği dış politika, Davutoğlu'nun komşularla sıfır sorun politikası tümüyle sorun politikasına dönüştü. Elbette bu duruma Rojava Devrimi'ne karşı RTE'nin izlediği politikalar neden oldu. Rojava Devrimi'ne karşı başta Müslüman Kardeşler'in grupları ve türevleri olmak üzere Nusra, DAİŞ gibi çetelere verdiği destekle bu politika çöktü ve "yüzde yüz sorun" oldu. Sorun, sadece komşularla yaşanmadı; Rusya, ABD ve AB ülkelerine kadar ilerledi. Rusya ile savaşın eğişine bile gelindi. RTE, izlediği bu kirli ve Kürt, Rojava düşmanı politikalardan aldığı yenilginin günah keçisi olarak başkatip konumundaki Başbakan Ahmet Davutoğlu'nu gösterdi. Bir gece müdahale ederek olağanüstü kongre kararı aldı, Davutoğlu'nu devre dışı bıraktı. Binali Yıldırım'ı da yeni başbakan yaptı. Bu gelişmeler, Türkiye'deki tiyatro oyununa benzeyen darbe girişimi öncesi yaşandı. Son günlerde yaşanan gelişmelere bakıldığında, aslında darbenin buradan başladığını söylemek de hiç yanlış olmaz. 

Başbakanlığa getirilen Binali Yıldırım, dış politikayı düzeltme adıyla bazı açıklamalar yaptı. Bu açıklamalar üzerinden çok geçmeden Rusya ve İsrail'e teslim olma gerçekleşti. Bununla RTE yeni bir bölge hamlesi yapmak istedi. ABD ile Rusya kartı üzerinden politika izlemeye başladı. Buna karşı ABD de RTE'nin şantaj ve tehditlerine karşı daha ılımlı bir politika izlemeye başladı. Bunu fırsat bilen RTE ve AKP, Cerablus'u işgal planının onayını bu güçlerden aldı. Ancak bu güçler RTE ve AKP'yi DAİŞ'e karşı bir mücadele içine çekmek istediler. Bir de Kürtler ile ittifak halindeki halklara sopayı göstermek istediler. 

Binali Yıldırım'ın birkaç girişiminden sonra, Rusya ile Türkiye'nin ilişkilerinin tamamen düzeldiği görüşü ortaya çıktı. Putin ile ortak basın açıklaması yapıldı. Açıklamada, deyim yerindeyse Putin dalga geçmiş olsa da nedense bu görülmedi. Öyle ki, RTE, "Nusra'nın Halep'ten çıkması için dostum Putin benden rica etti, ben de arkadaşlara gerekli talimatı verdim" bile dedi. O yüzden Cerablus'un işgaline onay veren ABD ve Rusya Rai, Exterin'e kadar işgalin sürmesine ses çıkarmadı. Ancak ilk günlerde Cerablus'ta olduğu gibi burada da yine Türkiye ve çetelerinin hedeflerinin DAİŞ değil de Kürtler ve QSD güçleri olduğu bir kez daha açığa çıktı. Çünkü Türkiye ve çeteleri, Grad füzeleri, havan, tank, top, obüslerle Şehba'dan Bab'a doğru harekete geçen Devrimciler Ordusu, Cephet El Ekrad ve QSD güçlerine saldırmaya başladı. 

Bir yandan Suriye ve Kuzey Suriye'de Türkiye açısından bu gelişmeler yaşanırken, öte yandan Irak'ta da önemli gelişmeler görüldü. Musul Operasyonu öncesi Türkiye'nin Irak'taki güçleri işgalci güçler olarak kabul edildi. Ülkeyi derhal terk etmeleri istendi. Buna rağmen Türkiye Musul Operasyonu'na katılmak için dayatmada bulundu. Ancak Irak geri adım atmadı. Hatta daha ileriye götürerek, üslerinden çıkmaması durumunda düşman olarak kabul edileceklerini söyledi. Mukteda El Sadr binlerce Şiiyi Bağdat'ın Türkiye Büyükelçiliği önüne yığdı. Türkiye'nin tüm dayatmalarına rağmen Musul Operasyonu Türkiyesiz başladı ve o şekilde de devam ediyor. ABD Savunma Bakanı, Türkiye'ye ziyarette bulunduğunda bu konuda bir uzlaşma sağlandığı yönünde açıklamalar yaptı. Irak hiçbir uzlaşmanın olmadığını açıkladı. Ülkesine dönen ABD Savunma Bakanı da hiçbir şey olmamış gibi bir daha bu konuyu gündeme getirmedi. 

Bütün bu gelişmeler yaşanırken RTE, partisi AKP ve partisinin yetkilileri durmadan "Bab ve Minbic'i temizleyeceğiz" açıklamalarında bulundu. Aynı zamanda Rakka operasyonu gündemdeki yerini ve sıcaklığını korudu. 


EVDEKİ BULGURDAN DA OLDU!

Türkiye'nin Şehba'ya yönelik saldırılarının ikinci gününde, Suriye rejimi, Türkiye uçaklarının gelmesi durumunda vuracaklarını açıkladı. Aslında bu tutum Suriye rejiminin değil, Rusya'nın tutumuydu. Türkiye, Şehba'da Devrimciler Ordusu ve QSD güçlerini ikinci kez savaş uçaklarıyla vurma girişimindeyken, Rusya ve Suriye rejimi uçakları tarafından uyarılarak geri çevrildi. Aynı günlerde ABD'li generaller ve özel temsilci ile Beyaz Saray sözcüleri hep birlikte Rakka operasyonun yaklaştığını ve bunu YPG'nin içinde olduğu QSD güçleri ile yapacaklarını açıkladı. Tev-Dem Yürütme Kurulu Üyesi Aldar Xelil, Rakka operasyonu konusunda Koalisyon güçleri ile QSD güçlerinin anlaştığını ve yakın zamanda operasyonun başlayacağını kamuoyuna duyurdu. 

SONUÇLAR

Türkiye, bir bakıma, Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmakla karşı karşıya geldi.

Yaşanan gelişmelerdeki verileri bir araya getirdiğimizde şu sonuçlar ortaya çıkıyor:

Türkiye, Suriye ve Irak'ta artık tamamen kaybetti. Bir NATO ülkesi olarak Suriye ve Irak'a ilişkin yapılacak toplantılara çağrılsa da söyleyeceklerinin bir ciddiyetinin kalmadığı gerçeğini kimse değiştiremez.

Birincisi, başlayacak olan Rakka operasyonunda Türkiye yok. Ama temel bileşeni YPG olan QSD güçleri öncülük edecek. Bir anlamda esas gücü olacak. 

İkincisi, Musul Operasyonu'na Türkiye hiçbir şekilde dahil edilmedi. Aksine, ısrarla karşı çıktığı Haşd Eş Şaabi güçleri operasyona ikinci aşamada katıldı ve şimdi Tel Afar'a doğru ilerliyor.

Üçüncüsü, Türkiye Şehba, Halep hattında artık tek bir adım ileri gidemiyor. Kalan yerlerden de çıkarılması çok yakın zamanda gündeme gelecek gibi görünüyor. Bu da Exterin, Rai, Cerablus ve o alan içinde yerle bir ettiği köylerden de çıkarılacağı anlamına geliyor. Çünkü Irak'tan sonra çok yakın bir zaman içinde Suriye'de de işgalci güç olarak kabul edilecek. Rusya daha şimdiden o yönlü hazırlıklar içinde. 

Dördüncü ve en önemli olanı ise savaş uçakları, tank, top, obüs ve grad füzeleriyle vurduğu Cephet El Ekrad, Devrimciler Ordusu, QSD güçleri ile Aşiretler Gücü, Şehba'dan Halep ve Bab yönünde aralıksız bir şekilde ilerliyor. Bab'a 15 ile 12 kilometre arasında bir mesafe kaldı. Bu ise Türkiye'nin engellemek için önüne hedef olarak koyduğu kantonların birleşmesinin çok yakın bir zamanda birleşeceğini gösteriyor. 

Aslında Binali Yıldırım ile başlayan özür dileme ve teslim olma dış politikası da bir işe yaramadı. Bu politikanın da sonuna gelindi.
Tüm bu gelişmeler, bölgede yeni bir duruma işaret ediyor. Bu da Türkiye'den çok Kürtlerle artık siyasetin yapılacağına işaret ediyor. Türkiye'nin uluslararası güçler tarafından gözden çıkarılacağı anlamına gelmiyor. Türkiye'den ziyade Türkiye Cumhurbaşkanı sıfatıyla hareket eden, diktatör Recep Tayyip Erdoğan'ın gözden çıkarılması demektir. Zaten başta Rusya olmak üzere AB direktör ve yöneticilerinin bu konuda daha önce çeşitli açıklamaları da olmuştu. 

İÇERİYE YÖNELDİ: FAŞİZMİ DERİNLEŞTİRİYOR

Irak ve Suriye politikalarından dolayı ABD, AB ülkeleri, Rusya ve bölgesel güçlerle de ilişkileri bozulan Türkiye ve diktatörü RTE, çözümü yine içe yönelmekte buldu. Son günlerde başta Kürt basın yayın kuruluşlarını kapatmak olmak üzere Amed Büyükşehir Belediyesi eş başkanları ile KJA Dönem Sözcüsü'nün tutuklanması ve yine Cumhuriyet gazetesinin basılması, faşizmin içeride artırılacağının son işaretleri oldu. Türkiye'de RTE faşizmi ve darbesinin derinleştirildiği anlaşılıyor.